Cuma, Temmuz 28, 2006

“HOCAM, HAYATA BAKIŞIM DEĞİŞTİ …”

Öğrenciliğinden bu yana tanıdığım Ahmet’i son karşılaşmamızda çok farklı bir hava içinde buldum. Adeta beş yıl daha yaşlı bir adamın olgunluğu seziliyordu jest ve mimiklerinde.

Hoş beşten sonra bu değişikliğin nedenini bulabilmek için sondaj sorulara geçtim. Girdiği kooperatiften, birkaç ay önce dünyaya gelen yavrucaktan, dizine protez koyulan babadan, dereden tepeden sordum, konuşturdum. Asayiş berkemaldi.

Sohbetin tadı bayatlamaya yüz tutmuş çay gibi olmaya başlamıştı ki Ahmet uzun bir sessizlikten sonra yutkundu ve ağzındaki baklayı çıkardı:
“Hocam, hapishaneye ders vermeye gidiyorum…”

Ahmet öğretmendi. Hapishanede de olsa ders veriyor olması sıradan bir olaydı, yani o farklı havanın nedeni olamazdı. Ben bunları düşünürken o zoraki bir öksürükten sonra devam etti:

“Hocam. Hayata bakışım değişti…”

Ahmet’in anlattıkları hapishanede ders vermeyi sıradan bir öğretmenlik olayı olarak değerlendirmemin nasıl da büyük bir hata olduğunu anlamama vesile oldu.

***

“Sekiz yüz civarında erişkin, genel olarak sağlıklı, içlerinde yüksek öğrenimlilerin dahi olduğu, bir çoğu sanat sahibi insanımız yüksek duvarların arkasında günler, aylar, yıllar geçiriyorlar… Hep nakit, olduğu, hatta nakitten yani paradan da değerli olduğu öğretilen vakit burada boş, ama bomboş bir biçimde heba olup gidiyor. Bizim verdiğimiz dersler-kurslar kapkaran bulutlarla kaplı bir gökyüzünde görülen tek tük yıldızlar gibi. Çok güzel ama yetersiz. Dahası ders-kurs yetmiyor. Bu insanların emeğinden, kol gücünden olsun yararlanılması ülke ekonomisine belki küçük bir katkı, ama beden ve ruh sağlıklarına, topluma yeniden kazandırılmalarına büyük bir katkı olur. Hiçbir katkısı olmasa bir meşguliyet olacağı için daha az sigara içilmesine vesile olur. Burada tüketilen sigaranın hadi hesabı yok. Burada sigara içmek nefes alıp vermek gibi. Tabii ki teneffüs edilen şey zehir!”

***

Ahmet daha çok şey anlattı. “Mahpus damı” denen şeyin ne menem bir şey olduğunu, “kader kurbanları”nın kimler olduğunu Ahmet kadar olmasa bile ben de bir kez daha yüreğimin derinliklerinde hissettim. Demek ki maddi koşullar oldukça değişmiş olsa da hapishanelerimizde yaşamın temelde hala Kerim Korcan’ın Linç adlı romanında anlattığı düzende devam ediyor.

Düzenlenen dersler-kurslar için yöneticileri kutlamak bir kadirbilirlik borcu, ama artık hapishane yaşamını temelden ele alacak, değiştirip dönüştürecek projelere gerek duyulduğunu belirtmem de bir insanlık borcu.
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

FIÇI

Bu oda... Yatak odam benim...Bu odanın benim için bir hapishane hücresine dönüşebileceğini nereden bilebilirdim. Hem de evliliğimin ikinci yılında. Orhan'la geçen onca güzel günlerden, gecelerden sonra...

Bir gün değil, iki gün değil ki sabredeyim desem. Altı ay günaşırı. O bitti şimdi haftada iki gün, bir de "fıçı" her ay. Orhan "fıçı"yı ilk anlattığında inanamamıştım, aklım almamıştı eğitim adına evli barklı bir erkeğin bütün bir hafta boyu hastanede alıkoyulabileceğini. Sonra işin ciddi olduğunu anlayıp "Çaresiz katlanacağım" demiştim,"Orhan için katlanacağım..." Ama şimdi katlanamadığımı, katlanamayacağımı anlıyorum.

Telefonlar çalıyor... İnsanın içine dehşet salan sarhoş sesleri..."Hangi şampuanı kullanıyorsunuz?" diye muhatabını kafaya almaya çalışan, zekasına televizyon musallat olmuş yeni yetmeler...

Kapının yanına zaten hiç yanaşamıyorum. Kapıyı açabileceğim bir kişi var, o da Orhan. Kıdemlileri insafa gelip 10-15 dakikalık bir kaçamağa izin verirler de çıkıp gelirse anahtarı var zaten, kendisi açar kapıyı. Başkaları çalarsa açmam. Kim olursa olsun açmam. Ben açmamam açmasına da, ya birileri anahtar uydurursa... Ne yaparım o zaman? Aman canım ben de ne kadar evhamlıyım. İki tane kilit var kapıda. Birine anahtar uydursalar ötekine uyduramazlar. Gerçekten uyduramazlar mı? Bir film seyretmiştim geçenlerde. Bankanın kasasını açıyordu adam. Evet, açıyordu! O kasaları yağdan kıl çeker gibi açanlar için bu kilitlerin lafı mı olur? Ama burası bir ev, banka değil ki... Kim soymak isteyebilir böyle sıradan bir evi? Kimse soymak istemez. Evet, soymak istemez ama( bir başka film hatırladı birden) evlere hep soymak için girilmiyor. Cinsel sapıklar var bir de. Yalnız kalan kadınlara tebelleş olan ruh hastaları...

O da ne, bir ses mi duydum? Pencere tarafında geldi herhalde; yok canım, mutfak tarafından. Şu odanın kapısını kilitlemeliyim hemen. Hemen yapmalıyım bunu. Aman Allahım, ne tedbirsiz insanım, anahtarı salonda unuttum. N'apacağım şimdi? Kapının arkasına bir şeyler koysam iyi. Ne koyabilirim ki? Şu sandalye... Ne hükmü olabilir ki böyle bir sandalyenin? Gözü dönmüş caniler bırakın böyle sandalye parçalarını koca koca dolapları falan bir omuz atmada deviriyorlar. Sandalyenin yanına bir şey daha... Tamam, şu şifoniyeri itersem olur. Haydi Hülya, gayret kızım. Iıh, ııhhh! Amma da ağırmış be. Haydi biraz daha zorla. Zorlayayım. Ama niye zorlayayım? O ses kesildi ya. Kimbilir belki de mutfak penceresinin camına çarpan bir kuş ya da oraya tırmanmış bir kedi çıkarmıştır o sesleri. Nereden tuttuk bu giriş katını bilmem ki? Orhan'a ikinci kattaki daireyi tutalım demiştim ama, parasızlığın gözü kör olsun. Bu semt mazbut, öğrenciliğimden beri bilirim buraları, fiyatı da bize göre deyip tıktı bu giriş katına beni. Tabii ki o zaman bu günkü halim aklımın ucundan bile geçmiyordu. Zafer sarhoşluğu içindeydim. Kocam başarmıştı. Pratisyenlikten kurtulacak, cerrah olacaktı. Asistan maaşı böyle bir kent için yeterli değildi ama idare edecektik tabii ki.

Ah, bilseydim bu nöbetleri, nöbetlerden geçtim hadi, bu "fıçı"yı bilseydim, bu yalnızlığı, bu korkuyu tahmin edebilseydim hiç giriş katına oturur muydum?Aç durur, ekmek paramı kiraya yatırır, ikinci katı tuttururdum Orhan'a. Şimdi o katı başkası tuttu. Artık taşınmak falan da mesele zaten. Üstelik bir de kooperatife girdik. Çekeceğim mecburen bunları. Akılsız başım benim. Ahh!.. Ben yoksa... Aman Allahım, ben yoksa Filiz'e hava atmanın cezasını mı çekiyorum? Orhan ihtisas sınavını kazanınca hemen Filizlere gitmiş, "Biz ayrılıyoruz şekerim bu ilkel kasabadan. Orhan cerrah olacak, kasaba doktorluğundan da ebediyyen kurtulacak" deyivermiştim kasıla kasıla. Biliyordum Cahit'in sınavda başarılı olamadığını. Filiz gözlerini yere çevirmiş, hafifçe kızararak "Bizim ki kazanamadı yine Hülya" demişti."Yaa… çok üzüldüm şekerim, biraz daha gayret etse..." demiştim bir zavallıdan bahsedercesine. Susmuştu Filiz. Sonra saatime bakıp "Ben kalkayım şekerim, taşınma hazırlıkları yapacağım da..." diyerek ayrılmıştım oradan. Ah, ben ne kötü insanım. Taşınma hazırlığı falan yaptığım yoktu. Yumurtlamam gereken lafı yumurtlamıştım ve gitmem gerekiyordu da onun için uydurmuştum böyle bir gerekçeyi.Gitmem gerekiyordu çünkü Filiz'i düşüncelere daldırtmıştı sözlerim.Dünya tatlısı insanlardı Filiz'le Cahit, ama ben kırmıştım Filiz'i. Niye yapmıştım bunu. Offf! İçimden telaffuz ederken bile utanıyorum bu kelimeyi: "kıskançlık"tan. Kıskanıyordum Filiz'i. Evet, kıskanıyordum ve onun kırılmasından zevk alıyordum. Nesini mi kıskanıyordum? Çocuğunu kuşkusuz. Ben bir yavru sahibi olamamıştım henüz. Olacağım da yoktu. Orhan "Allah'tan ümit kesilmez" diyordu ya, züğürt tesellisi! Beni sevdiğinden diyordu, beni üzmemek, beni kırmamak için. Ohh! İşte oldu, şifoniyer kapının arkasına yerleşti. Şimdi kitabıma dönebilirim, değil mi? O gözü dönmüş canilere vız gelir bu şifoniyer falan ama... N'apayım? Deve kuşuysam deve kuşuyum. Kendimi elimden geldiğince güvene almak zorundaydım ve aldım. Şimdi kitabıma dönebilirim.

***

Orhan! Sen misin Orhan? Geldin mi? Bitti mi "fıçı"? Ses versene Orhan. Dur, dur acele etme. Anahtarla kilitlemedim kapıyı, dur. Arkasına şifoniyeri itmiştim. Çok korktum bu gece Orhan. Bir ses duydum, şifoniyeri kapının arkasına ittim. Sonra kitap okurken uyuyakalmışım. Iıhh, ııııhhh! Oynamıyor bu yerinden Orhan. Dur Orhan . Dur kapı kırılacak. Dur biraz n'olursun. Orhan niye hiç cevap vermiyorsun bana? Dur Orhan, kapı kırılıyor. Kırılıyor Orhan. Kırdın, kırdın ya kapıyı Orhan.

Orhan! Neredesin Orhan? Orrhaaaannnn!

------------------------------------------------------------------------------------------------

HEKİMLİK ÜSTÜNE FELSEFİ BİR SOHBET

A. Klinik tecrübenin, değil de bilimsel araştırmanın daha iyi tedavi metotlarına götürdüğü inancı var. Her hastalığın, aranıp bulunması mutlaka gerekli, alabildiğine teorik bir direkt sebebi olduğu fikri de bu inançla ilişkili. Radyodiagnostik işlemlerin de, tanısal cerrahinin de, biopsi ve benzeri işlemlerin de kaynağı bu.
B. İyi ama dostum, olanları başka türlü nasıl ortaya çıkaracaksın?
A. Nabzı, idrarı, cildi… muayene ederek.
B. Bu yolla hastalığa sebep olan belli bir bozukluk bulamazsın ki?
A. Kim demiş hastalığa lokalize edilebilen bir hadise sebep olur diye? Hastalık, hayat sürecinde yeri tespit edilebilen bir çok değişimi ihtiva etmekle beraber sebebi bulunamayan bir yapı değişikliği de olabilir. En iyi teşhis vücuttaki ağırlık, nabız, adale kuvveti gibi genel değişikliklerin nazarı itibara alınmasıyla konabilir.
B. Bundan daha iyisini biliyoruz dostum. Tek hücreliler biolojisi…
A. Tek hücreliler biyolojisi lokalize edilebilen olaylarla uğraşıyor, benim bahsettiğim süreçleri ise gözardı ediyor.
B. Fakat insan vücudu ile hayat sürecini kuran tek hücrelilerin biyolojik süreçleridir.
A. Bu belirli bir sahada hayli başarılı olmuş bir hipotez -ama kim demiş bu sahanın dışında da başarısını devam ettirecek diye? Ayrıca tek hücreli biyolojisinin sonuçları minimum bir direnç çizgisi takip edilerek ulaşılan sonuçlar… Karmaşık problemler düpedüz bir yana iteleniyor.
B. Anlamamız gerekiyor!
A. Hastayı gözden çıkararak mı?
B. Ne demek istiyorsun yani?
A. Bak dostum, anlaşılıyor ki senin hekimliğinin tesiri faraziyelerinin uygunluğuna bağlı olacak. Uygunsuz faraziyeleri son kerteye kadar götürmeye çabalamak hastaya ciddi zararlar verebilir. Dahası, bu yolla sınırı bulacağımız da çok şüpheli.
B. Niye bulamayacakmışız?
A. Dostum, hekim teşhis koyar, tedavi şeklini belirler, bu büyük bir operasyon olabilir. Tedavisini uyguladıktan sonra bazı sonuçlar elde eder. Diyelim ki sonuç beş sene daha sürünüp sonra ölen bozulmuş bir vücut oldu. Hekime yanıldığını kim anlatacak?
B. Teftiş kurullarının yaptığı incelemeler…
A. Hekimlerin sakat bırakmayı görev addetmesine, hastaların da sakat kalmayı hak saymasına bakarsan bu teftiş kurallarını nereden bulacaksın? Mesela frengiyi ele alalım. Uzun zaman çok tehlikeli bir hastalık olarak kabul edilmişti. Modern antibiotiklerin ortaya çıkışından önce çoğunlukla organizmaya ciddi zararlar verecek şekilde tedavi ediliyordu. Çok kısa bir süre önce tedavi edilmemiş hastaların %85’inin hayat süresinin mutad uzunlukta olduğu, %70’inden fazlasının herhangi bir hastalık belirtisi göstermeden öldüğü bulundu. Aynı şeyler tedavisi organizmaya ciddi zararlar veren başka hastalıklarda da olabilir. Çoğu erkeğin prostatında kanserli hücre çoğalması görülür ancak küçük bir kitleyle sınırlı kaldığı için zarar vermez. Bilhassa Almanya’dakiler olmak üzere hekimler ne olur ne olmaz diyerek rutin biopsi tavsiye ederler. Biopside çoğu kere kitlenin bir kısmı çıkarıldığından metastazlar başgösterir. Bu pek çok tümör rezeksiyonu işleminde, bilhassa göğüs kanseri mevzubahis olduğunda Halstead metodu denen işlemde de böyledir. Bunlar lüzumsuz, tehlikeli ve denetim altına alınamayan proçeslerin başlamasına imkan veren işlemlerdir. Bütün bunlar da hekimlik mesleğinin, daha sıkı bir inceleme gereğini idrak etmeksizin doğru kabul ediverdiği faraziyeler yüzündendir.
B. Eee, çözüm ne peki?
A. Çözüm çok basit, bırak kim ne istiyorsa onu yapsın!
B. Bu da ne demek oluyor?
A. Dünyada türlü türlü hekimlik var.
B. Sihirbaz hekimler falan mı diyorsun?
A. Dur dostum, hemen alaycı olma. İşler öyle basit değil. Resmi bilginlerin tanımadığı ancak muntazam bir şekilde işleyen, bir tür felsefeye dayanan, uzunca bir süredir uygulanan hekimlik türleri var.
B. Mesela?
A. Mesela; Hopi hekimliği, akupunktur, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde mevcut binlerce kocakarı ilacı, inançla tedavi…
B. İnançla tedavi mi? Dalga geçiyorsun benimle herhalde.
A. Bu konuda bir bilgiye mi sahipsin?
B. Yoo, ama…
A. Ama hemen vur abalıya deyip kestirip atı- yorsun. Bir dinle hele! Batı tıbbının dolaşım bozukluğu grubuna soktuğu, akupunktur meridyenlerinin bozulmasıyla sonuçlanan yapısal hastalıklar var. Meridyenlerin lokalizasyonu elektrik yardımıyla yapılabilir. Meridyenler boyunca cildin direnci düşüktür. İnançla tedavi esnasında terapistin meridyenlerinin aynen hastanınkiler gibi bozulduğu bulunmuştur. İnançla tedavi yapan kişi bir şekilde hastalığı üstlenir, ancak onun vücudu hastalığı yenebilecek güçte olduğu için sonuçta hem o hem de hasta iyileşir. Sonra homeopati, hidroterapi ve benzeri birçok hekimlik biçimi var. Bunların hepsinde ortak olan şu: teşhis metotları organizmaya dokunmuyor, tedavileri asla Batılı hekimlerin önerdiği tedaviler ölçüsünde ağır olmuyor. Bu nedenle önce bu tür tedavilerin denenmesi tavsiye edilebilir.
B. Sen şimdi ciddi ciddi hekimin hastasını sihirbaz hekimlere göndermesini mi istiyorsun?
A. Bak sevgili dostum, kullandığın kelimeler tıp tarihini, mevcut tıp ekollerini ne kadar az bildiğini gösteriyor. Hekimlikten bihabersin, bilim konusunda malumatın az… Az ama yine de doğru hekimliğin bilimsel hekimlik olduğunu düşünüp gerisine sövüyorsun. Sövmek senin cahilliğini gösteriyor ama durum daha da kötü. Şimdiye kadar sadece Batı toplumlarında insanların başına gelenlerden söz ettimse de bu cahilane cüret bütün kültürleri düzeltip kendi “medeni hayat projeleri” ne uydurmaya çalışmıştır. Batı kültür ve medeniyeti çerçevesine girmeyen insanlar bulunalıdan beri bunların “adam edilme”si bir ödev sayılmıştır. İlkin Hıristiyanlığın kabul ettirilmesiydi bu adam etme, sonra bilim ve teknolojinin hazineleri geldi. Böylelikle hayatları bozulan insanların ellerinde eskiden sadece hayatlarını sürdürmeye değil varoluşlarına bir anlam da vermeye yarayan bir yolları vardı. Bu yollar genellikle zorla empoze edilen teknoloji harikalarından çok daha faydalıydı. Batılı anlamdaki gelişme şurada burada biraz işe yaramış olabilir, mesela intan hastalıklarının önlenmesinde, ancak Batılı düşüncelerle teknolojinin kendiliğinden iyi olduğuna, dolayısıyla da mahalli faktörler gözardı edilerek dayatılabileceğine körü körüne inanmak yıkım oldu. İkide bir yıldız falını ileri sürmemin nedeni bu dostum. Yoksa yıldız falına bayıldığım falan yok. Bu konuda yazılanların çoğunu gördükçe beni hafakanlar basıyor ama yıldız falı bilginlerin kendi yetki sahası dışındaki olgularla nasıl uğraştıklarına dair bulunmaz bir misal. İncelemiyorlar, çamur atıyorlar. Neyse lafı uzatmayalım da yine hekimliğe dönelim. Batıdaki hastalar artık sık sık farklı hekimlik seçenekleri arasında bir seçim yapmak mecburiyetinde kalıyor. Öyleyse neden seçim alanlarını daha da geniş tutarak farklı tıp sistemlerini arasında bir seçim yapmasınlar? Sonuçlara katlanmak zorunda kalacaklar, bilimsel hekimliğin doğru cevabı verdiğini gösterir bir güvence yok, önerilen tedaviden korkmak için pek çok sebep var. Hem başka tıp sistemleri çoğunlukla bir bütün olan ananelerin önemli parçalarından biridir, dini inançlarla bağlantılıdır, geleneğin içinde yer alanların hayatlarına bir anlam verir. Özgür bir toplum başka geleneklerin onlar hakkında ne dediğine bakılmaksızın bütün geleneklere eşit hakların verildiği bir toplumdur. Öyleyse, başkalarının fikirlerine saygı, daha az kötü olanı seçmek, ilerleme imkanı- bütün bunlar diğer tıp sistemlerinin ortalığa çıkıp bilimsel sistemle özgürce yarışma fikrini destekliyor. İşte bu noktada dostum, başlangıçtaki sorumuzun karşılığını buluyorsun; hasta olmanın ya da sağlam olmanın ne demek olduğunu kim belirleyecek? Sen bilimsel hekimler diyorsun. Ben ise kişi hangi geleneğin içindeyse bu gelenekçe belirlensin diyorum. Özel hayat şekilleri olsa olsa “öğrenildikten” sonra bilimsel olarak incelenebilir, bunlar bir dili öğrenir gibi onu oluşturan faaliyetlere katılarak öğrenilmelidir. Burada hastasını tanıyan, huyunu-suyunu, inançlarını bilen aile hekiminin üstünlüğü açıkça ortaya çıkıyor. Bu tip bir hekimle karşılaştırıldığında modern bilimsel hekimler kendi hastalık ve sağlık kavramlarını çoğu kez düpedüz absürd bir tedavi kılığı altında dayatan faşist otoritelere benziyorlar.

(Paul Feyerabend’in, Three Dialoges on Knowledge adlı kitabından çeviridir)
------------------------------------------------------------------------------------------------