Cuma, Ekim 20, 2006

ULUSAL GIDA GÜVENLİĞİ KURUMU” KURULMALIDIR

Bilindiği gibi beslenme insanoğlunun en temel gereksinimlerinden birisidir. Bu nedenle gıdalarla ilgili olarak ortaya çıkabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve benzeri her türlü tehlikenin giderilmesi için alınacak önlemlerin bütünü olarak tanımlanabilecek olan gıda güvenliğinin yaşamsal bir önemi vardır. Üstelik bu yaşamsal önem sadece belirli bir zaman diliminde yaşayan bireylerin ya da toplumların değil gelecek nesiller üzerindeki etkilerinden, olası kümülatif toksik etkilerinden de kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında gıda güvenliği ile ilgili suçlar doğrudan insan türüne karşı işlenmiş suçlar olarak yorumlanabilir.

Gıdalar tarladan ya da ahırdan soframıza gelinceye kadar geçen süreçte gerekli duyarlılık gösterilemediği takdirde insan sağlığını tehlikeye sokabilecek birçok işlemden geçmekte, bulaşmalara, bozulmalara maruz kalabilmektedir. Üretim aşamalarından nihai tüketiciye kadar uzanan zincirde sürekli olarak, hijyen standartlarına uyulmasını, her bir ürünün güvenli olmasını sağlamak için gıda güvenliği kontrol sistemleri geliştirilmiştir. Bu sistemlerin kurması, sürekliliğinin sağlanması ve desteklenmesi çağdaş bir toplumun olmazsa olmazları arasına girmiştir. Gıda sektörü için geliştirilen Tehlike Analizi ve Kritik Kontrol Noktaları (Hazard Analysis and Critical Control Points, HACCP) standardı ülkemizde TSE tarafından kabul edilerek TS 13001 olarak yayınlanmıştır. Gıda ya da gıda ambalajı sektörlerinde çalışan firmalarda hijyen ve tüketici sağlığı açısından önem arzeden noktaların tespit edilmesi ve bunların sıkı denetim altında tutulmasını öngören bu sistemin ülkemizdeki gıda sektörünün tamamında yaşama geçirilmesi bizleri güvenli gıda tüketmek açısından oldukça rahatlatacaktır. HACCP’le paralel olarak Gıda Kalite Güvencesi (Food Quality Assurance, FQA), İyi Üretim Uygulamaları (Good Manufacturing Practices, GMP), İyi Hijyen Uygulamaları (Good Hygiene Practices, GHP) sertifikasyonalarının sağlanması ülkemiz için hem uluslar arası pazarlarda rekabet edebilmenin hem de Avrupa Birliği sürecinde bir uyum zorunluluğu olduğu kadar kendi insanımıza saygının bir gereği olarak da değerlendirilmelidir.

Yıllardır kanun hükmünde kararnamelerle yönetilmeye çalışılan gıda üretim ve denetim işlerinde akıl almaz bir karmaşa ve çok başlılık hakimdi. Bu çok başlılığı gidermek için çıkarılan 5179 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun da durumu düzeltemedi. Konuyla uzaktan ya da yakından ilgili hemen hemen herkesin dilinde “çok başlılık giderilmeli” sözü var. Ancak bu sözden neredeyse her devlet kurum ve kuruluşu “bu konuda tek yetkili ben olmalıyım” sonucunu çıkartıyor. Avrupa Konseyince yayımlanan AB178/2002 sayılı tüzüğüe uyum için hazırlanan Gıda Kanunu Tasarısı’na kısaca bir göz atıldığında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın bu yaklaşım biçiminin tipik bir örneği olduğu kanısı uyanıyor insanda. Oysa gıda konusu birçok bileşenden oluşan ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı gibi altyapısı ve eleman sayısı yetersiz bir Bakanlığın altından kalkamayacağı bir iştir. Sağlık Bakanlığı’nın 2004 yılında imzalanan bir protokolle gıda konusundaki yetkilerini bu bakanlığa devretmesiyle başlayıp bugünlere uzanan süreçte yaşadığımız kaos da bunun en açık kanıtıdır.

Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Derneği olarak halihazırdaki karmaşadan çıkış yolu olarak önerimiz bünyesinde konuyla ilgili tüm paydaşların temsilcilerini bulunduran “Ulusal Gıda Güvenliği Kurumu”nun kurulmasıdır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, tüketici örgütleri, Türk Tabipleri Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği, Gıda Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası gibi meslek kuruluşları ve mesleki dernekler, gıda üretim ve pazarlama sektörü mutlaka Kurum’da temsil edilmelidir. Dünyada gıda konusundaki gelişmeleri yakından izleyen, kurallar belirleyen ve planlar yapan bu Kurum kararlarını olabildiğince kamu istişaresine açık biçimde almalı ve her aşamada halkı bilgilendirmelidir. Ancak böyle bir kurumdan ülke çapında örgütlenerek yerel yönetimleri tamamen devre dışı bırakması da beklenmemelidir aksi halde doğumsal bir sakatlıkla dünyaya gelen, tek olmaya tek ama hantal, büyük ama etkisiz bir “otorite” ortaya çıkmış olur. Bu nedenle dünyadaki eğilimleri göz önüne alarak gündelik uygulamalarda yerel yönetimleri de işin içine katan bir yapılanma sorunlarımızı en aza indirmekte yararlı olacaktır.

(AB Veteriner Platformu E-Bülteni Sayı 4'te yayınlanmıştır)

Hiç yorum yok: