Bu oda... Yatak odam benim...Bu odanın benim için bir hapishane hücresine dönüşebileceğini nereden bilebilirdim. Hem de evliliğimin ikinci yılında. Orhan'la geçen onca güzel günlerden, gecelerden sonra...
Bir gün değil, iki gün değil ki sabredeyim desem. Altı ay günaşırı. O bitti şimdi haftada iki gün, bir de "fıçı" her ay. Orhan "fıçı"yı ilk anlattığında inanamamıştım, aklım almamıştı eğitim adına evli barklı bir erkeğin bütün bir hafta boyu hastanede alıkoyulabileceğini. Sonra işin ciddi olduğunu anlayıp "Çaresiz katlanacağım" demiştim,"Orhan için katlanacağım..." Ama şimdi katlanamadığımı, katlanamayacağımı anlıyorum.
Telefonlar çalıyor... İnsanın içine dehşet salan sarhoş sesleri..."Hangi şampuanı kullanıyorsunuz?" diye muhatabını kafaya almaya çalışan, zekasına televizyon musallat olmuş yeni yetmeler...
Kapının yanına zaten hiç yanaşamıyorum. Kapıyı açabileceğim bir kişi var, o da Orhan. Kıdemlileri insafa gelip 10-15 dakikalık bir kaçamağa izin verirler de çıkıp gelirse anahtarı var zaten, kendisi açar kapıyı. Başkaları çalarsa açmam. Kim olursa olsun açmam. Ben açmamam açmasına da, ya birileri anahtar uydurursa... Ne yaparım o zaman? Aman canım ben de ne kadar evhamlıyım. İki tane kilit var kapıda. Birine anahtar uydursalar ötekine uyduramazlar. Gerçekten uyduramazlar mı? Bir film seyretmiştim geçenlerde. Bankanın kasasını açıyordu adam. Evet, açıyordu! O kasaları yağdan kıl çeker gibi açanlar için bu kilitlerin lafı mı olur? Ama burası bir ev, banka değil ki... Kim soymak isteyebilir böyle sıradan bir evi? Kimse soymak istemez. Evet, soymak istemez ama( bir başka film hatırladı birden) evlere hep soymak için girilmiyor. Cinsel sapıklar var bir de. Yalnız kalan kadınlara tebelleş olan ruh hastaları...
O da ne, bir ses mi duydum? Pencere tarafında geldi herhalde; yok canım, mutfak tarafından. Şu odanın kapısını kilitlemeliyim hemen. Hemen yapmalıyım bunu. Aman Allahım, ne tedbirsiz insanım, anahtarı salonda unuttum. N'apacağım şimdi? Kapının arkasına bir şeyler koysam iyi. Ne koyabilirim ki? Şu sandalye... Ne hükmü olabilir ki böyle bir sandalyenin? Gözü dönmüş caniler bırakın böyle sandalye parçalarını koca koca dolapları falan bir omuz atmada deviriyorlar. Sandalyenin yanına bir şey daha... Tamam, şu şifoniyeri itersem olur. Haydi Hülya, gayret kızım. Iıh, ııhhh! Amma da ağırmış be. Haydi biraz daha zorla. Zorlayayım. Ama niye zorlayayım? O ses kesildi ya. Kimbilir belki de mutfak penceresinin camına çarpan bir kuş ya da oraya tırmanmış bir kedi çıkarmıştır o sesleri. Nereden tuttuk bu giriş katını bilmem ki? Orhan'a ikinci kattaki daireyi tutalım demiştim ama, parasızlığın gözü kör olsun. Bu semt mazbut, öğrenciliğimden beri bilirim buraları, fiyatı da bize göre deyip tıktı bu giriş katına beni. Tabii ki o zaman bu günkü halim aklımın ucundan bile geçmiyordu. Zafer sarhoşluğu içindeydim. Kocam başarmıştı. Pratisyenlikten kurtulacak, cerrah olacaktı. Asistan maaşı böyle bir kent için yeterli değildi ama idare edecektik tabii ki.
Ah, bilseydim bu nöbetleri, nöbetlerden geçtim hadi, bu "fıçı"yı bilseydim, bu yalnızlığı, bu korkuyu tahmin edebilseydim hiç giriş katına oturur muydum?Aç durur, ekmek paramı kiraya yatırır, ikinci katı tuttururdum Orhan'a. Şimdi o katı başkası tuttu. Artık taşınmak falan da mesele zaten. Üstelik bir de kooperatife girdik. Çekeceğim mecburen bunları. Akılsız başım benim. Ahh!.. Ben yoksa... Aman Allahım, ben yoksa Filiz'e hava atmanın cezasını mı çekiyorum? Orhan ihtisas sınavını kazanınca hemen Filizlere gitmiş, "Biz ayrılıyoruz şekerim bu ilkel kasabadan. Orhan cerrah olacak, kasaba doktorluğundan da ebediyyen kurtulacak" deyivermiştim kasıla kasıla. Biliyordum Cahit'in sınavda başarılı olamadığını. Filiz gözlerini yere çevirmiş, hafifçe kızararak "Bizim ki kazanamadı yine Hülya" demişti."Yaa… çok üzüldüm şekerim, biraz daha gayret etse..." demiştim bir zavallıdan bahsedercesine. Susmuştu Filiz. Sonra saatime bakıp "Ben kalkayım şekerim, taşınma hazırlıkları yapacağım da..." diyerek ayrılmıştım oradan. Ah, ben ne kötü insanım. Taşınma hazırlığı falan yaptığım yoktu. Yumurtlamam gereken lafı yumurtlamıştım ve gitmem gerekiyordu da onun için uydurmuştum böyle bir gerekçeyi.Gitmem gerekiyordu çünkü Filiz'i düşüncelere daldırtmıştı sözlerim.Dünya tatlısı insanlardı Filiz'le Cahit, ama ben kırmıştım Filiz'i. Niye yapmıştım bunu. Offf! İçimden telaffuz ederken bile utanıyorum bu kelimeyi: "kıskançlık"tan. Kıskanıyordum Filiz'i. Evet, kıskanıyordum ve onun kırılmasından zevk alıyordum. Nesini mi kıskanıyordum? Çocuğunu kuşkusuz. Ben bir yavru sahibi olamamıştım henüz. Olacağım da yoktu. Orhan "Allah'tan ümit kesilmez" diyordu ya, züğürt tesellisi! Beni sevdiğinden diyordu, beni üzmemek, beni kırmamak için. Ohh! İşte oldu, şifoniyer kapının arkasına yerleşti. Şimdi kitabıma dönebilirim, değil mi? O gözü dönmüş canilere vız gelir bu şifoniyer falan ama... N'apayım? Deve kuşuysam deve kuşuyum. Kendimi elimden geldiğince güvene almak zorundaydım ve aldım. Şimdi kitabıma dönebilirim.
***
Orhan! Sen misin Orhan? Geldin mi? Bitti mi "fıçı"? Ses versene Orhan. Dur, dur acele etme. Anahtarla kilitlemedim kapıyı, dur. Arkasına şifoniyeri itmiştim. Çok korktum bu gece Orhan. Bir ses duydum, şifoniyeri kapının arkasına ittim. Sonra kitap okurken uyuyakalmışım. Iıhh, ııııhhh! Oynamıyor bu yerinden Orhan. Dur Orhan . Dur kapı kırılacak. Dur biraz n'olursun. Orhan niye hiç cevap vermiyorsun bana? Dur Orhan, kapı kırılıyor. Kırılıyor Orhan. Kırdın, kırdın ya kapıyı Orhan.
Orhan! Neredesin Orhan? Orrhaaaannnn!
------------------------------------------------------------------------------------------------
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder