Cumartesi, Eylül 24, 2005

BUDAPEŞTE GÜNLÜĞÜ

Son günlerde gündemimizi yoğun biçimde işgal eden Avrupa Birliği konusuyla ilgili pasajlarda içermesi nedeniyle sekiz yıl önce Macaristan'ın başkenti Budapeşte'ye yaptığımız biz seyahat sırasında aldığım notları değerli "Yeni Meram" okurlarıyla paylaşıyorum.

1 Haziran 1997

Romanya Havayolları'na ait pervaneli bir uçakla Bükreş'ten Budapeşte'ye ulaştık.Otelimiz Tuna nehri üzerindeki Margit adasında olduğu için "bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle"*. Üstelik "çocuklar gibi şendik" de, ama ne "bin atlı"ydık ne de "akınlarda"ydık... Bilimsel bir toplantıya katılmak için Macaristan'a gelmiş beş-on Türk vatandaşının oluşturduğu, çantaları omuzlarında, fotoğraf makinaları boyunlarında, etrafa şaşkın şaşkın bakan bir turist kafilesiydik.

2 Haziran 1997

Dev kongre merkezine gidip kayıtlarımızı yaptırdık. Bilimsel program çok yoğun; yine de aradaki boşluklardan ve günlerin uzun olmasından yararlanarak Budapeşte'yi gezmeyi ihmal etmiyoruz. Her ne kadar yıllarca Doğu Bloku içinde kalmışsa da tam anlamıyla bir Avrupa kenti Budapeşte. Demek ki bir ülkenin yönetim biçimi, o yönetimin ideolojisi önemli; ama daha da önemli olan halka mal olmuş kültür: birisi dalganın üzerindeki köpük, yok olup gidiveriyor; diğeri ise denizin kendisi...

3 Haziran 1997

Bir buçuk asırdan fazla Osmanlı egemenliğinde kalmış bu şehri o müze senin bu şato benim, şu meydan senin bu park benim dolaşıyoruz.. Beni daha çok Budin, yani Buda kısmı cezbediyor. Dümdüz olan Peşte'den bakıldığında tarihi mekanları, yeşilliği ve tepeleriyle Bogaziçi'ni hatırlatıyor Buda.

"Tuna üstünde güneş batarken
Sevgili yurdumu andırır bana
Bir hayal isterim Boğaziçi'nden
Bakarım "İstanbul!" diye her yana"


4 Haziran 1997

Oldukça yorucu bir günün akşamında oteldeki odamdayım . Kafilemizin gezi programına aldırmama rağmen sıra bir türlü Gül Baba'ya gelmedi yine. Sebep mi ? Tabii ki kafiledeki bayanların alışveriş merkezlerine bir girdiler mi bir daha çıkamamaları !

Bir yolunu bulup gitmeliyim Gül Baba'ya.Ve demeliyim Evliya Çelebi gibi:
"Aşık-ı sadıkınım ettim ziyaret ben geda
Bülbül-i guya gibi efgan edem ey Gül Baba."


5 Haziran 1997

Nihayet bu gün ikindi üzeri kongre programında yapılan ani bir değişikliği fırsat bilip tenhalaşmış sokakları çekine çekine adımlayarak Gül Baba'ya doğru yola düştüm. Bir taraftan akşamın yakın olması diğer taraftan da etrafta itimat telkin etmeyen tiplerin kol gezmesi nedeniyle koşaradım çıktım Gül Baba'ya.

Türbe'nin tepesindeki hilali gördüğümde kan ter içindeydim. Bir bahçe duvarına yaslanıp derin bir nefes aldım. Birden burnuma terlemiş atların eyerlerinden yayılan gön kokusuna karışmış kan kokusu, kulaklarıma ise at kişnemeleri, kılıç şakırtıları ve "Allah! Allah!" haykırışları doldu. Çöküp o duvarın dibine, milletimin bu diyarlarda “ehl-i küffar”ı titreten akıncılarından Avrupa Birliği kapılarında merhamet dilenen siyasilerine uzanan serencamını dokunsan yaşlar boşanacak gözlerle düşünüp kaldım, "tarifsiz kederler içinde"...

Hava kararıyordu. Şehrin bu tenha muhitinde bir yabancı olarak tek başına bulunmak akıl karı değildi. Hızla Matyaş Kilisesi civarındaki turistik lokantaların birinde verilen davete döndüm. Çigan müziği orijinaldi. Esmer derili Macar vatandaşları "török"** olduğumuzu öğrenince dönüp dolaşıp "katibim" şarkısını söylediler bize. Tabii ki ne kadar forint*** o kadar şarkı !

6 Haziran 1997

Macarlar Türklere "yiğit düşman" derlermiş, belki bu nedenle belki de tarihin kanlı sayfalarını bir daha açılmasın dileğiyle kapattıklarının simgesi olması için bir sokağa Türk Sokağı adını vermişler. Bu "bizim" sokağa, yani Török Utca'ya ulaştığımızda kafile mensuplarına "İşte Gül Baba'ya giden yol" dedim. Çok gitmeden sola, tepeye doğru sapan Gülbaba Utca'ya döndük. Kafilede bayanlar da olduğu için bu kez ağır ağır tırmanmaya başladım bayırı. İki katı aşmayan evleriyle, Arnavut kaldırımı döşeli yoluyla şirin bir Osmanlı sokağıydı burası. Türbe Ter'e çıktığımızda herkes heyecan içindeydi...Türbe açık değildi.Etrafta bilgi alacak kimse olmadığı gibi bilgi içeren herhangi bir levha falan da yoktu. Manzara-i umumiyeden türbenin henüz bitirilemeyen esaslı bir tadilat geçirmekte olduğu anlaşılıyordu.

Yolculuğumuzun başından beri aynı ülkenin pasaportunu taşıma ve aynı meslekten olma dışında hiç bir ortak paydamızın olmadığını düşündüğüm insanların Gül Baba Türbesi önünde el açıp Fatiha okumaları Türkiye'de tuğlaları bir arada tutan harcın ne olduğu konusunda hepimizi düşüncelere sevk etmesi gereken göz yaşartıcı bir sahneydi. Burada sanki Kur'an'ın "Onlar için ölüler demeyin. Onlar diridir, lakin siz bilmezsiniz" diyen ayeti lisan-ı hal ile tefsir olunuyordu. Öyle ya, dünya gailelerinin gerek madde gerekse mana olarak bölük pörçük ettiği bu "diri"ler topluluğunu yüzyıllar önce gurbette yadigar bırakılmış bir "ölü" Fatiha okumakta bir araya getiriyordu.

Gül Baba'dan inerken hepimize bir durgunluk çökmüştü.Yorulmuşlar mıydı kafilemizin üyeleri yoksa dün benim yaşadıklarımı onlar da mı yaşamışlar, hissettiklerimi onlar da mı hissetmişlerdi? Kimseye soramazdım bunu. Sormadım da. Herkesin benliğinin derinliklerinde duyabileceği bir "sır"dı bu.

7 Haziran 1997

Bir saat sonra THY uçağı ile Budapeşte'den İstanbul'a uçan ilk yolcular olacağız.Elveda Gül Baba: Şah-ı Süleyman zamanında Merzifon'dan gelerek buraları vatan tutan kahraman. Elveda Attila Jozsef****: Sonunda mezartaşına adının dosdoğru yazılacağı toprağı bulan adam. Elveda Budapeşte: kaytan bıyıklı akıcılarımızın şehri.

Ayrılmadan önce türkülerimize, şiirlerimize, daha da ötede benliğimize sinmiş olan Tuna'ya uzun uzun bakıyorum. "Tuna nehri akmam diyor" mu ? Hayır demiyor. Etrafında bakımlı parklar, bahçeler uzanıyor; suyun üstünde izmaritler, meyve kabukları, naylon poşetler yüzmüyor. "Akma Tuna akma ben bir dertliyim" diyorum önce, ama sonra su serpiyor yüreğime onun bu bakımlı hali..."Ne suyun bizimdir artık ne de selin" diyemiyorum, bu sana haksızlık olur Tuna.

"Tuna boylarında sıra serviler / Tanyeli estikçe sessiz ağlarmış" diyor şair. Ben de sessizce ağlayarak Tuna'ya veda ediyorum. Elveda Tuna: yitik sevdalarımızın nehri…
----
* Metin içinde kaynağı belirtilmeyen alıntılar türkülerimizden, Yahya Kemal Beyatlı+Enis Behiç Koryürek+Fuat Köprülü+Arif Nihat Asya+Orhan Veli Kanık'ın şiirlerinden ve Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinden yapılmıştır.
**Török: Macarca Türk
*** Forint: Macar para birimi
****1905-1937 yılları arasında yaşamış uluslararası üne sahip Macar şairi
-------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

CEVABI BEKLENEN SORULAR

Yeni Meram Gazetesi'ndeki haftalık yazılarıma başlarken mesleki çalışma alanım olan "sağlık"ın dışına çıkmamaya özen gösterebileceğimi sanıyordum. Ancak süreç içinde bir yurttaş olarak yaşadıklarım beni aşağıda okuyacağınız üzere "sağlık" konusu dışında da yazmaya yöneltti.

Bir ay kadar önce yerel basınımızda -aslında ulusal basının da manşetlerden vermesi gereken- bir haber vardı:"Belediyeler cevaplamıyor". Haberde, Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Akif Çukurçayır'ın, belediyelere ait internet sayfalarındaki iletişim linklerine gönderilen talep ve şikayetlerin amacına ulaşıp ulaşmadığını öğrenmek amacıyla bir çalışma yaptığı, internet sayfası bulunan 80 belediyenin sitelerinden % 29'una başarılı erişim bile sağlanamadığı, mesaj göndermeyi başarabildikleri belediyelerinden ise sadece % 12.%'inden cevap alabildikleri belirtiliyordu. Bugün yazacaklarım tam da bu haberde değinilen konu ile ilgili.

Hem evim, hem de işim Meram'da olduğu için Meram Belediyesi web sayfaları diğerlerine oranla daha fazla dikkatimi çekmiştir. Bu sayfaları ziyaret ettiğim bir gün "BAŞKANA MESAJ" diye bir bölüm gözüme çarpmıştı. Bir kaç kez şahsen de görüşmüşlüğümüz olan Sn. Refik Tuzcuoğlu'na nazik bir dille Meram Belediyesi Aşkan Parkı ile ilgili bir görüşümü ve bir sorumu iletmiştim. Aradan bir ayı aşkın bir zaman geçmesine rağmen cevap alamayınca aynı yoldan ikinci bir mesaj gönderdim. Bir ay daha bekledim yine çıt çıkmadı. Acaba hatalı bir işlem mi yapıyorum da cevap alamıyorum diyerek web sayfasını incelerken bu defa "İSTEK-ŞİKAYET HATTI" adını taşıyan bir başka bölüme rastladım. "Sayın Başkan herhalde çok meşguller, bu gibi küçük işlerle ilgili mesajlara cevap verecek vakitleri olmayabilir, ben bu hatta yazarsam cevap alabilirim soruma" diyerek sevindim. Sevindim ama, sevincim kursağımda kaldı. En az otuz kez mesajımı iletmeye çalıştıysam da her defasında "Sayın Nazmi Zengin mesajınız gönderilememiştir" mealinde bir karşılık aldım.Sonunda pes ettim ve buradan, Yeni Meram'dan mesajımı ulaştırmaya çalışmak zorunda kaldım.

Mesajımın Aşkan Parkı'yla ilgili olduğunu yukarıda belirtmiştim. Dert ettiğim şey zerre kadar kişisel bir çıkarım olmayan küçücük bir şey. Sadece bir hemşehri, sadece bir Meram sakini olarak adı geçen parkta yapılan değişikliklerin hoş olmadığını vurgulamak ve merakımı mucib olan bir inşaat hakkında bilgi istemek.

Yanılmıyorsam Mayıs sonu idi...Bu parkın kenarlarına neredeyse adam boyuna yakın bir duvar çekilmeye başlanmıştı. Parkın estetiğini bozacak ve gelip geçenin gözlerinin park içindeki yeşillikten, güzellikten nasiplenmesini engelleyecek bu duvardan duyduğum rahatsızlığı yetkililere nasıl iletebilirim diye düşünürken bir kaç gün sonra baktım ki duvar diz boyuna indirilmiş ve estetik bir malzeme kullanılmaya başlanmış. Ölümü görüp sıtmaya razı olmak kabilinden diz boyu duvara da gerek yoktu ama neyse demiştim ki bir kaç gün sonra parkın orta yeri sayılabilecek bir yerde çirkin bir kulübenin inşa edilmeye başlandığını gördüm. Bu ortama hiç mi hiç yakışmayan bu kulübe ne idi? Ne amaçla kullanılacaktı? Çok gerekli bir şey idiyse parkın kıyısında köşesinde hiç mi yer yoktu da orta yerine inşa ediliyordu?
Bunu öğrenmek istemiştim. Bu küçük işi dert edinmiştim kendime. Bütün Türk büyükleri, hatta büyüğüyle küçüğüyle Türk milletinin kahir ekseriyeti gibi Sayın Başkanlarımızın da küçük işlerle ilgilenmediklerini sanıyorum. Onlar büyük işlerle ilgileniyorlar. Yirmi yıl sonrasının Konyasını şekillendirmekle, geleceğin Konya sakinlerini memnun edecek işler yapmakla meşguller. Kuşkusuz güzel şeyler yapıldığını gördükçe seviniyor, tebriklerimizi iletmeye çalışıyoruz ama...

Peki ya bugünün Konyası? Peki ya bugünün Konyasında yaşayan "bir tek birey"in, mesela Nazmi Zengin'in, memnuniyeti? Öncelik bunlar olmalı değil mi?

İster belediye, ister valilik ya da üniversite, kamu hizmeti veren tüm kurum, kuruluş ve kişiler unutmamalıdırlar ki yüze yüze burnuna geldiğimiz Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilebilmemiz için toplumun ya da gelecek kuşakların menfaatini, refahını, memnuniyetini değil insan teki olarak "birey"in şu andaki menfaatini, refahını, memnuniyetini öncelemeniz gerekli.

Bazı okuyucularımız "Arkadaş, belediyelere yüklenmek kolay iş, sen de bu kolaycılığa tutunmuş gidiyorsun" diyebilirler. İşin aslı öyle değil. Asıl kolay olan yağcılık yapmak, yağdanlık olmak. Bizimkisi zor zenaat. Hem belediyelere özgü de değil eleştirilerimiz. İşte örneği: 27 Ağustos 2005 tarihinde Konya Valiliği web sayfasından "BİLGİ EDİNME HAKKI"mızı e-posta yoluyla da kullanabileceğimizi öğrendik ve çok sevindik. Valiliğe gitmeden, park sorunu yaşamadan, gece gündüz demeden, kimseyi rahatsız etmeden arzu ettiğimiz konuda bilgi edinebilecektik. Hemen "gerçek kişiler" için hazırlanan "form"u doldurup gönderdik. Onbeş günü aşkın süre geçtiği halde karşılık alamadık. Belki ulaşmamıştır ya da başvuruda bir eksikliğimiz olmuştur diyerek dün "bir istekte bulunduk ama cevap alamadık, sonuçtan bilgi verilmesi mümkün mü" anlamında yeni bir e-posta daha gönderdik. Şu an beklemedeyiz.
Not: Bir süre önce Konya merkezdeki belediyelerin Sağlık İşleri Müdürlükleri hakkında internetten ne kadar bilgi edinebildiğime dair bir yazım yayınlanmıştı. Selçuklu Belediye Başkanı Sn. Adem Esen dışında üzerine alınan olmadı. Sayın Esen telefonla irtibat kurarak derdimizi anlamaya çalışma inceliğini gösterdi. Biz de anlattık. Umarız kademe kademe yenilendiğini gördüğümüz Selçuklu Belediyesi web sayfalarında -orada görevli hekim arkadaşlarımızın da katkılarıyla- Sağlık İşleri Müdürlüğü'ne ait değişiklikler de bir an önce gerçekleştirilir. Sayın Esen'e ilgisi için teşekkür ediyorum.

GEZİ/ZİYARET NOTU

8 Eylül Perşembe günü Selçuklu Bld. Başkan Yardımcıları Abdulkadir Gök ve Hüseyin Kaplan'la görüştük. Konuksever Başkan Yardımcılarından Selçuklu Belediyesi Kent Konseyi ve bu konseyin Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun faaliyetleri hakkında bilgi aldık. Oldukça yararlandığımız görüşmede dokuz üyeli Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun ilk toplantısını 13 Haziran 2005'te yaptığını ve bir aksiyon planı hazırladığını öğrendik. Gördüğümüz kadarıyla bu aksiyon planı sadece üzerinde çalışılabilecek konu başlıklarını içeriyor. Bu konularla ilgili olarak kimlerin, nasıl, nerede, ne zaman, kimlerle işbirliği yaparak ve kaynaklarını nereden temin ederek çalışacağına yönelik bilgi yok. Dolayısıyla bir aksiyon planından söz edebilmek imkansız. Artık yaz bitti. Tüm kurum ve kuruluşlar yeni bir çalışma dönemine girdi. Kent Konseyi'ni kurarak bu alanda öncülük yapan Selçuklu Belediyesi'nin Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun derhal toplanarak gerçek bir aksiyon planı hazırlamasının ve aksiyona geçmesinin zamanı da gelmiş demektir. Bekliyoruz.

OKUDUKÇA

Ben ne zaman bir kelebek görsem
Seni anımsarım
İncecik bir kelebek
Düşlerime konup konup kalkan
Ufalanmış bir hüzün tozuna
Bulanmış kanatları
                           Sedat Umran

KİTAPLAR ARASINDA

İRAN EDEBİYATI ÖYKÜLERİ ANTOLOJİSİ
Haz.: Dr. Haşim Hüsrevşahi
Dünya Yy., İstanbul 2005.

Kapı komşumuz İran'ı sadece bize rejim ihraç etmeye çalışan bir ülke olarak görmek ve bu nedenle oradan gelen herşeye almaçlarımız kapamak taktir edersiniz ki kafamızı kuma gömmek gibi bir yaklaşım olur. Çok sayıda soydaşımızın da yaşadığı bu ülkeyle kültürel mirasımızın ne denli ortaklıklar içerdiğini görmek için adı Konya'yla özdeşleşen Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevi'sini Farsça yazdığını hatırlamak bile yeter. Ayrıca her birini en az bir İranlı kadar bizden hissettiğimiz bilge kişiler olan Sadi Şirazi, Ferideddin Attar ve Ömer Hayyam'ı da anmak gerekir.

Meslektaşım Dr. Hüsrevşahi bu antolojiyle, bir anlamda daha önce Prof. Dr. Mehmet Kanar'ın hazırladığı antolojiyi günümüze kadar getiriyor. Kitaptan İran öykücülüğünün sadece Türkiye'de çok tanınan Sadık Hidayet ve Samet Behrengi'den ibaret olmadığını, özellikle kadın yazarların büyük bir hamle yaparak uluslararası platformlarda ses getiren ürünler ortaya koyduklarını öğreniyoruz.

Dr. Hüsrevşahi'nin geçen yıl Ankara'da Türk-İran Öykü Günleri düzenlediğini öğrenince, "neden bir sonraki program Konya'da olmasın?" diye aklımdan geçti. Bildiğim kadarıyla Konya'da Selçuk Üniversitesi'nin Fars diliyle ilgili bir bölümü var. Edebi bakımdan da, organizasyon bakımından da çok aktif öykücülerimiz de var. Yani un, şeker, yağ hepsi mevcut. Belediyemizin, Kültür Bakanlığımızın, Üniversitemizin ilgili birimlerinin, Yazarlar Birliği Konya Şubesinin, ülke çapında yazar ve yayıncılarımızın bulunduğu yerde benim helva yapmaya kalkışmam abes olur. Ben sadece kulaklara kar suyu kaçırıyorum.
-------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi