Doktorlar için tanrı ya da yarı tanrı yakıştırması bazen onları suçlamak bazen
de 'gaza getirmek' için kullanılagelmekte. Ne amaçla kullanılırsa kullanılsın bu
yakıştırmanın gerçeğe yaklaşamadığını, hatta gerçeğe yaklaşılmasını
engellediğini düşünüyorum. İlla dinsel kökenli bir yakıştırma yapılacaksa rahip,
haham ya da şaman (ya da benzerleri) daha doğru bir yakıştırma olur herhalde. Ne
de olsa tanrının evidir (Hotel-Dieu!) onların hizmet verme yeri.
Bir çok meslekte üniforma var. Hekimliğinde üniforması beyaz önlük olmuş. Tüm
üniformalarda olduğu gibi simgesel bir anlamı ve etkisi var. Beyaz önlüğün
iyileştirici etkisini çocukluğumdan ve kendi çocuklarımdan çok iyi hatırlıyorum.
Üniformalıya baştan bir özel alan çizilmiştir, o alanın uzmanı olduğu için
hakimi de odur, mahkumu da; üniforma ister çöpçü üniforması olsun, ister hekim
üniforması, fark etmez.
Zamanın değişmesiyle modeller de değişiyor. Bu değişiklikler bazen somut
zorunlulukların ya da yeni imkanların ortaya çıkmasının sonucu iken bazen de
modanın değişmesiyle ilgili olabiliyor. Hasta-hekim ilişkilerindeki değişime de
aynı gözle bakmak gerekiyor herhalde. Bir zamanlar hasta-odaklı sağlık hizmeti
isteriz diye tutturan bazı kişilerin şimdi o modelin ima dahi edilmesine
tahammülleri olmadığını kendi çevremden biliyorum.
Hastayla hekimin 'partner' olması konusu, bilemiyorum Avrupa'da nasıldır ama
bizde biraz hayali duruyor. Partner olabilmek için tarafların olabildiğince eşit
olması gerekiyor, hem de yasalar önünde bütün türk vatandaşlarının eşit olması
gibi soyut bir eşitlik değil. Bir başka husus da 'partner' olabilmek için
sorumluluk almanın gerekliliği. Bizler ne yazık ki yetki kullanmayı seven ancak
sorumluluğu hep başkalarına yüklemeyi seven bir milletin çocuklarıyız. Vel
hasılı kelam, bu 'partner'lik işi için gitmemiz gereken uzunca bir taşlı-dikenli
yol var.
Sonuç olarak hasta-hekim ilişkilerindeki sorunların bakış açımızla ve
eğitimimizle ilgili olduğunu düşünüyorum. Tıp fakültelerinde ve eğitim
hastanelerinde öğrenciler ve asistanlar hekim, hasta ve hastalık gibi
kavramlardaki değişiklikler göz önüne alınarak eğitilimelidir. Basın,
siyasetçiler, sağlık yöneticileri hekimler kadar hastaların ve yakınlarının da
görevleri/sorumlulukları olduklarını topluma anlatmalılar. Unutulmamalı ki
hasta-hekim ilişkisi bir sistem içinde vuku bulmaktadır. Sorunlu sistemi dikkate
almadan sorunsuz hasta-hekim ilişkisi beklentisi içinde olmak ham bir hayalden
ibarettir.
*Başlık için bakınız
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7436583&yazarid=44
Perşembe, Aralık 06, 2007
Cuma, Ağustos 31, 2007
SEFER DER ESBKEŞAN
Geçen Pazar Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi'ndeki dostlarımızla Kulu'daydık. Ev sahibimiz Kulu Belediye Başkanı Sayın Ahmet Yıldız'ın her anında bize eşlik ettiği bu gezi yıllardır Konya-Ankara ve Ankara-Konya seferlerimiz sırasında tam ortasından geçtiğimiz ama topu topu 15 dakika bile mola vermediğimiz Kulu hakkında ne kadar az şey bildiğimizi ortaya koydu. Doğrusu kendimi "Ol mahiler kim derya içerdirler deryayı bilmezler" mısraındaki balıklar gibi hissettim.
Kulu, Cihanbeyli, Şereflikoçhisar yöresi tarihte "Esbkeşan" adıyla bilinirmiş. Hatta bu adın adı geçen yerleşim yerleri için bir çeşit dönüşümlü olarak kullanıldığı da söyleniyor. İnternet yoluyla yaptığım kısa bir araştırmada Farsça'da "at çeken" anlamına gelen "esbkeşan"ın özel ad olmadığını öğrenmek beni şaşırttı. Tarihi belgelerde geçen "Adları yazılı muhtelif zevat ve eşhas uhdelerinde bulunan esbkeşan taifesi", "Konya livasına tabi Turgud, İnsuyu, Karışözü ve Eskiil kazalarının isimleri yazılı muhtelif karye ve çiftliklerinde mukim esbkeşan ashabı" gibi ibareler "esbkeşan"ın muhtemelen at yetiştiren ya da at arabalarını sevk ve idare eden bir mesleğin mensuplarına verilen ad olduğunu düşündürdü. İşin özünü kuşkusuz tarih ve dil bilimi erbabı aydınlatacaklardır.
Dünyada 6 türü olan flamingoların "Phoenicopterus Roseus" türü Türkiye'de de yaşıyor. Gül renkli bu türe ait en büyük koloni ise Tuz Gölü'nde barınıyor. Uzak olmayan geçmişte tam 14 bin çift sayılmış Tuz Gölü kolonisinde, ancak bu sayısının giderek azaldığı belirtiliyor.
Azalmanın nedeni ise kuraklıkla birlikte Düden Gölü başta olmak üzere çevredeki irili ufaklı göllerin kuruma noktasına gelmesi sonucu hem ergin hem de yavru flamingoların yeterince beslenememesi.
Düden Gölü sadece flamnigoların beslenme alanı değil. Dünyada dikkuyruk ördeklerinin kuluçkaya yattığı ender yerlerden biri olması yanı sıra yaklaşık 180'den fazla kuş türünü de barındırıyor bu doğa harikası. İşte Düden Gölü sakinlerinden bazıları: Karakoyunlu batağan, angıt, poyrak kuşu, kılıçağa, uzunbacak, büyük cılıbıt, akdeniz martısı, ince gagalı martı, gülen sumru, boz kaz, çıkrıncın, posbaş dalağan, küçük cılıbıt, kocagöz, küçükkumkuşu, sarı saçaklı kumkuşu, akkanatlı sumru, bağırtkan.
Kulu, Düden Gölü'nü ve flamingolarını yeterince tanıtabiliyor diyemeyiz. Belediye ve Kaymakamlık'a bağlı birimler ile odalar, vakıflar, sivil toplum kuruluşları bir araya gelip bu konuda bir proje hazırlamalılar diye geçiyor insanın aklından. Belki de var böyle bir proje ama ben varlığını hissedemedim. Kuşkusuz sadece tanıtım projesi yapmak yetmeyecek, bu projenin doğurduğu sonuçları destekleyecek bir sosyal gelişim de gerekiyor. Kulu şu andaki haliyle çok sayıda ziyaretçiyi kaldıramayacak gibi görünüyor.
Gezi grubundaki bazı arkadaşlarımız pek haklı olarak Sayın Ahmet Yıldız'dan bir gözlem kulesi istediler. Başkan'da bunun düşünüldüğünü, ancak kuşlara ateş edilmek için kullanılabileceği kaygısıyla vazgeçildiğini belirtti. Kuşkusuz Başkan'a hak vermemek mümkün değil, ama bu kaygıların gözetleme kulesinde hem gelenlere bilgi verecek hem de emniyeti sağlayacak bir görevli istihdam edilerek çözülebilmesi zor bir iş olmasa gerek.
Kulu'daki gezimiz önce Tuz Gölü'ne, oradan Hirfanlı Barajı kenarındaki Hamidiye Çiftliği tesislerine kadar uzandı. Dönüşte gün batımındaki eşsiz görünümünü izlemek için tekrar Tuz Gölü'ne uğradık. Kulu'ya dönüşte Sayın Ahmet Yıldız'ın son yıllarda adına yakışmayan bir duruma düşen Olof Palme Parkı'nı yeniden hayata döndürdüğünü büyük bir memnuniyetle müşahade ettik. Park'ta çayımı yudumlarken hayal dünyamda Kulu'da yabancı ülkelerde çalışan ya da yaşayan yurttaşlarımızın sorunlarıyla bir sempozyuma katıldım. Başkan, AB Fonlarından bir kaynak bulmuştu, ülkemizden ve Avrupa ülkelerinden çok sayıda bilim adamı ve politikacı sempozyuma davet edilmişti. Hayal bu ya…( Neden gerçek olmasın ki?)
Kulu, Cihanbeyli, Şereflikoçhisar yöresi tarihte "Esbkeşan" adıyla bilinirmiş. Hatta bu adın adı geçen yerleşim yerleri için bir çeşit dönüşümlü olarak kullanıldığı da söyleniyor. İnternet yoluyla yaptığım kısa bir araştırmada Farsça'da "at çeken" anlamına gelen "esbkeşan"ın özel ad olmadığını öğrenmek beni şaşırttı. Tarihi belgelerde geçen "Adları yazılı muhtelif zevat ve eşhas uhdelerinde bulunan esbkeşan taifesi", "Konya livasına tabi Turgud, İnsuyu, Karışözü ve Eskiil kazalarının isimleri yazılı muhtelif karye ve çiftliklerinde mukim esbkeşan ashabı" gibi ibareler "esbkeşan"ın muhtemelen at yetiştiren ya da at arabalarını sevk ve idare eden bir mesleğin mensuplarına verilen ad olduğunu düşündürdü. İşin özünü kuşkusuz tarih ve dil bilimi erbabı aydınlatacaklardır.
Dünyada 6 türü olan flamingoların "Phoenicopterus Roseus" türü Türkiye'de de yaşıyor. Gül renkli bu türe ait en büyük koloni ise Tuz Gölü'nde barınıyor. Uzak olmayan geçmişte tam 14 bin çift sayılmış Tuz Gölü kolonisinde, ancak bu sayısının giderek azaldığı belirtiliyor.
Azalmanın nedeni ise kuraklıkla birlikte Düden Gölü başta olmak üzere çevredeki irili ufaklı göllerin kuruma noktasına gelmesi sonucu hem ergin hem de yavru flamingoların yeterince beslenememesi.
Düden Gölü sadece flamnigoların beslenme alanı değil. Dünyada dikkuyruk ördeklerinin kuluçkaya yattığı ender yerlerden biri olması yanı sıra yaklaşık 180'den fazla kuş türünü de barındırıyor bu doğa harikası. İşte Düden Gölü sakinlerinden bazıları: Karakoyunlu batağan, angıt, poyrak kuşu, kılıçağa, uzunbacak, büyük cılıbıt, akdeniz martısı, ince gagalı martı, gülen sumru, boz kaz, çıkrıncın, posbaş dalağan, küçük cılıbıt, kocagöz, küçükkumkuşu, sarı saçaklı kumkuşu, akkanatlı sumru, bağırtkan.
Kulu, Düden Gölü'nü ve flamingolarını yeterince tanıtabiliyor diyemeyiz. Belediye ve Kaymakamlık'a bağlı birimler ile odalar, vakıflar, sivil toplum kuruluşları bir araya gelip bu konuda bir proje hazırlamalılar diye geçiyor insanın aklından. Belki de var böyle bir proje ama ben varlığını hissedemedim. Kuşkusuz sadece tanıtım projesi yapmak yetmeyecek, bu projenin doğurduğu sonuçları destekleyecek bir sosyal gelişim de gerekiyor. Kulu şu andaki haliyle çok sayıda ziyaretçiyi kaldıramayacak gibi görünüyor.
Gezi grubundaki bazı arkadaşlarımız pek haklı olarak Sayın Ahmet Yıldız'dan bir gözlem kulesi istediler. Başkan'da bunun düşünüldüğünü, ancak kuşlara ateş edilmek için kullanılabileceği kaygısıyla vazgeçildiğini belirtti. Kuşkusuz Başkan'a hak vermemek mümkün değil, ama bu kaygıların gözetleme kulesinde hem gelenlere bilgi verecek hem de emniyeti sağlayacak bir görevli istihdam edilerek çözülebilmesi zor bir iş olmasa gerek.
Kulu'daki gezimiz önce Tuz Gölü'ne, oradan Hirfanlı Barajı kenarındaki Hamidiye Çiftliği tesislerine kadar uzandı. Dönüşte gün batımındaki eşsiz görünümünü izlemek için tekrar Tuz Gölü'ne uğradık. Kulu'ya dönüşte Sayın Ahmet Yıldız'ın son yıllarda adına yakışmayan bir duruma düşen Olof Palme Parkı'nı yeniden hayata döndürdüğünü büyük bir memnuniyetle müşahade ettik. Park'ta çayımı yudumlarken hayal dünyamda Kulu'da yabancı ülkelerde çalışan ya da yaşayan yurttaşlarımızın sorunlarıyla bir sempozyuma katıldım. Başkan, AB Fonlarından bir kaynak bulmuştu, ülkemizden ve Avrupa ülkelerinden çok sayıda bilim adamı ve politikacı sempozyuma davet edilmişti. Hayal bu ya…( Neden gerçek olmasın ki?)
Perşembe, Temmuz 19, 2007
ŞURADAN BURADAN
UNESCO 2007’yi Mevlana Yılı ilan etmiş mi, etmemiş mi? Bunlara girmeyeceğim. Elimde belgeler falan olmadığından değil, bir anlamda önemsemediğim için. Biz bu yılı Mevlana Yılı ilan etmişiz ya… Bence bu mensubu bulunduğum halk açısından UNESCO’nun ilan etmesinden daha önemli.
Mevlana Yılı dolayısıyla yaptırılan logonun çok cılız olduğunu, ilk bakışta dikkatleri çekmediğini ve önümüz yıl devlet kurumları tarafından tedavülden kaldırıldığında hemen herkesin kısa sürede unutacağını söylemek beni tabii ki memnun etmiyor. Bu konularda bendenizden çok daha fazla söz söyleme yetkisini haiz kültür ve sanat adamları dile getirirler diye uzunca süre sustum. Belki bazı dostlarımız bu yazdıklarımıza kızacaklardır ama ayan beyan olan ancak herkesin üç maymunları oynadığı bir gerçeği daha fazla söylemeden de duramazdım.
***
Belediyelerimizin en temel görevlerinden birinin insanlarımıza rahatça yürüyebilecekleri kaldırımlar temin etmek olduğunu bu köşede yazalıdan beri bir ayı aşkın bir süre geçti.
Kamuya açık alanlarda eleştirel konuşmalar yaparken, basın organlarında eleştirel yazılar yazarken isim zikretmenin ne derece netameli bir iş olduğunu hakkel yakin derecesinde bilen biri olarak isim de zikretmiştim ama ne adını andığım saygıdeğer yetkililerden bir cıt çıktı ne de açık bir biçimde yayaların hakkını ihlal ederek vatandaşa zulmedenlere dur denildi. Hatta vatandaşın biri işi daha da ileri götürerek karşı kaldırımı ( oraya kaldırım denilebilir mi, o da ayrı bir mesele) da işgal etti.
“Gereğini bilgilerinize arz ederim.”
***
Yeni bir şey yapmak bozuk bir şeyi düzeltmekten daha kolaydır. Bu cümleyi çok çeşitli vesilelerle hepimiz defalarca duymuşuzdur. Kuşkusuz bu cümlede ifade edilen hüküm doğrudur. Doğrudur ama bu doğruya mahkum olup kalmak her zaman doğru olmuyor.
Örneğin şehrin muhtelif yerlerinde onca bozuk yol varken onları o haliyle bırakıp yeni caddeler açmak ne kadar doğrudur? Hele de onarmadığınız sokaktan yüz kişi geçerken bu açtığınız caddeden 15 kişi bile geçmiyorsa …
***
Karatay Belediyesi gösterişten uzak hizmetleriyle tabiri caizse “sessiz ve derinden” giden bir belediyemiz. Sayın Başkan Mehmet Hançerlioğlu’nun önümüz dönemin yıldızı yükselen isimlerinden olacağını zannediyorum.
Sağ olsunlar mail adresimize gönderdikleri e-postalarla yaptıkları programlara, törenlere davet etmişler. Açıkça teşekkür ediyorum kendilerine. Tabii ki davetlerine icabet edemedim. Hem de çok istediğim halde. Peki ama neden derseniz onu da söyleyivereyim. Davet mesajları çoğunlukla aynı gün, nadiren de bir yarım gün önce ulaşıyor da ondan. Ama yine de teşekkür ediyorum Sayın Başkan’a nazik davetlerinin tümü için.
***
Şikayetçi olmanın kolay, yapmanın zor olduğunu biliyorum. Ama benim bu köşeden dillendirdiğim şikayetler yapılması zor olan şeylerle ilgili değil. Bunların kolayca düzeltilmesi mümkündür. Hatta “bütün saadetler mümkündür”…
BÜTÜN SAADETLER MÜMKÜNDÜR
Bütün saadetler mümkündür...
Şu kapının açılması,
İçeri girivermen,
Bahar, kuşlar, gündüz.
Ve bütün dünya
Bir an içinde gürültüsüz.
Bütün saadetler mümkündür...
Bahtsızların biraz gülümsemesi...
Körlerin gün görmesi,
Mümkündür bütün mucizeler...
Ana, baba, evlât, bütün kaybolanlar...
Ebedî bir sabahta buluşmamız bir daha.
Ölüler! Hepimiz için yalvarın Allah’a...
UNESCO 2007’yi Mevlana Yılı ilan etmiş mi, etmemiş mi? Bunlara girmeyeceğim. Elimde belgeler falan olmadığından değil, bir anlamda önemsemediğim için. Biz bu yılı Mevlana Yılı ilan etmişiz ya… Bence bu mensubu bulunduğum halk açısından UNESCO’nun ilan etmesinden daha önemli.
Mevlana Yılı dolayısıyla yaptırılan logonun çok cılız olduğunu, ilk bakışta dikkatleri çekmediğini ve önümüz yıl devlet kurumları tarafından tedavülden kaldırıldığında hemen herkesin kısa sürede unutacağını söylemek beni tabii ki memnun etmiyor. Bu konularda bendenizden çok daha fazla söz söyleme yetkisini haiz kültür ve sanat adamları dile getirirler diye uzunca süre sustum. Belki bazı dostlarımız bu yazdıklarımıza kızacaklardır ama ayan beyan olan ancak herkesin üç maymunları oynadığı bir gerçeği daha fazla söylemeden de duramazdım.
***
Belediyelerimizin en temel görevlerinden birinin insanlarımıza rahatça yürüyebilecekleri kaldırımlar temin etmek olduğunu bu köşede yazalıdan beri bir ayı aşkın bir süre geçti.
Kamuya açık alanlarda eleştirel konuşmalar yaparken, basın organlarında eleştirel yazılar yazarken isim zikretmenin ne derece netameli bir iş olduğunu hakkel yakin derecesinde bilen biri olarak isim de zikretmiştim ama ne adını andığım saygıdeğer yetkililerden bir cıt çıktı ne de açık bir biçimde yayaların hakkını ihlal ederek vatandaşa zulmedenlere dur denildi. Hatta vatandaşın biri işi daha da ileri götürerek karşı kaldırımı ( oraya kaldırım denilebilir mi, o da ayrı bir mesele) da işgal etti.
“Gereğini bilgilerinize arz ederim.”
***
Yeni bir şey yapmak bozuk bir şeyi düzeltmekten daha kolaydır. Bu cümleyi çok çeşitli vesilelerle hepimiz defalarca duymuşuzdur. Kuşkusuz bu cümlede ifade edilen hüküm doğrudur. Doğrudur ama bu doğruya mahkum olup kalmak her zaman doğru olmuyor.
Örneğin şehrin muhtelif yerlerinde onca bozuk yol varken onları o haliyle bırakıp yeni caddeler açmak ne kadar doğrudur? Hele de onarmadığınız sokaktan yüz kişi geçerken bu açtığınız caddeden 15 kişi bile geçmiyorsa …
***
Karatay Belediyesi gösterişten uzak hizmetleriyle tabiri caizse “sessiz ve derinden” giden bir belediyemiz. Sayın Başkan Mehmet Hançerlioğlu’nun önümüz dönemin yıldızı yükselen isimlerinden olacağını zannediyorum.
Sağ olsunlar mail adresimize gönderdikleri e-postalarla yaptıkları programlara, törenlere davet etmişler. Açıkça teşekkür ediyorum kendilerine. Tabii ki davetlerine icabet edemedim. Hem de çok istediğim halde. Peki ama neden derseniz onu da söyleyivereyim. Davet mesajları çoğunlukla aynı gün, nadiren de bir yarım gün önce ulaşıyor da ondan. Ama yine de teşekkür ediyorum Sayın Başkan’a nazik davetlerinin tümü için.
***
Şikayetçi olmanın kolay, yapmanın zor olduğunu biliyorum. Ama benim bu köşeden dillendirdiğim şikayetler yapılması zor olan şeylerle ilgili değil. Bunların kolayca düzeltilmesi mümkündür. Hatta “bütün saadetler mümkündür”…
BÜTÜN SAADETLER MÜMKÜNDÜR
Bütün saadetler mümkündür...
Şu kapının açılması,
İçeri girivermen,
Bahar, kuşlar, gündüz.
Ve bütün dünya
Bir an içinde gürültüsüz.
Bütün saadetler mümkündür...
Bahtsızların biraz gülümsemesi...
Körlerin gün görmesi,
Mümkündür bütün mucizeler...
Ana, baba, evlât, bütün kaybolanlar...
Ebedî bir sabahta buluşmamız bir daha.
Ölüler! Hepimiz için yalvarın Allah’a...
BUGÜN SUSACAĞIM
Bugün susacağım, canım bir şey yazmak istemiyor. Susacağım, ama görevimi de savsaklamayacağım. Ben susacağım, alıntılar konuşacak bugün.
Niye mi susuyorum? Biraz sıcaktan, biraz da duvara konuşuyormuşum hissine kapıldığımdan herhalde.
***
Duvara konuşmak denilince hemen aklıma belki yüzlerce defa dinlediğim ama her dinlediğimde de gülümsemekten kendimi alamadığım o fıkra gelir:
Kudüs'te görevlendirilen bir gazeteci, Ağlama Duvarı'nın önünden her geçişinde, yaşlı bir Musevî'nin orada öyle durup dua ettiğini fark etmiş. Bir hafta, iki hafta... Sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş. İzin alıp teybini açmış, sormuş adama:
- Adınız?
- David. Polonya Yahudisiyim. Yaşım 65. Smalla'da bir manav dükkânım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv'de bir çiçek serasında çalışıyor.
- Sizi her gün burada, Ağlama Duvarı'nın önünde, dua ederken görüyorum.
- Evet, her sabah dükkânı açmadan buraya gelirim. Dünya barışı ve insanların kardeşliği için dua ederim. Öğle tatilinde bu sefer insanların mutluluğu, acıların sona ermesi için Yaradan'a yalvarırım. Akşam da, eve dönerken, bu kez dürüst ve iyi insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günümü de burada, yine dua ederek geçiririm.
- Ne güzel! Kaç senedir bunu sürdürüyorsunuz?
- İsrail’e göçtüğümden beri, yani 40 yılı geçti. Gazeteci çok etkilenmiş, heyecanla sormuş:
- 40 yıldır her gün dua ediyorsunuz. 40 yıldır yılmadınız. Bugün nasıl bir duygu içindesiniz, neler hissediyorsunuz?
Uzun, uzun iç geçirmiş yaşlı Musevî; sonra bezgin bir sesle cevap vermiş:
- Vallahi artik bilemiyorum, demiş. İçimde, sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir his var...
***
Nedense benim de içimde öyle bir his var…
***
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nda ve Karayolları Trafik Yönetmeliğinde “yaya kaldırımı” şöyle tanımlanıyor:
“Karayolunun taşıt yolu kenarı ile gerçek veya tüzel kişilere ait mülkler arasında kalan ve yanlız yayaların kullanımına ayrılmış olan kısımdır.”
Türk Standartları Enstitüsü tarafından yayınlanan “Şehir İçi Yollar - Yaya Kaldırımı Koruyucu Engelleri - Tasarım Kuralları" El Kitabı”na göre, kaldırımlarda aranacak nitelikler ise şöyle sıralanıyor:
-Kısmen hemzemin kesişmeli, yarı erişme kontrollü çevre yollarında, yaya kaldırımı genişliği en az 1.50 metre olmalı.
-Yaya kaldırımı yapılması gerekli olmayan hallerde 0.75-2 metre genişliğinde banket yapılmalı.
-Bölge bağlantı, bölge içi toplayıcı, bölge içi ve servis yollarında taşıt yolunun her iki tarafına en az 2 metre genişliğinde yaya yolu yapılmalı.
-Ön bahçesiz yapı düzenine sahip yollardaki yaya kaldırımı, en az 2.50 metre genişliğinde, yaya trafiğinin yoğun olduğu ticaret, büro, resmi daireler gibi benzeri kullanımların yer aldığı merkezi iş bölgelerinde ise yaya kaldırımı genişliği, en az 5 metre olmalı.
-Yol genişliğinin el vermediği hallerde 3 metreye kadar genişlik inebilir. Ancak şehrin yapılaşmasına açık meskun alanlardaki yollarda yapılacak yeni düzenlemelerde yaya kaldırımı genişliği 1 metreden az olamaz.
-Yaya kaldırımında yayanın emniyetle yürümesine mani olacak çiçeklik, taş veya demir gibi her türlü engellerle, elektrik direği, trafik işaret direği, ilan levhaları ağaç ve benzeri elemanlar bulunmamalıdır.
-Yaya kaldırımında bordür taşı üst seviyesi taşıt yolu üst kaplamasından en fazla 0.15 metre yükseklikte olmalıdır.
-Yaya kaldırımının eğimi yüzey sularının akıtılması için taşıt yoluna doğru yüzde 2-3 oranında olmalıdır.
-Bordür taşı 0.70 metre ile 1 metre boyunda ve 0.15-0.20 metre genişliğinde olmalıdır.
-Yaya kaldırımı, parke taşı, beton döşeme blokları kolay sökülüp tekrar kullanılabilir malzemeyle kaplanmalıdır.
-Yaya kaldırımı üzerine yapılan alt yapıya ait rögar, baca kontrol ve benzeri tesislerin kapakları kaplama yüzeyiyle aynı düzlemde olmalıdır. Ayrıca, yayanın ayağının takılacağı beton veya demir baba veya diğer herhangi bir çıkıntı, bitmiş kaplama taşında topukların girebileceği genişlikteki delikli yüzeylerden kaçınılmalıdır.
***
Alıntılarımızı Necip Fazıl’dan bir dörtlükle noktalayalım:
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
***
Kaldırımlara gereken önemi vermeyenlerin Necip Fazıl’ı gerçekten sevdiklerine inanalım mı?
Bugün susacağım, canım bir şey yazmak istemiyor. Susacağım, ama görevimi de savsaklamayacağım. Ben susacağım, alıntılar konuşacak bugün.
Niye mi susuyorum? Biraz sıcaktan, biraz da duvara konuşuyormuşum hissine kapıldığımdan herhalde.
***
Duvara konuşmak denilince hemen aklıma belki yüzlerce defa dinlediğim ama her dinlediğimde de gülümsemekten kendimi alamadığım o fıkra gelir:
Kudüs'te görevlendirilen bir gazeteci, Ağlama Duvarı'nın önünden her geçişinde, yaşlı bir Musevî'nin orada öyle durup dua ettiğini fark etmiş. Bir hafta, iki hafta... Sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş. İzin alıp teybini açmış, sormuş adama:
- Adınız?
- David. Polonya Yahudisiyim. Yaşım 65. Smalla'da bir manav dükkânım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv'de bir çiçek serasında çalışıyor.
- Sizi her gün burada, Ağlama Duvarı'nın önünde, dua ederken görüyorum.
- Evet, her sabah dükkânı açmadan buraya gelirim. Dünya barışı ve insanların kardeşliği için dua ederim. Öğle tatilinde bu sefer insanların mutluluğu, acıların sona ermesi için Yaradan'a yalvarırım. Akşam da, eve dönerken, bu kez dürüst ve iyi insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günümü de burada, yine dua ederek geçiririm.
- Ne güzel! Kaç senedir bunu sürdürüyorsunuz?
- İsrail’e göçtüğümden beri, yani 40 yılı geçti. Gazeteci çok etkilenmiş, heyecanla sormuş:
- 40 yıldır her gün dua ediyorsunuz. 40 yıldır yılmadınız. Bugün nasıl bir duygu içindesiniz, neler hissediyorsunuz?
Uzun, uzun iç geçirmiş yaşlı Musevî; sonra bezgin bir sesle cevap vermiş:
- Vallahi artik bilemiyorum, demiş. İçimde, sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir his var...
***
Nedense benim de içimde öyle bir his var…
***
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nda ve Karayolları Trafik Yönetmeliğinde “yaya kaldırımı” şöyle tanımlanıyor:
“Karayolunun taşıt yolu kenarı ile gerçek veya tüzel kişilere ait mülkler arasında kalan ve yanlız yayaların kullanımına ayrılmış olan kısımdır.”
Türk Standartları Enstitüsü tarafından yayınlanan “Şehir İçi Yollar - Yaya Kaldırımı Koruyucu Engelleri - Tasarım Kuralları" El Kitabı”na göre, kaldırımlarda aranacak nitelikler ise şöyle sıralanıyor:
-Kısmen hemzemin kesişmeli, yarı erişme kontrollü çevre yollarında, yaya kaldırımı genişliği en az 1.50 metre olmalı.
-Yaya kaldırımı yapılması gerekli olmayan hallerde 0.75-2 metre genişliğinde banket yapılmalı.
-Bölge bağlantı, bölge içi toplayıcı, bölge içi ve servis yollarında taşıt yolunun her iki tarafına en az 2 metre genişliğinde yaya yolu yapılmalı.
-Ön bahçesiz yapı düzenine sahip yollardaki yaya kaldırımı, en az 2.50 metre genişliğinde, yaya trafiğinin yoğun olduğu ticaret, büro, resmi daireler gibi benzeri kullanımların yer aldığı merkezi iş bölgelerinde ise yaya kaldırımı genişliği, en az 5 metre olmalı.
-Yol genişliğinin el vermediği hallerde 3 metreye kadar genişlik inebilir. Ancak şehrin yapılaşmasına açık meskun alanlardaki yollarda yapılacak yeni düzenlemelerde yaya kaldırımı genişliği 1 metreden az olamaz.
-Yaya kaldırımında yayanın emniyetle yürümesine mani olacak çiçeklik, taş veya demir gibi her türlü engellerle, elektrik direği, trafik işaret direği, ilan levhaları ağaç ve benzeri elemanlar bulunmamalıdır.
-Yaya kaldırımında bordür taşı üst seviyesi taşıt yolu üst kaplamasından en fazla 0.15 metre yükseklikte olmalıdır.
-Yaya kaldırımının eğimi yüzey sularının akıtılması için taşıt yoluna doğru yüzde 2-3 oranında olmalıdır.
-Bordür taşı 0.70 metre ile 1 metre boyunda ve 0.15-0.20 metre genişliğinde olmalıdır.
-Yaya kaldırımı, parke taşı, beton döşeme blokları kolay sökülüp tekrar kullanılabilir malzemeyle kaplanmalıdır.
-Yaya kaldırımı üzerine yapılan alt yapıya ait rögar, baca kontrol ve benzeri tesislerin kapakları kaplama yüzeyiyle aynı düzlemde olmalıdır. Ayrıca, yayanın ayağının takılacağı beton veya demir baba veya diğer herhangi bir çıkıntı, bitmiş kaplama taşında topukların girebileceği genişlikteki delikli yüzeylerden kaçınılmalıdır.
***
Alıntılarımızı Necip Fazıl’dan bir dörtlükle noktalayalım:
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
***
Kaldırımlara gereken önemi vermeyenlerin Necip Fazıl’ı gerçekten sevdiklerine inanalım mı?
Çarşamba, Temmuz 11, 2007
BİR TIP DERGİSİNDEN ÇEVİRİ
Bu hafta İngilizlerin ünlü tıp dergisi British Medical Journal’da sürekli yazar olan Dr.Trisha Greenhalgh’dan yaptığım bir çeviriyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ünlü tıp dergisinden yapılan çevirinin bir günlük gazete köşesinde yer almasını tuhaf karşılayabilirsiniz. Ama şunu hatırlatmak isterim İngiltere gibi ülkelerde tıp dergileri sadece hekimlerin anlayabilecekleri bir dille yazılmış teknik konuların yer aldığı dergiler değillerdir. O dergilerde sosyal konular da, dinsel konular da, cinsel konular da yer alır. Ve kanaatimce İngiltere’nin hala dünyanın sayılı ülkelerinden bir olarak kalması bu bütüncül anlayışa bağlıdır.
***
ÜÇ NUMARALI ODADA KİMİN YATTIĞINI DUYDUN MU ?
Bir keresinde peritonit tanısıyla hastaneye alınmıştım.Ulusal Sağlık Sigortası'nın ameliyat yatağı sırasına giren çoğu hasta gibi,Acil Servis'te saatlerce kaldım. Nihayet yatırıldığım bölümün doktoru geldi ve beklettiği için özür diledi.Sonra bana çarpıcı bir yudum morfin yazdı.
Daha önce bu hastanede iki yıl asistan olarak çalışmıştım.Yarım günüm vital bulgularımı tabelaya kaydetmek için ikide bir ortaya çıkıveren hemşireler sayesinde bir uyuyup bir uyanmakla geçti.
Bir ara perdenin kenarından bir kafa uzandı,kim olduğunu çıkartamadığım(ama beni çok iyi tanıyan) bir intern sırıtarak konuşmaya başladı.
"Burada olduğunu John'dan duydum.Neyin var ? Apandisit mi ? Jinekolojik bir şey mi ?"
"Bilmiyorum." Sesimin kaybolup gittiğini duyabiliyordum.
Başka sorular da sordu,abuk sabuk konuşmuş olmalıyım
"Ooo! Unut gitsin. Dosyana bakayım. "
Bir süre sonra daha aşina simalar göründü; hastaneye yattığımı kantinde duyduklarını söylüyorlardı. Tabelama baktılar, serumumun damlalığı ile oynadılar ve geçmiş olsun dileyerek uzaklaştılar. Dışarıdaki bankonun önünde filimlerim hakkında tartıştıklarını duyabiliyordum.
Bunların hepsi sekiz yıl önce olmuştu. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde çalıştıkları hastaneye yatmak zorunda kalan üç doktorun daha hikayesini dinledim.Hepsinin başı uzaktan tanıdıklarından oluşan ziyaretçi kalabalıklarıyla derde girmişti. Az sayıda da olsa bazı davetsiz misafirler orada çalıştıkları ve hastayı tanıdıkları için hastaya ait kayıtlara bakma, hatta tedavi hakkında fikir yürütme hakkını kendilerinde görüyorlardı.
Hastamıza ait ayrıntılı bilgileri arkadaşlarıyla ya da tanışlarıyla tartışmayı reddetmek ve meslektaşlarımızla bazı bilgileri sadece gerektiğinde paylaşmamız gerekiyor. Ama hangimiz aynı standartları hastaların bizi hiç ilgilendirmeyen kişisel bilg,ileri konusunda uygulayabiliyoruz ?
Bir daha hastaneye düştüğümde, yakın arkadaşlarım olmayan kişilerce ziyaret edilmek istemiyorum.Arkadaşlarıma gelince, tıp eğitimi almış olsunlar ya da olmasınlar, rahatsız olduğum şeyleri onlara söyleyecek ve hastalığım hakkında benim onlara açıkladıklarım dışında araştırmalara kalkışmamalarını tembihleyeceğim.
***
Sağlıklı haftalar dileğiyle…
Bu hafta İngilizlerin ünlü tıp dergisi British Medical Journal’da sürekli yazar olan Dr.Trisha Greenhalgh’dan yaptığım bir çeviriyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ünlü tıp dergisinden yapılan çevirinin bir günlük gazete köşesinde yer almasını tuhaf karşılayabilirsiniz. Ama şunu hatırlatmak isterim İngiltere gibi ülkelerde tıp dergileri sadece hekimlerin anlayabilecekleri bir dille yazılmış teknik konuların yer aldığı dergiler değillerdir. O dergilerde sosyal konular da, dinsel konular da, cinsel konular da yer alır. Ve kanaatimce İngiltere’nin hala dünyanın sayılı ülkelerinden bir olarak kalması bu bütüncül anlayışa bağlıdır.
***
ÜÇ NUMARALI ODADA KİMİN YATTIĞINI DUYDUN MU ?
Bir keresinde peritonit tanısıyla hastaneye alınmıştım.Ulusal Sağlık Sigortası'nın ameliyat yatağı sırasına giren çoğu hasta gibi,Acil Servis'te saatlerce kaldım. Nihayet yatırıldığım bölümün doktoru geldi ve beklettiği için özür diledi.Sonra bana çarpıcı bir yudum morfin yazdı.
Daha önce bu hastanede iki yıl asistan olarak çalışmıştım.Yarım günüm vital bulgularımı tabelaya kaydetmek için ikide bir ortaya çıkıveren hemşireler sayesinde bir uyuyup bir uyanmakla geçti.
Bir ara perdenin kenarından bir kafa uzandı,kim olduğunu çıkartamadığım(ama beni çok iyi tanıyan) bir intern sırıtarak konuşmaya başladı.
"Burada olduğunu John'dan duydum.Neyin var ? Apandisit mi ? Jinekolojik bir şey mi ?"
"Bilmiyorum." Sesimin kaybolup gittiğini duyabiliyordum.
Başka sorular da sordu,abuk sabuk konuşmuş olmalıyım
"Ooo! Unut gitsin. Dosyana bakayım. "
Bir süre sonra daha aşina simalar göründü; hastaneye yattığımı kantinde duyduklarını söylüyorlardı. Tabelama baktılar, serumumun damlalığı ile oynadılar ve geçmiş olsun dileyerek uzaklaştılar. Dışarıdaki bankonun önünde filimlerim hakkında tartıştıklarını duyabiliyordum.
Bunların hepsi sekiz yıl önce olmuştu. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde çalıştıkları hastaneye yatmak zorunda kalan üç doktorun daha hikayesini dinledim.Hepsinin başı uzaktan tanıdıklarından oluşan ziyaretçi kalabalıklarıyla derde girmişti. Az sayıda da olsa bazı davetsiz misafirler orada çalıştıkları ve hastayı tanıdıkları için hastaya ait kayıtlara bakma, hatta tedavi hakkında fikir yürütme hakkını kendilerinde görüyorlardı.
Hastamıza ait ayrıntılı bilgileri arkadaşlarıyla ya da tanışlarıyla tartışmayı reddetmek ve meslektaşlarımızla bazı bilgileri sadece gerektiğinde paylaşmamız gerekiyor. Ama hangimiz aynı standartları hastaların bizi hiç ilgilendirmeyen kişisel bilg,ileri konusunda uygulayabiliyoruz ?
Bir daha hastaneye düştüğümde, yakın arkadaşlarım olmayan kişilerce ziyaret edilmek istemiyorum.Arkadaşlarıma gelince, tıp eğitimi almış olsunlar ya da olmasınlar, rahatsız olduğum şeyleri onlara söyleyecek ve hastalığım hakkında benim onlara açıkladıklarım dışında araştırmalara kalkışmamalarını tembihleyeceğim.
***
Sağlıklı haftalar dileğiyle…
Cumartesi, Haziran 09, 2007
MUHTASAR AKSARAY SEYAHATNAMESİ
Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nden sevgili Ümit Taşkesen'in davetini aldığımda doğrusu bir çoğunu ismen tanısam da cismen ilk kez bir arada bulunacağım bir otobüs dolusu eli kalem tutan insanla birlikte yapacağım geziden hoşnut olup olmayacağım konusunda tereddüt etmiştim.
Konya-Aksaray yolundan her geçişimde adeta "Orada bir han var uzakta/ Gitmesek de görmesek de o han bizim hanımızdır" diyerek teğet geçtiğim Sultanhanı'nı yakından görmek heyecan vericiydi. Burada değerli kültür ve sanat adamı Prof. Dr. Haşim Karpuz hocanın verdiği bilgiler "han"ın "hamam"ın ne olduğunu iyice anlamamıza vesile oldu.
Aksaray'a girdiğimizde kavun içi montu ve siyah gözlükleriyle Keram İşkan karşıladı bizi. Konya'nın Aksaray ellerine gönderdiği bir "fevkalade büyükelçi" olarak değerlendirdiğim Kerem İşkan, gezimiz boyunca en ufak ayrıntılarla bile ilgilendi. Onun ve yeri gelince yılanı deliğinden çıkaran, yeri geldiğinde de taşı gediğine koymaktan geri durmayan dili ile Ahmet Köseoğlu'nun olağanüstü çabaları ile sevk ve idaredeki müstesna başarıları olmasaydı programım tam zamanında bitirilmesi asla mümkün olamazdı.
Aksaray Kültürparkı’ndaki mükellef kahvaltıdan sonra Eğri Minare'yi ve şehrin sahibi Somuncu Baba'yı ziyaret ettik. Selime, Aksaray'dan çıktıktan sonraki ilk durağımızdı. Usulüne uygun olarak restore edilmediği besbelli olan kümbetinde yatan Selime Hatun'u yol kenarından doğru selamladıktan sonra Selime Katedrali'ni örmek üzere tırmanışa geçtik. Rehberimiz Alev Hanım efradını cami ağyarını mani açıklamalarıyla oralarda kadim zamanlarda neler olup bittiği konusunda aydınlandık.
Belisırma yolunun Eyiste Deresi yolundan daha riskli olup olmadığı tartışmasını noktalayamadan kendimizi Melendiz Çayı kenarındaki lokantalardan birinde bulduk. Aksaray Telekom Müdürü olan Beyşehirli hemşehrimiz Ahmet Bey'in kültür ve sanata verdiği desteğin bizi ağırlamakla kalmayacağını, Aksaray'ın tarihiyle ilgili kitaplara da destek verebileceğini öğrenmek gönlümüzü genişletti.
Güzelyurt'un nazik kaymakamının otobüsümüzü teşrif ederek bize "hoşgeldiniz" demesi ve en kısa süre içinde en yüksek verimi alabileceğimiz bir gezi için imkanlarını seferber etmesi büyük incelikti. Hengameci Sokak’ta kendimi yüzyıllar öncesinde, Kilise Camii'nde Anadolu'nun İslamlaşma döneminde, Sivişli Kilisesi'nde mübadelenin hemen öncesinde hissettim. Bu sözlerimin tarihsel gerçeklikle örtüşmediğinin farkındayım, ama insanın duygu dünyası zaman zaman gerçekliği aşmasa ne insanın “homo erectus”tan öte bir varlık olması, ne de şimdiki kültür ve sanat birikimini yaratabilesi mümkün olabilir miydi?
Vadiler benim için hep çekici olmuştur, en çok da tabanından akan su ve etrafındaki yeşillik. Tabii ki söz konusu olan Ihlara Vadisi olunca işin içine bir de inanç faktörü de giriyor. Hangi inançtan olursa olsun, insanların zulme karşı direniş öyküleri gönül tellerimi titretir. Ne zaman Ihlara'ya varsam İsa peygamberin safiyeti ve o safiyete bağlı bir yaşam kurmak isteyen insanlar gelir gözlerimin önüne. Bu duygularla Yılanlı Kilise'ye ulaştığımda içeridekilerin dışarı çıkmasını bekleyen kalabalık, içeri girdiğimde karanlıktan neredeyse hiçbir şeyin görülemediği bir ortamda patlayan flaşların görme duyumu iyiden iyiye felç etmesi beynimde bugüne dair düşünceler uyandırdı: Sadece vadiye iniş çıkış değil, bu alandaki tüm ziyaretçi hareketleri ciddi düzenlemelere tabi tutulmalı, iç mekanların aydınlatılması için aklı ve gönlü mecz edecek çözümler üretilmeli.
Akşamüzeri daha ayrıntılı olarak tanıma fırsatı bulduğumuz Aksaray Kültürpark'ı şehirlerimizin muhtelif yerlerinde adeta mezbelelik halindeki alanlarda betondan bunalan insanlar için nasıl çağdaş soluklanma alanları yaratılabileceğinin güzel bir örneği. Beni tek rahatsız eden nokta benzer alanlar hizmete sokulamazsa buranın şehrin kalabalığını taşıyamayıp çökeceği düşüncesi oldu.
Bir hakkı teslim etmek adına "Hoca, reklam yapıyorsun" ithamını göze alabileceğim nadir mekanlardan biridir Aksaray’daki Ağaçlı Tesisleri. Yıllar içinde hizmet birimlerinin ve hitap ettiği müşteri kitlesinin büyümesine rağmen kalitesinde en ufak bir azalma olmayan bu güzel tesiste verdiği akşam yemeğinde Aksaray Valisi Sayın Sebati Buyuran'la birlikte olmak bizim için bir onurdu. Sebati Bey'in öğrencilik yıllarında Hisar dergisi'nde çalışmış olduğunu öğrenmek, Aksaray'da kültür, sanat ve turizm faaliyetlerinin gelişmesi için şevkle çabaladığını görmek günün yorgunluğunu unutturan güzelliklerdendi.
Saat 23:30'da Konya'ya ulaştığımızda gözlerimizden ağır ağır gelen uykunun ağırlığının yanı sıra hafızalarımızdan uzun süre silinmeyecek sanat, kültür ve tarih dolu bir gün geçirmiş olmanın mutluluğu okunuyordu.
Konya-Aksaray yolundan her geçişimde adeta "Orada bir han var uzakta/ Gitmesek de görmesek de o han bizim hanımızdır" diyerek teğet geçtiğim Sultanhanı'nı yakından görmek heyecan vericiydi. Burada değerli kültür ve sanat adamı Prof. Dr. Haşim Karpuz hocanın verdiği bilgiler "han"ın "hamam"ın ne olduğunu iyice anlamamıza vesile oldu.
Aksaray'a girdiğimizde kavun içi montu ve siyah gözlükleriyle Keram İşkan karşıladı bizi. Konya'nın Aksaray ellerine gönderdiği bir "fevkalade büyükelçi" olarak değerlendirdiğim Kerem İşkan, gezimiz boyunca en ufak ayrıntılarla bile ilgilendi. Onun ve yeri gelince yılanı deliğinden çıkaran, yeri geldiğinde de taşı gediğine koymaktan geri durmayan dili ile Ahmet Köseoğlu'nun olağanüstü çabaları ile sevk ve idaredeki müstesna başarıları olmasaydı programım tam zamanında bitirilmesi asla mümkün olamazdı.
Aksaray Kültürparkı’ndaki mükellef kahvaltıdan sonra Eğri Minare'yi ve şehrin sahibi Somuncu Baba'yı ziyaret ettik. Selime, Aksaray'dan çıktıktan sonraki ilk durağımızdı. Usulüne uygun olarak restore edilmediği besbelli olan kümbetinde yatan Selime Hatun'u yol kenarından doğru selamladıktan sonra Selime Katedrali'ni örmek üzere tırmanışa geçtik. Rehberimiz Alev Hanım efradını cami ağyarını mani açıklamalarıyla oralarda kadim zamanlarda neler olup bittiği konusunda aydınlandık.
Belisırma yolunun Eyiste Deresi yolundan daha riskli olup olmadığı tartışmasını noktalayamadan kendimizi Melendiz Çayı kenarındaki lokantalardan birinde bulduk. Aksaray Telekom Müdürü olan Beyşehirli hemşehrimiz Ahmet Bey'in kültür ve sanata verdiği desteğin bizi ağırlamakla kalmayacağını, Aksaray'ın tarihiyle ilgili kitaplara da destek verebileceğini öğrenmek gönlümüzü genişletti.
Güzelyurt'un nazik kaymakamının otobüsümüzü teşrif ederek bize "hoşgeldiniz" demesi ve en kısa süre içinde en yüksek verimi alabileceğimiz bir gezi için imkanlarını seferber etmesi büyük incelikti. Hengameci Sokak’ta kendimi yüzyıllar öncesinde, Kilise Camii'nde Anadolu'nun İslamlaşma döneminde, Sivişli Kilisesi'nde mübadelenin hemen öncesinde hissettim. Bu sözlerimin tarihsel gerçeklikle örtüşmediğinin farkındayım, ama insanın duygu dünyası zaman zaman gerçekliği aşmasa ne insanın “homo erectus”tan öte bir varlık olması, ne de şimdiki kültür ve sanat birikimini yaratabilesi mümkün olabilir miydi?
Vadiler benim için hep çekici olmuştur, en çok da tabanından akan su ve etrafındaki yeşillik. Tabii ki söz konusu olan Ihlara Vadisi olunca işin içine bir de inanç faktörü de giriyor. Hangi inançtan olursa olsun, insanların zulme karşı direniş öyküleri gönül tellerimi titretir. Ne zaman Ihlara'ya varsam İsa peygamberin safiyeti ve o safiyete bağlı bir yaşam kurmak isteyen insanlar gelir gözlerimin önüne. Bu duygularla Yılanlı Kilise'ye ulaştığımda içeridekilerin dışarı çıkmasını bekleyen kalabalık, içeri girdiğimde karanlıktan neredeyse hiçbir şeyin görülemediği bir ortamda patlayan flaşların görme duyumu iyiden iyiye felç etmesi beynimde bugüne dair düşünceler uyandırdı: Sadece vadiye iniş çıkış değil, bu alandaki tüm ziyaretçi hareketleri ciddi düzenlemelere tabi tutulmalı, iç mekanların aydınlatılması için aklı ve gönlü mecz edecek çözümler üretilmeli.
Akşamüzeri daha ayrıntılı olarak tanıma fırsatı bulduğumuz Aksaray Kültürpark'ı şehirlerimizin muhtelif yerlerinde adeta mezbelelik halindeki alanlarda betondan bunalan insanlar için nasıl çağdaş soluklanma alanları yaratılabileceğinin güzel bir örneği. Beni tek rahatsız eden nokta benzer alanlar hizmete sokulamazsa buranın şehrin kalabalığını taşıyamayıp çökeceği düşüncesi oldu.
Bir hakkı teslim etmek adına "Hoca, reklam yapıyorsun" ithamını göze alabileceğim nadir mekanlardan biridir Aksaray’daki Ağaçlı Tesisleri. Yıllar içinde hizmet birimlerinin ve hitap ettiği müşteri kitlesinin büyümesine rağmen kalitesinde en ufak bir azalma olmayan bu güzel tesiste verdiği akşam yemeğinde Aksaray Valisi Sayın Sebati Buyuran'la birlikte olmak bizim için bir onurdu. Sebati Bey'in öğrencilik yıllarında Hisar dergisi'nde çalışmış olduğunu öğrenmek, Aksaray'da kültür, sanat ve turizm faaliyetlerinin gelişmesi için şevkle çabaladığını görmek günün yorgunluğunu unutturan güzelliklerdendi.
Saat 23:30'da Konya'ya ulaştığımızda gözlerimizden ağır ağır gelen uykunun ağırlığının yanı sıra hafızalarımızdan uzun süre silinmeyecek sanat, kültür ve tarih dolu bir gün geçirmiş olmanın mutluluğu okunuyordu.
Çarşamba, Haziran 06, 2007
İÇİNDE BELEDİYE BAŞKANI ADI GEÇEN BİR YAZI
Anlatırlar… Zamanın güçlü partisi belediye başkanlarını toplamış, genel başkan huzurunda her başkan yaptığı icraatları anlatmış. Sabırla tüm anlatılanları dinleyen genel başkan sonunda mikrofonu eline almış ve “Bana yaptığınız yolu, döşediğiniz kaldırımı falan anlatmayın! Onlar zaten göreviniz, tabii ki en iyi şek,ilde yapacaksınız …” demiş.
Bir dostumun “Ne büyük bir genel başkan” diye gözlerinin içi ışıldayarak anlattığı bu manzara ne yalan söyleyeyim orada bulunan beş-on kişiden bir tek beni etkilememişti. Etkilememişti çünkü belediyelerimizin kahir ekseriyetinin henüz yol, kaldırım vb. sorunların üstesinden gelemediğini biliyordum.
***
Giderek hareketsizleşen, hareketsizleştikçe de sağlıksızlaşan bir toplumun sağlığı için kaygılı bir hekim olarak her zaman, her yerde, her şartta ve her çeşidiyle hareket etmeyi savuna gelmişimdir. Bazıları gibi hareket denince özel mekanlarda, özel zamanlarda, özel giysilerle yapılan sporları anlamıyorum. Bahçede çalışmayı, merdiven inip-çıkmayı, hele hele de yürümeyi hareketli yaşamın herkese, her keseye uygun seçenekleri olarak görüyorum. Yürüme beden ve ruh sağlığı açısından yararlı olduğu kadar belli mesafeler için zararları ve riskleri hergün daha da belirginleşen otomobille ulaşıma sıfır maliyetli ciddi bir alternatiftir.
Bu nedenle yürümeyi teşvik amacıyla Batı ülkelerinde dev kampanyalar düzenleniyor, akıl almaz diyebileceğimiz paralar sarf ediliyor.
***
Peki bizde durum nedir?
***
Otomobille ulaşım hala bir toplumsal statü göstergesi olarak algılandığından bizde yürümeye meraklı sayısı oldukça az. Bu nedenden olsa gerek belediyelerimiz yürüyen azınlığın değil otomobilli çoğunluğun hizmetinde olmayı önemsiyorlar( demokrasiyi çoğulcu yönetim biçimi değil de çoğunlukçu yönetim biçimi olarak algılarsanız bu durumu çok doğal da bulabilirsiniz). Ancak belediye yetkilileri günü kurtaran değil, geleceğin sağlıklı şehirlerinin temellerini atan kişiler olarak populizme pabuç bırakmadan aklın, bilimin ve çağdaş dünyanın gereklerini yerine getirmek zorundadırlar.
Bu nedenle çok önemli hizmetlere imza atan Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tahir Akyürek ve Meram Belediye Başkanı Sayın Refik Tuzcuoğlu bir sabah saat 08:30 civarında eski SSK (yeni Konya Eğitim ve Araştırma) Hastanesi civarını bir dolaşmalılar. Örneğin Piyale Sokak’a girerek “Benim yaya vatandaşım nereden yürüyecek? Hay Allah! Biz yeni yeni caddeler açarken, köprülü kavşaklar inşa ederken nasıl olmuş da yıllardır var olan bir sokağın kaldırımını unutmuşuz (ya da var olan kaldırımın işgal edilmesine duyarsız kalmışız)?” demeliler.
Daha önce defalarca dile getirdiğimiz bu hastane çevresindeki trafik, yaya kaldırımı, park vb. sorunların çözülmesi için bencileyin sıradan vatandaşların konuşmasının-yazmasının etkili olabileceğini düşünmüyorum, çünkü sıradan olmayan bir vatandaşın (bir önceki valimiz Sayın Atilla Osmançelebioğlu’nun eşinin) içinde bulunduğu bir otomobilin bu çevrede kaza yapması bile buralardaki sorun yumağına hakkıyla el atılmasına yetmedi. Bendeniz sadece duyarlı bir vatandaş olarak tarihe not düşmek istedim.
O kadar…
Bir dostumun “Ne büyük bir genel başkan” diye gözlerinin içi ışıldayarak anlattığı bu manzara ne yalan söyleyeyim orada bulunan beş-on kişiden bir tek beni etkilememişti. Etkilememişti çünkü belediyelerimizin kahir ekseriyetinin henüz yol, kaldırım vb. sorunların üstesinden gelemediğini biliyordum.
***
Giderek hareketsizleşen, hareketsizleştikçe de sağlıksızlaşan bir toplumun sağlığı için kaygılı bir hekim olarak her zaman, her yerde, her şartta ve her çeşidiyle hareket etmeyi savuna gelmişimdir. Bazıları gibi hareket denince özel mekanlarda, özel zamanlarda, özel giysilerle yapılan sporları anlamıyorum. Bahçede çalışmayı, merdiven inip-çıkmayı, hele hele de yürümeyi hareketli yaşamın herkese, her keseye uygun seçenekleri olarak görüyorum. Yürüme beden ve ruh sağlığı açısından yararlı olduğu kadar belli mesafeler için zararları ve riskleri hergün daha da belirginleşen otomobille ulaşıma sıfır maliyetli ciddi bir alternatiftir.
Bu nedenle yürümeyi teşvik amacıyla Batı ülkelerinde dev kampanyalar düzenleniyor, akıl almaz diyebileceğimiz paralar sarf ediliyor.
***
Peki bizde durum nedir?
***
Otomobille ulaşım hala bir toplumsal statü göstergesi olarak algılandığından bizde yürümeye meraklı sayısı oldukça az. Bu nedenden olsa gerek belediyelerimiz yürüyen azınlığın değil otomobilli çoğunluğun hizmetinde olmayı önemsiyorlar( demokrasiyi çoğulcu yönetim biçimi değil de çoğunlukçu yönetim biçimi olarak algılarsanız bu durumu çok doğal da bulabilirsiniz). Ancak belediye yetkilileri günü kurtaran değil, geleceğin sağlıklı şehirlerinin temellerini atan kişiler olarak populizme pabuç bırakmadan aklın, bilimin ve çağdaş dünyanın gereklerini yerine getirmek zorundadırlar.
Bu nedenle çok önemli hizmetlere imza atan Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tahir Akyürek ve Meram Belediye Başkanı Sayın Refik Tuzcuoğlu bir sabah saat 08:30 civarında eski SSK (yeni Konya Eğitim ve Araştırma) Hastanesi civarını bir dolaşmalılar. Örneğin Piyale Sokak’a girerek “Benim yaya vatandaşım nereden yürüyecek? Hay Allah! Biz yeni yeni caddeler açarken, köprülü kavşaklar inşa ederken nasıl olmuş da yıllardır var olan bir sokağın kaldırımını unutmuşuz (ya da var olan kaldırımın işgal edilmesine duyarsız kalmışız)?” demeliler.
Daha önce defalarca dile getirdiğimiz bu hastane çevresindeki trafik, yaya kaldırımı, park vb. sorunların çözülmesi için bencileyin sıradan vatandaşların konuşmasının-yazmasının etkili olabileceğini düşünmüyorum, çünkü sıradan olmayan bir vatandaşın (bir önceki valimiz Sayın Atilla Osmançelebioğlu’nun eşinin) içinde bulunduğu bir otomobilin bu çevrede kaza yapması bile buralardaki sorun yumağına hakkıyla el atılmasına yetmedi. Bendeniz sadece duyarlı bir vatandaş olarak tarihe not düşmek istedim.
O kadar…
Pazar, Nisan 22, 2007
Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Dr. Chan'e Açık Mektup
Alison KATZ
Sevgili Dr. Chan, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörlüğü görevini uluslararası sağlık otoritesinin güç sahibi azınlıklarca artan biçimde baskılandığı, hizmet ettiği insanlardan ayrıldığı ve halk sağlığı misyonundan uzaklaştığı iki cesaret kırıcı on yıldan sonra devraldınız.
Kısaca, halk yararına çalışan çoğu sosyal ve ekonomik kurumlar gibi DSÖ de neoliberal küreselleşmenin kurbanı oldu. Kıdemli ya da daha az kıdemli pozisyonlarda görev yapan bir kısım DSÖ çalışanı bu sürecin kötü sonuçlarıyla mücadele ettiler, ancak yıkım çok büyüktü. Önlenebilir hastalık ve ölümlerin sürüp gitmesi trajedisine ve skandaline ek olarak DSÖ hizmet ettiği insanlar arasındaki dostlarını kaybetti, yeni etki alanları arayışında zengin ve güç sahibi "ortaklar" kazandı.
"Herkes İçin Sağlık", 1945-1975'in yani daha adil, dolayısıyla da daha sağlıklı, bir dünya için otuz yıllık bir samimi ilerlemenin sonunda DSÖ'nün sloganı oldu. Bu, halkların kendi kaderini belirleme ve ulusal kaynakları kontrol etme hakkı da dahil olmak üzere güç ve kaynakların yeniden dağılımı ihtiyacının geniş ölçüde tanındığı ve temel sağlık ihtiyaçlarının karşılanması için evrensel ölçekte kapsamlı halk sağlığı hizmetlerine güçlü bir bağlılığın olduğu, bir "sömürgeleşmeye karşı çıkma" dönemiydi. Bir iyimserlik, ahlaki yaklaşım ve samimi ilerleme devriydi.
İyimserlik tam anlamıyla doğrulandı çünkü dünya barışı, güvenliği ve herkesin iyiliğini sağlamak için bol miktarda kaynağa sahipti; dahası aynı kaynaklara hâlâ da sahip.
"Herkes İçin Sağlık" bir ütopya değil. O var ve ulaşılabilir. G8 tarafından tanımlanan ve sınırlanan "Binyıl Kalkınma Hedefleri"ne göre ulaşılması çok daha mümkün bir hedef.
Otuz yıl ilerleme ve tersine hareket döngülerinin süresi ise eğer, halkın güçlü azınlıkların imtiyazlarını sürdürmelerine inatla karşı çıkacakları yeni bir 30 yıllık ilerleme döngüsüne giriyoruz. Ve sizin DSÖ Genel Direktörü olduğunuz beş yıl bu yeni ilerleme dönemi ile örtüşmektedir.
Sözlerime son vermeden, seçildiğinizden bu yana yaptığınız muhtelif konuşmalarınızda (1) değindiğiniz noktaların bazıları üzerine yorumlarımı aktarmak isterim.... Eminim ki yaklaşımınız -engellenmeden yarısını dahi hayata geçirebilseniz- bu ilerlemeyi güçlendirecek ve hızlandıracaktır.
1. Yoksulluk ve güvensizlikten çok eşitsizlik ana odak olmalıdır.
Yoksulluğu ve güvensizliği çok haklı olarak "DSÖ tüzüğünün kalbinde" diye tanımladığınız ahengin en büyük düşmanları olarak belirttiniz. "Sağlık esas olarak hem gelişmeyle hem de güvenlikle ve dolayısıyla ahenkle ilişkilidir" dediniz.
Sosyal adaletçi bakış açısı daha da ileri giderek barış ve güvenliğin adalet olmadan sağlanamayacağını, sağlığın ise adil ve özgürleştirici gelişme olmadan kazanılamayacağını söylemeyi gerektirir.
Bugün, göreceli olanı mutlak olana tercih etmek için değil; eşitsiz güç ilişkileri bizatihi hem yoksulluğun hem de güvensizliğin kaynağı olduğu için ve eşitsizlik, her türlü maddi zenginlik ya da yoksunluk seviyesinden bağımsız olarak, sağlık için, güvenli ve sağlıklı toplumlar için kötü olduğundan "yoksulluktan ziyade eşitsizliğe" odaklanmalıyız.
2000 yılında erişkinlerin en zenginlerinin yüzde 1'i küresel servetin yüzde 40'ına, yüzde 10'unun yüzde 85'ine sahip olduğu dünyada eşitsizlikler sadece bölücü olmaları bakımından kaba değil aynı zamanda ölümcüldür de.
2. Dikkatleri zenginler üzerinde odaklama, ama yoksullarla buluşma zamanı
Dikkati yoksullar üzerine odaklamak ama onları zenginlerle buluşturarak ortaklıklar kurmaya çalışmak moda oldu. Eşitsizliği temel sorun olarak dile getirmek için bu durumu tersine çevirmek gerekir. Şimdi dikkati zenginler ve güçlüler üzerine odaklama zamanı çünkü onlar eşitsiz güç ilişkileri mekanizmaları üzerine uzmandırlar. Onlar eşitsizlikleri üreten, güçlendiren ve hızlandıran politika ve stratejilerin mimarlarıdır. Bu sistemler iyice incelenmeli ve kamu denetimine ve demokratik kontrole açılmalıdır.
Yoksullar G8 zirvelerine, "küresel fon"un yada "yardımseverlik vakıfları"nın genel kurullarına, hatta çokuluslu şirketlerin yönetim kurulu başkanlarının Dünya Ekonomik Forumu'na katılamazlar.
Ancak yoksullar da toplantılar düzenliyorlar ve Dünya Sosyal Forumu'nda, ulusal ve bölgesel forumlarda, sendikalarda, siyasi hareketlerde ve başka yerlerde -mükemmel olmasa bile- temsil ediliyorlar.
3. Kamu-özel ortaklığı mı, yoksa güvenilir, adaletli vergiye dayalı bir düzen mi?
"Halk sağlığı alanı giderek artan sağlık inisiyatifleriyle birlikte eylem için karmaşık ve kalabalık bir arena haline gelmiştir" dediniz ve bize DSÖ'nün "tüzüğünden gelen zorunlulukla sağlıkta yönlendirici ve koordine edici otorite olarak hareket etmesi" gerektiğini hatırlattınız.
Bildiğiniz gibi, kamu-özel sektör ortaklıkları aşikar çıkar çatışmalarının 30 yıl önce bu gibi düzenlemeleri hukuk dışı kılmasına rağmen küresel sağlık çalışmaları için politik bir paradigma haline geldi. Kamusal sorumlulukları olan kurumlar ve örgütler finansman sağlamanın tek yolu olduğu için özel sektörle ortaklıklar kurmak zorunda kalıyorlar.
Bu durum, neo-liberal ekonomik rejimlerde kamu sektörünün bütçelerinin tırpanlanmasına ve vergi tabanlarının yok edilmesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Bu gelişmeler bizatihi ulusaşırı şirketlerin hükümetlere ve uluslararası finans kurumlarına yönelik dayatmaların bir sonucudur.
Çözüm, tüm kamu hizmetlerine yetecek kadar hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yeterli temel vergilerin alınması, düzenli bütçeler ayrılarak DSÖ gibi halk sağlığı örgütlerinin uluslararası sorumluluklarını ticari faaliyetlerin bozmasına meydan bırakmayacak biçimde yapmaları için gerekli finansman da dahil olmak üzere, ekonomik adaletin sağlanmasıdır.
"Vakıfların, fon ajanslarının ve bağışçı hükümetlerin verdiği paranın benzeri görülmemiş miktarda" olduğunu bildirdiniz. Bu fonları, hakkınız ve göreviniz olduğu üzere, vizyonunuzu ve önceliklerinizi gerçekleştirmek için kullanabilirseniz bu tamamen olumlu bir şeydir.
Dediğiniz gibi "Temel Sağlık Hizmeti" sağlık sistemlerine kapasite oluşturmanın temel taşıdır. Aynı zamanda sağlık gelişimi ve toplumsal sağlık güvenliğinin de merkezindedir. TSH, somut, adil vergi temelli ve diğer borç silme ve onarma, uluslararası ticari aktivitelerinin demokratik kontrolü gibi yeniden dağıtıcı adaletle desteklenmezse laftan öteye gidemez.
4. Bilgi kamu yararına olmalıdır, dünya ticari "bilim"i satın alamaz
Teknik otorite olmanın DSÖ'nün dört eşsiz varlığından biri olduğunu belirttiniz ve "rehberliğimizde kesinlikle otoriter olabilmeliyiz" ve "DSÖ araştırma ve geliştirme gündemine müdahale etmelidir" dediniz. DSÖ'nün teknik sağlık otoritesi rolü elbette onun en önemli yanı ve üstünlüğüdür. Her şeyin ötesinde, dile getirilmesi önemli olan konu; mevcut bilimdeki kriz ve bilgi sistemlerinin yeniden kamu yararına geri kazanılmasıdır.
Bilimin ticarileşmesi ve endüstri ile akademik kurumların yakın ilişkisi (2) DSÖ'nün dikkatle izlediği bir konu olmalıdır. Bu bağlamda, toplumun DSÖ'nün Çernobil'in sağlığa etkileri ve genetiği değiştirilmiş gıdaların güvenilirliği hakkındaki son raporlarının tarafsız bilim adamlarının danışmanlığında, başkalarının çıkarlarınca engellenmeden, hazırlandığı konusunda teminat istemekte ısrar etme hakkı vardır.
Bilimin geleneksel ideallerinin yozlaşmasıyla ilgili olarak Lancet dergisindeki bir başyazıda şöyle denilmektedir: "Akademik kurumlar bağımsız akademik statülerini korumak yerine kendileri için keşiflerini pazarlama çareleri arayan işyerleri haline geldiler".
Aynı derecede endişe verici bir başka şey de bilginin daha önce eşine rastlanmayan bir biçimde özeleştirilmesi anlamına gelen yeni, ticarileşmiş entelektüel telif hakları rejimidir. Bilgi kamu mülkiyetinde olmalı, herkes erişebilmelidir. Hepsinden öte doğru ve güvenilir olmalıdır.
Önlenebilir hastalıklar ve ölümler yüksek oranlarda sürüp giderken, yeni enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkarken ve eskileri hortlarken, çevresel tahribatın mahvedici etkileri ortaya çıkarken ve halk sağlığı için kaynaklar sürekli kısıtlanırken dünya ticari "bilim"e güç yetiremez. DSÖ, dünyanın sağlık konusundaki teknik otoritesi olarak, bilimsel araştırmanın yapılma ve finanse edilme biçimini, bilginin elde edilme ve uygulanma biçimini dönüştürmede önderlik yapmalıdır.
5. Uluslararası sivil hizmet çalışanlarının etik değerleri ve bağımsızlığı
"Sağlık mesleğinin etik temellerini paylaşıyoruz. Bu meslek insanların acılarını önlemeye ve dindirmeye adanmış bakım, sağaltma ve bilim temelli bir meslektir. Bu bize ahlaki otoritemizi ve en soylu etik değerler sistemini kazandırmaktadır" dediniz.
Neoliberal zamanlarda çalışanların kamu hizmeti görenler ya da arkadaşlar olarak ne DSÖ emirlerine yakın durmaları ne de etik değerlere saygıyı korumaları her zaman kolay olmadı. Baskı çoğu zaman karşı durulamaz boyutlara ulaştığında uluslararası sivil görevlilerin bağımsızlığı önemli oranda zedelendi.
Bildiğiniz gibi, çalışanlarla ilişkiler o kadar kötü bir noktaya geldi ki DSÖ tarihinde ilk kez 2005 Kasım'ında 700 kişinin katıldığı bir iş durdurma eylemi gerçekleşti. Sadece çalışanların derin tatminsizliklerini değil, aynı zamanda bir BM organının uluslararası çalışma standartlarını hiçe saymasını da yansıtan bu olay ciddi disiplin cezası tehditlerine karşın gerçekleşti.
İş durdurma ayıplanacak, üzülecek ya da cezalandırılacak bir olay değil (3), üye ülkelere ve DSÖ'nün seçiciler kitlesine radikal değişikliklerin gerektiğini haber veren gerekli bir sinyaldir.
Geçen yirmi yıl içindeki gidişata karşı çıkan çalışanlar çoğunlukla önlenebilir hastalıkların ve ölümlerin sosyal ve ekonomik köklerini açıkça belirleyen, tartışmayı doğrudan uluslararası güçler arasına yerleştiren ve sağlığın sağlık sektörü dışı belirleyicilerini dikkate alan kapsamlı bir halk sağlığı bakış açısında ısrar eden Alma Ata Deklarasyonu'na bağlılıkları nedeniyle "suçlu"durlar.
Bunlar DSÖ'nün Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu'nun kurulmasında etkili olan, "Herkes İçin Sağlık" ilkelerine ve değerlerine dönülmesini isteyen sivil toplum örgütlerinin başını çektiği geniş bir hareketin parçalarıdır.
Bazıları, Çalışanlar Derneği vasıtasıyla, üye ülkelere, görevleri gereği (4) rüşveti, kayırmacılığı, kuralların ve işlemlerin kötüye kullanımını ve etkisiz iç adalet sistemini gösterdikleri için de suçludurlar.
Bugün çalışanların ilgilerinin ve bakış açılarının ilgi ve saygı ile kabul edilebileceği medeni ve onurlu bir yönetim ilişkisi için bir şans vardır. İlk adım DSÖ'nün sadece "sağlığa hak-temelli bir yaklaşımı" desteklemekle kalmayıp İLO Sözleşmelerine tam olarak uyan "hak temelli" bir kuruluş olduğunu açıklaması olabilir. Çalışanların morali ve motivasyonları liderliğe olan güvenleri arttıkça yükselecektir.
6. "Herkes İçin Sağlık" politikası değer yüklü ve açıkça politiktir
Arkadaşlarımla yukarıdaki konular hakkında tartışırken benim görüşlerim hakkında şunları söylediler: Sen bir STK için çalışmalısın, senin bakış açın politik, DSÖ bir yürütme organı değildir. Bu yorumlardan ilkine cevabım DSÖ çalışanlarının Herkes İçin Sağlık ilkelerine ve değerlerine başka herhangi bir organizasyonun çalışanlarından daha fazla adanmış olmaları, aynı şekilde tüm BM çalışanlarının BM Şartı'nın müdafaa için en ön cephede yer almalarıdır.
İkinci yoruma cevabım sağlığın politik olduğu ve aynen sağlık ve sağlık bakımı hakkındaki neo-liberal proje gibi "Temel Sağlık Hizmetleri" yaklaşımı ve "Herkes İçin Sağlık"ın da tümüyle politik bir yaklaşım olduğudur. Günümüzün uluslararası sağlık yapılanması politik değerleri, niyetleri ve ilgileri inkar etmekte ve kendini tarafsız, nesnel ve bilimsel gerçeklerle donanmış olarak göstermektedir. Ancak bilimsel nesnellik alttaki değerlerin ve ilkelerin bilincinde olmayı ve onaylamayı gerektirir.
DSÖ Tüzüğünün oluşturulmasına katılan devletler, BM Şartı ile birlikte, DSÖ'yü kurarken dokuz etik ilkeyi kabul ettiler. Bu ilkeler bizim "ahlaki otorite"mizin kaynağıdır ve o değer yüklü ve -eğer politika toplumsal yapıların ve işlevlerin, özellikle gücün ve kaynakların üyelerinin yararına olarak dağıtılması ile ilgili olarak düzenlenmesi ise- oldukça politik bir belgedir.
Benim DSÖ'nün yürütme organı olmadığı yolundaki üçüncü yoruma cevabım ise DSÖ yürütme organı olmamakla birlikte sağlık için temel ihtiyaçların karşılanmasını garantilemek için -ciddi bilimsel ve güvenli kanıtlar temelinde- politikaları ve stratejileri belirleme ve geliştirme anlamında açık bir savunucu role sahiptir, şeklinde.
7. Çatışan bağlılıklar
Neo-liberal on yıllarda, DSÖ çalışanları ve diğer uluslararası hizmet görenler, kendilerini bir tarafta DSÖ'nün kurumsal yönetmelikleri ve BM Şartı, diğer tarafta ise -DSÖ hükümetler arası bir kurum olduğu için- üye ülkelere ve halihazırda DSÖ'yü yönetenlere ve onların yönetmelikleri yorumlamalarına karşı olmak üzere çatışan görevlerin yarattığı sıkıntılı bir durumda buldular. En aşikar örnekler BM müeyyidelerinin ve Irak'ın işgalinin neden olduğu halk sağlığı felaketleridir (5). Bu fiiller sırasıyla savaş suçu ve soykırım olarak vasıflandırılmıştır (6).
"Çatışan bağlılıklar"a daha az şaşırtıcı örnekler manşetlere çıkmayan ancak günlük olarak hatta daha geniş ölçekte, hastalığa hatta ölüme yol açan bazı politikalarla ve stratejilerle ilişkilidir. DSÖ ticaretin adil olmayan kurallarını, tiksindirici borçlanmayı, ekonomilerin merhametsizce "serbestleştirilmesini", kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini ve halkların ulusal kaynaklarının sürekli sömürülmesini dünya insanlarına açıklayamadı. Bu işlemlerin yoksulluk ve eşitsizlik ürettiklerine, halkın yeterli su ve gıda temin etmesini bozduğuna, dünya nüfusunun yarısından fazlasının tarifsiz sefalet içinde yaşamasın yol açtıklarına dair bol miktarda delil olmasına rağmen bunu gerçekleştiremedi.
Her yıl en az 10 milyon çocuk ölmektedir ve bunların büyük çoğunluğu önlenebilir. Hayatı tehdit eden, yapısal şiddet ilkeli, kesin bir karşı koyma gerektirir, ihtiyatlı uyarılar, ürkek kabullenişler bu gerçeği değiştiremez.
8. Tabi ki olağanüstü zamanlarda olağanüstü cevaplar gerekir
"Zengin ülkelerin vatandaşlarının halihazırda yaşamlarını sürdürdükleri tarz, genelde, ahlaki olarak kabul edilebilir"(7). Sosyal adalet ve Herkes için Sağlık mücadelesinin temeli "herkesin gözde önyargısı"nın son derece yanlış olduğunu fark etmektir.
DSÖ -ve diğer BM- çalışanları alternatif bilgi kaynaklarına başvurmadıklarından yanlış bilgilendirilmiş olabilirler. Ancak hiç birimiz bilgiye ulaşımın mümkün olmadığını söyleyemeyiz. Şimdi, BM ve DSÖ çalışanlarının BM Şartı'na ve DSÖ kuruluş tüzüğüne hizmet biçimlerinin ahlaki olarak kabul edilebilir mi olduğuna ya da bu inancın bizim bizim en sevdiğimiz önyargımız mı olduğuna karar verme zamanıdır.
Dr. Chan, dile getirdiğiniz bakış açısı ve yaklaşım örnek gösterilmeye layıktır ve çalışanlar için bir ilham kaynağıdır. Bununla birlikte eğer çalışanlar yaklaşımınızın gerçekleştirilmesine yardım etmelerini istiyorsanız; onların inandıkları şeyler üzerine cesaretlerini toplamalarını, güçlü bir muhalefet karşısında sıkı durmalarını ve DSÖ'nün kuruluş tüzüğüne bağlı kalmalarını da sağlamanız gerekir.
Dipnotlar:
(1). Genel Direktör seçildikten sonra 9 Kasım 2006'da Dünya Sağlık Asamblesi'ne yapılan konuşma, 4 Ocak 2007'de DSÖ çalışanlarına yapılan konuşma.
(2). Bu bölüm Toplumda Bilim Enstitüsü Bilgi Mukavelesi'nden alınmıştır. www.i-sis.org.uk/conventiononknowledge.php
(3). On yedi yıl hizmetten sonra, iş bırakma eyleminden üç hafta sonra ve iki yıllık kontratımın yenilenmesine üç hafta kala işime son verildi. Bu durum İsveç sendikalarınca ve çalışanlar birliği avukatlarınca misilleme (bir insan hakkı ihlali) olarak değerlendirildi.
(4). Yönetim Kurulu Kararı(EB91/1993/REC/1)'na göre
(5). Şubat 2003'ün hemen öncesinde, DSÖ işgal sonrası acil sağlık önlemleri konusunda hazırlığa başladı. Şiddetin önlenmesine değil de bir "temizlik harekatı"na katkıda bulunmak istemeyen çalışanlar yönetime BM Şartı'na uygunluğu sorgulayan bir dilekçe vereceklerini bildirdiler. Onlara eğer böyle bir şey yaparlarsa istifalarının isteneceği söylendi.
(6). Örnek olarak bakınız International War Crimes Tribunal çalışanlarınca İlk Celse için hazırlanan Başlangıç Şikayeti http://deoxy.org/wc/warcrim2.htm BM yaptırımlarının etkileri hakkında rapor http://www.geocities.com/iraqinfo/sanctions/holocaust.html
(7). Thomas W. Pogge, World Poverty and Human Rights, Polity Press 2002
http://www.bianet.org/2007/03/02/92822.htmadresinde yayınlanan bu yazı Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi'nden Dr. Nazmi Zengin tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
Sevgili Dr. Chan, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörlüğü görevini uluslararası sağlık otoritesinin güç sahibi azınlıklarca artan biçimde baskılandığı, hizmet ettiği insanlardan ayrıldığı ve halk sağlığı misyonundan uzaklaştığı iki cesaret kırıcı on yıldan sonra devraldınız.
Kısaca, halk yararına çalışan çoğu sosyal ve ekonomik kurumlar gibi DSÖ de neoliberal küreselleşmenin kurbanı oldu. Kıdemli ya da daha az kıdemli pozisyonlarda görev yapan bir kısım DSÖ çalışanı bu sürecin kötü sonuçlarıyla mücadele ettiler, ancak yıkım çok büyüktü. Önlenebilir hastalık ve ölümlerin sürüp gitmesi trajedisine ve skandaline ek olarak DSÖ hizmet ettiği insanlar arasındaki dostlarını kaybetti, yeni etki alanları arayışında zengin ve güç sahibi "ortaklar" kazandı.
"Herkes İçin Sağlık", 1945-1975'in yani daha adil, dolayısıyla da daha sağlıklı, bir dünya için otuz yıllık bir samimi ilerlemenin sonunda DSÖ'nün sloganı oldu. Bu, halkların kendi kaderini belirleme ve ulusal kaynakları kontrol etme hakkı da dahil olmak üzere güç ve kaynakların yeniden dağılımı ihtiyacının geniş ölçüde tanındığı ve temel sağlık ihtiyaçlarının karşılanması için evrensel ölçekte kapsamlı halk sağlığı hizmetlerine güçlü bir bağlılığın olduğu, bir "sömürgeleşmeye karşı çıkma" dönemiydi. Bir iyimserlik, ahlaki yaklaşım ve samimi ilerleme devriydi.
İyimserlik tam anlamıyla doğrulandı çünkü dünya barışı, güvenliği ve herkesin iyiliğini sağlamak için bol miktarda kaynağa sahipti; dahası aynı kaynaklara hâlâ da sahip.
"Herkes İçin Sağlık" bir ütopya değil. O var ve ulaşılabilir. G8 tarafından tanımlanan ve sınırlanan "Binyıl Kalkınma Hedefleri"ne göre ulaşılması çok daha mümkün bir hedef.
Otuz yıl ilerleme ve tersine hareket döngülerinin süresi ise eğer, halkın güçlü azınlıkların imtiyazlarını sürdürmelerine inatla karşı çıkacakları yeni bir 30 yıllık ilerleme döngüsüne giriyoruz. Ve sizin DSÖ Genel Direktörü olduğunuz beş yıl bu yeni ilerleme dönemi ile örtüşmektedir.
Sözlerime son vermeden, seçildiğinizden bu yana yaptığınız muhtelif konuşmalarınızda (1) değindiğiniz noktaların bazıları üzerine yorumlarımı aktarmak isterim.... Eminim ki yaklaşımınız -engellenmeden yarısını dahi hayata geçirebilseniz- bu ilerlemeyi güçlendirecek ve hızlandıracaktır.
1. Yoksulluk ve güvensizlikten çok eşitsizlik ana odak olmalıdır.
Yoksulluğu ve güvensizliği çok haklı olarak "DSÖ tüzüğünün kalbinde" diye tanımladığınız ahengin en büyük düşmanları olarak belirttiniz. "Sağlık esas olarak hem gelişmeyle hem de güvenlikle ve dolayısıyla ahenkle ilişkilidir" dediniz.
Sosyal adaletçi bakış açısı daha da ileri giderek barış ve güvenliğin adalet olmadan sağlanamayacağını, sağlığın ise adil ve özgürleştirici gelişme olmadan kazanılamayacağını söylemeyi gerektirir.
Bugün, göreceli olanı mutlak olana tercih etmek için değil; eşitsiz güç ilişkileri bizatihi hem yoksulluğun hem de güvensizliğin kaynağı olduğu için ve eşitsizlik, her türlü maddi zenginlik ya da yoksunluk seviyesinden bağımsız olarak, sağlık için, güvenli ve sağlıklı toplumlar için kötü olduğundan "yoksulluktan ziyade eşitsizliğe" odaklanmalıyız.
2000 yılında erişkinlerin en zenginlerinin yüzde 1'i küresel servetin yüzde 40'ına, yüzde 10'unun yüzde 85'ine sahip olduğu dünyada eşitsizlikler sadece bölücü olmaları bakımından kaba değil aynı zamanda ölümcüldür de.
2. Dikkatleri zenginler üzerinde odaklama, ama yoksullarla buluşma zamanı
Dikkati yoksullar üzerine odaklamak ama onları zenginlerle buluşturarak ortaklıklar kurmaya çalışmak moda oldu. Eşitsizliği temel sorun olarak dile getirmek için bu durumu tersine çevirmek gerekir. Şimdi dikkati zenginler ve güçlüler üzerine odaklama zamanı çünkü onlar eşitsiz güç ilişkileri mekanizmaları üzerine uzmandırlar. Onlar eşitsizlikleri üreten, güçlendiren ve hızlandıran politika ve stratejilerin mimarlarıdır. Bu sistemler iyice incelenmeli ve kamu denetimine ve demokratik kontrole açılmalıdır.
Yoksullar G8 zirvelerine, "küresel fon"un yada "yardımseverlik vakıfları"nın genel kurullarına, hatta çokuluslu şirketlerin yönetim kurulu başkanlarının Dünya Ekonomik Forumu'na katılamazlar.
Ancak yoksullar da toplantılar düzenliyorlar ve Dünya Sosyal Forumu'nda, ulusal ve bölgesel forumlarda, sendikalarda, siyasi hareketlerde ve başka yerlerde -mükemmel olmasa bile- temsil ediliyorlar.
3. Kamu-özel ortaklığı mı, yoksa güvenilir, adaletli vergiye dayalı bir düzen mi?
"Halk sağlığı alanı giderek artan sağlık inisiyatifleriyle birlikte eylem için karmaşık ve kalabalık bir arena haline gelmiştir" dediniz ve bize DSÖ'nün "tüzüğünden gelen zorunlulukla sağlıkta yönlendirici ve koordine edici otorite olarak hareket etmesi" gerektiğini hatırlattınız.
Bildiğiniz gibi, kamu-özel sektör ortaklıkları aşikar çıkar çatışmalarının 30 yıl önce bu gibi düzenlemeleri hukuk dışı kılmasına rağmen küresel sağlık çalışmaları için politik bir paradigma haline geldi. Kamusal sorumlulukları olan kurumlar ve örgütler finansman sağlamanın tek yolu olduğu için özel sektörle ortaklıklar kurmak zorunda kalıyorlar.
Bu durum, neo-liberal ekonomik rejimlerde kamu sektörünün bütçelerinin tırpanlanmasına ve vergi tabanlarının yok edilmesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Bu gelişmeler bizatihi ulusaşırı şirketlerin hükümetlere ve uluslararası finans kurumlarına yönelik dayatmaların bir sonucudur.
Çözüm, tüm kamu hizmetlerine yetecek kadar hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yeterli temel vergilerin alınması, düzenli bütçeler ayrılarak DSÖ gibi halk sağlığı örgütlerinin uluslararası sorumluluklarını ticari faaliyetlerin bozmasına meydan bırakmayacak biçimde yapmaları için gerekli finansman da dahil olmak üzere, ekonomik adaletin sağlanmasıdır.
"Vakıfların, fon ajanslarının ve bağışçı hükümetlerin verdiği paranın benzeri görülmemiş miktarda" olduğunu bildirdiniz. Bu fonları, hakkınız ve göreviniz olduğu üzere, vizyonunuzu ve önceliklerinizi gerçekleştirmek için kullanabilirseniz bu tamamen olumlu bir şeydir.
Dediğiniz gibi "Temel Sağlık Hizmeti" sağlık sistemlerine kapasite oluşturmanın temel taşıdır. Aynı zamanda sağlık gelişimi ve toplumsal sağlık güvenliğinin de merkezindedir. TSH, somut, adil vergi temelli ve diğer borç silme ve onarma, uluslararası ticari aktivitelerinin demokratik kontrolü gibi yeniden dağıtıcı adaletle desteklenmezse laftan öteye gidemez.
4. Bilgi kamu yararına olmalıdır, dünya ticari "bilim"i satın alamaz
Teknik otorite olmanın DSÖ'nün dört eşsiz varlığından biri olduğunu belirttiniz ve "rehberliğimizde kesinlikle otoriter olabilmeliyiz" ve "DSÖ araştırma ve geliştirme gündemine müdahale etmelidir" dediniz. DSÖ'nün teknik sağlık otoritesi rolü elbette onun en önemli yanı ve üstünlüğüdür. Her şeyin ötesinde, dile getirilmesi önemli olan konu; mevcut bilimdeki kriz ve bilgi sistemlerinin yeniden kamu yararına geri kazanılmasıdır.
Bilimin ticarileşmesi ve endüstri ile akademik kurumların yakın ilişkisi (2) DSÖ'nün dikkatle izlediği bir konu olmalıdır. Bu bağlamda, toplumun DSÖ'nün Çernobil'in sağlığa etkileri ve genetiği değiştirilmiş gıdaların güvenilirliği hakkındaki son raporlarının tarafsız bilim adamlarının danışmanlığında, başkalarının çıkarlarınca engellenmeden, hazırlandığı konusunda teminat istemekte ısrar etme hakkı vardır.
Bilimin geleneksel ideallerinin yozlaşmasıyla ilgili olarak Lancet dergisindeki bir başyazıda şöyle denilmektedir: "Akademik kurumlar bağımsız akademik statülerini korumak yerine kendileri için keşiflerini pazarlama çareleri arayan işyerleri haline geldiler".
Aynı derecede endişe verici bir başka şey de bilginin daha önce eşine rastlanmayan bir biçimde özeleştirilmesi anlamına gelen yeni, ticarileşmiş entelektüel telif hakları rejimidir. Bilgi kamu mülkiyetinde olmalı, herkes erişebilmelidir. Hepsinden öte doğru ve güvenilir olmalıdır.
Önlenebilir hastalıklar ve ölümler yüksek oranlarda sürüp giderken, yeni enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkarken ve eskileri hortlarken, çevresel tahribatın mahvedici etkileri ortaya çıkarken ve halk sağlığı için kaynaklar sürekli kısıtlanırken dünya ticari "bilim"e güç yetiremez. DSÖ, dünyanın sağlık konusundaki teknik otoritesi olarak, bilimsel araştırmanın yapılma ve finanse edilme biçimini, bilginin elde edilme ve uygulanma biçimini dönüştürmede önderlik yapmalıdır.
5. Uluslararası sivil hizmet çalışanlarının etik değerleri ve bağımsızlığı
"Sağlık mesleğinin etik temellerini paylaşıyoruz. Bu meslek insanların acılarını önlemeye ve dindirmeye adanmış bakım, sağaltma ve bilim temelli bir meslektir. Bu bize ahlaki otoritemizi ve en soylu etik değerler sistemini kazandırmaktadır" dediniz.
Neoliberal zamanlarda çalışanların kamu hizmeti görenler ya da arkadaşlar olarak ne DSÖ emirlerine yakın durmaları ne de etik değerlere saygıyı korumaları her zaman kolay olmadı. Baskı çoğu zaman karşı durulamaz boyutlara ulaştığında uluslararası sivil görevlilerin bağımsızlığı önemli oranda zedelendi.
Bildiğiniz gibi, çalışanlarla ilişkiler o kadar kötü bir noktaya geldi ki DSÖ tarihinde ilk kez 2005 Kasım'ında 700 kişinin katıldığı bir iş durdurma eylemi gerçekleşti. Sadece çalışanların derin tatminsizliklerini değil, aynı zamanda bir BM organının uluslararası çalışma standartlarını hiçe saymasını da yansıtan bu olay ciddi disiplin cezası tehditlerine karşın gerçekleşti.
İş durdurma ayıplanacak, üzülecek ya da cezalandırılacak bir olay değil (3), üye ülkelere ve DSÖ'nün seçiciler kitlesine radikal değişikliklerin gerektiğini haber veren gerekli bir sinyaldir.
Geçen yirmi yıl içindeki gidişata karşı çıkan çalışanlar çoğunlukla önlenebilir hastalıkların ve ölümlerin sosyal ve ekonomik köklerini açıkça belirleyen, tartışmayı doğrudan uluslararası güçler arasına yerleştiren ve sağlığın sağlık sektörü dışı belirleyicilerini dikkate alan kapsamlı bir halk sağlığı bakış açısında ısrar eden Alma Ata Deklarasyonu'na bağlılıkları nedeniyle "suçlu"durlar.
Bunlar DSÖ'nün Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu'nun kurulmasında etkili olan, "Herkes İçin Sağlık" ilkelerine ve değerlerine dönülmesini isteyen sivil toplum örgütlerinin başını çektiği geniş bir hareketin parçalarıdır.
Bazıları, Çalışanlar Derneği vasıtasıyla, üye ülkelere, görevleri gereği (4) rüşveti, kayırmacılığı, kuralların ve işlemlerin kötüye kullanımını ve etkisiz iç adalet sistemini gösterdikleri için de suçludurlar.
Bugün çalışanların ilgilerinin ve bakış açılarının ilgi ve saygı ile kabul edilebileceği medeni ve onurlu bir yönetim ilişkisi için bir şans vardır. İlk adım DSÖ'nün sadece "sağlığa hak-temelli bir yaklaşımı" desteklemekle kalmayıp İLO Sözleşmelerine tam olarak uyan "hak temelli" bir kuruluş olduğunu açıklaması olabilir. Çalışanların morali ve motivasyonları liderliğe olan güvenleri arttıkça yükselecektir.
6. "Herkes İçin Sağlık" politikası değer yüklü ve açıkça politiktir
Arkadaşlarımla yukarıdaki konular hakkında tartışırken benim görüşlerim hakkında şunları söylediler: Sen bir STK için çalışmalısın, senin bakış açın politik, DSÖ bir yürütme organı değildir. Bu yorumlardan ilkine cevabım DSÖ çalışanlarının Herkes İçin Sağlık ilkelerine ve değerlerine başka herhangi bir organizasyonun çalışanlarından daha fazla adanmış olmaları, aynı şekilde tüm BM çalışanlarının BM Şartı'nın müdafaa için en ön cephede yer almalarıdır.
İkinci yoruma cevabım sağlığın politik olduğu ve aynen sağlık ve sağlık bakımı hakkındaki neo-liberal proje gibi "Temel Sağlık Hizmetleri" yaklaşımı ve "Herkes İçin Sağlık"ın da tümüyle politik bir yaklaşım olduğudur. Günümüzün uluslararası sağlık yapılanması politik değerleri, niyetleri ve ilgileri inkar etmekte ve kendini tarafsız, nesnel ve bilimsel gerçeklerle donanmış olarak göstermektedir. Ancak bilimsel nesnellik alttaki değerlerin ve ilkelerin bilincinde olmayı ve onaylamayı gerektirir.
DSÖ Tüzüğünün oluşturulmasına katılan devletler, BM Şartı ile birlikte, DSÖ'yü kurarken dokuz etik ilkeyi kabul ettiler. Bu ilkeler bizim "ahlaki otorite"mizin kaynağıdır ve o değer yüklü ve -eğer politika toplumsal yapıların ve işlevlerin, özellikle gücün ve kaynakların üyelerinin yararına olarak dağıtılması ile ilgili olarak düzenlenmesi ise- oldukça politik bir belgedir.
Benim DSÖ'nün yürütme organı olmadığı yolundaki üçüncü yoruma cevabım ise DSÖ yürütme organı olmamakla birlikte sağlık için temel ihtiyaçların karşılanmasını garantilemek için -ciddi bilimsel ve güvenli kanıtlar temelinde- politikaları ve stratejileri belirleme ve geliştirme anlamında açık bir savunucu role sahiptir, şeklinde.
7. Çatışan bağlılıklar
Neo-liberal on yıllarda, DSÖ çalışanları ve diğer uluslararası hizmet görenler, kendilerini bir tarafta DSÖ'nün kurumsal yönetmelikleri ve BM Şartı, diğer tarafta ise -DSÖ hükümetler arası bir kurum olduğu için- üye ülkelere ve halihazırda DSÖ'yü yönetenlere ve onların yönetmelikleri yorumlamalarına karşı olmak üzere çatışan görevlerin yarattığı sıkıntılı bir durumda buldular. En aşikar örnekler BM müeyyidelerinin ve Irak'ın işgalinin neden olduğu halk sağlığı felaketleridir (5). Bu fiiller sırasıyla savaş suçu ve soykırım olarak vasıflandırılmıştır (6).
"Çatışan bağlılıklar"a daha az şaşırtıcı örnekler manşetlere çıkmayan ancak günlük olarak hatta daha geniş ölçekte, hastalığa hatta ölüme yol açan bazı politikalarla ve stratejilerle ilişkilidir. DSÖ ticaretin adil olmayan kurallarını, tiksindirici borçlanmayı, ekonomilerin merhametsizce "serbestleştirilmesini", kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini ve halkların ulusal kaynaklarının sürekli sömürülmesini dünya insanlarına açıklayamadı. Bu işlemlerin yoksulluk ve eşitsizlik ürettiklerine, halkın yeterli su ve gıda temin etmesini bozduğuna, dünya nüfusunun yarısından fazlasının tarifsiz sefalet içinde yaşamasın yol açtıklarına dair bol miktarda delil olmasına rağmen bunu gerçekleştiremedi.
Her yıl en az 10 milyon çocuk ölmektedir ve bunların büyük çoğunluğu önlenebilir. Hayatı tehdit eden, yapısal şiddet ilkeli, kesin bir karşı koyma gerektirir, ihtiyatlı uyarılar, ürkek kabullenişler bu gerçeği değiştiremez.
8. Tabi ki olağanüstü zamanlarda olağanüstü cevaplar gerekir
"Zengin ülkelerin vatandaşlarının halihazırda yaşamlarını sürdürdükleri tarz, genelde, ahlaki olarak kabul edilebilir"(7). Sosyal adalet ve Herkes için Sağlık mücadelesinin temeli "herkesin gözde önyargısı"nın son derece yanlış olduğunu fark etmektir.
DSÖ -ve diğer BM- çalışanları alternatif bilgi kaynaklarına başvurmadıklarından yanlış bilgilendirilmiş olabilirler. Ancak hiç birimiz bilgiye ulaşımın mümkün olmadığını söyleyemeyiz. Şimdi, BM ve DSÖ çalışanlarının BM Şartı'na ve DSÖ kuruluş tüzüğüne hizmet biçimlerinin ahlaki olarak kabul edilebilir mi olduğuna ya da bu inancın bizim bizim en sevdiğimiz önyargımız mı olduğuna karar verme zamanıdır.
Dr. Chan, dile getirdiğiniz bakış açısı ve yaklaşım örnek gösterilmeye layıktır ve çalışanlar için bir ilham kaynağıdır. Bununla birlikte eğer çalışanlar yaklaşımınızın gerçekleştirilmesine yardım etmelerini istiyorsanız; onların inandıkları şeyler üzerine cesaretlerini toplamalarını, güçlü bir muhalefet karşısında sıkı durmalarını ve DSÖ'nün kuruluş tüzüğüne bağlı kalmalarını da sağlamanız gerekir.
Dipnotlar:
(1). Genel Direktör seçildikten sonra 9 Kasım 2006'da Dünya Sağlık Asamblesi'ne yapılan konuşma, 4 Ocak 2007'de DSÖ çalışanlarına yapılan konuşma.
(2). Bu bölüm Toplumda Bilim Enstitüsü Bilgi Mukavelesi'nden alınmıştır. www.i-sis.org.uk/conventiononknowledge.php
(3). On yedi yıl hizmetten sonra, iş bırakma eyleminden üç hafta sonra ve iki yıllık kontratımın yenilenmesine üç hafta kala işime son verildi. Bu durum İsveç sendikalarınca ve çalışanlar birliği avukatlarınca misilleme (bir insan hakkı ihlali) olarak değerlendirildi.
(4). Yönetim Kurulu Kararı(EB91/1993/REC/1)'na göre
(5). Şubat 2003'ün hemen öncesinde, DSÖ işgal sonrası acil sağlık önlemleri konusunda hazırlığa başladı. Şiddetin önlenmesine değil de bir "temizlik harekatı"na katkıda bulunmak istemeyen çalışanlar yönetime BM Şartı'na uygunluğu sorgulayan bir dilekçe vereceklerini bildirdiler. Onlara eğer böyle bir şey yaparlarsa istifalarının isteneceği söylendi.
(6). Örnek olarak bakınız International War Crimes Tribunal çalışanlarınca İlk Celse için hazırlanan Başlangıç Şikayeti http://deoxy.org/wc/warcrim2.htm BM yaptırımlarının etkileri hakkında rapor http://www.geocities.com/iraqinfo/sanctions/holocaust.html
(7). Thomas W. Pogge, World Poverty and Human Rights, Polity Press 2002
http://www.bianet.org/2007/03/02/92822.htmadresinde yayınlanan bu yazı Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi'nden Dr. Nazmi Zengin tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
Pazar, Nisan 15, 2007
BİR YANDA SAĞLIK YAYINCISI, ÖTE YANDA SİLAH FUARCISI
BİR YANDA SAĞLIK YAYINCISI, ÖTE YANDA SİLAH FUARCISI
Sigara üreten bir şirketin tıp dergileri de yayınladığını düşünebiliyor musunuz? İnsanların sağlığına en büyük zararı veren bir maddenin üretimi ile insanların tam iyilik halinde yaşamasını sağlamaya yönelik yayınlar yapmak arasındaki çelişkiyi düşündüğünüzde "olamaz böyle bir şey" demekten başka bir seçeneğiniz olduğunu sanmıyoruz.
Peki sigara üretimi yerine silah ticaretini koysak durum ne olur? Onu da en az birinci sorumuzda olduğu kadar abes bulursunuz, çünkü bu silahların da en az sigara kadar insanları acıya düçar eden savaşlarda kullanıldıklarını herkes biliyor.
Hem sigara üretip hem de tıp dergileri yayınlayan bir şirket bilmiyoruz ama ne yazık ki bir yandan silah ticareti alanında faaliyet gösterirken bir yandan da sağlık alanında dünyada en ön sıralarda gelen bir yayıncılık kuruluşu olan bir şirket biliyoruz.
Bu yayıncılık kuruluşunun adı Elsevier. Hayır yanlış duymadınız, tıp dünyasında çok saygın bir yeri olan The Lancet'i yayınlayan Elsevier bu...
Elsevier bilim-teknoloji ve sağlık bilimleri alanlarında 7,000 dergi editörü, 70,000 editörler kurulu üyesi, 200,000 danışmanla çalışıyor. Elsevier yayınladığı 2 binden fazla dergi ve 17,000 kitapta 500 bini aşkın bilim adamının katkısı var. Sağlık bilimleri alanındaki yayınları 800 civarında dergi ve binlerce kitap ile 20 milyon sağlık çalışanına hitap ediyor.
Elsevier bir yandan Reed Exhibitions adlı kuruluşu ile ABD,İngiltere, Orta Doğu, Brezilya, Almanya ve Tayvan'da silah fuarları düzenlerken bir yandan da The Lancet'de savaşların insanlık için ne büyük sağlıksızlık kaynağı olduğundan dem vuran yazılar yayınlanıyor. Şirket kendini işi tamamen yasal kurallara uyarak yaptığını ve yaşadığımız tehlikeli dünyada silahların da gerekli olduğunu belirterek savunuyor. Savaşlardan en çok zarar gören toplulukların yoksul ülkelerin kadın ve çocukları olduğu gerçeği gözönüne alındığında Elsevier'in bu açıklamaları hiç de inandırıcı gelmiyor.
Aslında 2005 yılında Elsevier, The Lancet'de derginin Uluslararası Danışma Kurulu tarafından kaleme alınan bir yazı ile silah ticaretiyle ilgili faaliyetine son vermesi konusunda uyarılmıştı. Ama aradan geçen yıllara rağmen hala Elsevier'in bu yönde hiç bir hareketi yok.
British Journal of Medicine'ın eski editörlerinden Richard Smith' göre Elsevier'i içinde bulunduğu yanlıştan döndürmek için editöründen okuruna, araştırmacısından danışmanına Elsevier'in bilim ve sağlık alanındaki yayınlarıyla ilişkili herkesin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Elsevier'in en karlı yatırım alın olan bilim ve sağlık yayıncılığı aslında şirketin en zayıf olduğu alan, çünkü bu alandaki ürün şirketin maaşlı çalışanlarından çok buralara yazı gönderilen araştırıcılar, bu yazıları gözden geçiren danışmalar ve bilimsel yeterlilikleri konusunda karar veren editörlerin çoğunlukla hiçbir karşılık almadan gerçekleştirdikleri emekle oluşuyor. Dolayısıyla silah ticaretine ve savaşa karşı olmak meslek etiklerinin bir parçası olan bu kişilerin emekten gelen güçlerini kullanma konusunda düşünce ve eylem birliğine varmaları Elsevier'i dize getirebilecek tek yol gibi görünüyor.
Bizlerin de Türkiye'de yaşayan hekimler / araştırmacılar / bilim insanları, başta Türk Tabipleri Birliği olmak üzere sağlık çalışanları örgütleri, sağlık sendikaları, sivil toplum kuruluşları olarak Elsevier'e tepkimizi iletmek zorundayız diye düşünüyorum.
Sigara üreten bir şirketin tıp dergileri de yayınladığını düşünebiliyor musunuz? İnsanların sağlığına en büyük zararı veren bir maddenin üretimi ile insanların tam iyilik halinde yaşamasını sağlamaya yönelik yayınlar yapmak arasındaki çelişkiyi düşündüğünüzde "olamaz böyle bir şey" demekten başka bir seçeneğiniz olduğunu sanmıyoruz.
Peki sigara üretimi yerine silah ticaretini koysak durum ne olur? Onu da en az birinci sorumuzda olduğu kadar abes bulursunuz, çünkü bu silahların da en az sigara kadar insanları acıya düçar eden savaşlarda kullanıldıklarını herkes biliyor.
Hem sigara üretip hem de tıp dergileri yayınlayan bir şirket bilmiyoruz ama ne yazık ki bir yandan silah ticareti alanında faaliyet gösterirken bir yandan da sağlık alanında dünyada en ön sıralarda gelen bir yayıncılık kuruluşu olan bir şirket biliyoruz.
Bu yayıncılık kuruluşunun adı Elsevier. Hayır yanlış duymadınız, tıp dünyasında çok saygın bir yeri olan The Lancet'i yayınlayan Elsevier bu...
Elsevier bilim-teknoloji ve sağlık bilimleri alanlarında 7,000 dergi editörü, 70,000 editörler kurulu üyesi, 200,000 danışmanla çalışıyor. Elsevier yayınladığı 2 binden fazla dergi ve 17,000 kitapta 500 bini aşkın bilim adamının katkısı var. Sağlık bilimleri alanındaki yayınları 800 civarında dergi ve binlerce kitap ile 20 milyon sağlık çalışanına hitap ediyor.
Elsevier bir yandan Reed Exhibitions adlı kuruluşu ile ABD,İngiltere, Orta Doğu, Brezilya, Almanya ve Tayvan'da silah fuarları düzenlerken bir yandan da The Lancet'de savaşların insanlık için ne büyük sağlıksızlık kaynağı olduğundan dem vuran yazılar yayınlanıyor. Şirket kendini işi tamamen yasal kurallara uyarak yaptığını ve yaşadığımız tehlikeli dünyada silahların da gerekli olduğunu belirterek savunuyor. Savaşlardan en çok zarar gören toplulukların yoksul ülkelerin kadın ve çocukları olduğu gerçeği gözönüne alındığında Elsevier'in bu açıklamaları hiç de inandırıcı gelmiyor.
Aslında 2005 yılında Elsevier, The Lancet'de derginin Uluslararası Danışma Kurulu tarafından kaleme alınan bir yazı ile silah ticaretiyle ilgili faaliyetine son vermesi konusunda uyarılmıştı. Ama aradan geçen yıllara rağmen hala Elsevier'in bu yönde hiç bir hareketi yok.
British Journal of Medicine'ın eski editörlerinden Richard Smith' göre Elsevier'i içinde bulunduğu yanlıştan döndürmek için editöründen okuruna, araştırmacısından danışmanına Elsevier'in bilim ve sağlık alanındaki yayınlarıyla ilişkili herkesin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Elsevier'in en karlı yatırım alın olan bilim ve sağlık yayıncılığı aslında şirketin en zayıf olduğu alan, çünkü bu alandaki ürün şirketin maaşlı çalışanlarından çok buralara yazı gönderilen araştırıcılar, bu yazıları gözden geçiren danışmalar ve bilimsel yeterlilikleri konusunda karar veren editörlerin çoğunlukla hiçbir karşılık almadan gerçekleştirdikleri emekle oluşuyor. Dolayısıyla silah ticaretine ve savaşa karşı olmak meslek etiklerinin bir parçası olan bu kişilerin emekten gelen güçlerini kullanma konusunda düşünce ve eylem birliğine varmaları Elsevier'i dize getirebilecek tek yol gibi görünüyor.
Bizlerin de Türkiye'de yaşayan hekimler / araştırmacılar / bilim insanları, başta Türk Tabipleri Birliği olmak üzere sağlık çalışanları örgütleri, sağlık sendikaları, sivil toplum kuruluşları olarak Elsevier'e tepkimizi iletmek zorundayız diye düşünüyorum.
Kaydol:
Yorumlar (Atom)