Bugüne kadar günü geldiğinde bir vatandaşlık görevini yerine getirmek amacıyla oy vermek dışında hiçbir siyasi partiyle organik ya da inorganik ilişkim olmadı. Birçok Türk vatandaşının bir sır gibi sakladıkları siyasi partilerle ilişkilerini burada bir övünme ya da yerinme vesilesi olsun diye değil, aşağıda okuyacaklarınıza belli bir perspektiften bakmanıza zemin hazırlamak için açıklıyorum.
Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış iddiasıyla ortaya çıktı. Bir çeşit parti ideolojisi olarak açıkladığı “muhafazakar demokrasi” ülkemiz açısından bu belki isim olarak yeni idi, ama içerik olarak hiç de yabancı sayılmazdı. Belki bu orijinal olmama nedeniyle, belki de insanımızın dünyada süregelen bir çok haksızlıktan sorumlu tuttuğu ABD yönetimine hakim olan neokonservatifleri hatırlattığı için “muhafazakar demokrasi” tabiri unutulmaya terk edildi. “Muhafazakar demokrasi”nin iyi mi kötü mü olduğu konusunda bir şey söyleyemem, ancak bir iktidar partisinin ideolojisinden çark etmesinin ülke demokrasisi ve insanları açısından iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, artık bizi yönetenleri hangi ideolojik bağlamda sorgulayabileceğimizi ya da değerlendireceğimizi bilemiyoruz. Yani iktidar partisinin kendini tanımladığı, “ben buyum, beni buna göre değerlendirin” dediği bir ölçü yok ortada.
İdeolojik anlamda durum bu. Peki yönetim anlamında durum nasıl? Doğrusunu isterseniz Türkiye’de iktidar olma iddiasındaki hiçbir partiden farklı ideolojik söylemler beklenmemeli kanaatindeyim. Hepimiz adımız gibi biliyoruz ki şu anda gerek dışarıdaki dünya konjonktürü gerekse içerideki siyasi ve siyaset dışı dengeler buna izin vermiyor. Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış derken biz ideolojik anlamda değil yönetim anlamında eskisinden farklı bir yaklaşımı anlıyorduk.
Ne demek istediğimizi örnekler üzerinden açıklamak daha kolay olacak. Mensubu olduğum sağlık alanını ele alalım. Bakanlık teşkilatından başlayarak sadakat değil liyakatın geçerli olduğu bir atama sistemi bekliyorduk. Öyle sıkı bir sistem falan değildi beklediğimiz. Müsteşar yardımcılarını, genel müdürleri falan değerlendirmeye almayacaktık. Taşra teşkilatında, il sağlık müdürleri, başhekimler vb. personelin atamalarına bakacaktık yeni bir yönetim anlayışı uygulanıp uygulanmadığını anlamak için. Bırakın yönetici kademelerindeki bu kişileri, hemşirelerin, hatta müstahdemlerin ve müstecirlerin çalıştırdığı geçici işçilerin bile iktidar partisinin il yönetimince atandığını anladığımızda büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. Yeni anlayış bu ise ben de dinozorum.
Kişisel olarak, gerek Sağlık Bakanı’nın gerekse atadığı üst düzey bürokratların olabildiğince iyi niyetli ve hakikatten yeni bir yönetim anlayışı iddialarında samimi olduklarını ve bunun için çalıştıklarını düşünüyorum. Ancak başarılı olamıyorlar, çünkü “taban” böyle istemiyor. “Taban”da kendini çizgi film kahramanı Hi-Men sanan bir sürü partili “Güç bende artık” diyor. Bir ara “taban”ın abuk sabuk isteklerine direnç gösteren Sağlık Bakanı’nın Başbakan’a en çok şikayet edilen bakan haline geldiğini ve bunun üzerine uyarıldığını biliyoruz. Sayın Bakan, tam anlamıyla, sağlık alanında uluslarüstü bilimsel verilere dayanan bir sağlık yönetimi anlayışıyla tabanın “Rabbena, hep bana”cı anlayışı arasında sıkışıp kalmıştır. Bu anlayışlar arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında yanlış bulduğumuz ama ufak tefek yöneticilik deneyimlerimiz olduğu için de saiklerini anlayabildiğimiz nedenlerle tercihini “taban”dan yana kullanmıştır.
Kanaatimce sorunun özü şudur. İktidar partisinin yeni bir siyaset anlayışı söylemi ne ideolojik ne de yönetim anlamında “taban”a dayanmıyordu. Tabana dayanmayan söylemlere sarılanların ise “tavan”ın altında kaldıkları, yani eskiden beri var olagelen bozuk sistemin dümen suyuna girdikleri, tarih boyunca tekerrür edip durduğu apaçık olan bir hakikattir.
Sağlıkta dönüşüm programı, aile hekimliği sitemi, ulusal ilaç kurumu ve saire teferruattır.
Vaziyet bundan ibarettir efendim. Hepimize geçmiş olsun.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder