Son günlerde gündemimizi yoğun biçimde işgal eden Avrupa Birliği konusuyla ilgili pasajlarda içermesi nedeniyle sekiz yıl önce Macaristan'ın başkenti Budapeşte'ye yaptığımız biz seyahat sırasında aldığım notları değerli "Yeni Meram" okurlarıyla paylaşıyorum.
1 Haziran 1997
Romanya Havayolları'na ait pervaneli bir uçakla Bükreş'ten Budapeşte'ye ulaştık.Otelimiz Tuna nehri üzerindeki Margit adasında olduğu için "bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle"*. Üstelik "çocuklar gibi şendik" de, ama ne "bin atlı"ydık ne de "akınlarda"ydık... Bilimsel bir toplantıya katılmak için Macaristan'a gelmiş beş-on Türk vatandaşının oluşturduğu, çantaları omuzlarında, fotoğraf makinaları boyunlarında, etrafa şaşkın şaşkın bakan bir turist kafilesiydik.
2 Haziran 1997
Dev kongre merkezine gidip kayıtlarımızı yaptırdık. Bilimsel program çok yoğun; yine de aradaki boşluklardan ve günlerin uzun olmasından yararlanarak Budapeşte'yi gezmeyi ihmal etmiyoruz. Her ne kadar yıllarca Doğu Bloku içinde kalmışsa da tam anlamıyla bir Avrupa kenti Budapeşte. Demek ki bir ülkenin yönetim biçimi, o yönetimin ideolojisi önemli; ama daha da önemli olan halka mal olmuş kültür: birisi dalganın üzerindeki köpük, yok olup gidiveriyor; diğeri ise denizin kendisi...
3 Haziran 1997
Bir buçuk asırdan fazla Osmanlı egemenliğinde kalmış bu şehri o müze senin bu şato benim, şu meydan senin bu park benim dolaşıyoruz.. Beni daha çok Budin, yani Buda kısmı cezbediyor. Dümdüz olan Peşte'den bakıldığında tarihi mekanları, yeşilliği ve tepeleriyle Bogaziçi'ni hatırlatıyor Buda.
"Tuna üstünde güneş batarken
Sevgili yurdumu andırır bana
Bir hayal isterim Boğaziçi'nden
Bakarım "İstanbul!" diye her yana"
4 Haziran 1997
Oldukça yorucu bir günün akşamında oteldeki odamdayım . Kafilemizin gezi programına aldırmama rağmen sıra bir türlü Gül Baba'ya gelmedi yine. Sebep mi ? Tabii ki kafiledeki bayanların alışveriş merkezlerine bir girdiler mi bir daha çıkamamaları !
Bir yolunu bulup gitmeliyim Gül Baba'ya.Ve demeliyim Evliya Çelebi gibi:
"Aşık-ı sadıkınım ettim ziyaret ben geda
Bülbül-i guya gibi efgan edem ey Gül Baba."
5 Haziran 1997
Nihayet bu gün ikindi üzeri kongre programında yapılan ani bir değişikliği fırsat bilip tenhalaşmış sokakları çekine çekine adımlayarak Gül Baba'ya doğru yola düştüm. Bir taraftan akşamın yakın olması diğer taraftan da etrafta itimat telkin etmeyen tiplerin kol gezmesi nedeniyle koşaradım çıktım Gül Baba'ya.
Türbe'nin tepesindeki hilali gördüğümde kan ter içindeydim. Bir bahçe duvarına yaslanıp derin bir nefes aldım. Birden burnuma terlemiş atların eyerlerinden yayılan gön kokusuna karışmış kan kokusu, kulaklarıma ise at kişnemeleri, kılıç şakırtıları ve "Allah! Allah!" haykırışları doldu. Çöküp o duvarın dibine, milletimin bu diyarlarda “ehl-i küffar”ı titreten akıncılarından Avrupa Birliği kapılarında merhamet dilenen siyasilerine uzanan serencamını dokunsan yaşlar boşanacak gözlerle düşünüp kaldım, "tarifsiz kederler içinde"...
Hava kararıyordu. Şehrin bu tenha muhitinde bir yabancı olarak tek başına bulunmak akıl karı değildi. Hızla Matyaş Kilisesi civarındaki turistik lokantaların birinde verilen davete döndüm. Çigan müziği orijinaldi. Esmer derili Macar vatandaşları "török"** olduğumuzu öğrenince dönüp dolaşıp "katibim" şarkısını söylediler bize. Tabii ki ne kadar forint*** o kadar şarkı !
6 Haziran 1997
Macarlar Türklere "yiğit düşman" derlermiş, belki bu nedenle belki de tarihin kanlı sayfalarını bir daha açılmasın dileğiyle kapattıklarının simgesi olması için bir sokağa Türk Sokağı adını vermişler. Bu "bizim" sokağa, yani Török Utca'ya ulaştığımızda kafile mensuplarına "İşte Gül Baba'ya giden yol" dedim. Çok gitmeden sola, tepeye doğru sapan Gülbaba Utca'ya döndük. Kafilede bayanlar da olduğu için bu kez ağır ağır tırmanmaya başladım bayırı. İki katı aşmayan evleriyle, Arnavut kaldırımı döşeli yoluyla şirin bir Osmanlı sokağıydı burası. Türbe Ter'e çıktığımızda herkes heyecan içindeydi...Türbe açık değildi.Etrafta bilgi alacak kimse olmadığı gibi bilgi içeren herhangi bir levha falan da yoktu. Manzara-i umumiyeden türbenin henüz bitirilemeyen esaslı bir tadilat geçirmekte olduğu anlaşılıyordu.
Yolculuğumuzun başından beri aynı ülkenin pasaportunu taşıma ve aynı meslekten olma dışında hiç bir ortak paydamızın olmadığını düşündüğüm insanların Gül Baba Türbesi önünde el açıp Fatiha okumaları Türkiye'de tuğlaları bir arada tutan harcın ne olduğu konusunda hepimizi düşüncelere sevk etmesi gereken göz yaşartıcı bir sahneydi. Burada sanki Kur'an'ın "Onlar için ölüler demeyin. Onlar diridir, lakin siz bilmezsiniz" diyen ayeti lisan-ı hal ile tefsir olunuyordu. Öyle ya, dünya gailelerinin gerek madde gerekse mana olarak bölük pörçük ettiği bu "diri"ler topluluğunu yüzyıllar önce gurbette yadigar bırakılmış bir "ölü" Fatiha okumakta bir araya getiriyordu.
Gül Baba'dan inerken hepimize bir durgunluk çökmüştü.Yorulmuşlar mıydı kafilemizin üyeleri yoksa dün benim yaşadıklarımı onlar da mı yaşamışlar, hissettiklerimi onlar da mı hissetmişlerdi? Kimseye soramazdım bunu. Sormadım da. Herkesin benliğinin derinliklerinde duyabileceği bir "sır"dı bu.
7 Haziran 1997
Bir saat sonra THY uçağı ile Budapeşte'den İstanbul'a uçan ilk yolcular olacağız.Elveda Gül Baba: Şah-ı Süleyman zamanında Merzifon'dan gelerek buraları vatan tutan kahraman. Elveda Attila Jozsef****: Sonunda mezartaşına adının dosdoğru yazılacağı toprağı bulan adam. Elveda Budapeşte: kaytan bıyıklı akıcılarımızın şehri.
Ayrılmadan önce türkülerimize, şiirlerimize, daha da ötede benliğimize sinmiş olan Tuna'ya uzun uzun bakıyorum. "Tuna nehri akmam diyor" mu ? Hayır demiyor. Etrafında bakımlı parklar, bahçeler uzanıyor; suyun üstünde izmaritler, meyve kabukları, naylon poşetler yüzmüyor. "Akma Tuna akma ben bir dertliyim" diyorum önce, ama sonra su serpiyor yüreğime onun bu bakımlı hali..."Ne suyun bizimdir artık ne de selin" diyemiyorum, bu sana haksızlık olur Tuna.
"Tuna boylarında sıra serviler / Tanyeli estikçe sessiz ağlarmış" diyor şair. Ben de sessizce ağlayarak Tuna'ya veda ediyorum. Elveda Tuna: yitik sevdalarımızın nehri…
----
* Metin içinde kaynağı belirtilmeyen alıntılar türkülerimizden, Yahya Kemal Beyatlı+Enis Behiç Koryürek+Fuat Köprülü+Arif Nihat Asya+Orhan Veli Kanık'ın şiirlerinden ve Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinden yapılmıştır.
**Török: Macarca Türk
*** Forint: Macar para birimi
****1905-1937 yılları arasında yaşamış uluslararası üne sahip Macar şairi
-------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder