Geçen yazımızda Konya Valiliği'ne e-posta yolu ile yaptığımız bilgi edinme başvurumuzdan bahsetmiştik. Valilik Basın ve Halkla İlişkiler Md. Sn. A. Selim Gülbahar yazımızın yayınlandığı gün arayarak konuyla ilgilendiklerini, başvurumun hemen değerlendirilerek ilgili birime yönlendirildiğini bildirdiler. Duyarlı davranışlarından ve nazik yaklaşımlarından dolayı kendilerine teşekkür ediyorum. Yine aynı gün e-posta yoluyla başvurumun 31.08.2005 tarih ve 49 sayılı üst yazı ile İl Emniyet Müdürlüğüne gönderildiği bildirildi. Ancak ben hala Konya Valiliği'nce havai fişek gösterilerinin hangi şartlarda yapılacağı hakkında bir düzenleme yapılıp yapılmadığını öğrenememiş bulunuyorum.
Selçuklu Belediyesi Konya’da Belediyeler Kanunu’ndaki son değişikliklerle kurulması zorunlu hale getirilen “kent meclisi”ni oluşturmuş tek belediye. Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi atılan bu adımın arkasının getirilmesi gerekiyor. Çalışma gruplarının sağlıklı biçimde oluşturulması ve bir aksiyon planı yapılmasındaki sıkıntıların giderilmesi şart. Yoksa Kent Meclis’i de Çalışma Grupları da belediye yetkililerinin başkanlık ettiği, yandaş kişi ve kuruluşların temsil edildiği,sadece isimden ibaret göstermelik oluşumlar haline gelir. Bunu önlemenin bir yolu bu konuda bir yönetmelik çıkartmak olabilir. İşin üzerine ciddi olarak eğilen belediyelerde bu yapılmıştır. Selçuklu Belediyemizin de bu konuda bir şeyler yaptığını Kent Meclisi Yönetmeliği’ni çıkarttığını sanıyorum. Ancak bu yönetmeliği edinmek için elektronik ortamdan yaptığım başvuruya herhangi bir karşılık alamadım.
Yine aynı yolla Konya Büyükşehir Belediyesi’nden KOMEK’le ilgili bazı bilgileri talep ettik. Sağ olsunlar, hemen ilgilendiler Halkla İlişkiler Birimi’nden Sn. Emine Akıncı telefonla arayarak isteklerimizi detaylandırmamı istediler. Birkaç gün sonra da e-posta yoluyla sorularımın cevaplarını hiç değilse şeklen aldım.Duyarlılıkları için teşekkür ediyorum.
Bütün bunlar özlemini çektiğimiz "açık toplum" hedefine doğru adım adım yaklaştığımızın, ancak daha gidecek çok yolumuzun da olduğunun habercileri. Bugünkü konumuz olan bilgi edinme ile sınırlı bir açıdan bakarsan yapılacak ilk şeyler olarak 1- 4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu Kanunu’nun konusu olan kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kurumu niteliğinde olan mesleki kuruluşlar ( meslek odaları) ın bilgi edinme birimlerini ivedilikle kurmaları gerekiyor, 2-Sivil toplum kuruluşları bilgi edinme hakkı konusunda toplumu bilinçlendirmelidir. Böylece hem gereksiz ve eksik başvurularla kumlar meşgul edilmemiş olur hem de bir devrim niteliğinde olan bu hakkın Kanun’un 1. maddesinde belirtildiği gibi demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak gerçekten hizmet etmiş olması sağlanır. Aslında geçtiğimiz ayın sonunda sivil toplum kuruluşları için bilgi edinme konusunda etkinlik düzenlemek için güzel bir fırsat vardı. 28 Eylül Uluslararası Bilgi Edinme Hakkı Günü’ydü ama toplum olarak biz bu günü ıskaladık.Bildiğim kadarıyla o gün bir tek Tüketiciler Birliği’nin Konya’da mukim genel başkan yardımcısı Sn. Kemal Özer bir basın bildirisi yayınladı. O da yerel basından öte ülke gündemine taşınmadı. Ümidimiz o ki bu anlamlı gün de her yıl aralık ayında kutlanan İnsan Hakları Günü gibi toplumun tümü tarafından benimsenir ve bu konudaki bilincimizi yükseltecek etkinliklerle kutlanır.
OKUDUKÇA
bir kartaldın yaralandın içini doldurdular
dekor yaptılar seni vitrine kondurdular
sarp bir kaya olsaydı ya altındaki
ve bir bıldırcın şu göbekli müşteri.
işte böyle kartal kardeş pusu denen namussuz
alıp götürdü seni ziyan oldu bütün yaz
bak bir şey kımıl kımıl şu çalının içinde
haydi kıpırda biraz.
İbrahim Tenekeci
KİTAPLAR ARASINDA
ÖLÜMÜME İLİŞKİN BİR YAZI
Çev. Celal Soydan
İmge Kitabevi Yy, Ankara 2005
Ölümüme İlişkin Bir Yazı, Pakistan-Hint Edebiyatından Öyküler alt başlığını taşıyor. Kitap ilginç adını içindeki ikinci öyküden almış. Pakistan ve Hindistan'da yaşayan 14 yazarın 16 öyküsünün yer aldığı bu mini antoloji zevkle okunacak ve okurken de aramızdaki mesafe biraz uzak olmakla birlikte aynı kültür havzasının insanları olduğumuzu hissedebileceğimiz bir eser.
Bu münasebetle şu sıralar büyük bir depremle acılara gark olan Pakistan-Hindistan-Keşmir'lilere başsağlığı diliyor, hepimizin bu insanlar için bir şeyler yapmak için harekete geçmemizi diliyorum.
Pazar, Kasım 13, 2005
ACELEYE GETİRİLMİLİŞ BİR KİTAP HAKKINDA KISA BİR ÖYKÜ
Birkaç gün önce aidat borcumu tahsil etmeye gelen Tabip Odası görevlisi elime tutuşturmuştu kitabı “Hocam, siz okumayı seversiniz” diyerek. “oğlum siz günahınızı bile parasız vermezsiniz. Cezası ne bunun” diye sorduğumda “Sorun değil hocam, sizin gibi okumayı sevenlere hediyemizdir” cevabını aldım. Bu lafın altında kalır mıydım hiç. “Hıh” diye başladım saldırıma “hediye diye verdiğiniz şeye bak. On sayfamıdır nedir?” “Yok hocam, valla altmış sayfa” Açıp son sayfasına baktım. Gerçekten de altmış sayfaydı TÜRKİYEDE TABİP ODALARINA KAYITLI BİR GRUP HEKİMDE TÜKENMİŞLİK SENDROMU ve ETKİLAYAN FAKTÖRLER adını taşıyan bu kitap.
Oda görevlisi surat etmeden aidatını ödeyen bir üye bulmuş olmanın sevinciyle veda edip çıktıktan sonra kitabı karıştırmaya başladım. Ağustos 2005 tarihinde TTB Yayınları arasından çıkmıştı. Kitapların “önsöz”ünü okuyan sapkın bir güruha mensup olmam nedeniyle epey bir önsöz aradım, ama nafile. Kitabın bir önsözü bile yoktu. Kitaptan gıcık kapmam ve bir güzel eleştirmem için bu neden yeterde artardı bile.
Kitapların öncelikle bir başını okurum, bir de -sözüm meclisten dışarı- kıçını. Bu kitabın başında bir önsöz olmadığına göre işe kıçından, yani kaynaklardan başlamalıydım.
Kaynaklar arasında SÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim üyelerince Konya-Karaman Tabip Odası ile işbirliği halinde Konya’da çalışan hekimler üzerinde yapılan ve tükenmişlik düzeylerini de içeren bir çalışmanın kitaplaştırılmış hali olan HEKİMLER ve HEKİMLİK (Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya 2004) adlı kitabı göremedim. Durumu anlatıp “Ne ilginç!” diye ünlediğimde oda arkadaşım “Neresi ilginç bunun be hocam. Konya’da yapılmış diye görmezden gelinmiştir.” şeklindeki yorumuna nasıl cevap vereceğimi düşünürken dikkatimi bu konuda yapılmış ve yayınlanmış bir başka çalışmanın da kaynaklarda yer almadığı çekti. Hemen arkadaşıma cevabı yetiştirdim: “ Arkadaş, TTB çevresinde Konya ya da başka bir şehir diye ayırım yapılmaz. Bak, İstanbul’da yapılmış ve İstanbul Tabip Odası tarafından yayınlanmış bir çalışma da yer almıyor kaynaklarda.” Bir elimde Dr. Ali Özyurt’un “İSTANBUL'DA HEKİMLERİN TÜKENMİŞLİK DÜZEYLERİ” adlı kitabı, öbür elimde değerlendirmeye çalıştığımız kitap, zor ikna ettim arkadaşımı Konya’ya ayırımcılık yapılmadığına. Evet hiçbir ile ya da kimseye ayırımcılık yapılmamıştı ama konuyla ilgili iki önemli kaynak ıskalanmıştı.
Yakalamıştım işte kitabın bir eksiğini. Ama bir tane yetmezdi. Önsözü olmayan bir kitap daha fazlasını hak ediyordu. Onun için zülfikarı çekip biraz daha kesip biçmeli, kelle uçurmalıydım. Bunun için de kitabın başına gitmeliydim. Gittim de…
Kitabın başında yazdığına göre iki profesör, bir doçent ve üç doktor, ayrıca bir de kitabın sonunda TTB ve tabip odası yönetimleri dışında epidemiyoloji bilimi kapsamında katkı verdiği için teşekkür edilen bir doçent bu çalışmaya katkıda bulunmuş. Bunca değerli bilim insanının katkıda bulunduğu bir çalışmayı eleştirmeye elimiz de dilimiz de varmıyor. Ama söylemek istediklerimiz var bu çalışma üzerine. Hem de hafifsenecek şeyler değil bunlar. N'apsak da bunları zülfü yare dokunmadan söyleyebilsek derken muzipliği dillere destan bir arkadaşımız bir öneride bulundu. Ne düşünüyorsun be hocam, söyleyeceklerimizi biz söylemeyelim, başkasına söyletelim." dedi ve odadan çıktı. Yine soğuk bir şakaya maruz kaldığımızı düşünürken bizimki elinde bir kitapla içeri girdi. "Bak hocam, biz birşey demeyelim, sadece bu kitaptan alıntı yapalım. Oku şurayı, altını çizdiğim yeri bir oku. Hak vermezsen ne istersen ısmarlayacağım sana." Önce kitabın kapağına bakacak oldum ama izin vermedi. "Hele bir oku altı çizili yerleri, sonra bakarsın be adam" diye söylendi.
Başladım okumaya: "hekimlerin tümüne uygulanamayan bir anket, ancak onları temsil eden ve doğru seçilmiş bir örneğe uygulandığında sonuçları itibariyle doğru ve anlamlı olur. Bir anket için gerekli doğru örneği seçmek için bulunmuş bilimsel yöntemler ve usuller vardır."
Muzip arkadaşımı "sen bir harikasın" diyerek taltif ettikten sonra kitabın kapağına baktım. “Köşeli Yazılar” başlığını taşıyordu. Sağ alt köşede TTB’nin amblemi yer alıyordu. Yazarı ise Dr. Mustafa Sütlaş’tı. “Yahu bu kitap ne zaman yazılmış da hemen tartıştığımız çalışmanın eleştirisi çıkmış” diye düşünürken gayri ihtiyari bir hareketle yeniden okuduğum sayfaya döndüm. 134. sayfaydı. Sayfanın başında “Yanlış olan ne?” diye bir başlık vardı. 135. sayfanın son satırında ise 22.10.2001 tarihi dikkatimi çekti. “Demek ki kaçırmamışım” sözleri çıkıverdi ağzımdan. Arkadaşım “neyi kaçırmamışsın be hocam” diye sordu. Gülerek karşılık verdim:“Neyi olacak, TTB’nin çalışmasına ilk eleştiri yazan kimse olma fırsatını.” Arkadaşım oturduğu koltuktan doğrulup “Yahu hocam, eleştirsen ne, eleştirmesen ne. Dinleyen mi olacak? TTB bırak eleştirileri, bastığı kitaplardaki bilimsel verileri bile dikkate almaz. İlker Belek’in kitabını bilirsin. O kitaptaki veriler karşısında TTB ne yaptı? Tınmadı bile.” İçimden “vay be, bizim arkadaş muziplik yapmaktan başka şeyler de biliyormuş” derken telefon zangır zangır ötmeye başladı.
Ameliyathaneden çağırıyorlardı. Arkadaşıma bir müsait zamanda tamamını okumak üzere arkadaşımın kitabına el koyduğumu bildirerek odadan çıktım.
Oda görevlisi surat etmeden aidatını ödeyen bir üye bulmuş olmanın sevinciyle veda edip çıktıktan sonra kitabı karıştırmaya başladım. Ağustos 2005 tarihinde TTB Yayınları arasından çıkmıştı. Kitapların “önsöz”ünü okuyan sapkın bir güruha mensup olmam nedeniyle epey bir önsöz aradım, ama nafile. Kitabın bir önsözü bile yoktu. Kitaptan gıcık kapmam ve bir güzel eleştirmem için bu neden yeterde artardı bile.
Kitapların öncelikle bir başını okurum, bir de -sözüm meclisten dışarı- kıçını. Bu kitabın başında bir önsöz olmadığına göre işe kıçından, yani kaynaklardan başlamalıydım.
Kaynaklar arasında SÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim üyelerince Konya-Karaman Tabip Odası ile işbirliği halinde Konya’da çalışan hekimler üzerinde yapılan ve tükenmişlik düzeylerini de içeren bir çalışmanın kitaplaştırılmış hali olan HEKİMLER ve HEKİMLİK (Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya 2004) adlı kitabı göremedim. Durumu anlatıp “Ne ilginç!” diye ünlediğimde oda arkadaşım “Neresi ilginç bunun be hocam. Konya’da yapılmış diye görmezden gelinmiştir.” şeklindeki yorumuna nasıl cevap vereceğimi düşünürken dikkatimi bu konuda yapılmış ve yayınlanmış bir başka çalışmanın da kaynaklarda yer almadığı çekti. Hemen arkadaşıma cevabı yetiştirdim: “ Arkadaş, TTB çevresinde Konya ya da başka bir şehir diye ayırım yapılmaz. Bak, İstanbul’da yapılmış ve İstanbul Tabip Odası tarafından yayınlanmış bir çalışma da yer almıyor kaynaklarda.” Bir elimde Dr. Ali Özyurt’un “İSTANBUL'DA HEKİMLERİN TÜKENMİŞLİK DÜZEYLERİ” adlı kitabı, öbür elimde değerlendirmeye çalıştığımız kitap, zor ikna ettim arkadaşımı Konya’ya ayırımcılık yapılmadığına. Evet hiçbir ile ya da kimseye ayırımcılık yapılmamıştı ama konuyla ilgili iki önemli kaynak ıskalanmıştı.
Yakalamıştım işte kitabın bir eksiğini. Ama bir tane yetmezdi. Önsözü olmayan bir kitap daha fazlasını hak ediyordu. Onun için zülfikarı çekip biraz daha kesip biçmeli, kelle uçurmalıydım. Bunun için de kitabın başına gitmeliydim. Gittim de…
Kitabın başında yazdığına göre iki profesör, bir doçent ve üç doktor, ayrıca bir de kitabın sonunda TTB ve tabip odası yönetimleri dışında epidemiyoloji bilimi kapsamında katkı verdiği için teşekkür edilen bir doçent bu çalışmaya katkıda bulunmuş. Bunca değerli bilim insanının katkıda bulunduğu bir çalışmayı eleştirmeye elimiz de dilimiz de varmıyor. Ama söylemek istediklerimiz var bu çalışma üzerine. Hem de hafifsenecek şeyler değil bunlar. N'apsak da bunları zülfü yare dokunmadan söyleyebilsek derken muzipliği dillere destan bir arkadaşımız bir öneride bulundu. Ne düşünüyorsun be hocam, söyleyeceklerimizi biz söylemeyelim, başkasına söyletelim." dedi ve odadan çıktı. Yine soğuk bir şakaya maruz kaldığımızı düşünürken bizimki elinde bir kitapla içeri girdi. "Bak hocam, biz birşey demeyelim, sadece bu kitaptan alıntı yapalım. Oku şurayı, altını çizdiğim yeri bir oku. Hak vermezsen ne istersen ısmarlayacağım sana." Önce kitabın kapağına bakacak oldum ama izin vermedi. "Hele bir oku altı çizili yerleri, sonra bakarsın be adam" diye söylendi.
Başladım okumaya: "hekimlerin tümüne uygulanamayan bir anket, ancak onları temsil eden ve doğru seçilmiş bir örneğe uygulandığında sonuçları itibariyle doğru ve anlamlı olur. Bir anket için gerekli doğru örneği seçmek için bulunmuş bilimsel yöntemler ve usuller vardır."
Muzip arkadaşımı "sen bir harikasın" diyerek taltif ettikten sonra kitabın kapağına baktım. “Köşeli Yazılar” başlığını taşıyordu. Sağ alt köşede TTB’nin amblemi yer alıyordu. Yazarı ise Dr. Mustafa Sütlaş’tı. “Yahu bu kitap ne zaman yazılmış da hemen tartıştığımız çalışmanın eleştirisi çıkmış” diye düşünürken gayri ihtiyari bir hareketle yeniden okuduğum sayfaya döndüm. 134. sayfaydı. Sayfanın başında “Yanlış olan ne?” diye bir başlık vardı. 135. sayfanın son satırında ise 22.10.2001 tarihi dikkatimi çekti. “Demek ki kaçırmamışım” sözleri çıkıverdi ağzımdan. Arkadaşım “neyi kaçırmamışsın be hocam” diye sordu. Gülerek karşılık verdim:“Neyi olacak, TTB’nin çalışmasına ilk eleştiri yazan kimse olma fırsatını.” Arkadaşım oturduğu koltuktan doğrulup “Yahu hocam, eleştirsen ne, eleştirmesen ne. Dinleyen mi olacak? TTB bırak eleştirileri, bastığı kitaplardaki bilimsel verileri bile dikkate almaz. İlker Belek’in kitabını bilirsin. O kitaptaki veriler karşısında TTB ne yaptı? Tınmadı bile.” İçimden “vay be, bizim arkadaş muziplik yapmaktan başka şeyler de biliyormuş” derken telefon zangır zangır ötmeye başladı.
Ameliyathaneden çağırıyorlardı. Arkadaşıma bir müsait zamanda tamamını okumak üzere arkadaşımın kitabına el koyduğumu bildirerek odadan çıktım.
SAĞLIK ALANINDA REKLAMLAR
Geleneksel olarak gazete ve dergiler gelirlerini satıştan ve bu aldıkları reklamlardan sağlarlar. Bir zamanlar bu iki gelir kaynağı arasında bir denge vardı ve bu denge basın kuruluşunun ekonomik bağımsızlığının garantisi durumundaydı. Şimdilerde reklamlar temel gelir kaynağı haline gelmiştir. Bu durum artık gazete ve dergilerin toplumu haberdar etme , bilgilendirme fonksiyonunu ikinci plana itmiş neredeyse gazete ve dergiler haberler ve yazılar arasında reklam değil, reklamlar arasında haber ve yazı yayınlamaya başlamışlardır. Haber ve yazıların içinde yapılan gizli reklamlar da hesaba katıldığında reklam virüsünün yayın organlarını tamamen istila ettiği söylenebilir.
TDK Sözlüğü’nde reklamın Fransızca “réclame” kelimesinden dilimize geçtiği ve “bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol” anlamına geldiği yazıyor. Bu tanımdaki sürüm sağlamak tabirine dikkatinizi çekmek isterim. Reklamın duyuru ya da ilandan farkı bu sürüm sağlam işinde yatıyor. Sürüm sağlamak yani talep yaratma, tüketimi özendirmek. Bunun için de reklam, duyuru ya da ilandan farklı olarak akla değil, duygulara özellikle de bilinç altına hitap eder. Bu ise, en azından bazı durumlar için insanı “ahsen-i takvim” konumundan “esfel-i safilin” konumuna indirgeyen bir yaklaşım biçimidir.
Sağlık alanında reklam yapmak da yaptırmak da çeşitli yasal düzenlemelerle yasaklanmıştır. İşin sadece yasal yanı değil ahlaki yanı da vardır. Reklamların yanlış yönlendirmeleri ne ülkemizin sağlık sorunlarının çözülmesine ne vatandaşlarımızın daha sağlıklı bir hayat sürmelerine hiçbir katkıda bulunmamakta, aksine bir yanılsama oluşturarak sorunların daha da artmasına neden olmaktadır. Hekimler açısından ise durum daha da vahimdir. Dünyanın en onurlu ve saygın mesleği sıradan bir ticarete indirgenmektedir.
Reklamların “açık reklam” türünde olanları göreceli olarak zararsız sayılabilir. Çünkü bunların formatını biliriz. Gazete ya da derginin reklam için ayrılan kısımlarında yer alan cicili bicili, özel bir dille hazırlanmış kısacık bir yazı ile adeta “ben reklamım ey okuyucu!” diye bağırır bunlar. Kuşkusuz bunlar da tanıtım ya da duyurunun ötesine taştıklarında zararlıdırlar. En zararlı olanları içlerinde “EN BAŞARILI YÖNTEM”, “SON TEKNOLOJİ” VE BENZERİ abartı sıfatları taşıyanlardır. Siz siz olun içinde “en”, “son” kelimeleri geçen ifadeleri kuşkuyla karşılayın.
Bir de “gizli reklam” var. Bu hem hekimlik hem de gazete ya da dergicilik açısından tam bir felaket. Haberci kalkıyor düğün değil bayram değil bir haber yapıyor bir hekim ya da sağlık kuruluşu ile ilgili. Hiç de gündemde olmayan bir hastalık konusunda yapılan çok başarılı tedaviler döktürülüyor, o hekim ya da sağlık kuruluşunun boy boy fotoğraflarıyla birlikte. Aşırı örneklerde haberin içinde halkın bu müthiş hizmetten kolayca yararlanabilmesi için adres, hatta telefon numaraları veriliyor ya da bu muazzam haberin yanıbaşında adı geçen kişi ya da kuruluşun reklamı/ilanı yer alıyor. Ne hekimlik ne de yayıncılık etiğine uymayan bu tür kıytırık haberler ne yazık ki bazen gazetelerimizin ilk sayfalarının tamamını bile işgal edebiliyor( ilgilenenlere isterlerse örnekler verebilirim).
Biz bunlardan şikayet ederken aldığımız duyumlara göre daha da kötü bir gizli reklam türü ortaya çıkmış ki “edep ya hu!” dememek elde değil. Şöyle imiş prosedür: Sağlık kuruluşunun elemanları “haber”i kendileri yazıyorlar, gelip CD ya da disketi anlaşılan ücretle birlikte gazete idarehanesine bırakıyorlar. Ertesi gün o haber müşterinin istediği yerde aynen getirildiği gibi yayınlanıyor. Ne bir haberci eli değebiliyormuş bu tür “haber”lere, ne de yazı işlerinden bir müdahale yapılabiliyormuş.
Durum bu, ey okuyucu! Hem sağlık hizmeti hem de habercilik özel sektör marifetiyle yapılsalar dahi öz itibarıyla kamu hizmetleridir. Reklamlarla bu derece dejenere edildiklerinde bunların kamuya hizmet edemeyeceğini herkesin anladığını sanıyorum. Benim seslenmek istediğim kesim reklamlar üzerinden elde ettikleri gelirle ceplerini doldurduklarını sanan, gerçekte ise bindikleri dalı kesmekten başka bir iş yapmayan sağlık ve yayıncılık profesyonelleri.
Beyler, bu cadde çıkmaz sokak. Lütfen, kendinize ve halkımıza daha fazla zarar vermeden dönün bu yanlıştan!
OKUDUKÇA
büyük bir şaşaadır ölüm
ebruli nurlarla gelir
öyle bir yanardağdır ki öfkesi
mutantan destur'larla gelir
…
sen sen ol korkma karanlıktan
dik ışık çekirdeklerini
çünkü en berrak sular bile
en yağlı çamurlarla gelir
Attila İlhan
KİTAPLAR ARASINDA
KİMLİK
Kaan Arslanoğlu
Adam Yy., İstanbul 1998
Halen Sağlık Bakanlığı Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde psikiyatri uzmanı olarak görev yapan Kaan Arslanoğlu ülkemizde "politik-psikolojik roman"ın ilk akla gelen isimlerinden biri. Roman yazmaya 1985 yılında başlamış ve sırasıyla "Devrimciler", "Kimlik", "Çağrısız Hayalim", "Kişilikler", "Öteki Kayıp" adlı eserleri vermiştir. Ayrıca "Yanılmanın Gerçekliği" adlı psikolojik-felsefi araştırma kitabı da olan yazar, eleştirmen Fethi Naci tarafından "en iyi on Türk romancısı" arasında sayılmakta…
"Kimlik" İstanbul'da tıp fakültesini bitirdikten sonra mecburi hizmet için Anadolu ilçelerinden birindeki SSK hastanesine giden Doktor Necati'nin şahsında 12 Eylül 1980 öncesinde ve sonrasında "toplum mühendisleri" tarafından şekilden şekile sokularak en yakın çevresini, hatta kendisini bile tanıyamaz hale getirilen bir kuşağın dramını anlatıyor.
Kimimizin öğrencilik yıllarındaki politik açmazlarımızı, kimimizin "mecburi hizmet yılları"mızın tanıdık ortamını, kimimizin Anadolu'da çalışan pratisyen hekimlerin zor çalışma koşullarını, ama hepimizin mutlaka kendimizden bir şeyleri bulacağı, kolay okunur bir roman "Kimlik".
TDK Sözlüğü’nde reklamın Fransızca “réclame” kelimesinden dilimize geçtiği ve “bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol” anlamına geldiği yazıyor. Bu tanımdaki sürüm sağlamak tabirine dikkatinizi çekmek isterim. Reklamın duyuru ya da ilandan farkı bu sürüm sağlam işinde yatıyor. Sürüm sağlamak yani talep yaratma, tüketimi özendirmek. Bunun için de reklam, duyuru ya da ilandan farklı olarak akla değil, duygulara özellikle de bilinç altına hitap eder. Bu ise, en azından bazı durumlar için insanı “ahsen-i takvim” konumundan “esfel-i safilin” konumuna indirgeyen bir yaklaşım biçimidir.
Sağlık alanında reklam yapmak da yaptırmak da çeşitli yasal düzenlemelerle yasaklanmıştır. İşin sadece yasal yanı değil ahlaki yanı da vardır. Reklamların yanlış yönlendirmeleri ne ülkemizin sağlık sorunlarının çözülmesine ne vatandaşlarımızın daha sağlıklı bir hayat sürmelerine hiçbir katkıda bulunmamakta, aksine bir yanılsama oluşturarak sorunların daha da artmasına neden olmaktadır. Hekimler açısından ise durum daha da vahimdir. Dünyanın en onurlu ve saygın mesleği sıradan bir ticarete indirgenmektedir.
Reklamların “açık reklam” türünde olanları göreceli olarak zararsız sayılabilir. Çünkü bunların formatını biliriz. Gazete ya da derginin reklam için ayrılan kısımlarında yer alan cicili bicili, özel bir dille hazırlanmış kısacık bir yazı ile adeta “ben reklamım ey okuyucu!” diye bağırır bunlar. Kuşkusuz bunlar da tanıtım ya da duyurunun ötesine taştıklarında zararlıdırlar. En zararlı olanları içlerinde “EN BAŞARILI YÖNTEM”, “SON TEKNOLOJİ” VE BENZERİ abartı sıfatları taşıyanlardır. Siz siz olun içinde “en”, “son” kelimeleri geçen ifadeleri kuşkuyla karşılayın.
Bir de “gizli reklam” var. Bu hem hekimlik hem de gazete ya da dergicilik açısından tam bir felaket. Haberci kalkıyor düğün değil bayram değil bir haber yapıyor bir hekim ya da sağlık kuruluşu ile ilgili. Hiç de gündemde olmayan bir hastalık konusunda yapılan çok başarılı tedaviler döktürülüyor, o hekim ya da sağlık kuruluşunun boy boy fotoğraflarıyla birlikte. Aşırı örneklerde haberin içinde halkın bu müthiş hizmetten kolayca yararlanabilmesi için adres, hatta telefon numaraları veriliyor ya da bu muazzam haberin yanıbaşında adı geçen kişi ya da kuruluşun reklamı/ilanı yer alıyor. Ne hekimlik ne de yayıncılık etiğine uymayan bu tür kıytırık haberler ne yazık ki bazen gazetelerimizin ilk sayfalarının tamamını bile işgal edebiliyor( ilgilenenlere isterlerse örnekler verebilirim).
Biz bunlardan şikayet ederken aldığımız duyumlara göre daha da kötü bir gizli reklam türü ortaya çıkmış ki “edep ya hu!” dememek elde değil. Şöyle imiş prosedür: Sağlık kuruluşunun elemanları “haber”i kendileri yazıyorlar, gelip CD ya da disketi anlaşılan ücretle birlikte gazete idarehanesine bırakıyorlar. Ertesi gün o haber müşterinin istediği yerde aynen getirildiği gibi yayınlanıyor. Ne bir haberci eli değebiliyormuş bu tür “haber”lere, ne de yazı işlerinden bir müdahale yapılabiliyormuş.
Durum bu, ey okuyucu! Hem sağlık hizmeti hem de habercilik özel sektör marifetiyle yapılsalar dahi öz itibarıyla kamu hizmetleridir. Reklamlarla bu derece dejenere edildiklerinde bunların kamuya hizmet edemeyeceğini herkesin anladığını sanıyorum. Benim seslenmek istediğim kesim reklamlar üzerinden elde ettikleri gelirle ceplerini doldurduklarını sanan, gerçekte ise bindikleri dalı kesmekten başka bir iş yapmayan sağlık ve yayıncılık profesyonelleri.
Beyler, bu cadde çıkmaz sokak. Lütfen, kendinize ve halkımıza daha fazla zarar vermeden dönün bu yanlıştan!
OKUDUKÇA
büyük bir şaşaadır ölüm
ebruli nurlarla gelir
öyle bir yanardağdır ki öfkesi
mutantan destur'larla gelir
…
sen sen ol korkma karanlıktan
dik ışık çekirdeklerini
çünkü en berrak sular bile
en yağlı çamurlarla gelir
Attila İlhan
KİTAPLAR ARASINDA
KİMLİK
Kaan Arslanoğlu
Adam Yy., İstanbul 1998
Halen Sağlık Bakanlığı Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde psikiyatri uzmanı olarak görev yapan Kaan Arslanoğlu ülkemizde "politik-psikolojik roman"ın ilk akla gelen isimlerinden biri. Roman yazmaya 1985 yılında başlamış ve sırasıyla "Devrimciler", "Kimlik", "Çağrısız Hayalim", "Kişilikler", "Öteki Kayıp" adlı eserleri vermiştir. Ayrıca "Yanılmanın Gerçekliği" adlı psikolojik-felsefi araştırma kitabı da olan yazar, eleştirmen Fethi Naci tarafından "en iyi on Türk romancısı" arasında sayılmakta…
"Kimlik" İstanbul'da tıp fakültesini bitirdikten sonra mecburi hizmet için Anadolu ilçelerinden birindeki SSK hastanesine giden Doktor Necati'nin şahsında 12 Eylül 1980 öncesinde ve sonrasında "toplum mühendisleri" tarafından şekilden şekile sokularak en yakın çevresini, hatta kendisini bile tanıyamaz hale getirilen bir kuşağın dramını anlatıyor.
Kimimizin öğrencilik yıllarındaki politik açmazlarımızı, kimimizin "mecburi hizmet yılları"mızın tanıdık ortamını, kimimizin Anadolu'da çalışan pratisyen hekimlerin zor çalışma koşullarını, ama hepimizin mutlaka kendimizden bir şeyleri bulacağı, kolay okunur bir roman "Kimlik".
“KAZ GRİBİ”
Bu sıralar kuş gribi hakkında yazmak biraz zorunluluk, biraz da moda. Yeterince yazılıp çizildiği için ona değinmeyeceğim. En az kuş gribi kadar önemli gördüğüm, etkeni Homo economicus adlı bir virüs olan bir hastalıktan bahsedeceğim bu yazımda.
Homo economicus virüsü çok çeşitli alanlarda çalışan insanları etkiliyor. Bulaştığı kimselerde ekonomi hakkında saplantılara yol açıyor bu virüs: ekonomi hayatı sürdürebilmek için gerekli bir araç olmaktan çıkıyor, uğruna her şeyin yapılabileceği bir amaç haline geliyor.
Sağlık çalışanları hastalık etkenlerine konusunda oldukça bilgili olmalarına karşın bu etkenlerle sık karşılaştıkları için büyük risk altındadırlar. Bu durum Homo economicus virüsü için de geçerlidir ve bu virüs bulaştığı sağlık çalışanlarında “kaz gribi” adlı bir tablo oluşturmaktadır.
Hiç de alçak gönüllülük göstermeden buradan ilan ediyorum. Bu tablonun adını ben koydum ve ilk defa siz Yeni Meram okurlarına açıklıyorum. Televizyoncu dostlarımız ilgi gösterip haber bültenlerinde FLASH, FLASH, FLASH - TÜRK DOKTORU YENİ BİR HASTALIK TANIMLADI diye izleyiciye sunarsalar “ananızın ak sütü gibi helal olsun, herhangi bir hak falan istemiyorum” diyeceğime de peşinen söz veriyorum.
Tablonun adını ben koydum ama nasıl koydum? İzah edeyim. “Kaz” kısmını Başbakan’dan aldım. Hani bir kaç ay önce demişti ya “Vatandaşı yolunacak kaz görmeyin” diye. İşte o cümleden ve o cümledeki anlamıyla aldım “kaz”ı. Gribin de kuş gibinden mülhem olduğunu zaten anlamışsınızdır.
Başbakan’ın açıklaması basına “özel hastaneler vatandaşı yoluyor” biçiminde yansıdı. Konya’daki özel hastane yetkililerinin bu sözler üzerine, aradan bir hafta kadar geçtikten sonra, yaptıkları basın toplantısı ise yerel basında “yolunan vatandaş değil devlet” manşetleriyle yer aldı. Aslında bu basın toplantısında gazetelerde yeterince yer verilmeyen önemli görüşler açıklanmıştı. Örneğin, yolma işinin özel hastanelere mahsus olmadığı, devletin kendi hastanelerinde de bu işlemin tereyağından kıl çeker gibi kolayca ve sessiz sedasız yapıldığı söylenmişti. Bir de yolunmanın sadece hastanelerde değil, poliklinik, özel dal merkezi vs yerlerde de olduğunu vurgulamışlardı. Her birinin ayrı ayrı üzerinde durulması gereken bu görüşler gazete haberlerinin ötesinde devletin denetim organlarınca değerlendirilmeli, sağlık yöneticiliği ve sağlık ekonomisi ile ilgili fakültelerde araştırma konusu yapılmalıdır.
Kanımca yolunanın vatandaş mı yoksa devlet mi, yolanın da devlet hastaneleri ya da özel hastaneler mi, veyahut ayaktan tedavi kuruluşları mı yoksa yataklı tedavi kuruluşları mı olduğu önemli değil. Ortada bir yolunma var mı yok mu? Önemli olan bu. Yolunma varsa Başbakan’a düşen ise bunu ilan etmek değil, gereğini yapmaktır. Sayın Başbakan’ın konuşmasından sonra herhangi bir sağlık kuruluşuna işlem yapıldı mı? Sanmıyorum.
Aslını sorarsanız sağlık sektöründe çalışıp da hala sağlam kalabilen ve sayıları virüsün bulaşıcılığına göz önüne alındığında şaşırtıcı derecede çok olan arkadaşlarımıza gıpta etmemek elde değil. Onlar gerçek birer kahraman. Çünkü sağlık ortamı adeta “kaz gribi”ne yakalanın diye dizayn edilmiş. Örneğin, yapılan ayaktan teşhis ve tedavi hizmetlerinin faturaları sorgusuz sualsiz ödeniyor. Acilen hastaneye yatırdığı hastasını ameliyat eden bir doktorun yaptığı işlemler, istediği tetkikler, kullandığı malzemeler didik didik araştırıldıktan sonra devlet ödeme yaparken, yakın görme bozukluğu ile polikliniğe ya da dal merkezine başvuran hastaya istediğiniz kadar tetkik yapın, MR’lar, anjiolar isteyin sizin ödemeniz tıkır tıkır yapılıyor. Söylentiye bakılırsa bir özel dal merkezinin laboratuar cirosunun bir hastanenin laboratuar cirosunu geçebilmesi bundan dolayı olsa gerek.
Bunları birkaç ulusal gazetenin asla ön plana çıkarılmayan birkaç köşe yazarı dile getirdi. Yetkililerimizden çıt çıkmadı, herkes lal ü ekbem. Yerel gazetelerimizden birinde yazan bir meslektaşımız da Başbakan’ı uyardı kendi üslubunca. Yine kimse duymadı. Duymadı ama fısıltılar kesilmedi. Yetkililer bu işin üzerine gidinceye kadar da kesilecek gibi değil.
Benden söylemesi.
AH MİNEL TEKNOLOJİ!
İki hafta önce bu köşede yayınlanan “Bilgi Edinme” başlıklı yazımda tarafımdan Valiliğe yapılan, oradan ilgili birim olan Emniyet Müdürlüğü’ne havale edilen bir başvurudan sonuç alamadığımı belirtmiştim. Büyük bir titizlikle olayın üzerine eğilen Valilik ve Emniyet Müdürlüğü görevlileri yazının yayınlandığı gün yaptıkları açıklamalarla başvuruma cevap verildiğini ancak benim teknolojinin azizliğine uğradığımı anlamama yardımcı oldular. Başvuruma gönderilen karşılık, her nasılsa mail server’ım olan Yahoo tarafından “inbox”a değil, yerli yersiz reklamların, virüslü iletilerin yönlendirildiği “bulk mail” adlı kutuya yönlendirilmiş. Ben de 30-40 tanesi birikince toptan sildiğim maillerin bulunduğu bu kutuya bakmamışım. Olay bundan ibaretmiş efendim.
OKUDUKÇA
Bir sır daha var, çözdüklerimden başka
Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka
Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye !
Bir şey daha var, bütün yaptıklarından başka
Ömer Hayyam
KİTAPLAR ARASINDA
İNSANLIĞIN MAHREM TARİHİ
Theodore Zeldin
Ayrıntı Yy, 3. baskı, İstanbul 2003
Oxford Üniversitesi St. Anthony Koleji öğretim üyesi olan yazar çağımızın önde gelen düşünürleri arasında sayılmaktadır. Yirmi beş bölümden oluşan kitapta Zeldin, unutulmuşları derli toplu biçimde okuyucuya sunarak insanlık hafızasını tazelemeyi amaçlamakta.
Birlikte kural verelim Zeldin'e:
"... çağımızın özgün yanı, dikkatlerin çatışmadan bilgiye doğru yönelmeye başlaması. Felaketleri, hastalıkları ve suçları daha ortaya çıkmadan önlemek ve dünyayı bir bütün olarak ele almak, çağın yeni tutkusu. Kadınların kamusal alana adım atması, var oluşun nihai amacının fethetmek olduğunu ileri süren geleneğin reddini sağlamlaştırıyor; insanlar birbirlerinin duygularıyla, kurumlar oluşturmak ve onları yıkmaktan daha çok ilgileniyorlar.
Yine de, bütün bu yeni özlemlere karşın, insan davranışının büyük bölümünü eski düşünce biçimleri yönetiyor. Kemikleşmiş zihniyetlerin inatçılığı karşısında ne politika ne de ekonomi etkili olabilmiştir. Zihniyetler buyrukla değiştirilemez, çünkü yok edilmesi hemen hemen imkansız olan bir şeye, anılara dayanırlar. Buna karşılık kişilerin ufkunu genişleterek anılarının genişlemesini sağlamak mümkündür. Bu genişleme gerçekleştiğinde, aynı nakaratı tekrarlayarak ve aynı hataları yineleyerek yaşayıp gitme olasılıkları azalacaktır."
Bir Batılı olan yazarın Doğu ile ilgili bazı bilgi ve değerlendirmelerinin bariz yanlışlıklar içerdiğini görmek insanı rahatsız etse de 459 sayfanın tamamını sabırla okuduğunuzda düşünce dünyanızda yeni pencerelerin açılacağından emin olabilirsiniz.
İyi okumalar!
Homo economicus virüsü çok çeşitli alanlarda çalışan insanları etkiliyor. Bulaştığı kimselerde ekonomi hakkında saplantılara yol açıyor bu virüs: ekonomi hayatı sürdürebilmek için gerekli bir araç olmaktan çıkıyor, uğruna her şeyin yapılabileceği bir amaç haline geliyor.
Sağlık çalışanları hastalık etkenlerine konusunda oldukça bilgili olmalarına karşın bu etkenlerle sık karşılaştıkları için büyük risk altındadırlar. Bu durum Homo economicus virüsü için de geçerlidir ve bu virüs bulaştığı sağlık çalışanlarında “kaz gribi” adlı bir tablo oluşturmaktadır.
Hiç de alçak gönüllülük göstermeden buradan ilan ediyorum. Bu tablonun adını ben koydum ve ilk defa siz Yeni Meram okurlarına açıklıyorum. Televizyoncu dostlarımız ilgi gösterip haber bültenlerinde FLASH, FLASH, FLASH - TÜRK DOKTORU YENİ BİR HASTALIK TANIMLADI diye izleyiciye sunarsalar “ananızın ak sütü gibi helal olsun, herhangi bir hak falan istemiyorum” diyeceğime de peşinen söz veriyorum.
Tablonun adını ben koydum ama nasıl koydum? İzah edeyim. “Kaz” kısmını Başbakan’dan aldım. Hani bir kaç ay önce demişti ya “Vatandaşı yolunacak kaz görmeyin” diye. İşte o cümleden ve o cümledeki anlamıyla aldım “kaz”ı. Gribin de kuş gibinden mülhem olduğunu zaten anlamışsınızdır.
Başbakan’ın açıklaması basına “özel hastaneler vatandaşı yoluyor” biçiminde yansıdı. Konya’daki özel hastane yetkililerinin bu sözler üzerine, aradan bir hafta kadar geçtikten sonra, yaptıkları basın toplantısı ise yerel basında “yolunan vatandaş değil devlet” manşetleriyle yer aldı. Aslında bu basın toplantısında gazetelerde yeterince yer verilmeyen önemli görüşler açıklanmıştı. Örneğin, yolma işinin özel hastanelere mahsus olmadığı, devletin kendi hastanelerinde de bu işlemin tereyağından kıl çeker gibi kolayca ve sessiz sedasız yapıldığı söylenmişti. Bir de yolunmanın sadece hastanelerde değil, poliklinik, özel dal merkezi vs yerlerde de olduğunu vurgulamışlardı. Her birinin ayrı ayrı üzerinde durulması gereken bu görüşler gazete haberlerinin ötesinde devletin denetim organlarınca değerlendirilmeli, sağlık yöneticiliği ve sağlık ekonomisi ile ilgili fakültelerde araştırma konusu yapılmalıdır.
Kanımca yolunanın vatandaş mı yoksa devlet mi, yolanın da devlet hastaneleri ya da özel hastaneler mi, veyahut ayaktan tedavi kuruluşları mı yoksa yataklı tedavi kuruluşları mı olduğu önemli değil. Ortada bir yolunma var mı yok mu? Önemli olan bu. Yolunma varsa Başbakan’a düşen ise bunu ilan etmek değil, gereğini yapmaktır. Sayın Başbakan’ın konuşmasından sonra herhangi bir sağlık kuruluşuna işlem yapıldı mı? Sanmıyorum.
Aslını sorarsanız sağlık sektöründe çalışıp da hala sağlam kalabilen ve sayıları virüsün bulaşıcılığına göz önüne alındığında şaşırtıcı derecede çok olan arkadaşlarımıza gıpta etmemek elde değil. Onlar gerçek birer kahraman. Çünkü sağlık ortamı adeta “kaz gribi”ne yakalanın diye dizayn edilmiş. Örneğin, yapılan ayaktan teşhis ve tedavi hizmetlerinin faturaları sorgusuz sualsiz ödeniyor. Acilen hastaneye yatırdığı hastasını ameliyat eden bir doktorun yaptığı işlemler, istediği tetkikler, kullandığı malzemeler didik didik araştırıldıktan sonra devlet ödeme yaparken, yakın görme bozukluğu ile polikliniğe ya da dal merkezine başvuran hastaya istediğiniz kadar tetkik yapın, MR’lar, anjiolar isteyin sizin ödemeniz tıkır tıkır yapılıyor. Söylentiye bakılırsa bir özel dal merkezinin laboratuar cirosunun bir hastanenin laboratuar cirosunu geçebilmesi bundan dolayı olsa gerek.
Bunları birkaç ulusal gazetenin asla ön plana çıkarılmayan birkaç köşe yazarı dile getirdi. Yetkililerimizden çıt çıkmadı, herkes lal ü ekbem. Yerel gazetelerimizden birinde yazan bir meslektaşımız da Başbakan’ı uyardı kendi üslubunca. Yine kimse duymadı. Duymadı ama fısıltılar kesilmedi. Yetkililer bu işin üzerine gidinceye kadar da kesilecek gibi değil.
Benden söylemesi.
AH MİNEL TEKNOLOJİ!
İki hafta önce bu köşede yayınlanan “Bilgi Edinme” başlıklı yazımda tarafımdan Valiliğe yapılan, oradan ilgili birim olan Emniyet Müdürlüğü’ne havale edilen bir başvurudan sonuç alamadığımı belirtmiştim. Büyük bir titizlikle olayın üzerine eğilen Valilik ve Emniyet Müdürlüğü görevlileri yazının yayınlandığı gün yaptıkları açıklamalarla başvuruma cevap verildiğini ancak benim teknolojinin azizliğine uğradığımı anlamama yardımcı oldular. Başvuruma gönderilen karşılık, her nasılsa mail server’ım olan Yahoo tarafından “inbox”a değil, yerli yersiz reklamların, virüslü iletilerin yönlendirildiği “bulk mail” adlı kutuya yönlendirilmiş. Ben de 30-40 tanesi birikince toptan sildiğim maillerin bulunduğu bu kutuya bakmamışım. Olay bundan ibaretmiş efendim.
OKUDUKÇA
Bir sır daha var, çözdüklerimden başka
Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka
Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye !
Bir şey daha var, bütün yaptıklarından başka
Ömer Hayyam
KİTAPLAR ARASINDA
İNSANLIĞIN MAHREM TARİHİ
Theodore Zeldin
Ayrıntı Yy, 3. baskı, İstanbul 2003
Oxford Üniversitesi St. Anthony Koleji öğretim üyesi olan yazar çağımızın önde gelen düşünürleri arasında sayılmaktadır. Yirmi beş bölümden oluşan kitapta Zeldin, unutulmuşları derli toplu biçimde okuyucuya sunarak insanlık hafızasını tazelemeyi amaçlamakta.
Birlikte kural verelim Zeldin'e:
"... çağımızın özgün yanı, dikkatlerin çatışmadan bilgiye doğru yönelmeye başlaması. Felaketleri, hastalıkları ve suçları daha ortaya çıkmadan önlemek ve dünyayı bir bütün olarak ele almak, çağın yeni tutkusu. Kadınların kamusal alana adım atması, var oluşun nihai amacının fethetmek olduğunu ileri süren geleneğin reddini sağlamlaştırıyor; insanlar birbirlerinin duygularıyla, kurumlar oluşturmak ve onları yıkmaktan daha çok ilgileniyorlar.
Yine de, bütün bu yeni özlemlere karşın, insan davranışının büyük bölümünü eski düşünce biçimleri yönetiyor. Kemikleşmiş zihniyetlerin inatçılığı karşısında ne politika ne de ekonomi etkili olabilmiştir. Zihniyetler buyrukla değiştirilemez, çünkü yok edilmesi hemen hemen imkansız olan bir şeye, anılara dayanırlar. Buna karşılık kişilerin ufkunu genişleterek anılarının genişlemesini sağlamak mümkündür. Bu genişleme gerçekleştiğinde, aynı nakaratı tekrarlayarak ve aynı hataları yineleyerek yaşayıp gitme olasılıkları azalacaktır."
Bir Batılı olan yazarın Doğu ile ilgili bazı bilgi ve değerlendirmelerinin bariz yanlışlıklar içerdiğini görmek insanı rahatsız etse de 459 sayfanın tamamını sabırla okuduğunuzda düşünce dünyanızda yeni pencerelerin açılacağından emin olabilirsiniz.
İyi okumalar!
SAĞLIK TEŞKİLATI ve SİYASET
Bugüne kadar günü geldiğinde bir vatandaşlık görevini yerine getirmek amacıyla oy vermek dışında hiçbir siyasi partiyle organik ya da inorganik ilişkim olmadı. Birçok Türk vatandaşının bir sır gibi sakladıkları siyasi partilerle ilişkilerini burada bir övünme ya da yerinme vesilesi olsun diye değil, aşağıda okuyacaklarınıza belli bir perspektiften bakmanıza zemin hazırlamak için açıklıyorum.
Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış iddiasıyla ortaya çıktı. Bir çeşit parti ideolojisi olarak açıkladığı “muhafazakar demokrasi” ülkemiz açısından bu belki isim olarak yeni idi, ama içerik olarak hiç de yabancı sayılmazdı. Belki bu orijinal olmama nedeniyle, belki de insanımızın dünyada süregelen bir çok haksızlıktan sorumlu tuttuğu ABD yönetimine hakim olan neokonservatifleri hatırlattığı için “muhafazakar demokrasi” tabiri unutulmaya terk edildi. “Muhafazakar demokrasi”nin iyi mi kötü mü olduğu konusunda bir şey söyleyemem, ancak bir iktidar partisinin ideolojisinden çark etmesinin ülke demokrasisi ve insanları açısından iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, artık bizi yönetenleri hangi ideolojik bağlamda sorgulayabileceğimizi ya da değerlendireceğimizi bilemiyoruz. Yani iktidar partisinin kendini tanımladığı, “ben buyum, beni buna göre değerlendirin” dediği bir ölçü yok ortada.
İdeolojik anlamda durum bu. Peki yönetim anlamında durum nasıl? Doğrusunu isterseniz Türkiye’de iktidar olma iddiasındaki hiçbir partiden farklı ideolojik söylemler beklenmemeli kanaatindeyim. Hepimiz adımız gibi biliyoruz ki şu anda gerek dışarıdaki dünya konjonktürü gerekse içerideki siyasi ve siyaset dışı dengeler buna izin vermiyor. Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış derken biz ideolojik anlamda değil yönetim anlamında eskisinden farklı bir yaklaşımı anlıyorduk.
Ne demek istediğimizi örnekler üzerinden açıklamak daha kolay olacak. Mensubu olduğum sağlık alanını ele alalım. Bakanlık teşkilatından başlayarak sadakat değil liyakatın geçerli olduğu bir atama sistemi bekliyorduk. Öyle sıkı bir sistem falan değildi beklediğimiz. Müsteşar yardımcılarını, genel müdürleri falan değerlendirmeye almayacaktık. Taşra teşkilatında, il sağlık müdürleri, başhekimler vb. personelin atamalarına bakacaktık yeni bir yönetim anlayışı uygulanıp uygulanmadığını anlamak için. Bırakın yönetici kademelerindeki bu kişileri, hemşirelerin, hatta müstahdemlerin ve müstecirlerin çalıştırdığı geçici işçilerin bile iktidar partisinin il yönetimince atandığını anladığımızda büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. Yeni anlayış bu ise ben de dinozorum.
Kişisel olarak, gerek Sağlık Bakanı’nın gerekse atadığı üst düzey bürokratların olabildiğince iyi niyetli ve hakikatten yeni bir yönetim anlayışı iddialarında samimi olduklarını ve bunun için çalıştıklarını düşünüyorum. Ancak başarılı olamıyorlar, çünkü “taban” böyle istemiyor. “Taban”da kendini çizgi film kahramanı Hi-Men sanan bir sürü partili “Güç bende artık” diyor. Bir ara “taban”ın abuk sabuk isteklerine direnç gösteren Sağlık Bakanı’nın Başbakan’a en çok şikayet edilen bakan haline geldiğini ve bunun üzerine uyarıldığını biliyoruz. Sayın Bakan, tam anlamıyla, sağlık alanında uluslarüstü bilimsel verilere dayanan bir sağlık yönetimi anlayışıyla tabanın “Rabbena, hep bana”cı anlayışı arasında sıkışıp kalmıştır. Bu anlayışlar arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında yanlış bulduğumuz ama ufak tefek yöneticilik deneyimlerimiz olduğu için de saiklerini anlayabildiğimiz nedenlerle tercihini “taban”dan yana kullanmıştır.
Kanaatimce sorunun özü şudur. İktidar partisinin yeni bir siyaset anlayışı söylemi ne ideolojik ne de yönetim anlamında “taban”a dayanmıyordu. Tabana dayanmayan söylemlere sarılanların ise “tavan”ın altında kaldıkları, yani eskiden beri var olagelen bozuk sistemin dümen suyuna girdikleri, tarih boyunca tekerrür edip durduğu apaçık olan bir hakikattir.
Sağlıkta dönüşüm programı, aile hekimliği sitemi, ulusal ilaç kurumu ve saire teferruattır.
Vaziyet bundan ibarettir efendim. Hepimize geçmiş olsun.
Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış iddiasıyla ortaya çıktı. Bir çeşit parti ideolojisi olarak açıkladığı “muhafazakar demokrasi” ülkemiz açısından bu belki isim olarak yeni idi, ama içerik olarak hiç de yabancı sayılmazdı. Belki bu orijinal olmama nedeniyle, belki de insanımızın dünyada süregelen bir çok haksızlıktan sorumlu tuttuğu ABD yönetimine hakim olan neokonservatifleri hatırlattığı için “muhafazakar demokrasi” tabiri unutulmaya terk edildi. “Muhafazakar demokrasi”nin iyi mi kötü mü olduğu konusunda bir şey söyleyemem, ancak bir iktidar partisinin ideolojisinden çark etmesinin ülke demokrasisi ve insanları açısından iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, artık bizi yönetenleri hangi ideolojik bağlamda sorgulayabileceğimizi ya da değerlendireceğimizi bilemiyoruz. Yani iktidar partisinin kendini tanımladığı, “ben buyum, beni buna göre değerlendirin” dediği bir ölçü yok ortada.
İdeolojik anlamda durum bu. Peki yönetim anlamında durum nasıl? Doğrusunu isterseniz Türkiye’de iktidar olma iddiasındaki hiçbir partiden farklı ideolojik söylemler beklenmemeli kanaatindeyim. Hepimiz adımız gibi biliyoruz ki şu anda gerek dışarıdaki dünya konjonktürü gerekse içerideki siyasi ve siyaset dışı dengeler buna izin vermiyor. Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış derken biz ideolojik anlamda değil yönetim anlamında eskisinden farklı bir yaklaşımı anlıyorduk.
Ne demek istediğimizi örnekler üzerinden açıklamak daha kolay olacak. Mensubu olduğum sağlık alanını ele alalım. Bakanlık teşkilatından başlayarak sadakat değil liyakatın geçerli olduğu bir atama sistemi bekliyorduk. Öyle sıkı bir sistem falan değildi beklediğimiz. Müsteşar yardımcılarını, genel müdürleri falan değerlendirmeye almayacaktık. Taşra teşkilatında, il sağlık müdürleri, başhekimler vb. personelin atamalarına bakacaktık yeni bir yönetim anlayışı uygulanıp uygulanmadığını anlamak için. Bırakın yönetici kademelerindeki bu kişileri, hemşirelerin, hatta müstahdemlerin ve müstecirlerin çalıştırdığı geçici işçilerin bile iktidar partisinin il yönetimince atandığını anladığımızda büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. Yeni anlayış bu ise ben de dinozorum.
Kişisel olarak, gerek Sağlık Bakanı’nın gerekse atadığı üst düzey bürokratların olabildiğince iyi niyetli ve hakikatten yeni bir yönetim anlayışı iddialarında samimi olduklarını ve bunun için çalıştıklarını düşünüyorum. Ancak başarılı olamıyorlar, çünkü “taban” böyle istemiyor. “Taban”da kendini çizgi film kahramanı Hi-Men sanan bir sürü partili “Güç bende artık” diyor. Bir ara “taban”ın abuk sabuk isteklerine direnç gösteren Sağlık Bakanı’nın Başbakan’a en çok şikayet edilen bakan haline geldiğini ve bunun üzerine uyarıldığını biliyoruz. Sayın Bakan, tam anlamıyla, sağlık alanında uluslarüstü bilimsel verilere dayanan bir sağlık yönetimi anlayışıyla tabanın “Rabbena, hep bana”cı anlayışı arasında sıkışıp kalmıştır. Bu anlayışlar arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında yanlış bulduğumuz ama ufak tefek yöneticilik deneyimlerimiz olduğu için de saiklerini anlayabildiğimiz nedenlerle tercihini “taban”dan yana kullanmıştır.
Kanaatimce sorunun özü şudur. İktidar partisinin yeni bir siyaset anlayışı söylemi ne ideolojik ne de yönetim anlamında “taban”a dayanmıyordu. Tabana dayanmayan söylemlere sarılanların ise “tavan”ın altında kaldıkları, yani eskiden beri var olagelen bozuk sistemin dümen suyuna girdikleri, tarih boyunca tekerrür edip durduğu apaçık olan bir hakikattir.
Sağlıkta dönüşüm programı, aile hekimliği sitemi, ulusal ilaç kurumu ve saire teferruattır.
Vaziyet bundan ibarettir efendim. Hepimize geçmiş olsun.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)