New York'ta daha dış görünüşünden perişan insanların yaşadığına hükmedebileceğiniz bir bir apartmanın önüne götürdü beni dostum."Bu da ne demek oluyor dostum?" dedim. Gözlerime baktı anlamlı anlamlı, "Burası New York'un soru sorulmadan cevap alınan yeridir." dedi.Eskiden beri böyle muammalı laflara düşkünlüğünü bildiğim için aldırmadım."Eeee...Napcağaaz şimdi" dedim laubalice."Şimdi üstada gideceğiz" dedi ciddi bir ses tonuyla. Bu üstadda kimmiş?" diye sordum merakla. Burası New York'tu ya dostum da cevabını İngilizce verdi. "Wait and see."
Merdivenler dik, basamaklar kırık dökük, duvarlar kirliydi.Üç beş kat çıktıktan sonra nefes nefese kalmıştım.Dostum belli ki alışkındı bu merdivenleri sık sık çıkmaya, tınmamıştı bile.Nihayet kahverengi boyası yeryer dökülmüş bir kapının önünde durup zile hafifçe bastı. Birkaç dakika beklememize rağmen kapıyı açan falan olmadı. Zili tekrar çaldı dostum, yine çıt yok içeriden. Alaycı bir sesle "Üstad yoklar herhalde, haydi gidelim." dedim. "Üstad buradadır"diye cevapladı beni. Merakım giderek artıyordu. Kimdi bu üstad ve nasıl biriydi? Üstad dediğine göre dostum, muhtemelen şark mistiklerinden biriydi: ya bir guru, ya bir şeyh, ya da benzer bir şey...Zile tekrar basarken dostum "Yahu bu kapı kilitli gibi durmuyor zaten, kolu çevirip giriverelim" dedim. Dostum gülerek "Zaten üstadın kapısı gece gündüz açıktır."demez mi! Kafam iyice karışmıştı ki içeriden boğuk bir ses yanlış anlamadıysam "taal hun ya ahi" diye ünledi. Bu İngilizce değildi. Soran gözlerle baktım dostuma, "Üstad Lübnanlıdır." dedi.Kafamda hemen bir Arap tarikat şeyhi canlandı, yerli varyetelerini bizim ülkede çok gördüğümüz cinsten bir tarikat şeyhi...
Kapıdan içeri adımımı attığımda yanıldığımı anlamam zor olmadı, çünkü geniş salonun duvarını boydan boya bir çarmıha gerilmiş İsa figürü süslüyordu: acılar içindeki o solgun yüz...Salonda ilerledikçe buranın aynı zamanda resim atölyesi olarak da kullanıldığının delilleriyle karşılaşıyordum.Tuhaf tuhaf resimlerdi bunlar. Boşlukta asılı gibi duran çıplak kadın ve erkek figürlerinin yer aldığı resimler...Resimlerdeki kadın ve erkekler çıplaktı ama hiçbirinde cinselliği akla getirecek en ufak bir iz yoktu bu resimlerin. Bu çıplak kadın ve erkeklerin durumları adeta Cennetteki Adem ve Havva'nın durumları gibiydi:onlar cinselliklerinin farkına ancak Cennetten çıkma aşamasında varabilmişlerdi.
Nihayet Üstad'ı gördüm.Bizim güneydoğulu vatandaşlarımızı andıran esmer bir yüz, şarklılara has bıyık...Kırlaşmış saçlar dağınık. Elinde sarma bir sigara...Dostum Türkiye'den geldiğimi söyleyince iki adet altın kaplama dişi görülecek kadar gülümseyerek "Benim tütünüm de Türkiye'den gelir" dedi. Göz ucuyla dostuma bir işaret yaptı.Ne demek istediğini anlamadım ama dostum yavaşça kalkarak salona açılan kapılardan birinin ardında kayboldu. Biraz sonra Türk usulü yapılmış üç fincan bol köpüklü kahveyle döndü yanımıza.
Üstadla birlikte kahvemizi yudumlarken hala susuyorduk hepimiz.
Kahvesi bitince Üstadın yüzünün rengi, bakışlarının anlamı değişti birden. Ve sanki yüksek bir kürsüden mahşeri bir kalabalığa sesleniyormuş gibi konuşmaya başladı:
Sonra bir zengin söz aldı; bize Vermek'ten söz et, dedi.
Ve El Mustafa yanıtladı:
Elinizdeki mallardan verdiğinizde çok az verirsiniz.
Ancak canınızdan verdiğinizde gerçekten vermiş olursunuz.
Oysa canınız gibi sakladığınız mallarınız gelecekte muhtaç olurum korkusuyla bekçiliğini yaptığınız nesnelerden başka nedir ki?
Yarının ne getireceği belli mi?
Kutsal kente doğru yol alan hacıların peşine düşmüş aşırı temkinli bir köpek, kızgın kumların altına bir kemik gömse, ne çıkar?
Olur da bir şeylere muhtaç duruma düşerim korkusu, gerçekte muhtaç durumda oluşun ta kendisi değil midir?
Su kaynaklarınız doluyken, susuz kalırsam diye korkulara kapılmak en giderilmeyecek susuzluk değil de nedir?
Kimileri, pek çok mal mülk sahibi oldukları halde ancak pek azına kıyıp da verebilirler. Üstelik bunları da salt gösteriş olsun diye verirler. Oysa bu içten pazarlıklı veriş, verdiklerinde bereket komaz.
Kimileri de ellerinde pek az olmasına karşın çıkarır olanı biteni verirler.
Bu gibiler hayata bağlanmış, ona inanç duyan kimselerdir ve onların ambarları hiç boş kalmaz.
Kimileri sevecenlikle verir ve edindikleri tüm armağan da bu olur.
Kimileri de verirken ıstırap çeker, çünkü onların yıkandıkları kutsanmış sulara ıstırap karışmıştır.
Kimileri verirken ne ıstırap çeker, ne bundan kendine bir mutluluk payı çıkarmak peşinde koşar, ne de vermenin erdemli bir davranış olduğunu düşünür.
Bunlar da. o uzak vadilerde açan küçük menekşeler, kokularını yeryüzüne nasıl sunuyorlarsa, öyle verenlerdir.
Tanrı, işte bu gibi kimselerin elleri aracılığıyla konuşur ve onların gözlerinin ardından yeryüzüne bakarak gülümser.
İstendiği zaman vermek iyidir, ancak ihtiyaç içinde olanın durumunu kavrayıp o istemeden vermek daha iyidir.
Eli açık bir kimse için, verebileceği bir şeyleri alacak eli bulmak, vermekten çok daha yüce bir mutluluktur.
Hem, kişinin sonsuza dek elinde tutabileceği bir nesne var mı ki?
Bugün elde olanlar, bir gün gelecek, mutlaka başka ellere verilecektir.
Öyleyse şimdiden verebilmek varken, vermek mevsiminin varislere kalmasını beklemek niye?
"Vermek isterim ama verdiklerim yerini bulmalı, değmeli." der durursunuz.
Oysa meyva bahçenizdeki ağaçlar ve çayırlara saldığınız davarlar böyle söylemiyorlar.
Onlar yaşamak için veriyorlar, çünkü vermezlerse ölür, yiterler.
Günleri ve geceleri yaşamaya değer görülmüş bir kimse vereceklerinizi alabilmeye de değer durumdadır elbette.
Hayatın okyanusundan içebilmeye değer görülmüş bir kimse, sizlerin küçük derelerinizden de içebilecek değerdedir.
Almanın cesaret ve güvencesinde, hatta bağışlayıcılığında yatan çölden daha büyük kuraklık olabilir mi?
Hem sen kimsin ki insanlar senin önüne çıkıp da, değer olup olmadıklarını görebilesin diye göğüslerini açsınlar ve soydukları gururlarını senin ayakların altına sersinler?
Sen ilkin kendinin bir Verici-El olabilmeye değer olup olmadığını anlamaya bak.
Çünkü gerçekte cana bir şeyler veren Hayat'tır... Sense kendini gerçek verici sanıyorsun. Oysa, bir tanıktan öte bir şey değilsin.
Ve ey siz alıcılar - ki hepiniz öylesiniz - kendinizi hiç bir zaman minnet yükü altına sokmayın.
Sokmayın ki, ne kendinize ne de vericiye bir boyunduruk takılmasın.
Verilenler hem size hem vericiye kanat olsun, birlikte yükselin.
Çünkü aklınızı minnetin ağır yüküyle doldurursanız, özgür bağırlı yeryüzünü ana, Tanrı'yı da baba olarak kabullenmiş olan vericinin el açıklığından kuşku duymuş olursunuz."
Üstad sustu birden ve sakin bir şekilde"vesselam" diyerek gözlerimizin içine baktı.Bu son söz bir işaret olsa gerekti ki dostum hemen ayağa kalktı.Ben de ona uydum.
Kapıdan çıkmak üzereyken Üstad bir şey unuttuğumuzu söyleyerek dostumu yanına çağırdı.
Bir kaç dakika sonra dostum elinde bir kitapçıkla yanıma geldi ve "Üstad'ın sana hediyesi" diyerek kitabı bana uzattı. Kapağında salonda gördüğüm garip resimlerden biri olan kitabın üstünde
"THE PROPHET"
by Gibran Kahlil Gibran"
yazıyordu.
---------------
TıpAtıp (Selçuk Üniv. Ekoloji Topluluğu Dergisi)ta yayınlanmıştır(Mayıs 2005).
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder