Uygun bir zamanınızda vereceğim şu adrese bir göz atmanızı istirham ediyorum: http://www.tfl.gov.uk/streets/downloads/pdf/A406-turkish-new.pdf . Adresten de anlaşılacağı üzere bu web sayfası İngiltere devletine ait ve Türkçe bir metni bünyesinde barındırıyor. Metnin konusunu tahmin edin bakalım? Allahın İngilteresinin kamusal web alanında Türkler için ne yazılmış olabilir acaba? İlk akla gelenler göçle, vizeyle, çalışma koşullarıyla ilgili bilgilerin olabileceği ama böyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Hem de çok yanılıyorsunuz. Bu web sayfasında Bounds Green’deki North Circular Yolu’nun geliştirilmesi hakkında bilgi veriliyor. Yok canım, ihale peşinde koşan yeni nesil Türk işadamlarına yönelik falan değil içerdiği bilgiler. Tüm bölge halkına olduğu gibi oralarda yerleşik Türkleri de yolculara güvenlik ve gerçek faydalar sağlayacak, çevresel amaçlı büyük bir geliştirme çalışması hakkında bilgilendirmek için hazırlanmış bir sayfa bu.
Bounds Green’de kaç Türk yaşar? Allahaşkına bırakın Bounds Green’i İngiltere’de kaç Türk yaşar? Biz burada Konya il merkezinde yediyüz küsur bin Türk yaşıyoruz da niçin şehrin içinde ya da dışında yapılan ve yapılacak yollar hakkında hiç kimse bize bilgi vermiyor?
Niçin bize bilgi verilmiyor acaba? Bunun nedeni Konya’daki belediyelerimizin Bounds Green gibi bir metin hazırlattıracak elemanı olmadığı ya da böyle bir metni web sitesine koydurma imkanı olmaması değildir herhalde, çünkü içerik zayıf olsa da bizim belediyelerimizin web sayfaları teknolojinin son imkanları kullanılarak, bir kucak para dökülerek hazırlanmıştır. Öyle ki yetkilisine "bu iş kaça patladı?" diye sorsam ticari sırra girer diye bilgi alamayacağımdan eminim.
Ahaliyi bilgilendirmemenin birinci nedeni demokrasiyi sürünün sadece dört ya da beş yılda bir seçim sandığına giderek kendini güdecek çobanı seçmesi zanneden bir anlayıştır. Bilginin güç olduğunu bilen bu anlayış sahipleri bilgiyi paylaştıklarında gücü de paylaşacaklarını bilirler. Oysa onlar gücü kutsarlar. Gücü ellerine geçirebilmek ve öylece tutabilmek içindir tüm çabaları. Dikkatinizi çekmiştir mutlaka bu anlayışın sahipleri seçimler öncesi halka hiçbir ciddi taahhütte bulunmazlar (kuşkusuz kapalı kapılar ardında daha büyük güç sahiplerine bulunulan taahhütler var mıdır bilemeyiz). Proje diye, vaad diye halkın önüne koydukları şeyler dilek ve temennilerden ibarettir. Bunun farkında olmayan bir kısım vatandaş politikacıların yalancılığından bahseder. Ben asla katılmıyorum onlara, çünkü dilek ve temennilerde yalan olmaz. Yalan ciddi sözlerde, gerçek taahhütlerde olur.
Bilgiyi halkla paylaşmamaktaki ikinci bir etken kendine güvenmemektir. Halk bazı bilgilere mülaki olursa sorular soracak, öneriler ortaya koyacak ve iş uzayacaktır. Gerçekten de böyle durumlarda iş uzar. Ancak işin uzaması bilgilendirmenin, sorular sormanın ve öneriler ortaya koymanın yanlışlığından değil kendini “iş bitirici” diye lanse eden işin başındakilerin iş bilmezliklerindendir. Çağdaş yönetim biliminin verilerinden yararlanılmazsa, o bilimin gereklerine uyulmazsa tabii ki halk arasından yükselen sesler (çatlak ses!?) birilerin ezberini bozuverecektir. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını ...
Bu konuda bir üçüncü etkenden daha söz etmeden geçmeyelim. Bu da bizim yöneticilerdeki sürpriz yapma aşkıdır. Keçi sakallı sihirbaz nasıl melon şapkasından tavşan çıkarıp seyircileri hayretler içinde bırakıyorsa bizimkilerin de planlarını kendilerine ve yakın çevrelerine saklayıp günün birinde bomba patlatırcasına ahaliye açıklama huyları vardır. Kuşkusuz bu kişiler de birer insandırlar ve kişisel planlarını diledikleri gibi saklamak ya da açıklamak hakkına sahiptirler. Ama ahaliye yani kamuya ait işlerin planları nasıl olurda bu işin asıl sahiplerinden saklanabilir anlamak mümkün değil.
Bu yazıda Konya adının geçiyor olması, Konya belediyelerinden bahsedilmesi yanlış anlaşılmaya da sebep olmasın. Konya’da yol inşaatleri ya da diğer kamu çalışmaları hakkında yeterince bilgilenemiyorsunuz da başka bir ilde çok mu bilgilenebiliyorsunuz? Yok öyle bir şey, durum heryerde aynı. İster Atatürk’ün dediği gibi “biz bize benzeriz” deyin, ister üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala unutulmayan bir reklamın sözlerinde olduğu gibi “yok aslında birbirimizden farkımız” deyin … Konya’dan bahsetmem sadece bu şehirde oturmamdan dolayı, Erzurum’da otursaydım Erzurum diyecektim.
Çarşamba, Mayıs 31, 2006
BİLGİ GÜÇTÜR
Cumartesi, Mayıs 20, 2006
ANNEM
Tüm hafta boyunca şimdi
Tavanarasına çıkıyor merdivenleri tırmanarak
Sırtında gıcırdayan çamaşır küfesi
Harbi delikanlı olduğum için
İsyan edip haykırıyorum çığlık çığlık
İhtiyacı yok sana anne bu şişko çamaşırhanenin
Bırak onu başkasına beni al artık
Ama o köle gibi sessiz devam ediyor çalışmaya
Ne azarlıyor beni ne de dönüp bir bakıyor
Hareketleniyor asılı giysiler kabarıyor dalga dalga
Üstüne çullanıp onu yere yıkıyor
Sıkıntımı susturmak için çok geç şimdi
Annem... Ne muhteşem bir devdi
Onun gri saçları göklerde kıpır kıpır
Onun çiviti boyar Cennet nehirlerini
(Şiir: Attila Jozsef, Çeviri: Dr. N. Zengin)
PLANLAMA, AH PLANLAMA!
Her ne kadar Sözlük’teki açıklamada iş “hükûmet”e atfedilse de hepimiz biliyoruz ki gündelik hayatta hepimiz az ya da çok planlama yaparız ya da daha kötüsü yaptığımız sanırız. Yaptığımızı sanırız diyorum çünkü tutarlılığı ve geçerliliği olmayan bir takım görüşleri peş peşe sıralamanın ve bununla hem kendimizi hem de başkalarını aldatmanın adı da bazen “planlama” olabiliyor. Hani hiç planlama olmasa bunun eksikliği fark edilir ve çaresine bakılır, ama sözde planlama gerçek planlamanın önündeki en büyük engel.
Söz planlamadan açılınca dikkat çekmek için sürekli sorduğum bir soru vardır? Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarı kimdir? Bu soruya genellikle cevap alamam. Ama benim yaşımdakiler hatırlayacaklardır, biz lise öğrencisi iken, TRT’den başka radyo ve TV kanallarının olmadığı dönemlerde, okuduğunuz gazeteye göre sağ ya da sol kamplardan birinin militanı olmakla suçlanıp darp bile edilebildiğiniz günlerde DPT Müsteşarı’nın adını bilirdik. Çünkü çok önemli bir kurumdu, adı sık sık haberlerde, henüz şimdiki gibi “show”a dönüşmemiş tartışma programlarında geçerdi. Şimdi ise adını sanını bilen yok Müsteşar’ın. Yok çünkü “planlama”nın önemi yok denecek kadar az ya da sözde planlama gerçek planlamayı kovmuş durumda.
DPT’den söz ettimse “hükûmet”ten falan bahsedeceğimi sanmayın. Beni aşar o işler. Ben daha küçük ölçekte mahalle, ilçe, bilemediniz il çapında konulara kafa yorunca daha somut kazanımlar elde edilebileceğini düşünüyor ve bu düşünce doğrultusunda hareket etmeye çabalıyorum. Tabii ki bu evrensel ilkelere kafa yormayacağımız ya da onları göz ardı edeceğimiz anlamına gelmiyor. Benimkisi sevgili meslektaşım Dr. Özgür Önal’ın her defasında vurguladığı gibi “önce evimizin önünü temiz tutma” yaklaşımı.
Hastane Caddesi’ndeki trafikten bahseden yazımın üzerinden aylar geçti. Hastane Caddesindeki keşmekeş artarak sürmeye devam ederken bu gün de sizlerle karşılaşmak üzere olduğumuzu fark ettiğim yeni trafik keşmekeşlerini paylaşmak ve yetkililerimizin dikkatini çekmek istiyorum.
Bu defaki keşmekeş de yine bir hastane: Eski adıyla SSK Konya Hastanesi, en yeni adıyla Meram Eğitim ve Araştırma Hastanesi civarında. Ek binanın yapılıp Acil Servis’in açılmasıyla Hastane’nin Acil tarafındaki sokağında bir hareketlenme başladı. Eczaneler, çiçekçiler, gıda vs. satan dükkanlar açıldı. Geleneksel olarak o civarı mesken tutmuş “seyyar”lara eklenen yeniler de çabası. Hastanenin hizmet ettiği toplum kesiminin genişletilmesiyle birlikte bu sokak artık trafiğin tek yönlü akmaya başladığı bir sokak haline gelmeye aday. Yok canım sokak dar falan değil. Sorun yolun iki yanına birden park edilen otomobiller. Eskiden sokaktaki özel otoparkın görevlileri millete göz açtırmaz, herkesi paralı otoparka girmeye zorlarlardı. Şimdi ya kapasitelerini aşan bir işle karşı karşıya olduklarından ya da birilerinin kulaklarını çektiklerinden kimseye karışmıyorlar. Sonuçta özellikle sabah saatlerinde Acil’e hasta getiren araçları, ambulansları bile sıkıntıya sokacak bir trafik keşmekeşine doğru adım adım gidiliyor.
Sokaktaki gidişatı gördüğümde yine içimden “planlama, ah planlama!” dedim. Bir hastaneyi kurarken gelişimini düşünüp, “uzgörüp” ona göre planlayacaksınız çevresini. Hastaneye ek bina ruhsatı verilirken (böyle bir ruhsat alınıp veriliyordur herhalde) belediye yetkilileri “park yerinizi gösterir misiniz?” diye soracaklar sayın hastane plancısına ya da her kim yetkili ise. Hadi o da atlandı bu hastanenin iş yükünü, hastasını, girenini çıkanını en az ikiye katlayacak olan “eğitim ve araştırma hastanesi”ne dönüşüm kararı verilirken sorulacak bu sorular.
Ve sorular çağdaş planlama bilimine uygun biçimde cevaplandıktan sonra gerekli izinler verilecek.
Bu işler yapılırken sorular soruldu ve cevaplar verildi mi bilmem. Ama ben herkimse yetkilisi ona soruyor ve cevap bekliyorum: Meram Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve civarının park sorunu için nasıl bir planlama yapıldı?
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
YÜRÜMEK YA DA YÜRÜMEMEK!
Yaya hakları ile ilgili ulusal ve uluslararası belgeleri bu köşeden yayınlayalı neredeyse bir yıl olacak. İtiraf edeyim ki Konya’da ilk kez yayalarla ilgili hakların dile getirilmesinin kamu ve sivil kesimde, özellikle de “hak mücadelesi” verdiklerini düşündüğüm insan hakları ile ilgili çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları nezdinde yankı bulacağını düşünerek heyecanlanmıştım. Ama aradan geçen zaman sürecinde anladım ki trafikle ilgili kamu birimlerimiz otomobillerin daha hızlı seyretmesiyle, insan hakları ile ilgili derneklerimiz başörtüsü ya da anadilde eğitim gibi ulusal çaplı konularla ilgilendikleri için “yaya” gibi kimseye ne ekonomik ne de siyasi kazanç getirmeyen zavallı varlıklarla ilgilenmiyorlar. Tabii ki onların ilgilenmiyor olması başkalarının ilgilenmemesini gerektirmiyor. Biz toplum olarak otomobili yüceltmek için her türlü gayreti sarf ederken bu yollardan yıllar önce geçmiş olan uluslar “bireyleri nasıl yürümeye teşvik edebiliriz?”in peşine düşmüşler. ABD ve Avrupa’da sağlık bakanlıklarından ve belediyelerden tutun da üniversitelere kadar her kurum ve kuruluş toplumu yeniden yürütmeyi başarmak için cansiparane çalışmalar yapıyorlar. Sivil toplum kuruluşları ise bırakın bu konulara duyarsız kalmayı en önde gidiyorlar, kamu kurum ve kuruluşlarını hem destekliyorlar hem de denetliyorlar.
Yürümek konusunu gündeme getirmem Selçuklu Belediyesi’nin hazırladığı bir broşür dolayısıyla. Halkla paylaştığı bir vizyonu olan, misyonunu bir stratejik plan çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışan bir belediye olmakla benzerlerinden hemen ayırd edilen bir konuma sahip olan Selçuklu Belediyesi’nin “Herkesin Egzersizi Yürümek” başlığını taşıyan broşürü Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nden Ahmet Bilgiç tarafından bana ulaştırıldı. Bir belediyemizin halkı yürümeye teşvik için böyle bir broşür hazırlaması gerçekten tebrike şayan bir olay. Başta Selçuklu Belediye Başkanı Sayın Doç. Dr. Adem Esen olmak üzere tüm emeği geçenleri kutluyorum. Tabii ki artık dünya adeta bir köy haline geldiği için sağlıklı bir toplum oluşturmak için insanları spora, yürümeye teşvik eden, bu konuda halkı bilinçlendirmeyi amaçlayan broşürlerde bile uluslararası standartlar var. “Herkesin Egzersizi Yürümek” başlıklı broşürde bu standartların ne kadar sağlandığı konusunda Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi olarak hazırladığımız raporu önümüzdeki günlerde Selçuklu Belediyesi yetkilileriyle paylaşacağız. Ama öncelikle yürümenin önündeki bazı engelleri sizlerle tartışalım.
Yürümek özellikle kalp sağlığına katkı amacıyla yapıldığında bazı şartların yerine getirilmesi gereken bir etkinlik. Bu tür yürüyüşün solunumu ve nabzı hafifçe yükseltecek, sırtımızı birazcık terletecek bir tempoda olması gerektiği için özel bir yol, özel bir kıyafet vs. şarttır. Ama gündelik hayatımızın bir parçası olan normal yürüme de sağlık için yararlıdır ve bu tür yürüme her halükarda yapılabilmelidir. Özellikle sabah işe giderken, akşamüstü işten eve dönerken, alışveriş için çarşıya çıkıldığında yürüme fırsatları mutlaka değerlendirilmeli ve sağlıklı bir yaşam sürebilmek için gerekli olan günde on bin adım hedefine mutlaka ulaşılmaya çalışılmalıdır. Ama nerede atacağız bu on bin adımı?
Bazı sokaklarında kaldırım olmayan, olduğu yerlerde bir standardı olmayan bir şehirde yürümek hiç de zevkli bir şey olmuyor. Hatta riskli bile olabiliyor. Bir ay kadar önce sağlığı için yürüyen bir emekli öğretmen hanımın gözlerini hastanede açtığını biliyor musunuz? Hani cahil cühela bir kişi olsa kurallara uymayan bir hareket yapmıştır derim, ama bu bir emekli öğretmen hanım… İnsanın aklına ya bu kazayı yapan sürücü özel bir çaba göstermiştir öğretmen hanıma çarpmak için ya da kazanın olduğu yolda trafik açısından bir belirsizlik, fiziksel bir eksiklik vardır diye geliyor.
Bir başka sorunumuz kaldırım işgalleri. Daha önce de değindiğimiz bir konuydu bu. Dilimizde tüy bitse de bu sorunun çözümünden sorumlu olanlar bir açıklama yapana ya da bir ilerleme olduğunu görene kadar söylemeye devam edeceğiz. Kamuya ait alanın açık bir biçimde gasp edilmesi olan kaldırım işgalleri yürümenin önündeki en büyük engellerden biridir. Maalesef genellikle esnafımızın satmaya çalıştığı malları sokağa dizmesi şeklinde görülen bu hak gaspı bazen belediye ya da şahısların diktiği ağaçlar, sürücülerin rastgele park ettiği otomobiller, daracacık kaldırımları daha da daraltan çöp konteynırları sayesinde de tezahür edebiliyor.
Yürüme deyince akla gelen mekanlardan biri de parklar. 1992 yılında Konya’ya geldiğimden beri çok sayıda güzel park yapıldığına şahit oldum. Ne yazık ki bu güzel parkların bir süre sonra müstecire verilerek halkın ücretsiz olarak kullanımına kapatılmasından tutun da içine sağlıksız yemeklerin pazarlandığı kebapçıların –daha kötüsü sigaraların tüttürüldüğü ve nargilelerin fokurdatıldığı kahvehanelerin- açılarak sağlıklı yaşam alanları olmaktan çıkartıldığına da üzülerek şahit oldum ve olmaya devam ediyorum. Park mantığı ile ilgisi olmayan bu sağlıksız rant mekanlarının kapatılması ya da dönüştürülmesi, yürüyüş kulvarlarının oluşturulması yürümeyi teşvik açısından çok önemli adımlar olacaktır.
Evet, baharın en güzel günlerini yaşadığımız bu aylar yürümenin tam da vakti. Belediyelerimizin bu konuda öncülük etmeleri de harikulade, ama “yürüyen toplum”un alt yapısını oluşturmak için kaldırımların ve parkların ıslahı şart.
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
PİLAV MEVSİMİ GELİRKEN
Ben keşkek bölgesindenim, düğün pilavını Konya’da tattım. Düğün pilavının yaptırılmadığını ya da pişirtilmediğini, “döktürülüğünü” öğreneli ise henüz bir yıl oldu. Bu kadar tecrübesiz birinin pilav konulu yazısı okumaya değer mi acaba diye düşünseniz hiç de haksız sayılmazsınız, ama ben bir yemek olarak pilavdan değil de düğün pilavları yenirken, düğünler yapılırken olup biten ve göz ardı edildiğini düşündüğüm birkaç ufak noktaya değinmek istiyorum.
İstatistiği var mıdır bilmiyorum, varsa da buna ulaşacak zamanım yok ama ortalama bir lokanta düşünelim günde 20 kişi yemek yesin. Herhalde ayda 500, yılda taş çatlasın 5000’e ulaşır böyle bir lokantada yemek yiyenlerin sayısı. Bu lokantalarda çalışanlardan, ustasından garsonuna bazı sağlık muayenelerini yaptırmaları istenir. Halk Sağlığı Laboratuarı’nda parazit muayenesi, Verem Savaşı Dispanseri’nde direkt akciğer grafisi vb. gibi. Peki düğünlerde binlerce kişiye yemek pişirenlerden ne istenir? Bunların kim olduğu, sağlık durumlarının ne olduğu, herhangi bir bulaşıcı hastalığın portörü (taşıyıcısı) olup olmadıkları bilinir mi? Tabii ki bu işleri tam anlamıyla profesyonel olarak yapan, muayenesini olan, vergisini veren yemek fabrikası türünden yerler var. Sözümüz onlara değil. Sözümüz aslında yıllardır kimseye karşı kendini sorumlu hissetmeden ustasından gördüğü üzere pilav döküp amme hizmeti yapan, çoğu bu iş de olmasa ekonomik sıkıntıya düşecek insanlara da değil. Sözümüz öncelikle şehrimizin ve insanımızın sağlığından sorumlu olanlara. Şehrimizin ve insanımızın sağlığından sorumlu olanlar bu konuya eğilmeliler. “Ama bir sorun yok ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Ben de tam bunun için, yani henüz sorun olmadığı yazıyorum bu yazıyı. Sorun çıktıktan sonra ne kıymeti kalacak ki? Millet olarak sorun çıkınca yapılan müdahalelerden, yani “kriz yönetimi”nden bıktık. Krizleri yönetebilmek bir “beceri”dir, hatta iyi kriz yönetebilmek “üstün bir nitelik”tir, ama unutmayalım sorunları henüz kriz çıkmadan tespit ederek ortadan kaldırmak bir “erdem”dir. Ümit ediyorum ki bu inceliğe biraz daha ihtimam gösterilirse Konya Farabi’nin “Medine tül Fazıla”sı gibi bir “erdem kenti” olmaya bir adım daha atmış olacaktır.
***
Düğün pilavlarıyla ilgili bir başka husus bunların nerede, nasıl ne şartlarda verilebileceği konudur. Genellikle açık havada veriliyor düğün pilavları. Tabii ki ayrı bir renk katıyor şölene bu durum. Ama … Bu iş için düzeneğini kurmuş, bundan – tabelasındaki asıl işi bu görünmediği için vergisini verip vermediği meçhul bir biçimde para kazanan, şehrin ekonomi ve siyasi hayatında hatırlı yeri olan kişileri rahatsız etmemek için ben mütvazı bir örnek vereyim. Hani Meram bölgesinde sıkça rastlanır ya, daracacık bir sokakta kocaman bir bahçe… Burada düğün pilavı veriliyor. Misafirlerin son noktaya kadar arabayla gitme takıntılarından sokak trafiğe kapanmış, erken ayrılmak isteyenler arasında ufak tartışmalar yaşanıyor. Sokakta oturan sıradan vatandaş ise hapis olmuş o gün. Arabasını çıkartabilmesi bir hayal. İsterse birine bir şey desin, muhteşem misafir kalabalığı evini başına yıkar vallahi. Allahtan öğleden sonra bu kalabalık dağılır, ihtiyacından fazla karbonhidrat ve protein alan kalabalık sadece iki adım mesafedeki arabalarına binip giderler. Ama geride bir sürü çöp bırakarak! Sokak meyve suyu şişeleri, kağıt mendiller vs. doludur. Belediyenin koyduğu çöp konteynırları tıka basadır, konu komşu çöpünü dökecek yer bulamaz birkaç gün. Bu bir pilav klasiğidir. Ama modernleşen Konya’mız artık klasikleri aşmıştır. Pilav muhabbeti artık geceye sarmış durumda. Müzik ve tabii ki gecenin ilerleyen saatlerine kadar süren havai fişek gösterileri… Eviniz bir anda bir müzikhole komşu hale geliyor. Çoluk çocuk önce bunu neşe ile karşılıyorlar ama uyku saati gelince sorun çıkmaya başlıyor. Bebeği, hastası olanlar ya da sapasağlam olsalar bile bir müzikhole komşu olmak istemeyenler ne yapsınlar? Canım şehirde eğlence olsun, semtte ekonomi canlansın, bir iki kişi iş bulsunda ne olursa olsun. Abartı gibi görülecektir ama bunlar benim geçen yılki pilav mevsiminden aldığım notlar. Belediyemizin, emniyetimizin sayın yetkilileri kendilerine bu konuda bir şikayet ulaşmadığını söyleyebilirler. Doğrudur kuşkusuz. Ama nasıl olsa bir sonuç alamayız ya da şikayet edersek daha beterine maruz kalırız denilerek bunların sineye çekildiğinin bilinmesinde yarar var.
Son bir not daha. Pilav günlerinde ciddi trafik sıkıntıları yaşanmaktadır. Eski Meram Yolu gibi geniş bir caddede bile trafik tıkanıyorsa siz düşünün gerisini.
-----------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi