Geçen yazımızda Konya Valiliği'ne e-posta yolu ile yaptığımız bilgi edinme başvurumuzdan bahsetmiştik. Valilik Basın ve Halkla İlişkiler Md. Sn. A. Selim Gülbahar yazımızın yayınlandığı gün arayarak konuyla ilgilendiklerini, başvurumun hemen değerlendirilerek ilgili birime yönlendirildiğini bildirdiler. Duyarlı davranışlarından ve nazik yaklaşımlarından dolayı kendilerine teşekkür ediyorum. Yine aynı gün e-posta yoluyla başvurumun 31.08.2005 tarih ve 49 sayılı üst yazı ile İl Emniyet Müdürlüğüne gönderildiği bildirildi. Ancak ben hala Konya Valiliği'nce havai fişek gösterilerinin hangi şartlarda yapılacağı hakkında bir düzenleme yapılıp yapılmadığını öğrenememiş bulunuyorum.
Selçuklu Belediyesi Konya’da Belediyeler Kanunu’ndaki son değişikliklerle kurulması zorunlu hale getirilen “kent meclisi”ni oluşturmuş tek belediye. Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi atılan bu adımın arkasının getirilmesi gerekiyor. Çalışma gruplarının sağlıklı biçimde oluşturulması ve bir aksiyon planı yapılmasındaki sıkıntıların giderilmesi şart. Yoksa Kent Meclis’i de Çalışma Grupları da belediye yetkililerinin başkanlık ettiği, yandaş kişi ve kuruluşların temsil edildiği,sadece isimden ibaret göstermelik oluşumlar haline gelir. Bunu önlemenin bir yolu bu konuda bir yönetmelik çıkartmak olabilir. İşin üzerine ciddi olarak eğilen belediyelerde bu yapılmıştır. Selçuklu Belediyemizin de bu konuda bir şeyler yaptığını Kent Meclisi Yönetmeliği’ni çıkarttığını sanıyorum. Ancak bu yönetmeliği edinmek için elektronik ortamdan yaptığım başvuruya herhangi bir karşılık alamadım.
Yine aynı yolla Konya Büyükşehir Belediyesi’nden KOMEK’le ilgili bazı bilgileri talep ettik. Sağ olsunlar, hemen ilgilendiler Halkla İlişkiler Birimi’nden Sn. Emine Akıncı telefonla arayarak isteklerimizi detaylandırmamı istediler. Birkaç gün sonra da e-posta yoluyla sorularımın cevaplarını hiç değilse şeklen aldım.Duyarlılıkları için teşekkür ediyorum.
Bütün bunlar özlemini çektiğimiz "açık toplum" hedefine doğru adım adım yaklaştığımızın, ancak daha gidecek çok yolumuzun da olduğunun habercileri. Bugünkü konumuz olan bilgi edinme ile sınırlı bir açıdan bakarsan yapılacak ilk şeyler olarak 1- 4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu Kanunu’nun konusu olan kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kurumu niteliğinde olan mesleki kuruluşlar ( meslek odaları) ın bilgi edinme birimlerini ivedilikle kurmaları gerekiyor, 2-Sivil toplum kuruluşları bilgi edinme hakkı konusunda toplumu bilinçlendirmelidir. Böylece hem gereksiz ve eksik başvurularla kumlar meşgul edilmemiş olur hem de bir devrim niteliğinde olan bu hakkın Kanun’un 1. maddesinde belirtildiği gibi demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak gerçekten hizmet etmiş olması sağlanır. Aslında geçtiğimiz ayın sonunda sivil toplum kuruluşları için bilgi edinme konusunda etkinlik düzenlemek için güzel bir fırsat vardı. 28 Eylül Uluslararası Bilgi Edinme Hakkı Günü’ydü ama toplum olarak biz bu günü ıskaladık.Bildiğim kadarıyla o gün bir tek Tüketiciler Birliği’nin Konya’da mukim genel başkan yardımcısı Sn. Kemal Özer bir basın bildirisi yayınladı. O da yerel basından öte ülke gündemine taşınmadı. Ümidimiz o ki bu anlamlı gün de her yıl aralık ayında kutlanan İnsan Hakları Günü gibi toplumun tümü tarafından benimsenir ve bu konudaki bilincimizi yükseltecek etkinliklerle kutlanır.
OKUDUKÇA
bir kartaldın yaralandın içini doldurdular
dekor yaptılar seni vitrine kondurdular
sarp bir kaya olsaydı ya altındaki
ve bir bıldırcın şu göbekli müşteri.
işte böyle kartal kardeş pusu denen namussuz
alıp götürdü seni ziyan oldu bütün yaz
bak bir şey kımıl kımıl şu çalının içinde
haydi kıpırda biraz.
İbrahim Tenekeci
KİTAPLAR ARASINDA
ÖLÜMÜME İLİŞKİN BİR YAZI
Çev. Celal Soydan
İmge Kitabevi Yy, Ankara 2005
Ölümüme İlişkin Bir Yazı, Pakistan-Hint Edebiyatından Öyküler alt başlığını taşıyor. Kitap ilginç adını içindeki ikinci öyküden almış. Pakistan ve Hindistan'da yaşayan 14 yazarın 16 öyküsünün yer aldığı bu mini antoloji zevkle okunacak ve okurken de aramızdaki mesafe biraz uzak olmakla birlikte aynı kültür havzasının insanları olduğumuzu hissedebileceğimiz bir eser.
Bu münasebetle şu sıralar büyük bir depremle acılara gark olan Pakistan-Hindistan-Keşmir'lilere başsağlığı diliyor, hepimizin bu insanlar için bir şeyler yapmak için harekete geçmemizi diliyorum.
Pazar, Kasım 13, 2005
ACELEYE GETİRİLMİLİŞ BİR KİTAP HAKKINDA KISA BİR ÖYKÜ
Birkaç gün önce aidat borcumu tahsil etmeye gelen Tabip Odası görevlisi elime tutuşturmuştu kitabı “Hocam, siz okumayı seversiniz” diyerek. “oğlum siz günahınızı bile parasız vermezsiniz. Cezası ne bunun” diye sorduğumda “Sorun değil hocam, sizin gibi okumayı sevenlere hediyemizdir” cevabını aldım. Bu lafın altında kalır mıydım hiç. “Hıh” diye başladım saldırıma “hediye diye verdiğiniz şeye bak. On sayfamıdır nedir?” “Yok hocam, valla altmış sayfa” Açıp son sayfasına baktım. Gerçekten de altmış sayfaydı TÜRKİYEDE TABİP ODALARINA KAYITLI BİR GRUP HEKİMDE TÜKENMİŞLİK SENDROMU ve ETKİLAYAN FAKTÖRLER adını taşıyan bu kitap.
Oda görevlisi surat etmeden aidatını ödeyen bir üye bulmuş olmanın sevinciyle veda edip çıktıktan sonra kitabı karıştırmaya başladım. Ağustos 2005 tarihinde TTB Yayınları arasından çıkmıştı. Kitapların “önsöz”ünü okuyan sapkın bir güruha mensup olmam nedeniyle epey bir önsöz aradım, ama nafile. Kitabın bir önsözü bile yoktu. Kitaptan gıcık kapmam ve bir güzel eleştirmem için bu neden yeterde artardı bile.
Kitapların öncelikle bir başını okurum, bir de -sözüm meclisten dışarı- kıçını. Bu kitabın başında bir önsöz olmadığına göre işe kıçından, yani kaynaklardan başlamalıydım.
Kaynaklar arasında SÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim üyelerince Konya-Karaman Tabip Odası ile işbirliği halinde Konya’da çalışan hekimler üzerinde yapılan ve tükenmişlik düzeylerini de içeren bir çalışmanın kitaplaştırılmış hali olan HEKİMLER ve HEKİMLİK (Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya 2004) adlı kitabı göremedim. Durumu anlatıp “Ne ilginç!” diye ünlediğimde oda arkadaşım “Neresi ilginç bunun be hocam. Konya’da yapılmış diye görmezden gelinmiştir.” şeklindeki yorumuna nasıl cevap vereceğimi düşünürken dikkatimi bu konuda yapılmış ve yayınlanmış bir başka çalışmanın da kaynaklarda yer almadığı çekti. Hemen arkadaşıma cevabı yetiştirdim: “ Arkadaş, TTB çevresinde Konya ya da başka bir şehir diye ayırım yapılmaz. Bak, İstanbul’da yapılmış ve İstanbul Tabip Odası tarafından yayınlanmış bir çalışma da yer almıyor kaynaklarda.” Bir elimde Dr. Ali Özyurt’un “İSTANBUL'DA HEKİMLERİN TÜKENMİŞLİK DÜZEYLERİ” adlı kitabı, öbür elimde değerlendirmeye çalıştığımız kitap, zor ikna ettim arkadaşımı Konya’ya ayırımcılık yapılmadığına. Evet hiçbir ile ya da kimseye ayırımcılık yapılmamıştı ama konuyla ilgili iki önemli kaynak ıskalanmıştı.
Yakalamıştım işte kitabın bir eksiğini. Ama bir tane yetmezdi. Önsözü olmayan bir kitap daha fazlasını hak ediyordu. Onun için zülfikarı çekip biraz daha kesip biçmeli, kelle uçurmalıydım. Bunun için de kitabın başına gitmeliydim. Gittim de…
Kitabın başında yazdığına göre iki profesör, bir doçent ve üç doktor, ayrıca bir de kitabın sonunda TTB ve tabip odası yönetimleri dışında epidemiyoloji bilimi kapsamında katkı verdiği için teşekkür edilen bir doçent bu çalışmaya katkıda bulunmuş. Bunca değerli bilim insanının katkıda bulunduğu bir çalışmayı eleştirmeye elimiz de dilimiz de varmıyor. Ama söylemek istediklerimiz var bu çalışma üzerine. Hem de hafifsenecek şeyler değil bunlar. N'apsak da bunları zülfü yare dokunmadan söyleyebilsek derken muzipliği dillere destan bir arkadaşımız bir öneride bulundu. Ne düşünüyorsun be hocam, söyleyeceklerimizi biz söylemeyelim, başkasına söyletelim." dedi ve odadan çıktı. Yine soğuk bir şakaya maruz kaldığımızı düşünürken bizimki elinde bir kitapla içeri girdi. "Bak hocam, biz birşey demeyelim, sadece bu kitaptan alıntı yapalım. Oku şurayı, altını çizdiğim yeri bir oku. Hak vermezsen ne istersen ısmarlayacağım sana." Önce kitabın kapağına bakacak oldum ama izin vermedi. "Hele bir oku altı çizili yerleri, sonra bakarsın be adam" diye söylendi.
Başladım okumaya: "hekimlerin tümüne uygulanamayan bir anket, ancak onları temsil eden ve doğru seçilmiş bir örneğe uygulandığında sonuçları itibariyle doğru ve anlamlı olur. Bir anket için gerekli doğru örneği seçmek için bulunmuş bilimsel yöntemler ve usuller vardır."
Muzip arkadaşımı "sen bir harikasın" diyerek taltif ettikten sonra kitabın kapağına baktım. “Köşeli Yazılar” başlığını taşıyordu. Sağ alt köşede TTB’nin amblemi yer alıyordu. Yazarı ise Dr. Mustafa Sütlaş’tı. “Yahu bu kitap ne zaman yazılmış da hemen tartıştığımız çalışmanın eleştirisi çıkmış” diye düşünürken gayri ihtiyari bir hareketle yeniden okuduğum sayfaya döndüm. 134. sayfaydı. Sayfanın başında “Yanlış olan ne?” diye bir başlık vardı. 135. sayfanın son satırında ise 22.10.2001 tarihi dikkatimi çekti. “Demek ki kaçırmamışım” sözleri çıkıverdi ağzımdan. Arkadaşım “neyi kaçırmamışsın be hocam” diye sordu. Gülerek karşılık verdim:“Neyi olacak, TTB’nin çalışmasına ilk eleştiri yazan kimse olma fırsatını.” Arkadaşım oturduğu koltuktan doğrulup “Yahu hocam, eleştirsen ne, eleştirmesen ne. Dinleyen mi olacak? TTB bırak eleştirileri, bastığı kitaplardaki bilimsel verileri bile dikkate almaz. İlker Belek’in kitabını bilirsin. O kitaptaki veriler karşısında TTB ne yaptı? Tınmadı bile.” İçimden “vay be, bizim arkadaş muziplik yapmaktan başka şeyler de biliyormuş” derken telefon zangır zangır ötmeye başladı.
Ameliyathaneden çağırıyorlardı. Arkadaşıma bir müsait zamanda tamamını okumak üzere arkadaşımın kitabına el koyduğumu bildirerek odadan çıktım.
Oda görevlisi surat etmeden aidatını ödeyen bir üye bulmuş olmanın sevinciyle veda edip çıktıktan sonra kitabı karıştırmaya başladım. Ağustos 2005 tarihinde TTB Yayınları arasından çıkmıştı. Kitapların “önsöz”ünü okuyan sapkın bir güruha mensup olmam nedeniyle epey bir önsöz aradım, ama nafile. Kitabın bir önsözü bile yoktu. Kitaptan gıcık kapmam ve bir güzel eleştirmem için bu neden yeterde artardı bile.
Kitapların öncelikle bir başını okurum, bir de -sözüm meclisten dışarı- kıçını. Bu kitabın başında bir önsöz olmadığına göre işe kıçından, yani kaynaklardan başlamalıydım.
Kaynaklar arasında SÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim üyelerince Konya-Karaman Tabip Odası ile işbirliği halinde Konya’da çalışan hekimler üzerinde yapılan ve tükenmişlik düzeylerini de içeren bir çalışmanın kitaplaştırılmış hali olan HEKİMLER ve HEKİMLİK (Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya 2004) adlı kitabı göremedim. Durumu anlatıp “Ne ilginç!” diye ünlediğimde oda arkadaşım “Neresi ilginç bunun be hocam. Konya’da yapılmış diye görmezden gelinmiştir.” şeklindeki yorumuna nasıl cevap vereceğimi düşünürken dikkatimi bu konuda yapılmış ve yayınlanmış bir başka çalışmanın da kaynaklarda yer almadığı çekti. Hemen arkadaşıma cevabı yetiştirdim: “ Arkadaş, TTB çevresinde Konya ya da başka bir şehir diye ayırım yapılmaz. Bak, İstanbul’da yapılmış ve İstanbul Tabip Odası tarafından yayınlanmış bir çalışma da yer almıyor kaynaklarda.” Bir elimde Dr. Ali Özyurt’un “İSTANBUL'DA HEKİMLERİN TÜKENMİŞLİK DÜZEYLERİ” adlı kitabı, öbür elimde değerlendirmeye çalıştığımız kitap, zor ikna ettim arkadaşımı Konya’ya ayırımcılık yapılmadığına. Evet hiçbir ile ya da kimseye ayırımcılık yapılmamıştı ama konuyla ilgili iki önemli kaynak ıskalanmıştı.
Yakalamıştım işte kitabın bir eksiğini. Ama bir tane yetmezdi. Önsözü olmayan bir kitap daha fazlasını hak ediyordu. Onun için zülfikarı çekip biraz daha kesip biçmeli, kelle uçurmalıydım. Bunun için de kitabın başına gitmeliydim. Gittim de…
Kitabın başında yazdığına göre iki profesör, bir doçent ve üç doktor, ayrıca bir de kitabın sonunda TTB ve tabip odası yönetimleri dışında epidemiyoloji bilimi kapsamında katkı verdiği için teşekkür edilen bir doçent bu çalışmaya katkıda bulunmuş. Bunca değerli bilim insanının katkıda bulunduğu bir çalışmayı eleştirmeye elimiz de dilimiz de varmıyor. Ama söylemek istediklerimiz var bu çalışma üzerine. Hem de hafifsenecek şeyler değil bunlar. N'apsak da bunları zülfü yare dokunmadan söyleyebilsek derken muzipliği dillere destan bir arkadaşımız bir öneride bulundu. Ne düşünüyorsun be hocam, söyleyeceklerimizi biz söylemeyelim, başkasına söyletelim." dedi ve odadan çıktı. Yine soğuk bir şakaya maruz kaldığımızı düşünürken bizimki elinde bir kitapla içeri girdi. "Bak hocam, biz birşey demeyelim, sadece bu kitaptan alıntı yapalım. Oku şurayı, altını çizdiğim yeri bir oku. Hak vermezsen ne istersen ısmarlayacağım sana." Önce kitabın kapağına bakacak oldum ama izin vermedi. "Hele bir oku altı çizili yerleri, sonra bakarsın be adam" diye söylendi.
Başladım okumaya: "hekimlerin tümüne uygulanamayan bir anket, ancak onları temsil eden ve doğru seçilmiş bir örneğe uygulandığında sonuçları itibariyle doğru ve anlamlı olur. Bir anket için gerekli doğru örneği seçmek için bulunmuş bilimsel yöntemler ve usuller vardır."
Muzip arkadaşımı "sen bir harikasın" diyerek taltif ettikten sonra kitabın kapağına baktım. “Köşeli Yazılar” başlığını taşıyordu. Sağ alt köşede TTB’nin amblemi yer alıyordu. Yazarı ise Dr. Mustafa Sütlaş’tı. “Yahu bu kitap ne zaman yazılmış da hemen tartıştığımız çalışmanın eleştirisi çıkmış” diye düşünürken gayri ihtiyari bir hareketle yeniden okuduğum sayfaya döndüm. 134. sayfaydı. Sayfanın başında “Yanlış olan ne?” diye bir başlık vardı. 135. sayfanın son satırında ise 22.10.2001 tarihi dikkatimi çekti. “Demek ki kaçırmamışım” sözleri çıkıverdi ağzımdan. Arkadaşım “neyi kaçırmamışsın be hocam” diye sordu. Gülerek karşılık verdim:“Neyi olacak, TTB’nin çalışmasına ilk eleştiri yazan kimse olma fırsatını.” Arkadaşım oturduğu koltuktan doğrulup “Yahu hocam, eleştirsen ne, eleştirmesen ne. Dinleyen mi olacak? TTB bırak eleştirileri, bastığı kitaplardaki bilimsel verileri bile dikkate almaz. İlker Belek’in kitabını bilirsin. O kitaptaki veriler karşısında TTB ne yaptı? Tınmadı bile.” İçimden “vay be, bizim arkadaş muziplik yapmaktan başka şeyler de biliyormuş” derken telefon zangır zangır ötmeye başladı.
Ameliyathaneden çağırıyorlardı. Arkadaşıma bir müsait zamanda tamamını okumak üzere arkadaşımın kitabına el koyduğumu bildirerek odadan çıktım.
SAĞLIK ALANINDA REKLAMLAR
Geleneksel olarak gazete ve dergiler gelirlerini satıştan ve bu aldıkları reklamlardan sağlarlar. Bir zamanlar bu iki gelir kaynağı arasında bir denge vardı ve bu denge basın kuruluşunun ekonomik bağımsızlığının garantisi durumundaydı. Şimdilerde reklamlar temel gelir kaynağı haline gelmiştir. Bu durum artık gazete ve dergilerin toplumu haberdar etme , bilgilendirme fonksiyonunu ikinci plana itmiş neredeyse gazete ve dergiler haberler ve yazılar arasında reklam değil, reklamlar arasında haber ve yazı yayınlamaya başlamışlardır. Haber ve yazıların içinde yapılan gizli reklamlar da hesaba katıldığında reklam virüsünün yayın organlarını tamamen istila ettiği söylenebilir.
TDK Sözlüğü’nde reklamın Fransızca “réclame” kelimesinden dilimize geçtiği ve “bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol” anlamına geldiği yazıyor. Bu tanımdaki sürüm sağlamak tabirine dikkatinizi çekmek isterim. Reklamın duyuru ya da ilandan farkı bu sürüm sağlam işinde yatıyor. Sürüm sağlamak yani talep yaratma, tüketimi özendirmek. Bunun için de reklam, duyuru ya da ilandan farklı olarak akla değil, duygulara özellikle de bilinç altına hitap eder. Bu ise, en azından bazı durumlar için insanı “ahsen-i takvim” konumundan “esfel-i safilin” konumuna indirgeyen bir yaklaşım biçimidir.
Sağlık alanında reklam yapmak da yaptırmak da çeşitli yasal düzenlemelerle yasaklanmıştır. İşin sadece yasal yanı değil ahlaki yanı da vardır. Reklamların yanlış yönlendirmeleri ne ülkemizin sağlık sorunlarının çözülmesine ne vatandaşlarımızın daha sağlıklı bir hayat sürmelerine hiçbir katkıda bulunmamakta, aksine bir yanılsama oluşturarak sorunların daha da artmasına neden olmaktadır. Hekimler açısından ise durum daha da vahimdir. Dünyanın en onurlu ve saygın mesleği sıradan bir ticarete indirgenmektedir.
Reklamların “açık reklam” türünde olanları göreceli olarak zararsız sayılabilir. Çünkü bunların formatını biliriz. Gazete ya da derginin reklam için ayrılan kısımlarında yer alan cicili bicili, özel bir dille hazırlanmış kısacık bir yazı ile adeta “ben reklamım ey okuyucu!” diye bağırır bunlar. Kuşkusuz bunlar da tanıtım ya da duyurunun ötesine taştıklarında zararlıdırlar. En zararlı olanları içlerinde “EN BAŞARILI YÖNTEM”, “SON TEKNOLOJİ” VE BENZERİ abartı sıfatları taşıyanlardır. Siz siz olun içinde “en”, “son” kelimeleri geçen ifadeleri kuşkuyla karşılayın.
Bir de “gizli reklam” var. Bu hem hekimlik hem de gazete ya da dergicilik açısından tam bir felaket. Haberci kalkıyor düğün değil bayram değil bir haber yapıyor bir hekim ya da sağlık kuruluşu ile ilgili. Hiç de gündemde olmayan bir hastalık konusunda yapılan çok başarılı tedaviler döktürülüyor, o hekim ya da sağlık kuruluşunun boy boy fotoğraflarıyla birlikte. Aşırı örneklerde haberin içinde halkın bu müthiş hizmetten kolayca yararlanabilmesi için adres, hatta telefon numaraları veriliyor ya da bu muazzam haberin yanıbaşında adı geçen kişi ya da kuruluşun reklamı/ilanı yer alıyor. Ne hekimlik ne de yayıncılık etiğine uymayan bu tür kıytırık haberler ne yazık ki bazen gazetelerimizin ilk sayfalarının tamamını bile işgal edebiliyor( ilgilenenlere isterlerse örnekler verebilirim).
Biz bunlardan şikayet ederken aldığımız duyumlara göre daha da kötü bir gizli reklam türü ortaya çıkmış ki “edep ya hu!” dememek elde değil. Şöyle imiş prosedür: Sağlık kuruluşunun elemanları “haber”i kendileri yazıyorlar, gelip CD ya da disketi anlaşılan ücretle birlikte gazete idarehanesine bırakıyorlar. Ertesi gün o haber müşterinin istediği yerde aynen getirildiği gibi yayınlanıyor. Ne bir haberci eli değebiliyormuş bu tür “haber”lere, ne de yazı işlerinden bir müdahale yapılabiliyormuş.
Durum bu, ey okuyucu! Hem sağlık hizmeti hem de habercilik özel sektör marifetiyle yapılsalar dahi öz itibarıyla kamu hizmetleridir. Reklamlarla bu derece dejenere edildiklerinde bunların kamuya hizmet edemeyeceğini herkesin anladığını sanıyorum. Benim seslenmek istediğim kesim reklamlar üzerinden elde ettikleri gelirle ceplerini doldurduklarını sanan, gerçekte ise bindikleri dalı kesmekten başka bir iş yapmayan sağlık ve yayıncılık profesyonelleri.
Beyler, bu cadde çıkmaz sokak. Lütfen, kendinize ve halkımıza daha fazla zarar vermeden dönün bu yanlıştan!
OKUDUKÇA
büyük bir şaşaadır ölüm
ebruli nurlarla gelir
öyle bir yanardağdır ki öfkesi
mutantan destur'larla gelir
…
sen sen ol korkma karanlıktan
dik ışık çekirdeklerini
çünkü en berrak sular bile
en yağlı çamurlarla gelir
Attila İlhan
KİTAPLAR ARASINDA
KİMLİK
Kaan Arslanoğlu
Adam Yy., İstanbul 1998
Halen Sağlık Bakanlığı Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde psikiyatri uzmanı olarak görev yapan Kaan Arslanoğlu ülkemizde "politik-psikolojik roman"ın ilk akla gelen isimlerinden biri. Roman yazmaya 1985 yılında başlamış ve sırasıyla "Devrimciler", "Kimlik", "Çağrısız Hayalim", "Kişilikler", "Öteki Kayıp" adlı eserleri vermiştir. Ayrıca "Yanılmanın Gerçekliği" adlı psikolojik-felsefi araştırma kitabı da olan yazar, eleştirmen Fethi Naci tarafından "en iyi on Türk romancısı" arasında sayılmakta…
"Kimlik" İstanbul'da tıp fakültesini bitirdikten sonra mecburi hizmet için Anadolu ilçelerinden birindeki SSK hastanesine giden Doktor Necati'nin şahsında 12 Eylül 1980 öncesinde ve sonrasında "toplum mühendisleri" tarafından şekilden şekile sokularak en yakın çevresini, hatta kendisini bile tanıyamaz hale getirilen bir kuşağın dramını anlatıyor.
Kimimizin öğrencilik yıllarındaki politik açmazlarımızı, kimimizin "mecburi hizmet yılları"mızın tanıdık ortamını, kimimizin Anadolu'da çalışan pratisyen hekimlerin zor çalışma koşullarını, ama hepimizin mutlaka kendimizden bir şeyleri bulacağı, kolay okunur bir roman "Kimlik".
TDK Sözlüğü’nde reklamın Fransızca “réclame” kelimesinden dilimize geçtiği ve “bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol” anlamına geldiği yazıyor. Bu tanımdaki sürüm sağlamak tabirine dikkatinizi çekmek isterim. Reklamın duyuru ya da ilandan farkı bu sürüm sağlam işinde yatıyor. Sürüm sağlamak yani talep yaratma, tüketimi özendirmek. Bunun için de reklam, duyuru ya da ilandan farklı olarak akla değil, duygulara özellikle de bilinç altına hitap eder. Bu ise, en azından bazı durumlar için insanı “ahsen-i takvim” konumundan “esfel-i safilin” konumuna indirgeyen bir yaklaşım biçimidir.
Sağlık alanında reklam yapmak da yaptırmak da çeşitli yasal düzenlemelerle yasaklanmıştır. İşin sadece yasal yanı değil ahlaki yanı da vardır. Reklamların yanlış yönlendirmeleri ne ülkemizin sağlık sorunlarının çözülmesine ne vatandaşlarımızın daha sağlıklı bir hayat sürmelerine hiçbir katkıda bulunmamakta, aksine bir yanılsama oluşturarak sorunların daha da artmasına neden olmaktadır. Hekimler açısından ise durum daha da vahimdir. Dünyanın en onurlu ve saygın mesleği sıradan bir ticarete indirgenmektedir.
Reklamların “açık reklam” türünde olanları göreceli olarak zararsız sayılabilir. Çünkü bunların formatını biliriz. Gazete ya da derginin reklam için ayrılan kısımlarında yer alan cicili bicili, özel bir dille hazırlanmış kısacık bir yazı ile adeta “ben reklamım ey okuyucu!” diye bağırır bunlar. Kuşkusuz bunlar da tanıtım ya da duyurunun ötesine taştıklarında zararlıdırlar. En zararlı olanları içlerinde “EN BAŞARILI YÖNTEM”, “SON TEKNOLOJİ” VE BENZERİ abartı sıfatları taşıyanlardır. Siz siz olun içinde “en”, “son” kelimeleri geçen ifadeleri kuşkuyla karşılayın.
Bir de “gizli reklam” var. Bu hem hekimlik hem de gazete ya da dergicilik açısından tam bir felaket. Haberci kalkıyor düğün değil bayram değil bir haber yapıyor bir hekim ya da sağlık kuruluşu ile ilgili. Hiç de gündemde olmayan bir hastalık konusunda yapılan çok başarılı tedaviler döktürülüyor, o hekim ya da sağlık kuruluşunun boy boy fotoğraflarıyla birlikte. Aşırı örneklerde haberin içinde halkın bu müthiş hizmetten kolayca yararlanabilmesi için adres, hatta telefon numaraları veriliyor ya da bu muazzam haberin yanıbaşında adı geçen kişi ya da kuruluşun reklamı/ilanı yer alıyor. Ne hekimlik ne de yayıncılık etiğine uymayan bu tür kıytırık haberler ne yazık ki bazen gazetelerimizin ilk sayfalarının tamamını bile işgal edebiliyor( ilgilenenlere isterlerse örnekler verebilirim).
Biz bunlardan şikayet ederken aldığımız duyumlara göre daha da kötü bir gizli reklam türü ortaya çıkmış ki “edep ya hu!” dememek elde değil. Şöyle imiş prosedür: Sağlık kuruluşunun elemanları “haber”i kendileri yazıyorlar, gelip CD ya da disketi anlaşılan ücretle birlikte gazete idarehanesine bırakıyorlar. Ertesi gün o haber müşterinin istediği yerde aynen getirildiği gibi yayınlanıyor. Ne bir haberci eli değebiliyormuş bu tür “haber”lere, ne de yazı işlerinden bir müdahale yapılabiliyormuş.
Durum bu, ey okuyucu! Hem sağlık hizmeti hem de habercilik özel sektör marifetiyle yapılsalar dahi öz itibarıyla kamu hizmetleridir. Reklamlarla bu derece dejenere edildiklerinde bunların kamuya hizmet edemeyeceğini herkesin anladığını sanıyorum. Benim seslenmek istediğim kesim reklamlar üzerinden elde ettikleri gelirle ceplerini doldurduklarını sanan, gerçekte ise bindikleri dalı kesmekten başka bir iş yapmayan sağlık ve yayıncılık profesyonelleri.
Beyler, bu cadde çıkmaz sokak. Lütfen, kendinize ve halkımıza daha fazla zarar vermeden dönün bu yanlıştan!
OKUDUKÇA
büyük bir şaşaadır ölüm
ebruli nurlarla gelir
öyle bir yanardağdır ki öfkesi
mutantan destur'larla gelir
…
sen sen ol korkma karanlıktan
dik ışık çekirdeklerini
çünkü en berrak sular bile
en yağlı çamurlarla gelir
Attila İlhan
KİTAPLAR ARASINDA
KİMLİK
Kaan Arslanoğlu
Adam Yy., İstanbul 1998
Halen Sağlık Bakanlığı Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde psikiyatri uzmanı olarak görev yapan Kaan Arslanoğlu ülkemizde "politik-psikolojik roman"ın ilk akla gelen isimlerinden biri. Roman yazmaya 1985 yılında başlamış ve sırasıyla "Devrimciler", "Kimlik", "Çağrısız Hayalim", "Kişilikler", "Öteki Kayıp" adlı eserleri vermiştir. Ayrıca "Yanılmanın Gerçekliği" adlı psikolojik-felsefi araştırma kitabı da olan yazar, eleştirmen Fethi Naci tarafından "en iyi on Türk romancısı" arasında sayılmakta…
"Kimlik" İstanbul'da tıp fakültesini bitirdikten sonra mecburi hizmet için Anadolu ilçelerinden birindeki SSK hastanesine giden Doktor Necati'nin şahsında 12 Eylül 1980 öncesinde ve sonrasında "toplum mühendisleri" tarafından şekilden şekile sokularak en yakın çevresini, hatta kendisini bile tanıyamaz hale getirilen bir kuşağın dramını anlatıyor.
Kimimizin öğrencilik yıllarındaki politik açmazlarımızı, kimimizin "mecburi hizmet yılları"mızın tanıdık ortamını, kimimizin Anadolu'da çalışan pratisyen hekimlerin zor çalışma koşullarını, ama hepimizin mutlaka kendimizden bir şeyleri bulacağı, kolay okunur bir roman "Kimlik".
“KAZ GRİBİ”
Bu sıralar kuş gribi hakkında yazmak biraz zorunluluk, biraz da moda. Yeterince yazılıp çizildiği için ona değinmeyeceğim. En az kuş gribi kadar önemli gördüğüm, etkeni Homo economicus adlı bir virüs olan bir hastalıktan bahsedeceğim bu yazımda.
Homo economicus virüsü çok çeşitli alanlarda çalışan insanları etkiliyor. Bulaştığı kimselerde ekonomi hakkında saplantılara yol açıyor bu virüs: ekonomi hayatı sürdürebilmek için gerekli bir araç olmaktan çıkıyor, uğruna her şeyin yapılabileceği bir amaç haline geliyor.
Sağlık çalışanları hastalık etkenlerine konusunda oldukça bilgili olmalarına karşın bu etkenlerle sık karşılaştıkları için büyük risk altındadırlar. Bu durum Homo economicus virüsü için de geçerlidir ve bu virüs bulaştığı sağlık çalışanlarında “kaz gribi” adlı bir tablo oluşturmaktadır.
Hiç de alçak gönüllülük göstermeden buradan ilan ediyorum. Bu tablonun adını ben koydum ve ilk defa siz Yeni Meram okurlarına açıklıyorum. Televizyoncu dostlarımız ilgi gösterip haber bültenlerinde FLASH, FLASH, FLASH - TÜRK DOKTORU YENİ BİR HASTALIK TANIMLADI diye izleyiciye sunarsalar “ananızın ak sütü gibi helal olsun, herhangi bir hak falan istemiyorum” diyeceğime de peşinen söz veriyorum.
Tablonun adını ben koydum ama nasıl koydum? İzah edeyim. “Kaz” kısmını Başbakan’dan aldım. Hani bir kaç ay önce demişti ya “Vatandaşı yolunacak kaz görmeyin” diye. İşte o cümleden ve o cümledeki anlamıyla aldım “kaz”ı. Gribin de kuş gibinden mülhem olduğunu zaten anlamışsınızdır.
Başbakan’ın açıklaması basına “özel hastaneler vatandaşı yoluyor” biçiminde yansıdı. Konya’daki özel hastane yetkililerinin bu sözler üzerine, aradan bir hafta kadar geçtikten sonra, yaptıkları basın toplantısı ise yerel basında “yolunan vatandaş değil devlet” manşetleriyle yer aldı. Aslında bu basın toplantısında gazetelerde yeterince yer verilmeyen önemli görüşler açıklanmıştı. Örneğin, yolma işinin özel hastanelere mahsus olmadığı, devletin kendi hastanelerinde de bu işlemin tereyağından kıl çeker gibi kolayca ve sessiz sedasız yapıldığı söylenmişti. Bir de yolunmanın sadece hastanelerde değil, poliklinik, özel dal merkezi vs yerlerde de olduğunu vurgulamışlardı. Her birinin ayrı ayrı üzerinde durulması gereken bu görüşler gazete haberlerinin ötesinde devletin denetim organlarınca değerlendirilmeli, sağlık yöneticiliği ve sağlık ekonomisi ile ilgili fakültelerde araştırma konusu yapılmalıdır.
Kanımca yolunanın vatandaş mı yoksa devlet mi, yolanın da devlet hastaneleri ya da özel hastaneler mi, veyahut ayaktan tedavi kuruluşları mı yoksa yataklı tedavi kuruluşları mı olduğu önemli değil. Ortada bir yolunma var mı yok mu? Önemli olan bu. Yolunma varsa Başbakan’a düşen ise bunu ilan etmek değil, gereğini yapmaktır. Sayın Başbakan’ın konuşmasından sonra herhangi bir sağlık kuruluşuna işlem yapıldı mı? Sanmıyorum.
Aslını sorarsanız sağlık sektöründe çalışıp da hala sağlam kalabilen ve sayıları virüsün bulaşıcılığına göz önüne alındığında şaşırtıcı derecede çok olan arkadaşlarımıza gıpta etmemek elde değil. Onlar gerçek birer kahraman. Çünkü sağlık ortamı adeta “kaz gribi”ne yakalanın diye dizayn edilmiş. Örneğin, yapılan ayaktan teşhis ve tedavi hizmetlerinin faturaları sorgusuz sualsiz ödeniyor. Acilen hastaneye yatırdığı hastasını ameliyat eden bir doktorun yaptığı işlemler, istediği tetkikler, kullandığı malzemeler didik didik araştırıldıktan sonra devlet ödeme yaparken, yakın görme bozukluğu ile polikliniğe ya da dal merkezine başvuran hastaya istediğiniz kadar tetkik yapın, MR’lar, anjiolar isteyin sizin ödemeniz tıkır tıkır yapılıyor. Söylentiye bakılırsa bir özel dal merkezinin laboratuar cirosunun bir hastanenin laboratuar cirosunu geçebilmesi bundan dolayı olsa gerek.
Bunları birkaç ulusal gazetenin asla ön plana çıkarılmayan birkaç köşe yazarı dile getirdi. Yetkililerimizden çıt çıkmadı, herkes lal ü ekbem. Yerel gazetelerimizden birinde yazan bir meslektaşımız da Başbakan’ı uyardı kendi üslubunca. Yine kimse duymadı. Duymadı ama fısıltılar kesilmedi. Yetkililer bu işin üzerine gidinceye kadar da kesilecek gibi değil.
Benden söylemesi.
AH MİNEL TEKNOLOJİ!
İki hafta önce bu köşede yayınlanan “Bilgi Edinme” başlıklı yazımda tarafımdan Valiliğe yapılan, oradan ilgili birim olan Emniyet Müdürlüğü’ne havale edilen bir başvurudan sonuç alamadığımı belirtmiştim. Büyük bir titizlikle olayın üzerine eğilen Valilik ve Emniyet Müdürlüğü görevlileri yazının yayınlandığı gün yaptıkları açıklamalarla başvuruma cevap verildiğini ancak benim teknolojinin azizliğine uğradığımı anlamama yardımcı oldular. Başvuruma gönderilen karşılık, her nasılsa mail server’ım olan Yahoo tarafından “inbox”a değil, yerli yersiz reklamların, virüslü iletilerin yönlendirildiği “bulk mail” adlı kutuya yönlendirilmiş. Ben de 30-40 tanesi birikince toptan sildiğim maillerin bulunduğu bu kutuya bakmamışım. Olay bundan ibaretmiş efendim.
OKUDUKÇA
Bir sır daha var, çözdüklerimden başka
Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka
Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye !
Bir şey daha var, bütün yaptıklarından başka
Ömer Hayyam
KİTAPLAR ARASINDA
İNSANLIĞIN MAHREM TARİHİ
Theodore Zeldin
Ayrıntı Yy, 3. baskı, İstanbul 2003
Oxford Üniversitesi St. Anthony Koleji öğretim üyesi olan yazar çağımızın önde gelen düşünürleri arasında sayılmaktadır. Yirmi beş bölümden oluşan kitapta Zeldin, unutulmuşları derli toplu biçimde okuyucuya sunarak insanlık hafızasını tazelemeyi amaçlamakta.
Birlikte kural verelim Zeldin'e:
"... çağımızın özgün yanı, dikkatlerin çatışmadan bilgiye doğru yönelmeye başlaması. Felaketleri, hastalıkları ve suçları daha ortaya çıkmadan önlemek ve dünyayı bir bütün olarak ele almak, çağın yeni tutkusu. Kadınların kamusal alana adım atması, var oluşun nihai amacının fethetmek olduğunu ileri süren geleneğin reddini sağlamlaştırıyor; insanlar birbirlerinin duygularıyla, kurumlar oluşturmak ve onları yıkmaktan daha çok ilgileniyorlar.
Yine de, bütün bu yeni özlemlere karşın, insan davranışının büyük bölümünü eski düşünce biçimleri yönetiyor. Kemikleşmiş zihniyetlerin inatçılığı karşısında ne politika ne de ekonomi etkili olabilmiştir. Zihniyetler buyrukla değiştirilemez, çünkü yok edilmesi hemen hemen imkansız olan bir şeye, anılara dayanırlar. Buna karşılık kişilerin ufkunu genişleterek anılarının genişlemesini sağlamak mümkündür. Bu genişleme gerçekleştiğinde, aynı nakaratı tekrarlayarak ve aynı hataları yineleyerek yaşayıp gitme olasılıkları azalacaktır."
Bir Batılı olan yazarın Doğu ile ilgili bazı bilgi ve değerlendirmelerinin bariz yanlışlıklar içerdiğini görmek insanı rahatsız etse de 459 sayfanın tamamını sabırla okuduğunuzda düşünce dünyanızda yeni pencerelerin açılacağından emin olabilirsiniz.
İyi okumalar!
Homo economicus virüsü çok çeşitli alanlarda çalışan insanları etkiliyor. Bulaştığı kimselerde ekonomi hakkında saplantılara yol açıyor bu virüs: ekonomi hayatı sürdürebilmek için gerekli bir araç olmaktan çıkıyor, uğruna her şeyin yapılabileceği bir amaç haline geliyor.
Sağlık çalışanları hastalık etkenlerine konusunda oldukça bilgili olmalarına karşın bu etkenlerle sık karşılaştıkları için büyük risk altındadırlar. Bu durum Homo economicus virüsü için de geçerlidir ve bu virüs bulaştığı sağlık çalışanlarında “kaz gribi” adlı bir tablo oluşturmaktadır.
Hiç de alçak gönüllülük göstermeden buradan ilan ediyorum. Bu tablonun adını ben koydum ve ilk defa siz Yeni Meram okurlarına açıklıyorum. Televizyoncu dostlarımız ilgi gösterip haber bültenlerinde FLASH, FLASH, FLASH - TÜRK DOKTORU YENİ BİR HASTALIK TANIMLADI diye izleyiciye sunarsalar “ananızın ak sütü gibi helal olsun, herhangi bir hak falan istemiyorum” diyeceğime de peşinen söz veriyorum.
Tablonun adını ben koydum ama nasıl koydum? İzah edeyim. “Kaz” kısmını Başbakan’dan aldım. Hani bir kaç ay önce demişti ya “Vatandaşı yolunacak kaz görmeyin” diye. İşte o cümleden ve o cümledeki anlamıyla aldım “kaz”ı. Gribin de kuş gibinden mülhem olduğunu zaten anlamışsınızdır.
Başbakan’ın açıklaması basına “özel hastaneler vatandaşı yoluyor” biçiminde yansıdı. Konya’daki özel hastane yetkililerinin bu sözler üzerine, aradan bir hafta kadar geçtikten sonra, yaptıkları basın toplantısı ise yerel basında “yolunan vatandaş değil devlet” manşetleriyle yer aldı. Aslında bu basın toplantısında gazetelerde yeterince yer verilmeyen önemli görüşler açıklanmıştı. Örneğin, yolma işinin özel hastanelere mahsus olmadığı, devletin kendi hastanelerinde de bu işlemin tereyağından kıl çeker gibi kolayca ve sessiz sedasız yapıldığı söylenmişti. Bir de yolunmanın sadece hastanelerde değil, poliklinik, özel dal merkezi vs yerlerde de olduğunu vurgulamışlardı. Her birinin ayrı ayrı üzerinde durulması gereken bu görüşler gazete haberlerinin ötesinde devletin denetim organlarınca değerlendirilmeli, sağlık yöneticiliği ve sağlık ekonomisi ile ilgili fakültelerde araştırma konusu yapılmalıdır.
Kanımca yolunanın vatandaş mı yoksa devlet mi, yolanın da devlet hastaneleri ya da özel hastaneler mi, veyahut ayaktan tedavi kuruluşları mı yoksa yataklı tedavi kuruluşları mı olduğu önemli değil. Ortada bir yolunma var mı yok mu? Önemli olan bu. Yolunma varsa Başbakan’a düşen ise bunu ilan etmek değil, gereğini yapmaktır. Sayın Başbakan’ın konuşmasından sonra herhangi bir sağlık kuruluşuna işlem yapıldı mı? Sanmıyorum.
Aslını sorarsanız sağlık sektöründe çalışıp da hala sağlam kalabilen ve sayıları virüsün bulaşıcılığına göz önüne alındığında şaşırtıcı derecede çok olan arkadaşlarımıza gıpta etmemek elde değil. Onlar gerçek birer kahraman. Çünkü sağlık ortamı adeta “kaz gribi”ne yakalanın diye dizayn edilmiş. Örneğin, yapılan ayaktan teşhis ve tedavi hizmetlerinin faturaları sorgusuz sualsiz ödeniyor. Acilen hastaneye yatırdığı hastasını ameliyat eden bir doktorun yaptığı işlemler, istediği tetkikler, kullandığı malzemeler didik didik araştırıldıktan sonra devlet ödeme yaparken, yakın görme bozukluğu ile polikliniğe ya da dal merkezine başvuran hastaya istediğiniz kadar tetkik yapın, MR’lar, anjiolar isteyin sizin ödemeniz tıkır tıkır yapılıyor. Söylentiye bakılırsa bir özel dal merkezinin laboratuar cirosunun bir hastanenin laboratuar cirosunu geçebilmesi bundan dolayı olsa gerek.
Bunları birkaç ulusal gazetenin asla ön plana çıkarılmayan birkaç köşe yazarı dile getirdi. Yetkililerimizden çıt çıkmadı, herkes lal ü ekbem. Yerel gazetelerimizden birinde yazan bir meslektaşımız da Başbakan’ı uyardı kendi üslubunca. Yine kimse duymadı. Duymadı ama fısıltılar kesilmedi. Yetkililer bu işin üzerine gidinceye kadar da kesilecek gibi değil.
Benden söylemesi.
AH MİNEL TEKNOLOJİ!
İki hafta önce bu köşede yayınlanan “Bilgi Edinme” başlıklı yazımda tarafımdan Valiliğe yapılan, oradan ilgili birim olan Emniyet Müdürlüğü’ne havale edilen bir başvurudan sonuç alamadığımı belirtmiştim. Büyük bir titizlikle olayın üzerine eğilen Valilik ve Emniyet Müdürlüğü görevlileri yazının yayınlandığı gün yaptıkları açıklamalarla başvuruma cevap verildiğini ancak benim teknolojinin azizliğine uğradığımı anlamama yardımcı oldular. Başvuruma gönderilen karşılık, her nasılsa mail server’ım olan Yahoo tarafından “inbox”a değil, yerli yersiz reklamların, virüslü iletilerin yönlendirildiği “bulk mail” adlı kutuya yönlendirilmiş. Ben de 30-40 tanesi birikince toptan sildiğim maillerin bulunduğu bu kutuya bakmamışım. Olay bundan ibaretmiş efendim.
OKUDUKÇA
Bir sır daha var, çözdüklerimden başka
Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka
Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye !
Bir şey daha var, bütün yaptıklarından başka
Ömer Hayyam
KİTAPLAR ARASINDA
İNSANLIĞIN MAHREM TARİHİ
Theodore Zeldin
Ayrıntı Yy, 3. baskı, İstanbul 2003
Oxford Üniversitesi St. Anthony Koleji öğretim üyesi olan yazar çağımızın önde gelen düşünürleri arasında sayılmaktadır. Yirmi beş bölümden oluşan kitapta Zeldin, unutulmuşları derli toplu biçimde okuyucuya sunarak insanlık hafızasını tazelemeyi amaçlamakta.
Birlikte kural verelim Zeldin'e:
"... çağımızın özgün yanı, dikkatlerin çatışmadan bilgiye doğru yönelmeye başlaması. Felaketleri, hastalıkları ve suçları daha ortaya çıkmadan önlemek ve dünyayı bir bütün olarak ele almak, çağın yeni tutkusu. Kadınların kamusal alana adım atması, var oluşun nihai amacının fethetmek olduğunu ileri süren geleneğin reddini sağlamlaştırıyor; insanlar birbirlerinin duygularıyla, kurumlar oluşturmak ve onları yıkmaktan daha çok ilgileniyorlar.
Yine de, bütün bu yeni özlemlere karşın, insan davranışının büyük bölümünü eski düşünce biçimleri yönetiyor. Kemikleşmiş zihniyetlerin inatçılığı karşısında ne politika ne de ekonomi etkili olabilmiştir. Zihniyetler buyrukla değiştirilemez, çünkü yok edilmesi hemen hemen imkansız olan bir şeye, anılara dayanırlar. Buna karşılık kişilerin ufkunu genişleterek anılarının genişlemesini sağlamak mümkündür. Bu genişleme gerçekleştiğinde, aynı nakaratı tekrarlayarak ve aynı hataları yineleyerek yaşayıp gitme olasılıkları azalacaktır."
Bir Batılı olan yazarın Doğu ile ilgili bazı bilgi ve değerlendirmelerinin bariz yanlışlıklar içerdiğini görmek insanı rahatsız etse de 459 sayfanın tamamını sabırla okuduğunuzda düşünce dünyanızda yeni pencerelerin açılacağından emin olabilirsiniz.
İyi okumalar!
SAĞLIK TEŞKİLATI ve SİYASET
Bugüne kadar günü geldiğinde bir vatandaşlık görevini yerine getirmek amacıyla oy vermek dışında hiçbir siyasi partiyle organik ya da inorganik ilişkim olmadı. Birçok Türk vatandaşının bir sır gibi sakladıkları siyasi partilerle ilişkilerini burada bir övünme ya da yerinme vesilesi olsun diye değil, aşağıda okuyacaklarınıza belli bir perspektiften bakmanıza zemin hazırlamak için açıklıyorum.
Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış iddiasıyla ortaya çıktı. Bir çeşit parti ideolojisi olarak açıkladığı “muhafazakar demokrasi” ülkemiz açısından bu belki isim olarak yeni idi, ama içerik olarak hiç de yabancı sayılmazdı. Belki bu orijinal olmama nedeniyle, belki de insanımızın dünyada süregelen bir çok haksızlıktan sorumlu tuttuğu ABD yönetimine hakim olan neokonservatifleri hatırlattığı için “muhafazakar demokrasi” tabiri unutulmaya terk edildi. “Muhafazakar demokrasi”nin iyi mi kötü mü olduğu konusunda bir şey söyleyemem, ancak bir iktidar partisinin ideolojisinden çark etmesinin ülke demokrasisi ve insanları açısından iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, artık bizi yönetenleri hangi ideolojik bağlamda sorgulayabileceğimizi ya da değerlendireceğimizi bilemiyoruz. Yani iktidar partisinin kendini tanımladığı, “ben buyum, beni buna göre değerlendirin” dediği bir ölçü yok ortada.
İdeolojik anlamda durum bu. Peki yönetim anlamında durum nasıl? Doğrusunu isterseniz Türkiye’de iktidar olma iddiasındaki hiçbir partiden farklı ideolojik söylemler beklenmemeli kanaatindeyim. Hepimiz adımız gibi biliyoruz ki şu anda gerek dışarıdaki dünya konjonktürü gerekse içerideki siyasi ve siyaset dışı dengeler buna izin vermiyor. Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış derken biz ideolojik anlamda değil yönetim anlamında eskisinden farklı bir yaklaşımı anlıyorduk.
Ne demek istediğimizi örnekler üzerinden açıklamak daha kolay olacak. Mensubu olduğum sağlık alanını ele alalım. Bakanlık teşkilatından başlayarak sadakat değil liyakatın geçerli olduğu bir atama sistemi bekliyorduk. Öyle sıkı bir sistem falan değildi beklediğimiz. Müsteşar yardımcılarını, genel müdürleri falan değerlendirmeye almayacaktık. Taşra teşkilatında, il sağlık müdürleri, başhekimler vb. personelin atamalarına bakacaktık yeni bir yönetim anlayışı uygulanıp uygulanmadığını anlamak için. Bırakın yönetici kademelerindeki bu kişileri, hemşirelerin, hatta müstahdemlerin ve müstecirlerin çalıştırdığı geçici işçilerin bile iktidar partisinin il yönetimince atandığını anladığımızda büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. Yeni anlayış bu ise ben de dinozorum.
Kişisel olarak, gerek Sağlık Bakanı’nın gerekse atadığı üst düzey bürokratların olabildiğince iyi niyetli ve hakikatten yeni bir yönetim anlayışı iddialarında samimi olduklarını ve bunun için çalıştıklarını düşünüyorum. Ancak başarılı olamıyorlar, çünkü “taban” böyle istemiyor. “Taban”da kendini çizgi film kahramanı Hi-Men sanan bir sürü partili “Güç bende artık” diyor. Bir ara “taban”ın abuk sabuk isteklerine direnç gösteren Sağlık Bakanı’nın Başbakan’a en çok şikayet edilen bakan haline geldiğini ve bunun üzerine uyarıldığını biliyoruz. Sayın Bakan, tam anlamıyla, sağlık alanında uluslarüstü bilimsel verilere dayanan bir sağlık yönetimi anlayışıyla tabanın “Rabbena, hep bana”cı anlayışı arasında sıkışıp kalmıştır. Bu anlayışlar arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında yanlış bulduğumuz ama ufak tefek yöneticilik deneyimlerimiz olduğu için de saiklerini anlayabildiğimiz nedenlerle tercihini “taban”dan yana kullanmıştır.
Kanaatimce sorunun özü şudur. İktidar partisinin yeni bir siyaset anlayışı söylemi ne ideolojik ne de yönetim anlamında “taban”a dayanmıyordu. Tabana dayanmayan söylemlere sarılanların ise “tavan”ın altında kaldıkları, yani eskiden beri var olagelen bozuk sistemin dümen suyuna girdikleri, tarih boyunca tekerrür edip durduğu apaçık olan bir hakikattir.
Sağlıkta dönüşüm programı, aile hekimliği sitemi, ulusal ilaç kurumu ve saire teferruattır.
Vaziyet bundan ibarettir efendim. Hepimize geçmiş olsun.
Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış iddiasıyla ortaya çıktı. Bir çeşit parti ideolojisi olarak açıkladığı “muhafazakar demokrasi” ülkemiz açısından bu belki isim olarak yeni idi, ama içerik olarak hiç de yabancı sayılmazdı. Belki bu orijinal olmama nedeniyle, belki de insanımızın dünyada süregelen bir çok haksızlıktan sorumlu tuttuğu ABD yönetimine hakim olan neokonservatifleri hatırlattığı için “muhafazakar demokrasi” tabiri unutulmaya terk edildi. “Muhafazakar demokrasi”nin iyi mi kötü mü olduğu konusunda bir şey söyleyemem, ancak bir iktidar partisinin ideolojisinden çark etmesinin ülke demokrasisi ve insanları açısından iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, artık bizi yönetenleri hangi ideolojik bağlamda sorgulayabileceğimizi ya da değerlendireceğimizi bilemiyoruz. Yani iktidar partisinin kendini tanımladığı, “ben buyum, beni buna göre değerlendirin” dediği bir ölçü yok ortada.
İdeolojik anlamda durum bu. Peki yönetim anlamında durum nasıl? Doğrusunu isterseniz Türkiye’de iktidar olma iddiasındaki hiçbir partiden farklı ideolojik söylemler beklenmemeli kanaatindeyim. Hepimiz adımız gibi biliyoruz ki şu anda gerek dışarıdaki dünya konjonktürü gerekse içerideki siyasi ve siyaset dışı dengeler buna izin vermiyor. Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış derken biz ideolojik anlamda değil yönetim anlamında eskisinden farklı bir yaklaşımı anlıyorduk.
Ne demek istediğimizi örnekler üzerinden açıklamak daha kolay olacak. Mensubu olduğum sağlık alanını ele alalım. Bakanlık teşkilatından başlayarak sadakat değil liyakatın geçerli olduğu bir atama sistemi bekliyorduk. Öyle sıkı bir sistem falan değildi beklediğimiz. Müsteşar yardımcılarını, genel müdürleri falan değerlendirmeye almayacaktık. Taşra teşkilatında, il sağlık müdürleri, başhekimler vb. personelin atamalarına bakacaktık yeni bir yönetim anlayışı uygulanıp uygulanmadığını anlamak için. Bırakın yönetici kademelerindeki bu kişileri, hemşirelerin, hatta müstahdemlerin ve müstecirlerin çalıştırdığı geçici işçilerin bile iktidar partisinin il yönetimince atandığını anladığımızda büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. Yeni anlayış bu ise ben de dinozorum.
Kişisel olarak, gerek Sağlık Bakanı’nın gerekse atadığı üst düzey bürokratların olabildiğince iyi niyetli ve hakikatten yeni bir yönetim anlayışı iddialarında samimi olduklarını ve bunun için çalıştıklarını düşünüyorum. Ancak başarılı olamıyorlar, çünkü “taban” böyle istemiyor. “Taban”da kendini çizgi film kahramanı Hi-Men sanan bir sürü partili “Güç bende artık” diyor. Bir ara “taban”ın abuk sabuk isteklerine direnç gösteren Sağlık Bakanı’nın Başbakan’a en çok şikayet edilen bakan haline geldiğini ve bunun üzerine uyarıldığını biliyoruz. Sayın Bakan, tam anlamıyla, sağlık alanında uluslarüstü bilimsel verilere dayanan bir sağlık yönetimi anlayışıyla tabanın “Rabbena, hep bana”cı anlayışı arasında sıkışıp kalmıştır. Bu anlayışlar arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında yanlış bulduğumuz ama ufak tefek yöneticilik deneyimlerimiz olduğu için de saiklerini anlayabildiğimiz nedenlerle tercihini “taban”dan yana kullanmıştır.
Kanaatimce sorunun özü şudur. İktidar partisinin yeni bir siyaset anlayışı söylemi ne ideolojik ne de yönetim anlamında “taban”a dayanmıyordu. Tabana dayanmayan söylemlere sarılanların ise “tavan”ın altında kaldıkları, yani eskiden beri var olagelen bozuk sistemin dümen suyuna girdikleri, tarih boyunca tekerrür edip durduğu apaçık olan bir hakikattir.
Sağlıkta dönüşüm programı, aile hekimliği sitemi, ulusal ilaç kurumu ve saire teferruattır.
Vaziyet bundan ibarettir efendim. Hepimize geçmiş olsun.
Cumartesi, Eylül 24, 2005
BUDAPEŞTE GÜNLÜĞÜ
Son günlerde gündemimizi yoğun biçimde işgal eden Avrupa Birliği konusuyla ilgili pasajlarda içermesi nedeniyle sekiz yıl önce Macaristan'ın başkenti Budapeşte'ye yaptığımız biz seyahat sırasında aldığım notları değerli "Yeni Meram" okurlarıyla paylaşıyorum.
1 Haziran 1997
Romanya Havayolları'na ait pervaneli bir uçakla Bükreş'ten Budapeşte'ye ulaştık.Otelimiz Tuna nehri üzerindeki Margit adasında olduğu için "bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle"*. Üstelik "çocuklar gibi şendik" de, ama ne "bin atlı"ydık ne de "akınlarda"ydık... Bilimsel bir toplantıya katılmak için Macaristan'a gelmiş beş-on Türk vatandaşının oluşturduğu, çantaları omuzlarında, fotoğraf makinaları boyunlarında, etrafa şaşkın şaşkın bakan bir turist kafilesiydik.
2 Haziran 1997
Dev kongre merkezine gidip kayıtlarımızı yaptırdık. Bilimsel program çok yoğun; yine de aradaki boşluklardan ve günlerin uzun olmasından yararlanarak Budapeşte'yi gezmeyi ihmal etmiyoruz. Her ne kadar yıllarca Doğu Bloku içinde kalmışsa da tam anlamıyla bir Avrupa kenti Budapeşte. Demek ki bir ülkenin yönetim biçimi, o yönetimin ideolojisi önemli; ama daha da önemli olan halka mal olmuş kültür: birisi dalganın üzerindeki köpük, yok olup gidiveriyor; diğeri ise denizin kendisi...
3 Haziran 1997
Bir buçuk asırdan fazla Osmanlı egemenliğinde kalmış bu şehri o müze senin bu şato benim, şu meydan senin bu park benim dolaşıyoruz.. Beni daha çok Budin, yani Buda kısmı cezbediyor. Dümdüz olan Peşte'den bakıldığında tarihi mekanları, yeşilliği ve tepeleriyle Bogaziçi'ni hatırlatıyor Buda.
"Tuna üstünde güneş batarken
Sevgili yurdumu andırır bana
Bir hayal isterim Boğaziçi'nden
Bakarım "İstanbul!" diye her yana"
4 Haziran 1997
Oldukça yorucu bir günün akşamında oteldeki odamdayım . Kafilemizin gezi programına aldırmama rağmen sıra bir türlü Gül Baba'ya gelmedi yine. Sebep mi ? Tabii ki kafiledeki bayanların alışveriş merkezlerine bir girdiler mi bir daha çıkamamaları !
Bir yolunu bulup gitmeliyim Gül Baba'ya.Ve demeliyim Evliya Çelebi gibi:
"Aşık-ı sadıkınım ettim ziyaret ben geda
Bülbül-i guya gibi efgan edem ey Gül Baba."
5 Haziran 1997
Nihayet bu gün ikindi üzeri kongre programında yapılan ani bir değişikliği fırsat bilip tenhalaşmış sokakları çekine çekine adımlayarak Gül Baba'ya doğru yola düştüm. Bir taraftan akşamın yakın olması diğer taraftan da etrafta itimat telkin etmeyen tiplerin kol gezmesi nedeniyle koşaradım çıktım Gül Baba'ya.
Türbe'nin tepesindeki hilali gördüğümde kan ter içindeydim. Bir bahçe duvarına yaslanıp derin bir nefes aldım. Birden burnuma terlemiş atların eyerlerinden yayılan gön kokusuna karışmış kan kokusu, kulaklarıma ise at kişnemeleri, kılıç şakırtıları ve "Allah! Allah!" haykırışları doldu. Çöküp o duvarın dibine, milletimin bu diyarlarda “ehl-i küffar”ı titreten akıncılarından Avrupa Birliği kapılarında merhamet dilenen siyasilerine uzanan serencamını dokunsan yaşlar boşanacak gözlerle düşünüp kaldım, "tarifsiz kederler içinde"...
Hava kararıyordu. Şehrin bu tenha muhitinde bir yabancı olarak tek başına bulunmak akıl karı değildi. Hızla Matyaş Kilisesi civarındaki turistik lokantaların birinde verilen davete döndüm. Çigan müziği orijinaldi. Esmer derili Macar vatandaşları "török"** olduğumuzu öğrenince dönüp dolaşıp "katibim" şarkısını söylediler bize. Tabii ki ne kadar forint*** o kadar şarkı !
6 Haziran 1997
Macarlar Türklere "yiğit düşman" derlermiş, belki bu nedenle belki de tarihin kanlı sayfalarını bir daha açılmasın dileğiyle kapattıklarının simgesi olması için bir sokağa Türk Sokağı adını vermişler. Bu "bizim" sokağa, yani Török Utca'ya ulaştığımızda kafile mensuplarına "İşte Gül Baba'ya giden yol" dedim. Çok gitmeden sola, tepeye doğru sapan Gülbaba Utca'ya döndük. Kafilede bayanlar da olduğu için bu kez ağır ağır tırmanmaya başladım bayırı. İki katı aşmayan evleriyle, Arnavut kaldırımı döşeli yoluyla şirin bir Osmanlı sokağıydı burası. Türbe Ter'e çıktığımızda herkes heyecan içindeydi...Türbe açık değildi.Etrafta bilgi alacak kimse olmadığı gibi bilgi içeren herhangi bir levha falan da yoktu. Manzara-i umumiyeden türbenin henüz bitirilemeyen esaslı bir tadilat geçirmekte olduğu anlaşılıyordu.
Yolculuğumuzun başından beri aynı ülkenin pasaportunu taşıma ve aynı meslekten olma dışında hiç bir ortak paydamızın olmadığını düşündüğüm insanların Gül Baba Türbesi önünde el açıp Fatiha okumaları Türkiye'de tuğlaları bir arada tutan harcın ne olduğu konusunda hepimizi düşüncelere sevk etmesi gereken göz yaşartıcı bir sahneydi. Burada sanki Kur'an'ın "Onlar için ölüler demeyin. Onlar diridir, lakin siz bilmezsiniz" diyen ayeti lisan-ı hal ile tefsir olunuyordu. Öyle ya, dünya gailelerinin gerek madde gerekse mana olarak bölük pörçük ettiği bu "diri"ler topluluğunu yüzyıllar önce gurbette yadigar bırakılmış bir "ölü" Fatiha okumakta bir araya getiriyordu.
Gül Baba'dan inerken hepimize bir durgunluk çökmüştü.Yorulmuşlar mıydı kafilemizin üyeleri yoksa dün benim yaşadıklarımı onlar da mı yaşamışlar, hissettiklerimi onlar da mı hissetmişlerdi? Kimseye soramazdım bunu. Sormadım da. Herkesin benliğinin derinliklerinde duyabileceği bir "sır"dı bu.
7 Haziran 1997
Bir saat sonra THY uçağı ile Budapeşte'den İstanbul'a uçan ilk yolcular olacağız.Elveda Gül Baba: Şah-ı Süleyman zamanında Merzifon'dan gelerek buraları vatan tutan kahraman. Elveda Attila Jozsef****: Sonunda mezartaşına adının dosdoğru yazılacağı toprağı bulan adam. Elveda Budapeşte: kaytan bıyıklı akıcılarımızın şehri.
Ayrılmadan önce türkülerimize, şiirlerimize, daha da ötede benliğimize sinmiş olan Tuna'ya uzun uzun bakıyorum. "Tuna nehri akmam diyor" mu ? Hayır demiyor. Etrafında bakımlı parklar, bahçeler uzanıyor; suyun üstünde izmaritler, meyve kabukları, naylon poşetler yüzmüyor. "Akma Tuna akma ben bir dertliyim" diyorum önce, ama sonra su serpiyor yüreğime onun bu bakımlı hali..."Ne suyun bizimdir artık ne de selin" diyemiyorum, bu sana haksızlık olur Tuna.
"Tuna boylarında sıra serviler / Tanyeli estikçe sessiz ağlarmış" diyor şair. Ben de sessizce ağlayarak Tuna'ya veda ediyorum. Elveda Tuna: yitik sevdalarımızın nehri…
----
* Metin içinde kaynağı belirtilmeyen alıntılar türkülerimizden, Yahya Kemal Beyatlı+Enis Behiç Koryürek+Fuat Köprülü+Arif Nihat Asya+Orhan Veli Kanık'ın şiirlerinden ve Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinden yapılmıştır.
**Török: Macarca Türk
*** Forint: Macar para birimi
****1905-1937 yılları arasında yaşamış uluslararası üne sahip Macar şairi
-------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
1 Haziran 1997
Romanya Havayolları'na ait pervaneli bir uçakla Bükreş'ten Budapeşte'ye ulaştık.Otelimiz Tuna nehri üzerindeki Margit adasında olduğu için "bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle"*. Üstelik "çocuklar gibi şendik" de, ama ne "bin atlı"ydık ne de "akınlarda"ydık... Bilimsel bir toplantıya katılmak için Macaristan'a gelmiş beş-on Türk vatandaşının oluşturduğu, çantaları omuzlarında, fotoğraf makinaları boyunlarında, etrafa şaşkın şaşkın bakan bir turist kafilesiydik.
2 Haziran 1997
Dev kongre merkezine gidip kayıtlarımızı yaptırdık. Bilimsel program çok yoğun; yine de aradaki boşluklardan ve günlerin uzun olmasından yararlanarak Budapeşte'yi gezmeyi ihmal etmiyoruz. Her ne kadar yıllarca Doğu Bloku içinde kalmışsa da tam anlamıyla bir Avrupa kenti Budapeşte. Demek ki bir ülkenin yönetim biçimi, o yönetimin ideolojisi önemli; ama daha da önemli olan halka mal olmuş kültür: birisi dalganın üzerindeki köpük, yok olup gidiveriyor; diğeri ise denizin kendisi...
3 Haziran 1997
Bir buçuk asırdan fazla Osmanlı egemenliğinde kalmış bu şehri o müze senin bu şato benim, şu meydan senin bu park benim dolaşıyoruz.. Beni daha çok Budin, yani Buda kısmı cezbediyor. Dümdüz olan Peşte'den bakıldığında tarihi mekanları, yeşilliği ve tepeleriyle Bogaziçi'ni hatırlatıyor Buda.
"Tuna üstünde güneş batarken
Sevgili yurdumu andırır bana
Bir hayal isterim Boğaziçi'nden
Bakarım "İstanbul!" diye her yana"
4 Haziran 1997
Oldukça yorucu bir günün akşamında oteldeki odamdayım . Kafilemizin gezi programına aldırmama rağmen sıra bir türlü Gül Baba'ya gelmedi yine. Sebep mi ? Tabii ki kafiledeki bayanların alışveriş merkezlerine bir girdiler mi bir daha çıkamamaları !
Bir yolunu bulup gitmeliyim Gül Baba'ya.Ve demeliyim Evliya Çelebi gibi:
"Aşık-ı sadıkınım ettim ziyaret ben geda
Bülbül-i guya gibi efgan edem ey Gül Baba."
5 Haziran 1997
Nihayet bu gün ikindi üzeri kongre programında yapılan ani bir değişikliği fırsat bilip tenhalaşmış sokakları çekine çekine adımlayarak Gül Baba'ya doğru yola düştüm. Bir taraftan akşamın yakın olması diğer taraftan da etrafta itimat telkin etmeyen tiplerin kol gezmesi nedeniyle koşaradım çıktım Gül Baba'ya.
Türbe'nin tepesindeki hilali gördüğümde kan ter içindeydim. Bir bahçe duvarına yaslanıp derin bir nefes aldım. Birden burnuma terlemiş atların eyerlerinden yayılan gön kokusuna karışmış kan kokusu, kulaklarıma ise at kişnemeleri, kılıç şakırtıları ve "Allah! Allah!" haykırışları doldu. Çöküp o duvarın dibine, milletimin bu diyarlarda “ehl-i küffar”ı titreten akıncılarından Avrupa Birliği kapılarında merhamet dilenen siyasilerine uzanan serencamını dokunsan yaşlar boşanacak gözlerle düşünüp kaldım, "tarifsiz kederler içinde"...
Hava kararıyordu. Şehrin bu tenha muhitinde bir yabancı olarak tek başına bulunmak akıl karı değildi. Hızla Matyaş Kilisesi civarındaki turistik lokantaların birinde verilen davete döndüm. Çigan müziği orijinaldi. Esmer derili Macar vatandaşları "török"** olduğumuzu öğrenince dönüp dolaşıp "katibim" şarkısını söylediler bize. Tabii ki ne kadar forint*** o kadar şarkı !
6 Haziran 1997
Macarlar Türklere "yiğit düşman" derlermiş, belki bu nedenle belki de tarihin kanlı sayfalarını bir daha açılmasın dileğiyle kapattıklarının simgesi olması için bir sokağa Türk Sokağı adını vermişler. Bu "bizim" sokağa, yani Török Utca'ya ulaştığımızda kafile mensuplarına "İşte Gül Baba'ya giden yol" dedim. Çok gitmeden sola, tepeye doğru sapan Gülbaba Utca'ya döndük. Kafilede bayanlar da olduğu için bu kez ağır ağır tırmanmaya başladım bayırı. İki katı aşmayan evleriyle, Arnavut kaldırımı döşeli yoluyla şirin bir Osmanlı sokağıydı burası. Türbe Ter'e çıktığımızda herkes heyecan içindeydi...Türbe açık değildi.Etrafta bilgi alacak kimse olmadığı gibi bilgi içeren herhangi bir levha falan da yoktu. Manzara-i umumiyeden türbenin henüz bitirilemeyen esaslı bir tadilat geçirmekte olduğu anlaşılıyordu.
Yolculuğumuzun başından beri aynı ülkenin pasaportunu taşıma ve aynı meslekten olma dışında hiç bir ortak paydamızın olmadığını düşündüğüm insanların Gül Baba Türbesi önünde el açıp Fatiha okumaları Türkiye'de tuğlaları bir arada tutan harcın ne olduğu konusunda hepimizi düşüncelere sevk etmesi gereken göz yaşartıcı bir sahneydi. Burada sanki Kur'an'ın "Onlar için ölüler demeyin. Onlar diridir, lakin siz bilmezsiniz" diyen ayeti lisan-ı hal ile tefsir olunuyordu. Öyle ya, dünya gailelerinin gerek madde gerekse mana olarak bölük pörçük ettiği bu "diri"ler topluluğunu yüzyıllar önce gurbette yadigar bırakılmış bir "ölü" Fatiha okumakta bir araya getiriyordu.
Gül Baba'dan inerken hepimize bir durgunluk çökmüştü.Yorulmuşlar mıydı kafilemizin üyeleri yoksa dün benim yaşadıklarımı onlar da mı yaşamışlar, hissettiklerimi onlar da mı hissetmişlerdi? Kimseye soramazdım bunu. Sormadım da. Herkesin benliğinin derinliklerinde duyabileceği bir "sır"dı bu.
7 Haziran 1997
Bir saat sonra THY uçağı ile Budapeşte'den İstanbul'a uçan ilk yolcular olacağız.Elveda Gül Baba: Şah-ı Süleyman zamanında Merzifon'dan gelerek buraları vatan tutan kahraman. Elveda Attila Jozsef****: Sonunda mezartaşına adının dosdoğru yazılacağı toprağı bulan adam. Elveda Budapeşte: kaytan bıyıklı akıcılarımızın şehri.
Ayrılmadan önce türkülerimize, şiirlerimize, daha da ötede benliğimize sinmiş olan Tuna'ya uzun uzun bakıyorum. "Tuna nehri akmam diyor" mu ? Hayır demiyor. Etrafında bakımlı parklar, bahçeler uzanıyor; suyun üstünde izmaritler, meyve kabukları, naylon poşetler yüzmüyor. "Akma Tuna akma ben bir dertliyim" diyorum önce, ama sonra su serpiyor yüreğime onun bu bakımlı hali..."Ne suyun bizimdir artık ne de selin" diyemiyorum, bu sana haksızlık olur Tuna.
"Tuna boylarında sıra serviler / Tanyeli estikçe sessiz ağlarmış" diyor şair. Ben de sessizce ağlayarak Tuna'ya veda ediyorum. Elveda Tuna: yitik sevdalarımızın nehri…
----
* Metin içinde kaynağı belirtilmeyen alıntılar türkülerimizden, Yahya Kemal Beyatlı+Enis Behiç Koryürek+Fuat Köprülü+Arif Nihat Asya+Orhan Veli Kanık'ın şiirlerinden ve Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinden yapılmıştır.
**Török: Macarca Türk
*** Forint: Macar para birimi
****1905-1937 yılları arasında yaşamış uluslararası üne sahip Macar şairi
-------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
CEVABI BEKLENEN SORULAR
Yeni Meram Gazetesi'ndeki haftalık yazılarıma başlarken mesleki çalışma alanım olan "sağlık"ın dışına çıkmamaya özen gösterebileceğimi sanıyordum. Ancak süreç içinde bir yurttaş olarak yaşadıklarım beni aşağıda okuyacağınız üzere "sağlık" konusu dışında da yazmaya yöneltti.
Bir ay kadar önce yerel basınımızda -aslında ulusal basının da manşetlerden vermesi gereken- bir haber vardı:"Belediyeler cevaplamıyor". Haberde, Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Akif Çukurçayır'ın, belediyelere ait internet sayfalarındaki iletişim linklerine gönderilen talep ve şikayetlerin amacına ulaşıp ulaşmadığını öğrenmek amacıyla bir çalışma yaptığı, internet sayfası bulunan 80 belediyenin sitelerinden % 29'una başarılı erişim bile sağlanamadığı, mesaj göndermeyi başarabildikleri belediyelerinden ise sadece % 12.%'inden cevap alabildikleri belirtiliyordu. Bugün yazacaklarım tam da bu haberde değinilen konu ile ilgili.
Hem evim, hem de işim Meram'da olduğu için Meram Belediyesi web sayfaları diğerlerine oranla daha fazla dikkatimi çekmiştir. Bu sayfaları ziyaret ettiğim bir gün "BAŞKANA MESAJ" diye bir bölüm gözüme çarpmıştı. Bir kaç kez şahsen de görüşmüşlüğümüz olan Sn. Refik Tuzcuoğlu'na nazik bir dille Meram Belediyesi Aşkan Parkı ile ilgili bir görüşümü ve bir sorumu iletmiştim. Aradan bir ayı aşkın bir zaman geçmesine rağmen cevap alamayınca aynı yoldan ikinci bir mesaj gönderdim. Bir ay daha bekledim yine çıt çıkmadı. Acaba hatalı bir işlem mi yapıyorum da cevap alamıyorum diyerek web sayfasını incelerken bu defa "İSTEK-ŞİKAYET HATTI" adını taşıyan bir başka bölüme rastladım. "Sayın Başkan herhalde çok meşguller, bu gibi küçük işlerle ilgili mesajlara cevap verecek vakitleri olmayabilir, ben bu hatta yazarsam cevap alabilirim soruma" diyerek sevindim. Sevindim ama, sevincim kursağımda kaldı. En az otuz kez mesajımı iletmeye çalıştıysam da her defasında "Sayın Nazmi Zengin mesajınız gönderilememiştir" mealinde bir karşılık aldım.Sonunda pes ettim ve buradan, Yeni Meram'dan mesajımı ulaştırmaya çalışmak zorunda kaldım.
Mesajımın Aşkan Parkı'yla ilgili olduğunu yukarıda belirtmiştim. Dert ettiğim şey zerre kadar kişisel bir çıkarım olmayan küçücük bir şey. Sadece bir hemşehri, sadece bir Meram sakini olarak adı geçen parkta yapılan değişikliklerin hoş olmadığını vurgulamak ve merakımı mucib olan bir inşaat hakkında bilgi istemek.
Yanılmıyorsam Mayıs sonu idi...Bu parkın kenarlarına neredeyse adam boyuna yakın bir duvar çekilmeye başlanmıştı. Parkın estetiğini bozacak ve gelip geçenin gözlerinin park içindeki yeşillikten, güzellikten nasiplenmesini engelleyecek bu duvardan duyduğum rahatsızlığı yetkililere nasıl iletebilirim diye düşünürken bir kaç gün sonra baktım ki duvar diz boyuna indirilmiş ve estetik bir malzeme kullanılmaya başlanmış. Ölümü görüp sıtmaya razı olmak kabilinden diz boyu duvara da gerek yoktu ama neyse demiştim ki bir kaç gün sonra parkın orta yeri sayılabilecek bir yerde çirkin bir kulübenin inşa edilmeye başlandığını gördüm. Bu ortama hiç mi hiç yakışmayan bu kulübe ne idi? Ne amaçla kullanılacaktı? Çok gerekli bir şey idiyse parkın kıyısında köşesinde hiç mi yer yoktu da orta yerine inşa ediliyordu?
Bunu öğrenmek istemiştim. Bu küçük işi dert edinmiştim kendime. Bütün Türk büyükleri, hatta büyüğüyle küçüğüyle Türk milletinin kahir ekseriyeti gibi Sayın Başkanlarımızın da küçük işlerle ilgilenmediklerini sanıyorum. Onlar büyük işlerle ilgileniyorlar. Yirmi yıl sonrasının Konyasını şekillendirmekle, geleceğin Konya sakinlerini memnun edecek işler yapmakla meşguller. Kuşkusuz güzel şeyler yapıldığını gördükçe seviniyor, tebriklerimizi iletmeye çalışıyoruz ama...
Peki ya bugünün Konyası? Peki ya bugünün Konyasında yaşayan "bir tek birey"in, mesela Nazmi Zengin'in, memnuniyeti? Öncelik bunlar olmalı değil mi?
İster belediye, ister valilik ya da üniversite, kamu hizmeti veren tüm kurum, kuruluş ve kişiler unutmamalıdırlar ki yüze yüze burnuna geldiğimiz Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilebilmemiz için toplumun ya da gelecek kuşakların menfaatini, refahını, memnuniyetini değil insan teki olarak "birey"in şu andaki menfaatini, refahını, memnuniyetini öncelemeniz gerekli.
Bazı okuyucularımız "Arkadaş, belediyelere yüklenmek kolay iş, sen de bu kolaycılığa tutunmuş gidiyorsun" diyebilirler. İşin aslı öyle değil. Asıl kolay olan yağcılık yapmak, yağdanlık olmak. Bizimkisi zor zenaat. Hem belediyelere özgü de değil eleştirilerimiz. İşte örneği: 27 Ağustos 2005 tarihinde Konya Valiliği web sayfasından "BİLGİ EDİNME HAKKI"mızı e-posta yoluyla da kullanabileceğimizi öğrendik ve çok sevindik. Valiliğe gitmeden, park sorunu yaşamadan, gece gündüz demeden, kimseyi rahatsız etmeden arzu ettiğimiz konuda bilgi edinebilecektik. Hemen "gerçek kişiler" için hazırlanan "form"u doldurup gönderdik. Onbeş günü aşkın süre geçtiği halde karşılık alamadık. Belki ulaşmamıştır ya da başvuruda bir eksikliğimiz olmuştur diyerek dün "bir istekte bulunduk ama cevap alamadık, sonuçtan bilgi verilmesi mümkün mü" anlamında yeni bir e-posta daha gönderdik. Şu an beklemedeyiz.
Not: Bir süre önce Konya merkezdeki belediyelerin Sağlık İşleri Müdürlükleri hakkında internetten ne kadar bilgi edinebildiğime dair bir yazım yayınlanmıştı. Selçuklu Belediye Başkanı Sn. Adem Esen dışında üzerine alınan olmadı. Sayın Esen telefonla irtibat kurarak derdimizi anlamaya çalışma inceliğini gösterdi. Biz de anlattık. Umarız kademe kademe yenilendiğini gördüğümüz Selçuklu Belediyesi web sayfalarında -orada görevli hekim arkadaşlarımızın da katkılarıyla- Sağlık İşleri Müdürlüğü'ne ait değişiklikler de bir an önce gerçekleştirilir. Sayın Esen'e ilgisi için teşekkür ediyorum.
GEZİ/ZİYARET NOTU
8 Eylül Perşembe günü Selçuklu Bld. Başkan Yardımcıları Abdulkadir Gök ve Hüseyin Kaplan'la görüştük. Konuksever Başkan Yardımcılarından Selçuklu Belediyesi Kent Konseyi ve bu konseyin Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun faaliyetleri hakkında bilgi aldık. Oldukça yararlandığımız görüşmede dokuz üyeli Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun ilk toplantısını 13 Haziran 2005'te yaptığını ve bir aksiyon planı hazırladığını öğrendik. Gördüğümüz kadarıyla bu aksiyon planı sadece üzerinde çalışılabilecek konu başlıklarını içeriyor. Bu konularla ilgili olarak kimlerin, nasıl, nerede, ne zaman, kimlerle işbirliği yaparak ve kaynaklarını nereden temin ederek çalışacağına yönelik bilgi yok. Dolayısıyla bir aksiyon planından söz edebilmek imkansız. Artık yaz bitti. Tüm kurum ve kuruluşlar yeni bir çalışma dönemine girdi. Kent Konseyi'ni kurarak bu alanda öncülük yapan Selçuklu Belediyesi'nin Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun derhal toplanarak gerçek bir aksiyon planı hazırlamasının ve aksiyona geçmesinin zamanı da gelmiş demektir. Bekliyoruz.
OKUDUKÇA
Ben ne zaman bir kelebek görsem
Seni anımsarım
İncecik bir kelebek
Düşlerime konup konup kalkan
Ufalanmış bir hüzün tozuna
Bulanmış kanatları
Sedat Umran
KİTAPLAR ARASINDA
İRAN EDEBİYATI ÖYKÜLERİ ANTOLOJİSİ
Haz.: Dr. Haşim Hüsrevşahi
Dünya Yy., İstanbul 2005.
Kapı komşumuz İran'ı sadece bize rejim ihraç etmeye çalışan bir ülke olarak görmek ve bu nedenle oradan gelen herşeye almaçlarımız kapamak taktir edersiniz ki kafamızı kuma gömmek gibi bir yaklaşım olur. Çok sayıda soydaşımızın da yaşadığı bu ülkeyle kültürel mirasımızın ne denli ortaklıklar içerdiğini görmek için adı Konya'yla özdeşleşen Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevi'sini Farsça yazdığını hatırlamak bile yeter. Ayrıca her birini en az bir İranlı kadar bizden hissettiğimiz bilge kişiler olan Sadi Şirazi, Ferideddin Attar ve Ömer Hayyam'ı da anmak gerekir.
Meslektaşım Dr. Hüsrevşahi bu antolojiyle, bir anlamda daha önce Prof. Dr. Mehmet Kanar'ın hazırladığı antolojiyi günümüze kadar getiriyor. Kitaptan İran öykücülüğünün sadece Türkiye'de çok tanınan Sadık Hidayet ve Samet Behrengi'den ibaret olmadığını, özellikle kadın yazarların büyük bir hamle yaparak uluslararası platformlarda ses getiren ürünler ortaya koyduklarını öğreniyoruz.
Dr. Hüsrevşahi'nin geçen yıl Ankara'da Türk-İran Öykü Günleri düzenlediğini öğrenince, "neden bir sonraki program Konya'da olmasın?" diye aklımdan geçti. Bildiğim kadarıyla Konya'da Selçuk Üniversitesi'nin Fars diliyle ilgili bir bölümü var. Edebi bakımdan da, organizasyon bakımından da çok aktif öykücülerimiz de var. Yani un, şeker, yağ hepsi mevcut. Belediyemizin, Kültür Bakanlığımızın, Üniversitemizin ilgili birimlerinin, Yazarlar Birliği Konya Şubesinin, ülke çapında yazar ve yayıncılarımızın bulunduğu yerde benim helva yapmaya kalkışmam abes olur. Ben sadece kulaklara kar suyu kaçırıyorum.
-------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
Bir ay kadar önce yerel basınımızda -aslında ulusal basının da manşetlerden vermesi gereken- bir haber vardı:"Belediyeler cevaplamıyor". Haberde, Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Akif Çukurçayır'ın, belediyelere ait internet sayfalarındaki iletişim linklerine gönderilen talep ve şikayetlerin amacına ulaşıp ulaşmadığını öğrenmek amacıyla bir çalışma yaptığı, internet sayfası bulunan 80 belediyenin sitelerinden % 29'una başarılı erişim bile sağlanamadığı, mesaj göndermeyi başarabildikleri belediyelerinden ise sadece % 12.%'inden cevap alabildikleri belirtiliyordu. Bugün yazacaklarım tam da bu haberde değinilen konu ile ilgili.
Hem evim, hem de işim Meram'da olduğu için Meram Belediyesi web sayfaları diğerlerine oranla daha fazla dikkatimi çekmiştir. Bu sayfaları ziyaret ettiğim bir gün "BAŞKANA MESAJ" diye bir bölüm gözüme çarpmıştı. Bir kaç kez şahsen de görüşmüşlüğümüz olan Sn. Refik Tuzcuoğlu'na nazik bir dille Meram Belediyesi Aşkan Parkı ile ilgili bir görüşümü ve bir sorumu iletmiştim. Aradan bir ayı aşkın bir zaman geçmesine rağmen cevap alamayınca aynı yoldan ikinci bir mesaj gönderdim. Bir ay daha bekledim yine çıt çıkmadı. Acaba hatalı bir işlem mi yapıyorum da cevap alamıyorum diyerek web sayfasını incelerken bu defa "İSTEK-ŞİKAYET HATTI" adını taşıyan bir başka bölüme rastladım. "Sayın Başkan herhalde çok meşguller, bu gibi küçük işlerle ilgili mesajlara cevap verecek vakitleri olmayabilir, ben bu hatta yazarsam cevap alabilirim soruma" diyerek sevindim. Sevindim ama, sevincim kursağımda kaldı. En az otuz kez mesajımı iletmeye çalıştıysam da her defasında "Sayın Nazmi Zengin mesajınız gönderilememiştir" mealinde bir karşılık aldım.Sonunda pes ettim ve buradan, Yeni Meram'dan mesajımı ulaştırmaya çalışmak zorunda kaldım.
Mesajımın Aşkan Parkı'yla ilgili olduğunu yukarıda belirtmiştim. Dert ettiğim şey zerre kadar kişisel bir çıkarım olmayan küçücük bir şey. Sadece bir hemşehri, sadece bir Meram sakini olarak adı geçen parkta yapılan değişikliklerin hoş olmadığını vurgulamak ve merakımı mucib olan bir inşaat hakkında bilgi istemek.
Yanılmıyorsam Mayıs sonu idi...Bu parkın kenarlarına neredeyse adam boyuna yakın bir duvar çekilmeye başlanmıştı. Parkın estetiğini bozacak ve gelip geçenin gözlerinin park içindeki yeşillikten, güzellikten nasiplenmesini engelleyecek bu duvardan duyduğum rahatsızlığı yetkililere nasıl iletebilirim diye düşünürken bir kaç gün sonra baktım ki duvar diz boyuna indirilmiş ve estetik bir malzeme kullanılmaya başlanmış. Ölümü görüp sıtmaya razı olmak kabilinden diz boyu duvara da gerek yoktu ama neyse demiştim ki bir kaç gün sonra parkın orta yeri sayılabilecek bir yerde çirkin bir kulübenin inşa edilmeye başlandığını gördüm. Bu ortama hiç mi hiç yakışmayan bu kulübe ne idi? Ne amaçla kullanılacaktı? Çok gerekli bir şey idiyse parkın kıyısında köşesinde hiç mi yer yoktu da orta yerine inşa ediliyordu?
Bunu öğrenmek istemiştim. Bu küçük işi dert edinmiştim kendime. Bütün Türk büyükleri, hatta büyüğüyle küçüğüyle Türk milletinin kahir ekseriyeti gibi Sayın Başkanlarımızın da küçük işlerle ilgilenmediklerini sanıyorum. Onlar büyük işlerle ilgileniyorlar. Yirmi yıl sonrasının Konyasını şekillendirmekle, geleceğin Konya sakinlerini memnun edecek işler yapmakla meşguller. Kuşkusuz güzel şeyler yapıldığını gördükçe seviniyor, tebriklerimizi iletmeye çalışıyoruz ama...
Peki ya bugünün Konyası? Peki ya bugünün Konyasında yaşayan "bir tek birey"in, mesela Nazmi Zengin'in, memnuniyeti? Öncelik bunlar olmalı değil mi?
İster belediye, ister valilik ya da üniversite, kamu hizmeti veren tüm kurum, kuruluş ve kişiler unutmamalıdırlar ki yüze yüze burnuna geldiğimiz Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilebilmemiz için toplumun ya da gelecek kuşakların menfaatini, refahını, memnuniyetini değil insan teki olarak "birey"in şu andaki menfaatini, refahını, memnuniyetini öncelemeniz gerekli.
Bazı okuyucularımız "Arkadaş, belediyelere yüklenmek kolay iş, sen de bu kolaycılığa tutunmuş gidiyorsun" diyebilirler. İşin aslı öyle değil. Asıl kolay olan yağcılık yapmak, yağdanlık olmak. Bizimkisi zor zenaat. Hem belediyelere özgü de değil eleştirilerimiz. İşte örneği: 27 Ağustos 2005 tarihinde Konya Valiliği web sayfasından "BİLGİ EDİNME HAKKI"mızı e-posta yoluyla da kullanabileceğimizi öğrendik ve çok sevindik. Valiliğe gitmeden, park sorunu yaşamadan, gece gündüz demeden, kimseyi rahatsız etmeden arzu ettiğimiz konuda bilgi edinebilecektik. Hemen "gerçek kişiler" için hazırlanan "form"u doldurup gönderdik. Onbeş günü aşkın süre geçtiği halde karşılık alamadık. Belki ulaşmamıştır ya da başvuruda bir eksikliğimiz olmuştur diyerek dün "bir istekte bulunduk ama cevap alamadık, sonuçtan bilgi verilmesi mümkün mü" anlamında yeni bir e-posta daha gönderdik. Şu an beklemedeyiz.
Not: Bir süre önce Konya merkezdeki belediyelerin Sağlık İşleri Müdürlükleri hakkında internetten ne kadar bilgi edinebildiğime dair bir yazım yayınlanmıştı. Selçuklu Belediye Başkanı Sn. Adem Esen dışında üzerine alınan olmadı. Sayın Esen telefonla irtibat kurarak derdimizi anlamaya çalışma inceliğini gösterdi. Biz de anlattık. Umarız kademe kademe yenilendiğini gördüğümüz Selçuklu Belediyesi web sayfalarında -orada görevli hekim arkadaşlarımızın da katkılarıyla- Sağlık İşleri Müdürlüğü'ne ait değişiklikler de bir an önce gerçekleştirilir. Sayın Esen'e ilgisi için teşekkür ediyorum.
GEZİ/ZİYARET NOTU
8 Eylül Perşembe günü Selçuklu Bld. Başkan Yardımcıları Abdulkadir Gök ve Hüseyin Kaplan'la görüştük. Konuksever Başkan Yardımcılarından Selçuklu Belediyesi Kent Konseyi ve bu konseyin Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun faaliyetleri hakkında bilgi aldık. Oldukça yararlandığımız görüşmede dokuz üyeli Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun ilk toplantısını 13 Haziran 2005'te yaptığını ve bir aksiyon planı hazırladığını öğrendik. Gördüğümüz kadarıyla bu aksiyon planı sadece üzerinde çalışılabilecek konu başlıklarını içeriyor. Bu konularla ilgili olarak kimlerin, nasıl, nerede, ne zaman, kimlerle işbirliği yaparak ve kaynaklarını nereden temin ederek çalışacağına yönelik bilgi yok. Dolayısıyla bir aksiyon planından söz edebilmek imkansız. Artık yaz bitti. Tüm kurum ve kuruluşlar yeni bir çalışma dönemine girdi. Kent Konseyi'ni kurarak bu alanda öncülük yapan Selçuklu Belediyesi'nin Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun derhal toplanarak gerçek bir aksiyon planı hazırlamasının ve aksiyona geçmesinin zamanı da gelmiş demektir. Bekliyoruz.
OKUDUKÇA
Ben ne zaman bir kelebek görsem
Seni anımsarım
İncecik bir kelebek
Düşlerime konup konup kalkan
Ufalanmış bir hüzün tozuna
Bulanmış kanatları
Sedat Umran
KİTAPLAR ARASINDA
İRAN EDEBİYATI ÖYKÜLERİ ANTOLOJİSİ
Haz.: Dr. Haşim Hüsrevşahi
Dünya Yy., İstanbul 2005.
Kapı komşumuz İran'ı sadece bize rejim ihraç etmeye çalışan bir ülke olarak görmek ve bu nedenle oradan gelen herşeye almaçlarımız kapamak taktir edersiniz ki kafamızı kuma gömmek gibi bir yaklaşım olur. Çok sayıda soydaşımızın da yaşadığı bu ülkeyle kültürel mirasımızın ne denli ortaklıklar içerdiğini görmek için adı Konya'yla özdeşleşen Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevi'sini Farsça yazdığını hatırlamak bile yeter. Ayrıca her birini en az bir İranlı kadar bizden hissettiğimiz bilge kişiler olan Sadi Şirazi, Ferideddin Attar ve Ömer Hayyam'ı da anmak gerekir.
Meslektaşım Dr. Hüsrevşahi bu antolojiyle, bir anlamda daha önce Prof. Dr. Mehmet Kanar'ın hazırladığı antolojiyi günümüze kadar getiriyor. Kitaptan İran öykücülüğünün sadece Türkiye'de çok tanınan Sadık Hidayet ve Samet Behrengi'den ibaret olmadığını, özellikle kadın yazarların büyük bir hamle yaparak uluslararası platformlarda ses getiren ürünler ortaya koyduklarını öğreniyoruz.
Dr. Hüsrevşahi'nin geçen yıl Ankara'da Türk-İran Öykü Günleri düzenlediğini öğrenince, "neden bir sonraki program Konya'da olmasın?" diye aklımdan geçti. Bildiğim kadarıyla Konya'da Selçuk Üniversitesi'nin Fars diliyle ilgili bir bölümü var. Edebi bakımdan da, organizasyon bakımından da çok aktif öykücülerimiz de var. Yani un, şeker, yağ hepsi mevcut. Belediyemizin, Kültür Bakanlığımızın, Üniversitemizin ilgili birimlerinin, Yazarlar Birliği Konya Şubesinin, ülke çapında yazar ve yayıncılarımızın bulunduğu yerde benim helva yapmaya kalkışmam abes olur. Ben sadece kulaklara kar suyu kaçırıyorum.
-------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
Salı, Mayıs 31, 2005
ÜSTAD
New York'ta daha dış görünüşünden perişan insanların yaşadığına hükmedebileceğiniz bir bir apartmanın önüne götürdü beni dostum."Bu da ne demek oluyor dostum?" dedim. Gözlerime baktı anlamlı anlamlı, "Burası New York'un soru sorulmadan cevap alınan yeridir." dedi.Eskiden beri böyle muammalı laflara düşkünlüğünü bildiğim için aldırmadım."Eeee...Napcağaaz şimdi" dedim laubalice."Şimdi üstada gideceğiz" dedi ciddi bir ses tonuyla. Bu üstadda kimmiş?" diye sordum merakla. Burası New York'tu ya dostum da cevabını İngilizce verdi. "Wait and see."
Merdivenler dik, basamaklar kırık dökük, duvarlar kirliydi.Üç beş kat çıktıktan sonra nefes nefese kalmıştım.Dostum belli ki alışkındı bu merdivenleri sık sık çıkmaya, tınmamıştı bile.Nihayet kahverengi boyası yeryer dökülmüş bir kapının önünde durup zile hafifçe bastı. Birkaç dakika beklememize rağmen kapıyı açan falan olmadı. Zili tekrar çaldı dostum, yine çıt yok içeriden. Alaycı bir sesle "Üstad yoklar herhalde, haydi gidelim." dedim. "Üstad buradadır"diye cevapladı beni. Merakım giderek artıyordu. Kimdi bu üstad ve nasıl biriydi? Üstad dediğine göre dostum, muhtemelen şark mistiklerinden biriydi: ya bir guru, ya bir şeyh, ya da benzer bir şey...Zile tekrar basarken dostum "Yahu bu kapı kilitli gibi durmuyor zaten, kolu çevirip giriverelim" dedim. Dostum gülerek "Zaten üstadın kapısı gece gündüz açıktır."demez mi! Kafam iyice karışmıştı ki içeriden boğuk bir ses yanlış anlamadıysam "taal hun ya ahi" diye ünledi. Bu İngilizce değildi. Soran gözlerle baktım dostuma, "Üstad Lübnanlıdır." dedi.Kafamda hemen bir Arap tarikat şeyhi canlandı, yerli varyetelerini bizim ülkede çok gördüğümüz cinsten bir tarikat şeyhi...
Kapıdan içeri adımımı attığımda yanıldığımı anlamam zor olmadı, çünkü geniş salonun duvarını boydan boya bir çarmıha gerilmiş İsa figürü süslüyordu: acılar içindeki o solgun yüz...Salonda ilerledikçe buranın aynı zamanda resim atölyesi olarak da kullanıldığının delilleriyle karşılaşıyordum.Tuhaf tuhaf resimlerdi bunlar. Boşlukta asılı gibi duran çıplak kadın ve erkek figürlerinin yer aldığı resimler...Resimlerdeki kadın ve erkekler çıplaktı ama hiçbirinde cinselliği akla getirecek en ufak bir iz yoktu bu resimlerin. Bu çıplak kadın ve erkeklerin durumları adeta Cennetteki Adem ve Havva'nın durumları gibiydi:onlar cinselliklerinin farkına ancak Cennetten çıkma aşamasında varabilmişlerdi.
Nihayet Üstad'ı gördüm.Bizim güneydoğulu vatandaşlarımızı andıran esmer bir yüz, şarklılara has bıyık...Kırlaşmış saçlar dağınık. Elinde sarma bir sigara...Dostum Türkiye'den geldiğimi söyleyince iki adet altın kaplama dişi görülecek kadar gülümseyerek "Benim tütünüm de Türkiye'den gelir" dedi. Göz ucuyla dostuma bir işaret yaptı.Ne demek istediğini anlamadım ama dostum yavaşça kalkarak salona açılan kapılardan birinin ardında kayboldu. Biraz sonra Türk usulü yapılmış üç fincan bol köpüklü kahveyle döndü yanımıza.
Üstadla birlikte kahvemizi yudumlarken hala susuyorduk hepimiz.
Kahvesi bitince Üstadın yüzünün rengi, bakışlarının anlamı değişti birden. Ve sanki yüksek bir kürsüden mahşeri bir kalabalığa sesleniyormuş gibi konuşmaya başladı:
Sonra bir zengin söz aldı; bize Vermek'ten söz et, dedi.
Ve El Mustafa yanıtladı:
Elinizdeki mallardan verdiğinizde çok az verirsiniz.
Ancak canınızdan verdiğinizde gerçekten vermiş olursunuz.
Oysa canınız gibi sakladığınız mallarınız gelecekte muhtaç olurum korkusuyla bekçiliğini yaptığınız nesnelerden başka nedir ki?
Yarının ne getireceği belli mi?
Kutsal kente doğru yol alan hacıların peşine düşmüş aşırı temkinli bir köpek, kızgın kumların altına bir kemik gömse, ne çıkar?
Olur da bir şeylere muhtaç duruma düşerim korkusu, gerçekte muhtaç durumda oluşun ta kendisi değil midir?
Su kaynaklarınız doluyken, susuz kalırsam diye korkulara kapılmak en giderilmeyecek susuzluk değil de nedir?
Kimileri, pek çok mal mülk sahibi oldukları halde ancak pek azına kıyıp da verebilirler. Üstelik bunları da salt gösteriş olsun diye verirler. Oysa bu içten pazarlıklı veriş, verdiklerinde bereket komaz.
Kimileri de ellerinde pek az olmasına karşın çıkarır olanı biteni verirler.
Bu gibiler hayata bağlanmış, ona inanç duyan kimselerdir ve onların ambarları hiç boş kalmaz.
Kimileri sevecenlikle verir ve edindikleri tüm armağan da bu olur.
Kimileri de verirken ıstırap çeker, çünkü onların yıkandıkları kutsanmış sulara ıstırap karışmıştır.
Kimileri verirken ne ıstırap çeker, ne bundan kendine bir mutluluk payı çıkarmak peşinde koşar, ne de vermenin erdemli bir davranış olduğunu düşünür.
Bunlar da. o uzak vadilerde açan küçük menekşeler, kokularını yeryüzüne nasıl sunuyorlarsa, öyle verenlerdir.
Tanrı, işte bu gibi kimselerin elleri aracılığıyla konuşur ve onların gözlerinin ardından yeryüzüne bakarak gülümser.
İstendiği zaman vermek iyidir, ancak ihtiyaç içinde olanın durumunu kavrayıp o istemeden vermek daha iyidir.
Eli açık bir kimse için, verebileceği bir şeyleri alacak eli bulmak, vermekten çok daha yüce bir mutluluktur.
Hem, kişinin sonsuza dek elinde tutabileceği bir nesne var mı ki?
Bugün elde olanlar, bir gün gelecek, mutlaka başka ellere verilecektir.
Öyleyse şimdiden verebilmek varken, vermek mevsiminin varislere kalmasını beklemek niye?
"Vermek isterim ama verdiklerim yerini bulmalı, değmeli." der durursunuz.
Oysa meyva bahçenizdeki ağaçlar ve çayırlara saldığınız davarlar böyle söylemiyorlar.
Onlar yaşamak için veriyorlar, çünkü vermezlerse ölür, yiterler.
Günleri ve geceleri yaşamaya değer görülmüş bir kimse vereceklerinizi alabilmeye de değer durumdadır elbette.
Hayatın okyanusundan içebilmeye değer görülmüş bir kimse, sizlerin küçük derelerinizden de içebilecek değerdedir.
Almanın cesaret ve güvencesinde, hatta bağışlayıcılığında yatan çölden daha büyük kuraklık olabilir mi?
Hem sen kimsin ki insanlar senin önüne çıkıp da, değer olup olmadıklarını görebilesin diye göğüslerini açsınlar ve soydukları gururlarını senin ayakların altına sersinler?
Sen ilkin kendinin bir Verici-El olabilmeye değer olup olmadığını anlamaya bak.
Çünkü gerçekte cana bir şeyler veren Hayat'tır... Sense kendini gerçek verici sanıyorsun. Oysa, bir tanıktan öte bir şey değilsin.
Ve ey siz alıcılar - ki hepiniz öylesiniz - kendinizi hiç bir zaman minnet yükü altına sokmayın.
Sokmayın ki, ne kendinize ne de vericiye bir boyunduruk takılmasın.
Verilenler hem size hem vericiye kanat olsun, birlikte yükselin.
Çünkü aklınızı minnetin ağır yüküyle doldurursanız, özgür bağırlı yeryüzünü ana, Tanrı'yı da baba olarak kabullenmiş olan vericinin el açıklığından kuşku duymuş olursunuz."
Üstad sustu birden ve sakin bir şekilde"vesselam" diyerek gözlerimizin içine baktı.Bu son söz bir işaret olsa gerekti ki dostum hemen ayağa kalktı.Ben de ona uydum.
Kapıdan çıkmak üzereyken Üstad bir şey unuttuğumuzu söyleyerek dostumu yanına çağırdı.
Bir kaç dakika sonra dostum elinde bir kitapçıkla yanıma geldi ve "Üstad'ın sana hediyesi" diyerek kitabı bana uzattı. Kapağında salonda gördüğüm garip resimlerden biri olan kitabın üstünde
"THE PROPHET"
by Gibran Kahlil Gibran"
yazıyordu.
---------------
TıpAtıp (Selçuk Üniv. Ekoloji Topluluğu Dergisi)ta yayınlanmıştır(Mayıs 2005).
Merdivenler dik, basamaklar kırık dökük, duvarlar kirliydi.Üç beş kat çıktıktan sonra nefes nefese kalmıştım.Dostum belli ki alışkındı bu merdivenleri sık sık çıkmaya, tınmamıştı bile.Nihayet kahverengi boyası yeryer dökülmüş bir kapının önünde durup zile hafifçe bastı. Birkaç dakika beklememize rağmen kapıyı açan falan olmadı. Zili tekrar çaldı dostum, yine çıt yok içeriden. Alaycı bir sesle "Üstad yoklar herhalde, haydi gidelim." dedim. "Üstad buradadır"diye cevapladı beni. Merakım giderek artıyordu. Kimdi bu üstad ve nasıl biriydi? Üstad dediğine göre dostum, muhtemelen şark mistiklerinden biriydi: ya bir guru, ya bir şeyh, ya da benzer bir şey...Zile tekrar basarken dostum "Yahu bu kapı kilitli gibi durmuyor zaten, kolu çevirip giriverelim" dedim. Dostum gülerek "Zaten üstadın kapısı gece gündüz açıktır."demez mi! Kafam iyice karışmıştı ki içeriden boğuk bir ses yanlış anlamadıysam "taal hun ya ahi" diye ünledi. Bu İngilizce değildi. Soran gözlerle baktım dostuma, "Üstad Lübnanlıdır." dedi.Kafamda hemen bir Arap tarikat şeyhi canlandı, yerli varyetelerini bizim ülkede çok gördüğümüz cinsten bir tarikat şeyhi...
Kapıdan içeri adımımı attığımda yanıldığımı anlamam zor olmadı, çünkü geniş salonun duvarını boydan boya bir çarmıha gerilmiş İsa figürü süslüyordu: acılar içindeki o solgun yüz...Salonda ilerledikçe buranın aynı zamanda resim atölyesi olarak da kullanıldığının delilleriyle karşılaşıyordum.Tuhaf tuhaf resimlerdi bunlar. Boşlukta asılı gibi duran çıplak kadın ve erkek figürlerinin yer aldığı resimler...Resimlerdeki kadın ve erkekler çıplaktı ama hiçbirinde cinselliği akla getirecek en ufak bir iz yoktu bu resimlerin. Bu çıplak kadın ve erkeklerin durumları adeta Cennetteki Adem ve Havva'nın durumları gibiydi:onlar cinselliklerinin farkına ancak Cennetten çıkma aşamasında varabilmişlerdi.
Nihayet Üstad'ı gördüm.Bizim güneydoğulu vatandaşlarımızı andıran esmer bir yüz, şarklılara has bıyık...Kırlaşmış saçlar dağınık. Elinde sarma bir sigara...Dostum Türkiye'den geldiğimi söyleyince iki adet altın kaplama dişi görülecek kadar gülümseyerek "Benim tütünüm de Türkiye'den gelir" dedi. Göz ucuyla dostuma bir işaret yaptı.Ne demek istediğini anlamadım ama dostum yavaşça kalkarak salona açılan kapılardan birinin ardında kayboldu. Biraz sonra Türk usulü yapılmış üç fincan bol köpüklü kahveyle döndü yanımıza.
Üstadla birlikte kahvemizi yudumlarken hala susuyorduk hepimiz.
Kahvesi bitince Üstadın yüzünün rengi, bakışlarının anlamı değişti birden. Ve sanki yüksek bir kürsüden mahşeri bir kalabalığa sesleniyormuş gibi konuşmaya başladı:
Sonra bir zengin söz aldı; bize Vermek'ten söz et, dedi.
Ve El Mustafa yanıtladı:
Elinizdeki mallardan verdiğinizde çok az verirsiniz.
Ancak canınızdan verdiğinizde gerçekten vermiş olursunuz.
Oysa canınız gibi sakladığınız mallarınız gelecekte muhtaç olurum korkusuyla bekçiliğini yaptığınız nesnelerden başka nedir ki?
Yarının ne getireceği belli mi?
Kutsal kente doğru yol alan hacıların peşine düşmüş aşırı temkinli bir köpek, kızgın kumların altına bir kemik gömse, ne çıkar?
Olur da bir şeylere muhtaç duruma düşerim korkusu, gerçekte muhtaç durumda oluşun ta kendisi değil midir?
Su kaynaklarınız doluyken, susuz kalırsam diye korkulara kapılmak en giderilmeyecek susuzluk değil de nedir?
Kimileri, pek çok mal mülk sahibi oldukları halde ancak pek azına kıyıp da verebilirler. Üstelik bunları da salt gösteriş olsun diye verirler. Oysa bu içten pazarlıklı veriş, verdiklerinde bereket komaz.
Kimileri de ellerinde pek az olmasına karşın çıkarır olanı biteni verirler.
Bu gibiler hayata bağlanmış, ona inanç duyan kimselerdir ve onların ambarları hiç boş kalmaz.
Kimileri sevecenlikle verir ve edindikleri tüm armağan da bu olur.
Kimileri de verirken ıstırap çeker, çünkü onların yıkandıkları kutsanmış sulara ıstırap karışmıştır.
Kimileri verirken ne ıstırap çeker, ne bundan kendine bir mutluluk payı çıkarmak peşinde koşar, ne de vermenin erdemli bir davranış olduğunu düşünür.
Bunlar da. o uzak vadilerde açan küçük menekşeler, kokularını yeryüzüne nasıl sunuyorlarsa, öyle verenlerdir.
Tanrı, işte bu gibi kimselerin elleri aracılığıyla konuşur ve onların gözlerinin ardından yeryüzüne bakarak gülümser.
İstendiği zaman vermek iyidir, ancak ihtiyaç içinde olanın durumunu kavrayıp o istemeden vermek daha iyidir.
Eli açık bir kimse için, verebileceği bir şeyleri alacak eli bulmak, vermekten çok daha yüce bir mutluluktur.
Hem, kişinin sonsuza dek elinde tutabileceği bir nesne var mı ki?
Bugün elde olanlar, bir gün gelecek, mutlaka başka ellere verilecektir.
Öyleyse şimdiden verebilmek varken, vermek mevsiminin varislere kalmasını beklemek niye?
"Vermek isterim ama verdiklerim yerini bulmalı, değmeli." der durursunuz.
Oysa meyva bahçenizdeki ağaçlar ve çayırlara saldığınız davarlar böyle söylemiyorlar.
Onlar yaşamak için veriyorlar, çünkü vermezlerse ölür, yiterler.
Günleri ve geceleri yaşamaya değer görülmüş bir kimse vereceklerinizi alabilmeye de değer durumdadır elbette.
Hayatın okyanusundan içebilmeye değer görülmüş bir kimse, sizlerin küçük derelerinizden de içebilecek değerdedir.
Almanın cesaret ve güvencesinde, hatta bağışlayıcılığında yatan çölden daha büyük kuraklık olabilir mi?
Hem sen kimsin ki insanlar senin önüne çıkıp da, değer olup olmadıklarını görebilesin diye göğüslerini açsınlar ve soydukları gururlarını senin ayakların altına sersinler?
Sen ilkin kendinin bir Verici-El olabilmeye değer olup olmadığını anlamaya bak.
Çünkü gerçekte cana bir şeyler veren Hayat'tır... Sense kendini gerçek verici sanıyorsun. Oysa, bir tanıktan öte bir şey değilsin.
Ve ey siz alıcılar - ki hepiniz öylesiniz - kendinizi hiç bir zaman minnet yükü altına sokmayın.
Sokmayın ki, ne kendinize ne de vericiye bir boyunduruk takılmasın.
Verilenler hem size hem vericiye kanat olsun, birlikte yükselin.
Çünkü aklınızı minnetin ağır yüküyle doldurursanız, özgür bağırlı yeryüzünü ana, Tanrı'yı da baba olarak kabullenmiş olan vericinin el açıklığından kuşku duymuş olursunuz."
Üstad sustu birden ve sakin bir şekilde"vesselam" diyerek gözlerimizin içine baktı.Bu son söz bir işaret olsa gerekti ki dostum hemen ayağa kalktı.Ben de ona uydum.
Kapıdan çıkmak üzereyken Üstad bir şey unuttuğumuzu söyleyerek dostumu yanına çağırdı.
Bir kaç dakika sonra dostum elinde bir kitapçıkla yanıma geldi ve "Üstad'ın sana hediyesi" diyerek kitabı bana uzattı. Kapağında salonda gördüğüm garip resimlerden biri olan kitabın üstünde
"THE PROPHET"
by Gibran Kahlil Gibran"
yazıyordu.
---------------
TıpAtıp (Selçuk Üniv. Ekoloji Topluluğu Dergisi)ta yayınlanmıştır(Mayıs 2005).
IVAN ILLICH'E VEFA
Yaşayanların Kendisinden Çok Şey Öğrenmeye Devam Ettikleri Bir Ölü
Nazmi Zengin
Biz Türkler İvan denince Rusları, az buçuk mürekkep yalamışlarımız ise Rus çarı Korkunç İvan'ı hatırlarız. Yazımızın konusu olan İvan İllich ne Rus'tu, ne de korkunçtu. Aşağıdaki satırları 2 Aralık 2002'de Almanya'nın Bremen şehrinde vefat ettiğini öğrenmem dolayısıyla kaleme almıştım. Aradan geçen zamana uyarlamak için biri şu an okuduğunuz olmak üzere baş kısmından iki cümleyi, bir de son cümleyi değiştirerek arz ediyorum.
Tanışma-
Ben İvan İllich'i 1985 yılında İlim ve Sanat dergisinde Enes Harman imzasıyla yayınlanan "İllich'in medikal düzen eleştirisi ve Türkiye gerçeği" başlıklı makaleyle tanıdım. Makaleyle birlikte İllich'in kısa bir özgeçmişi ve Medical Nemesis adlı eserinden beş paragraf tutarında alıntıya da yer veriliyordu. Hem yaşamöyküsü hem de söylediği şeyler çarpıcıydı. O kısacık metindeki kadarıyla bir tanışıklık "İllich'i tanıdım" demek için yeterli miydi? Yetersiz olduğunu hemen fark etmiştim, ama yazarın da vurguladığı gibi Türkiye'de geniş okuyucu kitlesi tarafından pek tanınan bir düşünür değildi ve henüz hiçbir kitabı Türkçe'de yayınlanmamıştı.
Sonraki yıllarda başta "Okulsuz Toplum" olmak üzere bir çok eseri dilimize kazandırıldı. İllich ülkemizde, özellikle gençler arasında, tanındı. Solun bir bölüğü, çevreciler ve ilginç olarak İslamcılar İllich'i okudular; ama anladıklarına dair kayda değer işaretlere ne yazık ki rastladığımı söyleyemem.
Düşünceleri-
Onun "okulsuz toplum" demesi kafalarda yanlış bir çağrışımlar uyandırmasın. O, okulsuz toplum derken duvarların ötesine taşmış, tüm toplumu ve hayatı kucaklamış bir eğitim ve öğretim sürecinden bahsediyordu. Ona göre, "Okul, bireyleri, insan dahil her şeyin ölçülebileceği bir dünya için hazırlar. Okulların var olduğu bir dünyada mutluluğa giden yol, bireyin tüketim kalıplarıyla belirlenmiştir." Çözüm ise var olan eğitim kurumlarına alternatif olarak hayatın her anını bir öğrenme faaliyetine dönüştürecek, insanları yaratıcı ve özerk kılacak ve teknokratlarca denetlenmeyen değerleri yaratacak bir eğitim ağının oluşturulmasıdır. İnternet ortamının gelişmesi İllich'in okulsuz toplum rüyası için yeni ufuklar açmış görünüyor.
Bireyi ezen, onun özgür yaşama ve düşünmesine ket vuran "kurumsallaşma"ya, insanları kendi yaşamları, aileleri ve toplumları hakkında cahil ve karar veremez duruma sokan "uzmanlaşma"ya, bilgiyi, eğitimi, doğayı hatta duyguları bile alınır-satılır, paraya tahvil edilebilir hale getiren "metalaşma"ya karşıydı. Ona göre modern toplumlarda eğitim, sağlık, ulaşım gibi ihtiyaçlar bürokratik refah devletinin bu hizmetleri yerine getirmekle yükümlü kurumlarca karşılanmaktaydı. Bir zamanlar insanların doğal çevre ilişkileri içerisinde karşıladıkları temel ihtiyaçlar, modern toplumda "bilimsel olarak" üretilmiş hizmetlerin tüketilmesine indirgenmekteydi. Modern çağda belirli bir tüketim seviyesinin altına düşenler teknokratların oluşturduğu kriterlere göre fakir sayılıyordu. Yerleşik düzen, kendi kendini eğitmeyi yetersiz görüyordu. Ancak kurumsallaşmış hizmetlere olan bağımlılık bireysel yetkinliğe zarar veriyor, bireyi yeterli karar verme gücünden yoksun bırakıyor, onu kendi dışında oluşturulan hizmetlerin pasif tüketicisi haline getiriyordu.
İnsan- insan arası ve insan-çevre arası ilişkilerin otonom ve yaratıcı bir temele dayandığı dostça(convival) kurumlar kurulabileceğini ve ancak bu şekilde oluşan toplumların sağlıklı olacağını savunuyordu. Seri üretim teknolojilerinin, insanları bürokrasinin ve makinelerin aksesuvarları haline getirdiğini göstererek modern sanayi toplumlarını sorguluyordu. Kişiler arasında özerk, yaratıcı ilişkiler kurulabilmesinde araçların rolüne dikkat çekiyordu. İnsanların çalışırken zevk almaları, sevinç duymaları için araçlara hükmetmeleri gerektiğini belirterek araçların insanlara hükmetmeye başladıkları noktada büyümeye karşı çıkıyordu.
Çok kısa yaşamöyküsü-
İllich, 4 Eylül 1926'da Viyana'da doğdu. Temel eğitimini 1936-1941 yılları arasında Viyana'da aldı. Annesi Yahudi kökenli olduğu için 1941'de Nazilerce sürüldü. Üniversite öncesi eğitimini İtalya'da Floransa şehrinde tamamladı. Sonra Floransa Üniversitesi'ne ve Vatikan'da Gregorian Üniversitesi'ne devam ederek tarih ve teoloji okudu. Papaz olmaya karar verdi. 1951'de Salzburg Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. 1956'ya kadar New York yakınlarında papazlık yaptı. Cemaati çoklukla İrlandalı ve Porto Rikolulardan oluşuyordu. Burada Porto Riko kültürünün sözcüsü oldu. İspanyolca ve bir çok dil öğrendi. Katolik kilisenin Güney Amerika siyasetine yönelttiği eleştirilerle dikkat çekti; kilise çevreleri ve Vatikan'la arası bozuldu. 1956-60 arasında Porto Riko'nun Ponce şehrinde Katolik Üniversitesi'nin rektör yardımcılığını yaptı. Daha sonra Meksika'nın Cuernavaca şehrinde Kültürlerarası Dökümantasyon Merkezi(CIDOC)'ni kurdu ve çalışmalarını orada sürdürdü. Amacı alternatif bir eğitim programı oluşturarak gönüllüleri Latin Amerika dilleri ve kültürleri konusunda eğitmek olan CIDOC, kısa zamanda Güney Amerika'daki askeri diktatörlüklere karşı muhalefet merkezlerinden biri oldu. 1980lerden beri vaktini Meksika, ABD ve Almanya arasında geçirmekteydi. Penn State ve Bremen Üniversitelerinde bilim, felsefe, teknoloji ve toplum dalında konuk profesör olarak dersler veriyordu. Illich takipçileri olsun, etrafında ekol olsun istemiyordu, ancak düşünceleri ve hayat tarzının bazı küçük gruplar tarafından benimsendiği bilinmektedir. Bu yazıyı kaleme almadan önce yaptığım bir araştırmada 1971-1993 yılları arsında yayınlanmış 17 kitabı olduğunu belirledim.
Türkçe'de İllich-
Okulsuz Toplum (çev. T.Bedirhan Üstün, Birey ve Toplum Yay), Şenlikli Toplum ( çev. Ahmet Kot, Ayrıntı Yay), H2O/ Unutmanın Suları( çev. Ruşen Değerli, Afa Yay), Enerji ve Eşitlik ( çev. Ufuk Uyan, Ağaç Yay), Sağlığın Gaspı (Çev. Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı Yay)
Ustaya saygı-
İllich, bazı kimselerin sandığı gibi bir ideolog olmaktan ziyade değişik konuları tartışmaya açan, bir çok konuya ilgi duyan "hezarfen" bir kişiyidi. Özellikle biz hekimlerin gözlerini açan, olaylara, toplumuma genelinde geçerli kabul edilen kurumlaşmalara, tutum ve davranışlara eleştirel bir bakış tarzı geliştirmemizi ve kendimizi olumlu yönde değiştirmemizi sağlayan düşünürlerden biriydi. Bu yargım hiç de abartılı gelmesin. British Medical Journal'ın editörü Redmont Smith 2002 Nisan ayında yazdığı bir editoryalde İllich'in Medical Nemesis( Türk. çev. Sağlığın Gaspı)i için söylediği şu sözler en güçlü kanıtımdır: “Hastayken her gün yaptıkları işin değeri ve bilgeliği konusunda kuşku duyan doktorlar tarafından bakılmak isterim; İllich'in kitabı böyle doktorların yetişmesine yardım edecektir.”
Ölümünün üzerinden iki yıl geçmesine rağmen hala yaşayanların kendisinden çok şey öğrenmeye devam ettikleri ustaya bir kez daha toprağın bol olsun diyorum!
-----------------
Konya-Karaman Tabip Odası Bülteni'nde yayınlanmıştır(Aralık 2004)
Nazmi Zengin
Biz Türkler İvan denince Rusları, az buçuk mürekkep yalamışlarımız ise Rus çarı Korkunç İvan'ı hatırlarız. Yazımızın konusu olan İvan İllich ne Rus'tu, ne de korkunçtu. Aşağıdaki satırları 2 Aralık 2002'de Almanya'nın Bremen şehrinde vefat ettiğini öğrenmem dolayısıyla kaleme almıştım. Aradan geçen zamana uyarlamak için biri şu an okuduğunuz olmak üzere baş kısmından iki cümleyi, bir de son cümleyi değiştirerek arz ediyorum.
Tanışma-
Ben İvan İllich'i 1985 yılında İlim ve Sanat dergisinde Enes Harman imzasıyla yayınlanan "İllich'in medikal düzen eleştirisi ve Türkiye gerçeği" başlıklı makaleyle tanıdım. Makaleyle birlikte İllich'in kısa bir özgeçmişi ve Medical Nemesis adlı eserinden beş paragraf tutarında alıntıya da yer veriliyordu. Hem yaşamöyküsü hem de söylediği şeyler çarpıcıydı. O kısacık metindeki kadarıyla bir tanışıklık "İllich'i tanıdım" demek için yeterli miydi? Yetersiz olduğunu hemen fark etmiştim, ama yazarın da vurguladığı gibi Türkiye'de geniş okuyucu kitlesi tarafından pek tanınan bir düşünür değildi ve henüz hiçbir kitabı Türkçe'de yayınlanmamıştı.
Sonraki yıllarda başta "Okulsuz Toplum" olmak üzere bir çok eseri dilimize kazandırıldı. İllich ülkemizde, özellikle gençler arasında, tanındı. Solun bir bölüğü, çevreciler ve ilginç olarak İslamcılar İllich'i okudular; ama anladıklarına dair kayda değer işaretlere ne yazık ki rastladığımı söyleyemem.
Düşünceleri-
Onun "okulsuz toplum" demesi kafalarda yanlış bir çağrışımlar uyandırmasın. O, okulsuz toplum derken duvarların ötesine taşmış, tüm toplumu ve hayatı kucaklamış bir eğitim ve öğretim sürecinden bahsediyordu. Ona göre, "Okul, bireyleri, insan dahil her şeyin ölçülebileceği bir dünya için hazırlar. Okulların var olduğu bir dünyada mutluluğa giden yol, bireyin tüketim kalıplarıyla belirlenmiştir." Çözüm ise var olan eğitim kurumlarına alternatif olarak hayatın her anını bir öğrenme faaliyetine dönüştürecek, insanları yaratıcı ve özerk kılacak ve teknokratlarca denetlenmeyen değerleri yaratacak bir eğitim ağının oluşturulmasıdır. İnternet ortamının gelişmesi İllich'in okulsuz toplum rüyası için yeni ufuklar açmış görünüyor.
Bireyi ezen, onun özgür yaşama ve düşünmesine ket vuran "kurumsallaşma"ya, insanları kendi yaşamları, aileleri ve toplumları hakkında cahil ve karar veremez duruma sokan "uzmanlaşma"ya, bilgiyi, eğitimi, doğayı hatta duyguları bile alınır-satılır, paraya tahvil edilebilir hale getiren "metalaşma"ya karşıydı. Ona göre modern toplumlarda eğitim, sağlık, ulaşım gibi ihtiyaçlar bürokratik refah devletinin bu hizmetleri yerine getirmekle yükümlü kurumlarca karşılanmaktaydı. Bir zamanlar insanların doğal çevre ilişkileri içerisinde karşıladıkları temel ihtiyaçlar, modern toplumda "bilimsel olarak" üretilmiş hizmetlerin tüketilmesine indirgenmekteydi. Modern çağda belirli bir tüketim seviyesinin altına düşenler teknokratların oluşturduğu kriterlere göre fakir sayılıyordu. Yerleşik düzen, kendi kendini eğitmeyi yetersiz görüyordu. Ancak kurumsallaşmış hizmetlere olan bağımlılık bireysel yetkinliğe zarar veriyor, bireyi yeterli karar verme gücünden yoksun bırakıyor, onu kendi dışında oluşturulan hizmetlerin pasif tüketicisi haline getiriyordu.
İnsan- insan arası ve insan-çevre arası ilişkilerin otonom ve yaratıcı bir temele dayandığı dostça(convival) kurumlar kurulabileceğini ve ancak bu şekilde oluşan toplumların sağlıklı olacağını savunuyordu. Seri üretim teknolojilerinin, insanları bürokrasinin ve makinelerin aksesuvarları haline getirdiğini göstererek modern sanayi toplumlarını sorguluyordu. Kişiler arasında özerk, yaratıcı ilişkiler kurulabilmesinde araçların rolüne dikkat çekiyordu. İnsanların çalışırken zevk almaları, sevinç duymaları için araçlara hükmetmeleri gerektiğini belirterek araçların insanlara hükmetmeye başladıkları noktada büyümeye karşı çıkıyordu.
Çok kısa yaşamöyküsü-
İllich, 4 Eylül 1926'da Viyana'da doğdu. Temel eğitimini 1936-1941 yılları arasında Viyana'da aldı. Annesi Yahudi kökenli olduğu için 1941'de Nazilerce sürüldü. Üniversite öncesi eğitimini İtalya'da Floransa şehrinde tamamladı. Sonra Floransa Üniversitesi'ne ve Vatikan'da Gregorian Üniversitesi'ne devam ederek tarih ve teoloji okudu. Papaz olmaya karar verdi. 1951'de Salzburg Üniversitesi'nde doktorasını tamamladı. 1956'ya kadar New York yakınlarında papazlık yaptı. Cemaati çoklukla İrlandalı ve Porto Rikolulardan oluşuyordu. Burada Porto Riko kültürünün sözcüsü oldu. İspanyolca ve bir çok dil öğrendi. Katolik kilisenin Güney Amerika siyasetine yönelttiği eleştirilerle dikkat çekti; kilise çevreleri ve Vatikan'la arası bozuldu. 1956-60 arasında Porto Riko'nun Ponce şehrinde Katolik Üniversitesi'nin rektör yardımcılığını yaptı. Daha sonra Meksika'nın Cuernavaca şehrinde Kültürlerarası Dökümantasyon Merkezi(CIDOC)'ni kurdu ve çalışmalarını orada sürdürdü. Amacı alternatif bir eğitim programı oluşturarak gönüllüleri Latin Amerika dilleri ve kültürleri konusunda eğitmek olan CIDOC, kısa zamanda Güney Amerika'daki askeri diktatörlüklere karşı muhalefet merkezlerinden biri oldu. 1980lerden beri vaktini Meksika, ABD ve Almanya arasında geçirmekteydi. Penn State ve Bremen Üniversitelerinde bilim, felsefe, teknoloji ve toplum dalında konuk profesör olarak dersler veriyordu. Illich takipçileri olsun, etrafında ekol olsun istemiyordu, ancak düşünceleri ve hayat tarzının bazı küçük gruplar tarafından benimsendiği bilinmektedir. Bu yazıyı kaleme almadan önce yaptığım bir araştırmada 1971-1993 yılları arsında yayınlanmış 17 kitabı olduğunu belirledim.
Türkçe'de İllich-
Okulsuz Toplum (çev. T.Bedirhan Üstün, Birey ve Toplum Yay), Şenlikli Toplum ( çev. Ahmet Kot, Ayrıntı Yay), H2O/ Unutmanın Suları( çev. Ruşen Değerli, Afa Yay), Enerji ve Eşitlik ( çev. Ufuk Uyan, Ağaç Yay), Sağlığın Gaspı (Çev. Süha Sertabiboğlu, Ayrıntı Yay)
Ustaya saygı-
İllich, bazı kimselerin sandığı gibi bir ideolog olmaktan ziyade değişik konuları tartışmaya açan, bir çok konuya ilgi duyan "hezarfen" bir kişiyidi. Özellikle biz hekimlerin gözlerini açan, olaylara, toplumuma genelinde geçerli kabul edilen kurumlaşmalara, tutum ve davranışlara eleştirel bir bakış tarzı geliştirmemizi ve kendimizi olumlu yönde değiştirmemizi sağlayan düşünürlerden biriydi. Bu yargım hiç de abartılı gelmesin. British Medical Journal'ın editörü Redmont Smith 2002 Nisan ayında yazdığı bir editoryalde İllich'in Medical Nemesis( Türk. çev. Sağlığın Gaspı)i için söylediği şu sözler en güçlü kanıtımdır: “Hastayken her gün yaptıkları işin değeri ve bilgeliği konusunda kuşku duyan doktorlar tarafından bakılmak isterim; İllich'in kitabı böyle doktorların yetişmesine yardım edecektir.”
Ölümünün üzerinden iki yıl geçmesine rağmen hala yaşayanların kendisinden çok şey öğrenmeye devam ettikleri ustaya bir kez daha toprağın bol olsun diyorum!
-----------------
Konya-Karaman Tabip Odası Bülteni'nde yayınlanmıştır(Aralık 2004)
VAN GOGH'UN DOKTORLARI
Vincent Van Gogh, bir papazın oğlu olarak 30 Mart 1853'de Hollanda'nın güneyinde Brabant yöresindeki bir köyde dünyaya geldi. Ailesinin altı çocuğunun en büyüğüydü. Yakın akrabaları tablo taciri olan Vincent , 16 yaşında amcasının resim galerisinde satıcı olarak hayata atıldı.
Lahey, Londra ve Paris'teki galerilerde çalışarak resim dünyası ile tanıştı, ünlü ressamların eserlerini inceleme fırsatı buldu. Londra'dayken sevdiği bir kızın onu reddetmesi üzerine hayata bakışı karamsarlaştı, insanlardan uzaklaştı. Bir süre sonra, içinde uyanan din tutkusuna kapılarak rahip oldu. Belçika'nın madencilik bölgesi Borinage'da rahip olarak bulunduğu iki yıllık dönemde gözlemlediği sefalet ve girdiği bunalım sonucu dinden uzaklaşıp ressam olmaya yöneldi.
Otoportre
İnsanların yalnızlık, hüzün ve acılarını resmeden Vincent van Gogh'un tıbbi geçmişi karmaşıktır. Retrospektif olarak yapılan değerlendirmelerde onun epilepsi, Ménière hastalığı, bipolar bozukluk, alkolizm, apsent adlı sert bir içkiyi kullanmaya bağlı akut intermitan porfiri ve sifiliz gibi hastalıkların birinden ya da bir kaçından muztarip olabileceği öne sürülmüştür. Sık sık tekrarlayan hastalıkları nedeniyle doktorlarla teması eksik olmayan Van Gogh bu doktorlardan üçünün resimlerini de yapmıştı.
Anvers'te bulunduğu 1886 yılında dispepsi ve sifiliz kuşkusuyla başvurduğu Dr. Hubertus Amadeus Cavenaille'e muayene ve tedavisi için ödeyecek parası olmadığını ancak kendisinin portresini yapabileceğini söylemiştir. Van Gogh'un Dr. Cavenaille portresi ne yazık ki kaybolmuştur.
Devam etmeye başladığı Anvers Akademisi'nden akademik kurallara uymayı reddetmesi üzerine 3 ay sonra ayrılmak zorunda kalan Van Gogh, kardeşi Theo'yla buluşmak üzere Paris'e gitti. Burada çok verimli çalışmalar yapmasına rağmen kent yaşamından yoruldu, zihinsel ve fiziksel olarak tükenmişlik hissetmeye başladı. "Daha parlak bir gökyüzü altında doğaya bakabilme" özlemi onu sarmıştı.
Şubat 1888'de Paris'i terk edip sağlığına iyi geleceğini düşündüğü Arles'e yerleşti. Arles'te bir ev kiraladı ve sarı renklerle dekore etti. Paul Gauguin ve diğer izlenimci ressamları buraya davet ederek bir sanatçılar kolonisi oluşturmaya çalıştı. Ancak 24 Aralık 1888'de yıldızının bir türlü barışmadığı Gauguin'le kavga edip onu öldürmeye kalkıştı. Ardından da kendisine bir ceza olarak sol kulağını kesti ve Arles Hastanesi'ne kaldırıldı.
Arles Hastanesi'nde tedavisini üstlenen cerrah Dr Félix Rey'in ilgisinden çok memnun kalan Van Gogh, kardeşi Theo'ya Dr. Rey'in bir portresini yapacağını yazar. Gerçekten de Ocak 1889'da taburcu olduktan on gün sonra Félix Rey'in Portesi'ni yapmaya başlar. Bu eser Van Gogh'un en hoş portrelerinden biridir. Dr. Rey doğrudan size bakar. Hatları ufak kontrollü fırça darbeleri yardımıyla açıkça belirlenmiştir. Van Gogh bu tekniği Gauguin'den almıştır. Van Gogh'un geçirdiği krizi ele veren girdap motifleri sadece arkaplan motifi olarak kullanılmıştır. Hastane günlerinde yakın ilgisini esirgemeyen Dr Rey'e bir şükran ifadesi olarak yapılan bu tabloyu Van Gogh doktoruna verir. Tabloyu kümesinin duvarındaki bir deliği kapamak için kullanmasından yola çıkarak Dr. Rey'in bu tablonun sanatsal değerini idrak edemediğini söyleyebiliriz.
Dr. Félix Rey'in Portresi (1889, Moskova'da Puşkin Müzesi'nde bulunmkatadır)
Van Gogh, Saint-Rémy-de-Provence'taki Saint-Paul-de-Mausole Akıl Hastanesi'nde bir yıl kaldıktan sonra Mayıs 1890'da Paris yakınlarındaki Auvers-sur-Oise'e yerleşti. Kardeşi Theo'nun yardımıyla Dr Paul Ferdinand Gachet'in tedavisi altına girdi. Dr. Gachet sinir hastalıkları ve homoeopati uzmanıdır. Hem bir ressam, hem de Pissarro ve Cézanne gibi izlenimcilerin hamisi olan Dr. Gachet, Van Gogh'la sanat sevgisini de paylaşmaktaydı. Theo'ya yazdığı bir mektupta ondan "Doktor Gachet benim için gerçek bir arkadaş. Fiziksel olarak olduğu kadar zihinsel olarak da birbirimize benzediğimiz için kardeş gibi bir şey. Çok sinirli ve tuhaf davranışlı bir adam." diye bahseder. Dr. Gachet psikiyatrik hastalıkların tedavisinde uğraşı tedavisinin rolüne inandığı için Van Gogh'u resim yapma konunda sürekli teşvik etmiştir.
Ölüm tarihi olan 29 Haziran 1890'dan önce Auvers-sur-Oise'de geçirdiği 70 gün içinde Van Gogh, Dr. Gachet'in biri taslak, biri bakır üzerine asitle aşındırma, ikisi yağlıboya toplam 4 portresini yapmıştır. Bakır üzerine asitle aşındırma tekniği ile yaptığı tek eseri olan "Pipolu Adam-Dr Gachet" sanatçının Auvers-sur-Oise'e geldiğinin 5. gününde yapılmıştır.
Pipolu Adam- Dr Gachet ( 1890, Paris'te Bibliotheque Nationale'de bulunmaktadır)
Dr. Gachet'in yağlıboya portrelerinin ilkinde doktor üzerinde iki kitap ve vazo içinde yüksükotu (Digitalis purpurea ) bulunan bir masaya dirseğini dayamış biçimde oturmaktadır. Halen nerede olduğu bilinmeyen bu tablo 1990'yılında yapılan bir açık arttırmada 82 milyon 500 bin dolara ( 51 milyon YTL) tekerlekli sandalyeye mahkûm Japon işadamı Ryoei Saito'ya satılmasıyla gündeme gelmişti( bir söylentiye göre tablo vasiyeti gereğince Saito'nun cenazesi ile birlikte gömülmüştür). Aynı portrenin kitaplar çıkarılmış ve çiçekler masanın üstüne konmuş hali olan ikinci versiyonu Paris'te Musée d'Orsay'de bulunmaktadır. Van Gogh vazo içindeki yüksük otu ile yaşlı doktorun hem çiçek sevgisini, hem de tıp adamı oluşunu tuval üzerinde vurgulamıştır. Her iki versiyonda da güçlü bir melankolik ifade dikkati çeker. Dr. Gachet'in yüzünde melankoli, hüzün, çaresizlik ve umutsuzluk hakimdir. Bu hüzün resmin her yanına yayılır. Bütün renkler ve çizgiler bu melankolik atmosfere uyar. Figürün çizgileri kasvetli görünümü izler ve bu duygusal ruh halini açığa vurur. Üzerindeki lacivert ceket ve arka planın koyu mavi rengi ve yüzün solgunluğu ifadeyi güçlendirir.
Dr. Gachet ( Özel bir koleksiyonda bulunmaktadır)
Van Gogh'la Dr. Gachet'in dostluğunu 27 Haziran 1890'da, henüz 37 yaşında olan Van Gogh'un göğsüne sıktığı bir kurşun bozdu. Dr. Gachet olayı hemen Theo'ya iletti. On yıl süren sanat yaşamı boyunca sekiz yüz kadar tablo ve dokuz yüz kadar desen yapan, ancak bunların sadece birini(Kırmızı Üzüm Bağı) satabilen Van Gogh, iki gün sonra kardeşinin kollarında öldü.
Dr.Gachet, ölüm döşeğindeki sanatçının bir taslak resmini çizer ve 30 Haziran 1890'da Theo'yla birlikte Van Gogh'un cenazesi Méry mezarlığına gömülürken hazır bulunan birkaç kişiden biri olur.
Kaynaklar
1- AnaBritannica Ansiklopedisi. Cilt 9, sf. 516-7. İstanbul, 1988.
2- Blumer D. The illness of Vincent van Gogh. Am J Psychiatry 2002: 159:519-26
3- Erkul V. Sanat ve İnsan. Timaş Yy., İstanbul, 1996.
4- Park M P, Park R H R.The fine art of patient-doctor relationships. BMJ 2004;329:1475- 80.
5- Yılmaz N. 19. yüzyıl melankoliği: Van Gogh. Hürriyet Gazetesi. 21.05. 2001.
--------------------------------
*Konya-Karaman Tabip Odası Bülteni'nde yayınlanmıştır(Haziran 2005).
Lahey, Londra ve Paris'teki galerilerde çalışarak resim dünyası ile tanıştı, ünlü ressamların eserlerini inceleme fırsatı buldu. Londra'dayken sevdiği bir kızın onu reddetmesi üzerine hayata bakışı karamsarlaştı, insanlardan uzaklaştı. Bir süre sonra, içinde uyanan din tutkusuna kapılarak rahip oldu. Belçika'nın madencilik bölgesi Borinage'da rahip olarak bulunduğu iki yıllık dönemde gözlemlediği sefalet ve girdiği bunalım sonucu dinden uzaklaşıp ressam olmaya yöneldi.
Otoportre
İnsanların yalnızlık, hüzün ve acılarını resmeden Vincent van Gogh'un tıbbi geçmişi karmaşıktır. Retrospektif olarak yapılan değerlendirmelerde onun epilepsi, Ménière hastalığı, bipolar bozukluk, alkolizm, apsent adlı sert bir içkiyi kullanmaya bağlı akut intermitan porfiri ve sifiliz gibi hastalıkların birinden ya da bir kaçından muztarip olabileceği öne sürülmüştür. Sık sık tekrarlayan hastalıkları nedeniyle doktorlarla teması eksik olmayan Van Gogh bu doktorlardan üçünün resimlerini de yapmıştı.
Anvers'te bulunduğu 1886 yılında dispepsi ve sifiliz kuşkusuyla başvurduğu Dr. Hubertus Amadeus Cavenaille'e muayene ve tedavisi için ödeyecek parası olmadığını ancak kendisinin portresini yapabileceğini söylemiştir. Van Gogh'un Dr. Cavenaille portresi ne yazık ki kaybolmuştur.
Devam etmeye başladığı Anvers Akademisi'nden akademik kurallara uymayı reddetmesi üzerine 3 ay sonra ayrılmak zorunda kalan Van Gogh, kardeşi Theo'yla buluşmak üzere Paris'e gitti. Burada çok verimli çalışmalar yapmasına rağmen kent yaşamından yoruldu, zihinsel ve fiziksel olarak tükenmişlik hissetmeye başladı. "Daha parlak bir gökyüzü altında doğaya bakabilme" özlemi onu sarmıştı.
Şubat 1888'de Paris'i terk edip sağlığına iyi geleceğini düşündüğü Arles'e yerleşti. Arles'te bir ev kiraladı ve sarı renklerle dekore etti. Paul Gauguin ve diğer izlenimci ressamları buraya davet ederek bir sanatçılar kolonisi oluşturmaya çalıştı. Ancak 24 Aralık 1888'de yıldızının bir türlü barışmadığı Gauguin'le kavga edip onu öldürmeye kalkıştı. Ardından da kendisine bir ceza olarak sol kulağını kesti ve Arles Hastanesi'ne kaldırıldı.
Arles Hastanesi'nde tedavisini üstlenen cerrah Dr Félix Rey'in ilgisinden çok memnun kalan Van Gogh, kardeşi Theo'ya Dr. Rey'in bir portresini yapacağını yazar. Gerçekten de Ocak 1889'da taburcu olduktan on gün sonra Félix Rey'in Portesi'ni yapmaya başlar. Bu eser Van Gogh'un en hoş portrelerinden biridir. Dr. Rey doğrudan size bakar. Hatları ufak kontrollü fırça darbeleri yardımıyla açıkça belirlenmiştir. Van Gogh bu tekniği Gauguin'den almıştır. Van Gogh'un geçirdiği krizi ele veren girdap motifleri sadece arkaplan motifi olarak kullanılmıştır. Hastane günlerinde yakın ilgisini esirgemeyen Dr Rey'e bir şükran ifadesi olarak yapılan bu tabloyu Van Gogh doktoruna verir. Tabloyu kümesinin duvarındaki bir deliği kapamak için kullanmasından yola çıkarak Dr. Rey'in bu tablonun sanatsal değerini idrak edemediğini söyleyebiliriz.
Dr. Félix Rey'in Portresi (1889, Moskova'da Puşkin Müzesi'nde bulunmkatadır)
Van Gogh, Saint-Rémy-de-Provence'taki Saint-Paul-de-Mausole Akıl Hastanesi'nde bir yıl kaldıktan sonra Mayıs 1890'da Paris yakınlarındaki Auvers-sur-Oise'e yerleşti. Kardeşi Theo'nun yardımıyla Dr Paul Ferdinand Gachet'in tedavisi altına girdi. Dr. Gachet sinir hastalıkları ve homoeopati uzmanıdır. Hem bir ressam, hem de Pissarro ve Cézanne gibi izlenimcilerin hamisi olan Dr. Gachet, Van Gogh'la sanat sevgisini de paylaşmaktaydı. Theo'ya yazdığı bir mektupta ondan "Doktor Gachet benim için gerçek bir arkadaş. Fiziksel olarak olduğu kadar zihinsel olarak da birbirimize benzediğimiz için kardeş gibi bir şey. Çok sinirli ve tuhaf davranışlı bir adam." diye bahseder. Dr. Gachet psikiyatrik hastalıkların tedavisinde uğraşı tedavisinin rolüne inandığı için Van Gogh'u resim yapma konunda sürekli teşvik etmiştir.
Ölüm tarihi olan 29 Haziran 1890'dan önce Auvers-sur-Oise'de geçirdiği 70 gün içinde Van Gogh, Dr. Gachet'in biri taslak, biri bakır üzerine asitle aşındırma, ikisi yağlıboya toplam 4 portresini yapmıştır. Bakır üzerine asitle aşındırma tekniği ile yaptığı tek eseri olan "Pipolu Adam-Dr Gachet" sanatçının Auvers-sur-Oise'e geldiğinin 5. gününde yapılmıştır.
Pipolu Adam- Dr Gachet ( 1890, Paris'te Bibliotheque Nationale'de bulunmaktadır)
Dr. Gachet'in yağlıboya portrelerinin ilkinde doktor üzerinde iki kitap ve vazo içinde yüksükotu (Digitalis purpurea ) bulunan bir masaya dirseğini dayamış biçimde oturmaktadır. Halen nerede olduğu bilinmeyen bu tablo 1990'yılında yapılan bir açık arttırmada 82 milyon 500 bin dolara ( 51 milyon YTL) tekerlekli sandalyeye mahkûm Japon işadamı Ryoei Saito'ya satılmasıyla gündeme gelmişti( bir söylentiye göre tablo vasiyeti gereğince Saito'nun cenazesi ile birlikte gömülmüştür). Aynı portrenin kitaplar çıkarılmış ve çiçekler masanın üstüne konmuş hali olan ikinci versiyonu Paris'te Musée d'Orsay'de bulunmaktadır. Van Gogh vazo içindeki yüksük otu ile yaşlı doktorun hem çiçek sevgisini, hem de tıp adamı oluşunu tuval üzerinde vurgulamıştır. Her iki versiyonda da güçlü bir melankolik ifade dikkati çeker. Dr. Gachet'in yüzünde melankoli, hüzün, çaresizlik ve umutsuzluk hakimdir. Bu hüzün resmin her yanına yayılır. Bütün renkler ve çizgiler bu melankolik atmosfere uyar. Figürün çizgileri kasvetli görünümü izler ve bu duygusal ruh halini açığa vurur. Üzerindeki lacivert ceket ve arka planın koyu mavi rengi ve yüzün solgunluğu ifadeyi güçlendirir.
Dr. Gachet ( Özel bir koleksiyonda bulunmaktadır)
Van Gogh'la Dr. Gachet'in dostluğunu 27 Haziran 1890'da, henüz 37 yaşında olan Van Gogh'un göğsüne sıktığı bir kurşun bozdu. Dr. Gachet olayı hemen Theo'ya iletti. On yıl süren sanat yaşamı boyunca sekiz yüz kadar tablo ve dokuz yüz kadar desen yapan, ancak bunların sadece birini(Kırmızı Üzüm Bağı) satabilen Van Gogh, iki gün sonra kardeşinin kollarında öldü.
Dr.Gachet, ölüm döşeğindeki sanatçının bir taslak resmini çizer ve 30 Haziran 1890'da Theo'yla birlikte Van Gogh'un cenazesi Méry mezarlığına gömülürken hazır bulunan birkaç kişiden biri olur.
Kaynaklar
1- AnaBritannica Ansiklopedisi. Cilt 9, sf. 516-7. İstanbul, 1988.
2- Blumer D. The illness of Vincent van Gogh. Am J Psychiatry 2002: 159:519-26
3- Erkul V. Sanat ve İnsan. Timaş Yy., İstanbul, 1996.
4- Park M P, Park R H R.The fine art of patient-doctor relationships. BMJ 2004;329:1475- 80.
5- Yılmaz N. 19. yüzyıl melankoliği: Van Gogh. Hürriyet Gazetesi. 21.05. 2001.
--------------------------------
*Konya-Karaman Tabip Odası Bülteni'nde yayınlanmıştır(Haziran 2005).
Kaydol:
Yorumlar (Atom)