Cumartesi, Şubat 06, 2010

"TAM İYİLİK HALİ"

Uzun süredir gerçekleştirmeye çalıştığım bir yolculuğa nihayet çıkabiliyorum. Saat 20. Üç buçuk saat sonra Ankara’da, on buçuk saat sonra Samsun’da ve on bir buçuk saat sonra da Bafra’da olmayı planlıyorum. Yol gözümde büyüyor, ben küçülüyorum. Küçülüyor, küçülüyor ve ilkokula giden bir çocuk oluyorum.

***

Zekiye Öğretmen’i hemen fark edebiliyorum diğerlerinden. Diğerlerinden daha uzun boylu, daha çelimsiz ve daha müşfik. Ne diğer çocuklardan daha zeki olmam ne de eğitim sisteminin harikulade olması sınıfta okumayı ilk söken olamamın nedeni. İşin sırrı Zekiye Öğretmen’in çocuk kalbimin en çok muhtaç olduğu şeye, sonsuz bir “şevkat”e sahip olmasında. Okuma yarışmasında kırmızı kordelayı Zekiye Öğretmen’in favorisi olarak yakama taktıramamanın ezikliğini hala yüreğimde hissediyorum. Ama kendime göre bir mazeretim vardı. Ben “takır takır” okumuştum o şiiri. Tek hatam kendi kültürümde olmayan bir kelimeyi kendi kültürümde olan bir diğeriyle değiştirmek olmuştu. Aradan geçen kırk yılı aşkın zamanda hep aynı şeyi yapageldim, kendi kültürümde olmayan kelimeleri kendi kültürümde olanlarla değiştirdim. Doğal olanın, insancıl olanın bu olduğuna inandığım için. Şu ya da bu nedenle insanların kültürlerinde olmayan şeyleri onlara zorla onaylattırmanın yanlış olduğunu düşündüğüm için.
***

Yanımdaki koltukta oturan gençle iletişim kurmaya çalışıyorum. Sinop’a gidiyorum deyince önce nükleer santral konusuna, oradan Sinop Hapishane’sine getiriyorum sözü. “Tabii ki nükleer santrallerin olumsuz etkileri, çevre ve insan sağlığı açısından riskleri olabilir” diyor yol arkadaşım “ama Sinop’un makus talihini değiştirebilmek için başka seçenek de kalmadı” diye ekiyor. Kuşkusuz katılmıyorum bu görüşlere ama birazdan uykunun bastırması ile bölünecek bir sohbetle de onun görüşlerini değiştirebileceğimi düşünmediğim için nükleer santrallerin zararları konulu söylevimi uzatmakta ısrar etmiyorum. O, şimdi müze haline getirilen Sinop Hapishanesi’nde dizi çekimlerine başlandığını, bunun da şehrin tanıtımına katkı sağladığını anlatmaya başlıyor. Televizyonla ilgisi bir yerel TV’de haftada bir sağlığın tedavi edici hekimlikten ibaret olmadığını halka anlatmaya çalışmak olan ben konuyu hapisanelerde yaşanan trajedilere çekmek istiyor ve genç yol arkadaşıma Kerim Korcan’ın Linç adlı romanından bahsediyorum. “Tatar Ramazan”ın senaryosunun da da Kerim Korcan’ın bir öyküsünden yola çıkılarak hazırlandığını söylediğimde ilgisi daha bir artıyor, not defterini çıkarıp Linç’i ve yazarının adını kaydediyor.

***

Günlerdir yapılan hazırlıklardan sonra nihayet Fikri Amcam geliyor. Bir yanında Satı Ninem, diğer yanında Şevki Amcam.. “İçeri”den çıkmış bir adamı ilk defa görüyorum. Uzun boyu, koyu lacivert paltosu, topuklarına basılmış sivri burunlu iskarpin ayakkabıları ile sanki bir masal adamı. Yanımıza iyice yaklaştığında benzinin sapsarı olduğunu ve sık sık öksürdüğünü fark ediyorum. Odun getirtiyor bana Satı Ninem ve sobayı iyice yaktırıyor. Fikri Amcam avuç avuç ilaç kullanıyor. Gelen giden “Bu kadar ilaca para mı yeter?” diye söylendiğinde “Sinop Hapishanesinde verem ettiler yavrumu, ilacını devlet veriyor, verse ne, vermese ne...” diyor Satı Ninem ağlayarak.
***

Büyük dedesinin adını taşıyan Rasim’i sıkıntılı görüyorum. Daha yedi yaşında bir çocuğa hiç yakışmayan bir durgunluk var üzerinde. Doktor aklı ya, hemen bir hastalığı falan olup olmadığını soruyorum annesine. Bütün okul arkadaşlarının grip nedeniyle raporlu olduğu günlerde bile derslerine devam edecek kadar sağlıklı olduğunu öğreniyorum. Annesi çok duygusal bir çocuk, vardır kafasına takılan bir şey diyor. Öğleden sonra Küçük Rasim’i neşesi yerine gelmiş görüyorum. Annesinin anlattığına göre kurban edilecek koç için çok üzüldüğünü söylemiş, annesi yavrum üzülme onlar cennete gidecek deyince gülümseyerek tamam şimdi anladım demiş.

***

Ne büyük sevinçti annemle babamın hastaneden gelmesi. Ağabeyim boynuma sarılıp “bir kardeşimiz olmuş” diye müjdeli haberi verdi. Nasıl müjdeli haber olmasındı, artık ben de abi olmuştum. Anamın yanıbaşında uyuyan bu küçücük varlığa bakarak “Adı ne ana?” diye sormuştum. Anam derin bir iç geçirip “Günsüz doğdu oğlum, adını koymadık” dedi. Günsüz neydi, günsüz doğanlara neden ad koymazladı? Bir terslik vardı ya bu işlerde. Hadi Hayırlısı... Birkaç gün sonra ağabeyim “babam kardeşimizin adını Durbey koymuş” dedi. Kendimce iyi bir haber olarak yorumladım bunu. Adını koyduklarıan göre, her ne ise o tersliğin ortadan kakmış olduğunun işaretiydi bu. Bir sabah uyandığımda anamı kolları göğsünün üstünde kenetlenmiş, bakışları pencereden dışarıda çok ama çok uzak bir yere odaklanmış buldum. “Ana kardeşimi sevebilir miyim?” diye sorduğum olanca sevecenliimle. Anam, bakışları hala o çok ama çok uzak yerlere odaklı, “Kardeşini götürdüler oğlum” dedi. Çok tuhafıma gitmişti. Bir bebeği annesinden ayrı nereye götürebilirlerdi? Dayanamadım sordum. “Nereye götürdüler ana?”Annem hıçkırıklara boğularak cevapladı :“Cennete yavrum.” .

***

Cennet... Yani “tam iyilik hali”nin olduğu yer. Bir yandan insanoğlunun bu dünyadaki acıları, adaletsizlikleri yok etmedeki başarısızlığı nedeniyle sığındığı bir kaçış kapısı, öte yandan da insanda “tam iyilik hali” özleminin hiçbir zaman yok edilemeyeceğinin bir kanıtı. Bana öyle geliyorki bu özlemin bitmesi, bir anlamda insanın insanlığını yitirmesi...

Hiç yorum yok: