Cumartesi, Ekim 13, 2012

XXI. Yüzyılın Hekimliğine Hazır mıyız?



Tıbbi bilgi artık bir hekimin tek başına hakim olamayacağı kadar artmış durumda. Ne kadar zeki olursa olsun, ne kadar eğitilmiş olursa olsun, ne kadar bilgisayarlarla donatılmış olursa olsun hiçbir hekim teki 13 600 hastalığı, 6000 küsur ilacı, 4000 civarında girişimi bırakın uygulamayı, belleyemez bile. Bu bizleri zorunlu olarak takımlar halinde çalışmaya itmektedir. Eskiden sağlık hizmetlerinde takım denildiği zaman bir hekim, yanında bir ya da iki hemşire ve birkaç yardımcı personel anlaşılırdı ve hekim doğal olarak bu takımın başıydı. Şimdiki takımlarda bir hekim değil, bazen onlarca hekim var. Çok değişik bakış açıları, çok farklı yetişme biçimleri olan bu hekimlerin başı kim? 

Baş dediğimiz zaman yukarıdan aşağıya doğru bir dizilişi zımnen kabul etmiş oluyoruz. Günümüzde sağlık hizmetlerini verirken hekimler arasında böyle bir yukarıdan aşağı (hiyerarşik?) dizilim söz konusu mu? Kanaatimce artık böyle bir dizilimden söz edilemez. Metaforik olarak her branşın kendini güneş, diğer branşları etrafında dönen gezegenler gibi hissedebilir. Ancak metaforlar, arkalarındaki gerçeklik ortadan kalktığında insanları yanlış yönlendirmenin araçları haline gelebilirler. Artık her branş bir yıldız gibi kendi yörüngesinde akıp gitmektedir. Hiçbir uzman diğerinin astı ya da yardımcısı değildir. Hepsi kendi alanında en üsttür ve olmazsa olmaz konumdadır. Peki, yukarıda değindiğimiz gibi çok değişik bakış açıları, çok farklı yetişme biçimleri olan bu hekimlerin hastanın tedavisi konusundaki yaklaşımları çeliştiğinde ne olacak?

Klasik bakış açısıyla “hastanın müdavi hekimi ne derse o olur” diyebiliriz. Hasta, rahatsızlığı nedeniyle bir hekime gitmiş, onun hastası olmuş, o da hastanın tanı ve tedavisinin bazı aşamalarında başka meslektaşlarının fikrini alma gereği duymuşsa (konsültasyon, danışım) ortada bir sorun olmayabilir kuşkusuz. Ancak günümüzün gerçekleri biraz daha farklı, biraz daha karmaşık. Acil servise belki de bilinci yerinde değilken getirilen bir hasta düşünün. Orda görevli bir hekim zorunlu olarak hastayı kabul ediyor. Bir dizi tetkik, bir dizi konsültasyon istiyor. Kendisi hayat kurtarıcı işlemleri yaparken konsültasyon istediği hekimler de bir dizi işlem yapıyor, tetkik istiyor. Mesai saati doluyor, hasta acil serviste başka bir hekime devrediliyor. Konsültan hekimlerden biri hastayı bizim servise yatıralım diyor, bir başkası da aynı şeyi söylüyor. Ve saire, ve saire …  Şimdi burada müdavi hekim kim? 

“Müdavi hekim”in tanımını arıyorum. Eskilerden başlıyorum gözden geçirmeme: Tıbbi Deontoloji Nizamnamesi, Yataklı Kurumlar Tedavi Yönetmeliği vs, vs. Buralarda sıfat var, ama tanım yok. Daha yeni metinlerde bu eksiklik düşünülerek tanımlama yapılmıştır ümidiyle devam ediyorum aramaya. Rastaldığım bir "yasa tasarısı"nda müdavi hekim şöyle tanımlanıyor: “kamu ve  özel hukuk kişilerine ait sağlık kurum ve kuruluşları ile özel hukuk hükümlerine göre faaliyet gösteren ve gerçek veya tüzel kişilere ait hastane, poliklinik, dispanser, sağlık kabini, muayenehane, laboratuar ve her ne ad altında olursa olsun tıbbi teşhis, tedavi ve müdahale ile bu maksada matuf yerlerde hastasına tıbbi hizmet veren hekim.” Ne dersiniz, size bir anlam ifade etti mi? Doğrusu, bana hiçbir anlam ifade etmedi. Bu bildiğimiz “hekim”in tanımı, “müdavi” olduğuna göre onu bildiğimiz hekimden ayırt edecek bir özelliği olması lazım. Yasa tasarısı gibi çok önemli bir metinde bu ayırt edici özellik yazmıyorsa söylenebilecek tek söz var: “Ört ki ölem!” İlginçtir “yavru vatan” KKTC’nin Tabipler Birliği Yasası’nda ümit verici bir tanım var: “hastaya bakan ve hastanın tedavisini ve takibini üstlenen hekim.” Evet ümit verici, ama bu tanım da gördüğünüz gibi yaraya merhem değil.

Son yıllarda bir de hastanın hekimini belirleme hakkı işe karıştı. Hasta “benim müdavi hekimim Dr.  Ahmet Bey olacak!” dediği zaman ne yapacağız? Dr. Ahmet Bey o serviste o zamana kadar hastanın tanı ve tedavi aşamalarına hiç müdahil olmamış bir hekim. Üstelik o zamana kadar hastayı üstlenen Dr. Mehmet Bey bu seçimden hiç de memnun değil çünkü performans puanı azalacak yani maddi kayba uğrayacak. Diyor ki Dr. Mehmet Bey, “Bu tamamen Dr. Ahmet Bey’in hasta yakınlarına yaptığı attraksiyonların bir sonucu, ben hastaya gayet iyi hizmet verirken bu hekim değiştirme ihtiyacı nereden ortaya çıktı? Yanlış bir şey yapmışsam, hizmette bir kusur işlemişsem hasta hakları kurulu var, şikayet hatları var, en nihayetinde hukuk yolu var.” Şimdi nasıl ayıklayacağız pirincin taşını?

***

Bunları gündeme getirmem müdavi hekimin kim olduğu konusunda hukuki tartışmalar başlatmak değil. Dikkat çekmek istediğim konu artık hekimliğin tek başına yapılır bir meslek olmaktan çıktığı. Kabul edlelimki günümüzde geleneksel anlamdaki hasta-hekim ilişkisi de can çekişmektedir. Kendimizi, hasta-hekim ilişkisini de kaybetmeden, hasta-takım ilişkisine hazırlamamız gerekiyor. Ne yazık ki bizler bırakın hastayla aramızda bir takım ilişkisi kurabilmeyi daha kendi aramızla böyle bir ilişkiyi kurabilmiş değiliz. Bunun kusurunu kendi dışımızda onlarca faktöre bağlayabiliriz. Hepsinde de gerçekten bir parça vardır muhakkak, ama ben asıl sorunun kendimizde olduğunu düşünüyorum: Yirmibirinci yüzyılın hekimliğine hazır değiliz! 

Pazar, Ağustos 26, 2012

Bizi Hasta Eden Ne? Hastalık Salgınları mı, Tanı Salgıları mı?

Yine bir Welch yazısı. 2 Ocak 2007 tarihinde The New York Times'ta yayınlanmış. Başlık: "Bizi Hasta Eden Tanı Salgını." Schwartz ve Woloshin de katkı vermiş bu yazıya.


Yazı çarpıcı bir tespitle başlıyor. Geçin kuş gribini, Batı Nil hummasını ya da deli dana hastalığını, bizim sağlığımız için en büyük tehdit kendi sağlık sistemimiz diyor yazarlar. Bu tür sözler kimimize sızlanan hastaları kimimize de Türk Tabipleri Birliği'nin alışıldık söylemini hatırlatsa da Welch ve arkadaşlarının kasıtları çok farklı. Onlar bozuk bir sistem nedeniyle hastalıkların artmasından değil bozuk bir yaklaşım nedeniyle tanıların artmasından yakınıyorlar..


Amerikanlar hiç olmadığı kadar uzun yaşıyorlar ama her geçen gün daha çoğuna "sen hastasın" deniliyor. Bu nasıl oluyor? Sebeplerinden biri sağlık alanına hiç bir ülkede olmadığı kadar çok kaynak ayrılması. Bu kaynakların bir kısmı üretime gidiyor: hastalar tedavi ediliyor, acılar dindiriliyor. Ama bir kısmı da artık bir salgın halini alan "aşırı tanı"ya ve bunun doğal bir sonucu olan "aşırı tedavi"ye.

Salgının iki kaynağı:

1. Gündelik hayatın medikalizasyonu- Çoğumuz zaman zaman hoşumuza gitmeyen fiziksel ya da duygusal hislerle karşılaşırız. Eskiden gündelik hayatın bir parçası olarak kabul ettiğimiz bu hisler giderek bazı hastalıkların belirtileri olarak algılanmaya başlandı: Uykusuzluk, üzüntü, bacaklarda kasılmalar ve cinsel isteksizlik gibi durumlar artık uyku bozukluğu, depresyon, huzursuz bacak sendromu, cinsel disfonksiyon adı verilen hastalıklar haline getirildi.


En kötüsü de çocukluğun medikalizasyonu. Çocuk egzersizden sonra öksürdümüydü hemen astımlı yaptık, okumakta güçlük çekenlere dislektik dedik, biraz mutsuz oldularmıydı depresyon tanısı koyduk vs vs. Bu tanılar ağır semptomları olan az sayıda çocuk için kuşkusuz yararlı olmuştur ancak hafif, geçici ya da zaman zaman semptomlar ortaya çıkanların bu tanıyı alıp tedavi ediilmeye başlandıkları durumları hayal edebiliyor musunuz?

2. Erken tanı güdüsü- Erken tanı-erken tedavi-iyi sonuç inancı... "Risk"e verilen önem arttı. Artık toplumumuzu "risk toplumu" diye tanımlamaya başladık!

İki gelişme "tanı salgını" sürecini hızlandırdı:

1. Teknolojideki ilerlemeler. BT, ultrason, MR, PET, endoskopik teknikler, eser elementleri ve faktörleri tespit edebilen cihazlar bedenimizin derinliklerindeki müphem değişikliklerin belirlenebilmesini sağladı. Teknoloji artık herkese bir tanı koymamıza imkan veriyor: eklem ağrısı olmayan birine artrit, mideyle ilgili şikayeti olmayan birine ülser ve milyonlarca insana prostat kanseri tanısı koymak işten bile değil.

2. Kurallardaki değişiklikler. Son bir kaç yıl içinde şeker, tansiyon, kemik erimesi, obezite vb. hastalıklar için eşik kabul edilen değerler sürekli aşağı çekildi. Uzmanlar hastalıkların kapsamını genişletti! Normal kolesterol değeri defalarca yeniden tanımlandı. Sonuçta normal değer o kadar düşürüldü ki artık toplumun yarısı hasta!

Çoğumuz bu fazladan tanı işini yararlı sanabilir. Bir kısmı gerçekten yararlıdır da. Ancak bu erken tanı işinde ifrat hali abesle iştigaldir. Toplumun yarıdan çoğu hasta ise, o zaman normal olmanın anlamı ne?

İnsanlara hastalık tanısı koymak hafife alınamayacak bir durumdur. Bir insana sen hastasın demek o kişiyi en azından gergin ve kırılgan hale getirir. Bu, özellikle çocuklar için çok önemlidir.

Tanı salgınının yol açtığı asıl sorun tedavi salgınına yol açması. Tedavilerin sadece yararı yok, bazıları çok ciddi olmak üzere aşağı yukarı hepsinin zararları var. Bazılarının zararlarını biliyoruz, ama bazılarının, özellikle yeni olanların zararlarının belirlenebilmesi için yılların geçmesi gerekiyor. ağır hastalarda zararların çoğu yararların yanında sönük kalıyor, hafif hastalarda ise zararlar belirginleşiyor. Henüz hasta olmamış ama hastalığın öncü belirtileri olan ya da hastalık riski olanlarda ise tedavi tam anlamıyla zarara yol açabiliyor.

Niye çıktı bu "tanı salgını"? Sebepleri çok sayıda. Birinci sebep "para"! Daha fazla tanı ilaç-gereç firmeları, hastaneler, doktorlar, araştırmacılar, sağlıkl ailgili kurumlar, işletmeciler vb için daha fazla para demek. Olası hasta şikayetleri, tıbbi hata var diye açılabilecek davalar da bu salgını besleyen sebepler arasında. Tanı koymadığınız zaman mahkemelerde sürünebilirsiniz ama "aşırı tanı" nedeniyle açılmış bir dava yok desek pek de yalan söylemiş olmayız.

Yine bir hatırlatmayla bitireyim yazıyı: Bu yazı Welch ve arkadaşlarının yukarıda yayın yeri ve tarihi belirtilen yazısından kendimce bir özeti ve yer yer kendi katkılarımı içeriyor. Merkalılarının orijinalini  okumalarını öneriyorum.

Cuma, Ağustos 24, 2012

Tıp alanında neler araştırılıyor? Aslında neler araştırılmalı?

Gilbert Welch'in The New York Times'da 19 Ağustos 2012 tarihinde yayınlanan yazısını okuyorum. "Testing What We Think We Know" başlıklı yazının sahibi H. Gilbert Welch, genel dahiliye uzmanı, halen Dartmouth Institute for Health Policy and Clinical Practice'de profesör.

İşte yazıdan bazı önemli noktaların "kendimce" bir özeti:

1990'larda hekimlerin çoğu orta yaşlı sağlıklı kadınlara hormon replasman tedavisi (HRT), yaşlı erkelere ise prostat kanseri taraması için PSA testi öneriyorlardı. Her iki uygulama da standard tıbbi yaklaşım halini almıştı. 2002'de yayınlanan bir randomize klinik çalışmayla önleyici HRT'nin çözdüğü sorunlardan daha fazlasına yol açtığı, 2009'da yayınlanan çalışmalar ise PSA testinin çok sayıda erkekte gereksiz yere ameliyet yapılamasına neden olduğu, prostat kanseri nedeniyle görülen ölümler üzerine etkisinin de şüpheli olduğu ortaya kondu.

Welch bu noktada önemli bir soru soruyor: Hekiminizin önerilerini on yıllarca yerine getirdikten sonra bu stanadart uygulamalarla ilgili güvenilir çalışmaların henüz tamamlandığını ve bunların yarardan çok zarar verdiklerini öğrendiğinizde neler hissederdiniz?

Hangi tıp uygulamaları sağlığımız için yararlı, hangileri değil? Bunu bilebilmek için araştırmaya ihtiyacımıza var. Ancak rastgele araştırmalara değil. Tıp araştırmalarınde başı "yeni" şeylerin araştırılması çekiyor. Yeni testler, yeni tedaviler, yeni hastalıklar vs. Ve tabii ki bunların arkaplanında yeni "pazar"lar...

Welch'e göre paramızı yanlış yerlere harcıyoruz. Paramızı yeniliklere değil halen standart hale gelmiş uygulamaların işe yarayıp yaramadığını araştırmaya harcamalıyız. Örneğin mamaografilerin ne kadarı işe yarıyor? Mamografilerle saptanan "duktal karsinoma in situ" denen mikroskopik bozukluğu yayılıcı türden meme kanserlerinde olduğu gibi cerrahi, ışın ve ilaçla tedavi etmeli miyiz? Kolon kanseri için nasıl bir tarama yapmalıyız? Standart yaklaşım dışkıda gizli kan aranması gibi ucuz bir yöntem, ama daha pahalı ve zahmetli olan kolonoskopi giderek artıyor. Hangisi daha iyi? Cevap yok!

Bu soruların cevaplarını bulmak kolay değil. "The Veterans Affairs Cooperative Studies Program" kolonoskopi mi dışkıda gizli kan mı sorusuna cevap bulmak için bir araştırma hazılığında. 50 bin hastayı içerecek bu çalışma en az 10 yıl sürecek ve milyonlarca dolar bütçesi olacak.

Bu tür araştırmalarda adı sanı konulmuş bir araştırmanın ve paranın ötesinde şeylere ihtiyaç var. Örneğin standart uygulamanın ne olduğunu kesin biçimnde ortaya koyacak bir alt-yapı gerekiyor. Dahası standart uygulamayı sorgulayacak sağlıklı bir kuşkuculuğa ihtiyaç var. Bu sorgulamayı yapacak becerilere sahip hekimlere ihtiyaç var. Bu hekimleri yetiştirecek tıp fakültelerinde müfredat değişikliğine ihtiyaç var. Var, var, var!!!

İşin bir başka yanı da şu: kurumların bu araştırmaları (sorgulamaları!) yapmasını beklediğimiz hekimlerden standart uygulamaları daha iyi, daha hızlı ve durmaksızın yaparak "performans"ı arttırmalarını beklemeleri.

Yukarıda belirttiğim gibi bu yazdıklarım "kendimce" bir özet. Yazının tamamını okuyabileceğiniz adres: http://www.nytimes.com/2012/08/20/opinion/testing-standard-medical-practices.html





Salı, Ağustos 14, 2012

Medikal-Endüstriyel Kompleks

Başlığı A.S. Relman'ın New England Journal of Medicine'daki makalesinden aldım. Bir farkla: Relman'ın başlığı "Yeni" ile başlıyor.

Makale 1980'de yayınlandığına göre bugün bırakın ABD'yi Türkiye'de bile olağanlaşan sağlık hizmetlerinin bir sanayi (?) haline gelmesi demek ki o günlerde "yeni" sıfatını hak eden bir durumdaymış.

Doğrusu Relman'ın başlığını çok uygun bulmadığımı söylemeden geçmemem gerek. "Medikal-endüstriyel kompleks" ifadesi tıpla sanayinin işbirliği gibi bir izlenim bırakıyor okuyucuda ve akla hemen tıbbi ilaç ve gereç sektörünü getiriyor. Relman da bunun farkında olacak ki makalesinin başında kastının bu olmadığını, derdinin devasa şirketlerin hastanecilik ve sağlıkla ilgili benzeri alanlara yaptığı yatırımlar olduğunu açıklamak gereği duymuş.

Peki neden bu başlığı tercih etmiş Relman? ABD başkanlarından Eisenhover'in Ocak 1961'de  yaptğı veda konuşmasında sözünü ettiği "militer-endüstriyel kompleks"ten yola çıkmış Relman ve Eisenhover'in "militer-endüstiyel kompleks"in halkın zararına olabilecek büyüklükte bir ekonomik ve politik güce erişmesinden endişe etmesi gibi kendisi de "medikal-endüstriyel kompleks" adını verdiği, aslında "medikal-ticari kompleks"i kast ettiği "yeni oluşum"un güç kazanarak sağlık alanında büyük tahribatlara yol açabileceği endişesini taşıyor.

Relman, ABD'de özel hastanelerin ve diğer sağlık kuruluşlarının gelişimini ve bunların ekonomik anlamda ne denli karlı olduğunu anlattıktan sonra "neden özel sağlık kuruluşları?" sorusuna cevap aramış. O'na göre en önemli nokta kamuya ya da diğer toplumsal oluşumlara ait hastanelerin teknoloji için gerekli parayı ödeyememesi. Buna Amerikan toplumunun geleneksel olarak özel girişimi ve kar motifini adeta kutsadığını da katarsak şirket yöneticilerinin bu alana yatırım yapmaması için adeta aptal olmaları gerekir.

Teorik olarak sağlık hizmetlerinde özel sektörün kaliteyi arttıracağına, masrafları da azaltacağına inanmamız gerekiyor diyen Relman bunun böyle olduğuna dair verilerin bulunmadığını vurguluyor.

Relman'ın dikkat çektiği en önemli noktalardan biri: "Sağlık pazarı"nda  Adam Smith'in kast ettiği anlamda "tüketici" yoktur. Sigorta şirketlerinin işe karışması bile bu alandaki "tüketici"yi farklılaştırır: sigortalı hasta en ucuz hizmetin peşinde olan bir tüketici değil, fiyatı ne olursa olsun, en kaliteli hizmeti isteyen bir "hak sahibi"dir.

Relman, o günlerde hakkında pek de fazla bilgi olmayan "yeni oluşum"un olası zararlarını şöyle sıralıyor:
- Ticari oluşumlar kar amacıyla çalışır. Sağlık hizmetleri özünde kar amaçlı hizmetler değildir. Öte yandan, toplum sağlk giderlerinin azaltılmasını ister, halbuki ticari oluşumların yaşamı daha azla kar elde edebilmek için giderlerin artmasına bağlıdır.
- Sağlık hizmetleriyle ilgili bilgiler önemli ölçüde kamu fonlarınca desteklenen araştırmalar sonucunda elde edilir. Bu bilgilerin özel sektörün kullanımına sunulması 
- Ticari oluşumlar sağlık hizmetlerinden kar edebilmek için özellikli bazı alanlara yöneleceklerdir. Bu hizmetlerde parçalanmaya yol açacaktır, oysa sağlık hizmetleri bütüncüldür.
- Ticari oluşumlar kar edebilmek için "insan"a dayanan "bakım" yerine "pahalı teknoloji"ye dayanan kısa süreli hizmetlere yöneleceklerdir.
- Ticari oluşumların bu tutumu kronik ve ağır hastaların, uzun süreli bakım gerektiren hastaların kamuya ya da diğer toplumsal oluşumlara ait hastanelere yönelmesine yol açacaktır. Böylece ticari oluşumlar bu alanın kaymağını yiyecek, diğer hastanelerse zahmetini çekeceklerdir. (Bu saptamanın doğruluğuna ait kendi gözlemlerimizi aktaralım: Çalıştığımız ildeki katarakt hastalarının büyük bölümü, endikasyonlar zorlanarak dersek yalan olmaz, özel hastanelerde ameliyat edilirken kornea ülseri gibi çok önemli ancak takip ve bakım gerektiren hastaların tamamı kamu hastanelerine sevk edilmektedir.)
- Ticari oluşumların faaliyetlerinden en çok etkilecek olan sağlık kuruluşları eğitim hastaneleridir. (Bu saptamanın doğruluğu için üniversite hastanelerimizdeki krizi hatırlayalım!)
- Ticari oluşumların siyaset üzerinde baskı kurmaları kaçınılmazdır. (Relman, National Medical Care adlı şirketin 1978'de son devre böbrek hastalığı konusunda Kongre'de alınan kararlar üzerindeki etkisini örnek veriyor.)

Relman "sağlık pazarı"nda hastaların ve toplumun çıkarlarının doktorlarca temsil edilmesi gerektiğini söylüyor. Nedeni de sağlık alanında nelerin gerekli-nelerin gereksiz, nelerin doğu-nelerin yanlış olduğu "bilgi"sinin ancak hekimlerde olmasını gösteriyor.

Relman haklı mı? ABD için ve 1980'de durum neydi bilmiyorum ama 2010'lu yıllarda Türkiye'de bile Relman'ın haklı olduğu tartışılabilir. Bunun önemli nedenlerinden biri hekimlerin bir çoğunun "medikal-endüstriyel kompleks"in içinde olmaları, diğer -ve çok önemli- bir neden de "bilgi" tekelinin kırılması. Maalesef artık sağlık hizmetleri alanında hekimlerin bilgisi çok dar bir teknik alana hapsolmuş durumdadır. Hekimler sağlık politikaları, sağlık yönetimi vb. alanlara ilgi duymamakta, bir zamanlar sahibi oldukları bir alanda artık sıradan bir teknisyen rolüne tav olmaktadırlar.

"Relman haklı mı?" diye sormamın bir görev olduğunu düşündüğüm kadar Relman'ı desteklememin de bir görev olduğunu düşünüyorum. Evet. bir biçimde başımıza sarılmış olan "sağlık pazarı"nda hastaların ve toplumun çıkarlarını doktorlar temsil etmeliler.Tabii ki bunun için gerekli donanıma sahip olarak, tabii ki hastaların ve halkın güvenini kazanarak...

(Not: Relman okumayı ve paylaşmayı sürdürmeyi planlıyorum.)

Dr. Nazmi Zengin

Pazar, Mart 21, 2010

FAHRİ DOKTORAYI ŞEKERİN KOKUSUNU KESENE Mİ VERSEK?

Bir dostumuz Konya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın Tahir Akyürek’e fahri doktor ünvanı verilmesini gündeme getirmiş.

Tahir Bey, bir belediye başkanı olarak şüphesiz Selçuk Üniversite’sine ve Konyamızda eğitimin her seviyesine katkıları olmuş bir kişidir.

Peki bir önceki belediye başkanının az mı katkısı olmuştur üniversiteye?

Bu fahri doktora ve benzeri ödüllendirmelerin bir başka veçhesine de temas etmeden geçmeyelim. Bu ödülleri verirken dikkat etmek lazım, ödül verilen şahıs ödüllendirilmeyi hak ettiği hizmet ya da hizmetleri kimin cebinden yapmış?

Birkaç yıl önce Selçuk Üniversitesi, Selçuk Ecza Deposu Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Keleşoğlu’na fahri doktora vermişti.

Anasının ak sütü gibi helaldir bu ödül Ahmet Keleşoğlu’na, çünkü kendi şirketinin kasasından yapmıştır kendisine bu şerefli ödülü kazandıran bütün harcamaları.

Peki bir devlet görevlisi, bir kurul üyesi, bir milletvekili, bir bakan, bir vali, bir belediye başkanı kimin kasasından yapabilir böyle bir ödülü hak eden harcamaları?

Bu insanların da kendi şahsi servetleri olabilir ve keselerinden harcarsalar diyeceğimiz olmaz, ancak millet malını bir yerlere yönlendirerek fahri doktor falan olmak hiç mi hiç onurlandırıcı bir iş olmasa gerek.

***

Koku duyusunun insan hayatındaki önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor.

Uzmanın verdiği bilgiye göre canlılar arasında bir koku haberleşmesi varmış ve 'feromon denen maddeler aracılığıyla oluyormuş. Feromonlar, burundan havayla beraber alınarak özel bir sinirle beyne iletiliyor ve kişinin ruh halini ve davranış şekillerini etkileyebiliyormuş.

Bir de şu bilgiyi veriyor bay uzman: İnsanlar, 10 bin farklı kokuyu alabiliyorlarmış. Her koku için ayrı bir gen tarafından belirlenmiş, bin farklı protein yapısında reseptör bu işe aracılık yapıyormuş.

Tabii ki maksadımız kimseye biyoloji dersi vermek değil. Maksadımız Konyamıza ekonomik bakımdan mutlaka değerli katkıları olan Şeker Fabrikası’nın etrafa saldığı burun direği sızlatıcı kokuya ahalimizin ve dahi sayın yetkililerin, şehrimizin bir rivayete göre golf falan dahi oynayan kibar hanımefendilerinin, Armaniden ayakkabı, Bulgariden gözlük alan nazenin beyefendilerinin bunca yıldır sessiz sedasız nasıl tahammül edebildiklerini gündeme getirmektir.

İşte getirdik de. Bundan önce de, bazen isim dahi vererek şehir ahalisinin rahatsız olduğu konulara temas ettik, bir çok yetkiliye sorular yönelttik. Lutfedip cevap vermediler. Ama ben bu koku işi ile ilgili Şeker Fabrikası yetkililerinden bir açıklama geleceğine inanıyorum. İşin tepesinde Recep Konuk gibi bir kişi var çünkü.

SIFIRI TÜRKLER Mİ BULDU,HİNTLİLER Mİ?

Bu memlekette “büyük” denilen herhangi bir gazetenin “büyük” bir köşe yazarını izlemeye alın ve savunduğu fikirleri yıl boyu alt alta yazıp yıl sonunda bunların bir toplamasını yapın. Kalıbımı basarım % 90 ihtimal "sıfır" çıkar sonuç. Yani bu “büyük” insan yıl boyu birbirini "nakz eden" şeylere kalem sallayarak insanımızın zihnini, kamuoyunun gündemini işgal eder.

Televizyona dadanmadan önceki yıllarda karikatürcü Hasan Kaçan'ın çıkardığı mizah dergilerinde "Nasıl oluyo da oluyo?" diye pek matrak bir bölüm vardı. Konumuz ciddi olmasına ciddi ama işin trajikomik yanını göz önüne alarak biz de aynı ağızla aynı soruyu soralım: "Sahi yav! Bu iş nasıl oluyo da oluyo?"

Hemen aklıma geliveren bir kaç nedenini sıralayıverelim bu durumun: Bazı “büyük”ler her konuya maydanoz olayım derken sağlıklı düşünmeye fırsat bulamıyor. Bu türün temsilcileri siyaseti de bilirler, mimarlığı da; psikolojiyi de bilirler, tarihi de. Hele dini öyle bilirler ki İslam tarihi boyunca yetişmiş binlerce din bilgini cahil cüheladan başka bir şey değildir onların gözünde. Bazıları patronun çıkarlarını korumak için pek bi eleştirdiği "dün dündür bugün bugündür" çukurunun içinde debelenip durur. Para alan tabii ki birazcık emir de alacaktır, bu nedenle hoş görüp gidiverelim bu garibanları(!). Bazıları ise kendisini yurtdışı gezilere götürecek bir siyasiye yaranmak için sık sık kiraya verir kalemini. Böyle bir kaç yazı yaz. Sonra takıl devletlünün peşine; milletin kesesinden ye-iç-yat-kalk, Türkiye'ye dönünce de ballandıra ballandıra anlat onları köşenden. Oh ne rahat, lüküs hayat!

Bu örnekler uzar gider. Sözü daha fazla uzatmadan bu yazıyı kaleme almamda etken olan olaya geleyim. Geçen gün arşivimi gözden geçirirken çok satan bir ulusal günlük gazetenin artık basınımızın duayenlerinden diyebileceğimiz bir yazarı şunları yazmış olduğunu fark ettim:

"Fikret Mualla, Türkiye'ye döner. Ayvalık Lisesi'ne resim öğretmeni atanır.
Sonra...
"Elektriği olmayan ilçenin, resim öğretmenine de ihtiyacı yoktur" diyerek istifa eder.
Ama asıl "gülünçlü Türkiye'm manzarası" Mualla'dan resim hocalığı yapabilmesi için "akıl hastası değildir" raporu istenmesi...
Abidin Dino'yla, Bakırköy Akıl Hastanesi'ne giderler.
Mualla'nın "ruh sağlığı yerindedir" raporu alması için bir hafta yatması gerekmektedir.
Ancak...
Mualla, "ya sonra beni dışarı bırakmazlarsa" korkusu içindedir.
Ne var ki orada, Neyzen Tevfik ve Taha Carım ile karşılaşır.
Onların parasız kaldıkça gelip burada birkaç hafta geçirdiklerini öğrenir.
Kuşkuları silinir.
Ne abuk, sabuk şeyler!..
Fikret Mualla gibi bir sanatçıdan resim hocalığı yapması için "akıl hastası değildir" raporu istemek!...
Güzin Dino'yu Adana Lisesi'nde öğretmenken, kocası Abidin Dino "komünisttir" diye kovmaya kalkışmak... Ama, Güzin Hanım'ın, "Müdür bey Müdür bey beni kovmaya kalkıştığınız bu liseyi, eşimin babası bu kentte valiyken yaptırmıştı. Lise onun adını taşıyor" diye kükremesi üzerine apışıp kalmak."


Neresinden tutarsanız elinizde kalıverecek bu satırlarda beni infiale sevk eden son paragrafta okuduklarım oldu. Cümle aleme demokrasi, hak-hukuk ve çağdaşlık dersleri veren bu "abi" tutuyor devletin lisesinin müdürünü "bu okulu benim kocamın babası burada valiyken yaptırmıştı" diyen öğretmen hanımın karşısında apışıp kaldırıyor.

Bir insanın bırakın eşinin fikirlerinden dolayı devlet memuriyetinden uzaklaştırılmasını, ne kadar aykırı olursa olsun fikirlerinden dolayı en ufak bir ayrımcılığa dahi maruz kalmasını asla hoş görmem ve bunu her platformda savunurum. Ancak fikir hürriyetini ya da adaleti talep ederken "benim falanımın falanı okul yaptırmıştı" ve benzeri ham, hatta nezaketsiz sözlerin sarf edilmesine de karşıyım. O günlerin konjonktürüne uygun olarak "komünist avcılığı" yapıp üstlerine yaranmaya çalışan müdür şu soruları soruverseydi, öğretmen hanım acaba ne cevap verirdi: "Eşinizin babasının okul yaptırmış olmasının size nasıl bir ayrıcalık sağlayacağını düşünüyorsunuz? Üstelik eşinizin babası burada vali iken milletin parası ile yaptırmıştır o okulu; görevi gereği bir okul yaptırmış olmasını psikolojik baskı unsuru olarak mı kullanmaya çalışıyorsunuz?"

HAVASAL(!) FİŞEKLERİ PATLATSAK DA MI SAKLASAK, PATLATMASAK DA MI YASAKLASAK?

Özellikle yaz gelip düğün dernek sezonu açılınca havai fişekler de ister istemez gündemime girer. Değişik duygular oluşturur havai fişek patlamaları ruhumda, değişik çağrışımlar uyandırır zihnimde. Mesela, her şey gibi dilin de değiştiği, kanunilerin yasal, hayatilerin yaşamsal, hislilerin duygusal olduğu bir zamanda havai fişeğin neden “havasal” fişek olmadığını sorarım kendi kendime. Bu soruya bir karşılık bulmak zor ama sanıyorum işin sırrı “havai”de yatıyor. Biz toplum olarak hava atmayı, havadan sudan şeylerle uğraşmayı, havai olmayı seviyoruz.

İki bin küsur yıl önce Çin’de icat edilen havai fişeği bizim kuşak bayramdan bayrama görürdü. Son on yıldır Türkiye’nin her yerinde yazları ağırlıklı olmak üzere her zaman havai fişek gösterilerine rastlıyoruz. Konyamızda önce tek tük, mütevazı ve mahçup başlayan patlamalar ahalinin bu işte iyi hava olduğunu, ilgili esnafın ise kaymaklı kadayıf tadında kar bıraktığını fark etmesiyle aldı başını gidiyor. Gecenin on ikisinde yanınızdaki bahçeden, arkanızdaki lokantadan, bir sokak sonranızdaki parktan atılmaya başlayan havai fişekler kokusuyla burnunuzun direğini sızlatmış, uyuyan çocuğunuzu uyandırmış, evinizin çatısına düşmüş de yangın tehlikesine yol açmış kimsenin umurunda değil. Mühim bir zatın hareminden birileri rahatsız olmadıkça, yine bu emsal zevatın bu fişekleri satan veya gösteriyi yapan ticaret erbabıyla araları açılmadıkça ya da hafazanallah depodaki havai fişek patlayıp birkaç kişi ölmedikçe sayın yetkili cinsinden kimsenin kılı kıpırdamaz.

Havai fişek patlamalarına karıştırılan tabanca, tüfek patlamalarını da bildiğiniz için aklınıza polis gelir. Ararsınız, bu belediyle ilgili bir sorundur derler. Belediyeyi ararsınız zabıtaya havale ederler. Zabıtaya söylersiniz, yav şimdi 100 lira ceza için 200 liralık masraf mı yaptırmak istiyorsunuz diye mızmızlanırlar. Efendim, saat kaçtan sonra bu işler yasaktır diye sorarsınız her ağızdan başka bir cevap alırsınız, bilgi edinme başvurusunda bulunursunuz bilmem hangi tarihte bu konu görüşülmüştü, arayın bulun derler. Son olarak “Google Hoca’ya baş vurursunuz. Antalya Valiliği’nin 2 Haziran 2008 tarihli “Antalya ili mülki hudutları dahilinde havai fişek kullanımı ve atılmasındaki usul ve esaslar” yazısını bulursunuz. Antalya Valiliği’ni kutlamak lazım. Darısı Konya Valiliği’nin başına.

İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Cihan Demirci, “Havai fişeklerin sesi, dumanı ve ışığıyla kuşları korkuttuğunu, sağır ettiğini, onları şoka sokarak ölümlerine bile neden olduğunu” belirtmiş. Havai fişeklerin verdiğin rahatsızlığın insanlarla sınırlı olmadığını öğrenince hem üzüldüm, hem sevindim. Üzüntüm, bir yandan sadece gösteriş olsun diye patlatılan havai fişeklerin zararının havaların gerçek hakimi olan kuşlara da zararlı olmasının verdiği üzüntü. Sevincim ise bu konuda hayvanseverlerin de desteğini alma ümidinin verdiği sevinç.

Kuşkusuz kimsenin güzel günlerini canının istediği biçimde kutlaması, sevincini göstermesi sınırlandırılmamalı. Burada tek sınır, valiliklerin yaptığı düzenlemelerden de öte, başkalarını rahatsız etmemektir. Bir yıl kadar önce Balçiçek Pamir’in Sabah gazetesinde yazdığı gibi “görmemişin fişeği olmuş” dedirtmemektir.

Tabii ki öncelikle yetkililerin harekete geçmelerini, zaten hareket halindeyseler yaptıkları düzenlemeleri, aldıkları önlemleri, kestikleri cezaları basın yoluyla halkla paylaşmalarını arzu ediyorum. Bu olmazsa, insanıyla hayvanıyla tüm canlıları aziz gören aktivistlerden yetkilileri harekete geçirebilmek için yardım ve destek bekliyorum.

“OLMAZ OLSAYDI BU İCAT” MI DİYELİM?

Bilmem doğru, bilmem yanlış, dolmuşu Türklerin icat ettiği söylenir. Batı’daki gibi büyük grupların ulaşımını sağlayan körüklü-körüksüz ya da tek katlı-iki katlı otobüsler, metrolar, banliyö trenleri ile Hacı Murat’ından Rolls Royce’una özel otomobiller arasında bir seçenek olarak dolmuş aslında hiç de kötü bir icat değil. Amma… Son zamanlarda dolmuşlarla ilgili öyle olumsuz durumlara şahit oldum ki, olmaz olsaydı bu icat dememek elde değil. Bir tanesini anlatayım bakalım siz ne diyeceksiniz, Minibüsçüler Odası Başkanımız Sayın Muhsin Dinek ne diyecekler?

Mevsim kış. Şiddetini arttıran rüzgar kar taneciklerini insanın gözüne gözüne sokuyor. Benim gibi çarşıda işini bitirip dolmuşun en arka sırasına kurulmuşların keyfi yerinde.

Fenni Fırın civarından bindiğim dolmuş neredeyse boş. Herhalde bu kış gününde kimse evinden çıkmak istemiyor. Sürücümüz bir yandan ha bire çalıp duran cep telefonuna cevap yetiştirebilmek bir yandan da belki bir müşteri çıkarsa onu da almak için oldukça yavaş ilerliyor. Eve bir an önce varmayı istiyorum istemesine ancak sürücünün ağırdan aldırmasına da takmıyorum. Sonuçta o da boş gitmesin, birkaç müşteri alıp çoluk çocuğuna ekmek parası götürsün. Dolmuşun ağır hareketleri içinde daldığım bu düşüncelerden birden bire yükselen sesler çıkardı beni.

Mesele şu… Ağır ağır giden, hatta Migros’un önünde durup acaba bir müşteri çıka mı diye resmen kontak kapatan sürücümüz Dört Yol’u geçince birden hızlanıyor ve Numune Hastanesi’nin önünde kendi elinde bir serum şişesi, hanımının kucağında birkaç aylık bir bebekle dolmuşa durması için işaret eden, hatta dolmuşun peşinden birkaç adım koşan bir karı-kocayı almadan yola devam ediyor.

Bu manzara karşısında vicdanı sızlayan bir yolcu sürücüyü uyarıyor, Şöför bey, şu garibanları da alsaydınız diye. Şöför bey bir hışmı ile, kardeşim benim dakkam dolmuş, acele etmem lazım, diye diklenince yolcu da, şöför bey tabi dakkalarınızı telefona cevap yetiştirmeye harcadınız, deyiveriyor. O anda hatlar kopuyor. Sürücümüz, in arabamdan aşağı, huzuru bozamazsın arabamda, diye dayılanıyor. Yolcu da, sen kamu hizmeti yapıyorsun, senin taahhüt ettiğin hizmete güvenerek durağa çıkmış yolcuyu almadan geçemezsin, diye diretiyor. Sürücümüz, araba benim değil mi, istediğimi alırım istediğimi almam, diyerek sıkılmış yumruğunu gösteriyor…

***

Bay sorumlu vatandaş olarak bir şeyler yapmak istiyorum. Diyorum ki dolmuşlarda mal sahibinin, sürücünün falan isimleri, resimleri olur, bir de şikayet telefonları yazar. Bu sürücümüzün adını alayım telefonla meslek odasına bildireyim. Kafamı kaldırıp ön camın üst tarafına, isimlerin, resimlerin, telefon numaralarının olduğu yere bakıyorum. Gözlerimi kırpıştırıp bir daha bakıyorum. Oğuşturup bir daha bakıyorum. Ama göremiyorum, çünkü onların yerinde sadece ücret tarifesi var.

Minibüsçüler Odası Başkanımız Sayın Muhsin Dinek’in itirazları olursa ya da bu yazıyı okuduktan sonra yaptıklarını ahaliye duyurmak isterlerse sütunumuz kendilerine açıktır.

İFTARDA BULUŞMUŞLAR, SANKİ HEP BİR ARADA DEĞİLMİŞLER GİBİ

1985-1995 döneminde yoğun bir iftar trafiği yaşanmıştı Türkiye’de. İhtimaldir ki o dönemde başlatılan komünizme karşı yeşil kuşak oluşturma projesinin bir parçası olarak kurulan yüzlerce vakıf ve dernek kitlesel iftarlar düzenlemeye başlamışlardı. Sağcılar tarafından ele geçirilen odalar, yenice palazlanan holdingler, ihracatı ve reklamı keşfeden şirketler de bu kervana katılmışlardı. İnsanlar iftardan iftara koşarlar, oralarda hem yeni ortaya çıkan bir sosyal hayatın parçası olmanın, hem de sivrilmeye başlayan nevzuhur kanaat önderlerinin konuşmalarını dinlemenin mutluluğuna erişirlerdi. Tabi bu işin bir de ticari yanı vardı, kentleşme hızlanmış, o güne kadar alışık olunmayan büyüklükte lokantalar açılmıştı ve onların Ramazan falan demeden müşteri bulma ihtiyacı vardı. Dönemin kitlesel iftarları bu ihtiyaçla da birebir örtüşüyordu.

Sonra bu kitlesel iftarlarda bir azalma oldu. İnsanlar da, kurumlar ve kuruluşlar da sanki yorulmuşlardı. Toplumsal bağlam önemli ölçüde değişmişti. Zafere kadar Rusların kökünü kazımaya çalışan Afgan mücahitleri zaferden sonra bir birilerinin kökünü kazımaya başlamışlar, Bosna’daki ve Çeçenya’daki direniş herhalde içlerinde ne bizim yardımsever vatandaşın ne de Türkiye’nin bulunmağı malum güçlerin anlaşmasıyla sona erdirilmiş, devlet öğrenciler için bol miktarda yurt yapmış, öğrenci kredileri, belediyelerin verdiği burslarla da desteklenerek, olabildiğince arttırılmıştı. Yani söylenecek söz biraz azalmıştı. Bunda adına 28 Şubat süreci denen bir sürecin etkisi olduğu da muhakkak. Dernekler ve vakıflar bu süreç içinde faaliyetlerini azaltmışlar, sıradan devlet memurları, hatta ticaret erbabı, fişleniriz falan diyerek bu tür iftarlardan uzak kalmaya azami dikkati göstermeye başlamışlardı.

Bu yılki manzara iftar trafiğinde yeniden bir patlama yaşadığımızı gösteriyor. Gazetelere baktığımda derneklerin, vakıfların, odaların, holdinglerin, şirketlerin yeniden iftar verme yarışına girdiklerini görüyorum. Kitlesel iftarların toplumsal açıdan yararlı olduğuna inanan bir kişi olarak bir noktaya dikkat çekecek ve bir öneriden bulunacağım. Faturalarını umumiyetle gerçek kişilerin değil, tüzel kişilerin ödediği bu iftarlara hep aynı sosyoekonomik seviyeden (orta ve üstü) insanlar davet ediliyor. Yani parası bir anlamda bütün toplumun katkılarıyla oluşan fonlardan ödenen bu iftarlarda ne ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının giderilmesi, ne de değişik sosyoekonomik seviyedeki insanları bir noktada buluşturma gibi bir gaye var. Oysa iftarlar bu çok önemli iki ihtiyacı birden gidermek için bulunmaz fırsattır. Üstelik bunu yapmak reklamınızı yapmanıza da hiç mi hiç engel olmaz.

Birkaç rast gele örnekle meramımı belki daha iyi anlatabilirim: İşadamı derneklerinden işçilerini de davet ettikleri, tabip odalarından hastabakıcıları da davet ettikleri, holdinglerden Ramazan paketi gönderdikleri aileleri de davet ettikleri iftarlar bekliyorum. Bu iftarlar o insanların belki ilk kez görecekleri ve belki de bir daha da göremeyecekleri yüksek binalardaki ya da lüks otellerdeki lokantalarda verilmeli. Tabii ki bu iftar verenlerin bu zamana kadar kendi aralarında verdikleri iftarlarda olduğu gibi hadsiz hesapsız israf yapılmaması kaydıyla.

GÜNDEMDEN DAMLALAR

Bugün sizlerle Merhaba’nın 3 Kasım 2008 Pazartesi günü eriştiğim internet sayfasındaki haber başlıklarına kısa kısa değinerek birlikte olacağım.

Su altı sır yuvası- Bir açıdan bakılırsa insanoğlu hep bir sır dünyası içinde yaşamıştır ve yaşayacaktır da. Mikroskobu bulduğunda artık görünmeyen canlılar dünyasının tamamını gördüğünü sanan insanoğlu elektron mikroskopla daha göreceği çok şey olduğunun şuuruna ulaşabilmiş midir acaba?

Bir yudum Osmanlı!- Atalarımızın başarılarından cesaret, hatalarından ders alabiliyorsak ne mutlu bize. Yok sadece başarılardan bahsedip şişiniyorsak vay halimize (çünkü şişip şişip patlamamız çok zaman almayacaktır).

Özel polikliniklerde de katılım bedeli alınmıyor- Bildiğimiz kadarıyla katılım bedeli aile hekimliği sisteminin başladığı illerde sevk zincirine uyulmadığı, yani aile hekimini atlayarak hastanelere gidildiği zaman uygulanıyor. Bu sistem içinde özel polikliniklerin yeri neresidir anlayamadım.

82 Anayasası yama tutmuyor- Tutmaz. Başka anayasalar da tutmaz. Tutuyorsa zaten o anayasanın “ana”lığından şüphelenmek lazım. Anayasalar bir ana fikir, dünyaya belirli bir bakış etrafında şekillenen çok temel metinlerdir. Biz de olduğu gibi ayrıntılara girilmez. Girilirse üç gün sonra halkın ihtiyaçlarına cevap vermemeye başlar, içtihadın dahi önüne engel hale gelir, ikide bir yama ihtiyacı hasıl olur. Birilerinin yangından mal kaçırmak için madde sokuşturduğu yeni bir anayasanın da eskilerinden farkı olmayacaktır. Söylemedi demeyin.

Bakanlardan Öksüz’e taziye ziyareti- Ziyaret edemiyoruz ama biz de mevtaya rahmet, kalanlara sabrı cemil niyaz ediyoruz.

41 trafik polisine sertifika verildi- Sıradan memurlar için bile okulu bitir ondan sonra kitap kapağı açma devri biteli neredeyse bir asır oldu. Sürekli eğitim ve sürekli mesleki gelişim çağımızın vazgeçilmez kavramlarından. Polisimizin de bu tür eğitimlere tabi tutulması hem onların rahat hizmet etmesine hem de vatandaşın hizmetten daha memnun kalmasına yol açacaktır. Programı düzenleyenleri de sertifika alanları da kutluyorum.

Geç bulduk; yitirmek istemiyoruz- Bu haber Şevkat-Der ile ilgili. Şevkat-Der tabii ki darda kalan kadınlara büyük bir hizmet sunuyor, bunu herkes taktir ediyor. Ben gözden kaçırıldığını düşündüğüm başka bir konuya temas etmek istiyorum. Şevkat-Der Konya’nın tanıtımına ve imajına da çok önemli katkılarda bulunuyor. Milyarlar döküp Konya’yı tanıtıyorum diyenlerin yapamadıklarını yapan bu derneğe destek vermeleri lazım. Yapamayanın yapabilene yardım etmesi de büyük bir fazilettir.

Gaz zammı zulme dönüştü- Gaz zammı haberi herkesi üzdü. Herhalde en çok üzülen de Belediye Başkanımız Tahir Bey olmuştur, çünkü bu zam onun kirliliğini azaltmak için başlattığı çalışmalara en büyük sekteyi vuracak. Demek ki kaza ve gaza güvenmemek lazım. Birisi uçar gider, öbürüne zam gelir.

YAĞMURUN SESİNE BAK!

Yağmuru bekliyorduk çoktan. İyice bir yağsa da ot yaprak, börtü böcek kendine gelse diyorduk. Yağdı da çok şükür.

Bilmem bu şehrin ileri gelenleri yağmurlu bir havada cadde sokak dolaştılar mı hiç? İleri gelenleri deyince yönetici zümreyi kast ediyorum, yoksa biliyorum ki fukarasından Karun’una, cahilinden tahsillisine geri kalan falan yok Konya’mızda. Sayın Valimize belki meşguliyetleri ve yaşı böyle bir fırsatı vermiyordur ama Büyükşehir ve merkez ilçe belediyelerimizin sayın başkanlarının zaman olarak da yaş olarak da böyle bir tecrübe yaşamaya müsait olduklarını sanıyorum.

Sayın yetkililer, azcık bir yağmurda bile bu şehrin caddeleri sokakları yürünmez hale geliyor. Kaldırımlarda taşların söküldüğü yerlerde küçük gölcükler oluşuyor, yolların ise standart olarak her yağmurda orta büyüklükte göle dönüşen bölümleri var. Maşallah kendi hız tutkularından başka hiçbir şeyi önemsemeyen sürücülerimiz bu göllere bir daldılar mıydı bütün dikkatini yandaki kaldırımdaki küçük gölcüklere batmamaya vermiş gariban yaya başından aşağı bir bidon su boca edilmiş gibi oluyor.

Tepki göstermek lazım, ama kime?

Aman ha, size banyo yaptıran sürücüye tepki göstermeyin. Arabanın içinden kaç kişi çıkacağı, ellerinde ya da bellerinde neler olacağı hiç belli olmaz. İşin daha vahimi yediğiniz küfür ve dayak da yanınıza kar kalır.

Hal böyleyken meseleyi kişiselleştirmeden kök nedenleri analiz etmek ve kurumsal tepkiler göstermek daha akılcı gibi görünüyor.

Birinci kök nedenin yolların en ufak yağışta göl haline gelen kısımlarının bulunması olduğunda hemfikir olmayan yoktur herhalde.

Kim düzeltecek şehir içindeki bu yolları?
Belediye.
Düzeltiyor mu?
Hayır.
Neden?
Çok meşguller.
Neyle?
Yol kalitesini zerre kadar arttırmayan asfaltlar döküp kaldırıma da yaya geçişini zora sokan totemler dikmekle. Bir de, garibanların ulaşımına pek de katkısı olmayan ancak markalı araçların şehir içinde daha da hızlı gitmesini sağlayan alt geçitlerle.
Şikayetçi oldun mu?
Olmadım.
Neden?
Daha önceki şikayetlerime bize şehirciliği mi öğretiyorsun deyip geçtiler. O sebepten, bu defa şikayetim Yaradan’a!

İkinci kök neden trafikteki arabaların şehir içi hız limitlerine uymamaları.
Bunu kim düzeltecek?
Birincisi trafik polisi, ikincisi sürücülerin kendisi.
Düzeltiyorlar mı?
Hayır.
Neden?
Herhalde trafikle ilgili polis sayısı yetersiz, radar sayısı yetersiz. Organizasyon bozukluğu olup olmadığı konusunda bilgimiz yok. Güvenlik kurumlarıyla ilgili bilgi almak da yorum yapmak da zor işler. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak mümkün olmadığından daha fazla söz etmemek lazım.

Sürücülere gelince, onlar kendilerinin ya da bir yakınlarının canı yanana kadar hiçbir şeye aldırış etmeyen bir kültürden geliyorlar, onların düzelmesi için insanca bir uyarı yaparsanız başınıza neler gelebileceğini az önce yazdım. Onların düzelmesi için Yaradan’dan bir mucize beklemek lazım.

Salı, Mart 16, 2010

“SADİ" CARNOT

Henri de Toulouse-Lautrec’in bir eserine rastlayınca aklıma düştü Sadi Carnot. Kaba bir gözle bakılırsa bir biriyle yan yana gelmeyecek iki isim Toulouse-Lautrec’le Carnot.

Biri ünlü olmakla birlikte alkolik, genelev çalışanlarının resimlerini çizen, hatta geneleve yerleşip orada yaşayan, frengiden genç yaşta hayata gözlerini yuman bir ressam.

Diğeri ...

Sadi Carnot denilince aklımıza hemen lise yıllarında fizik derslerinde duyduğumuz, adıyla bilinen teoremi, makinesi, çevrimi olan, termodinamiğin ikinci kanununu bulan kişi gelir. Söz ettiğimiz Sadi Carnot o değil.

Fizikçi Sadi Carnot’nun tam adı Nicolas Léonard Sadi Carnot. 1796’da doğmuş ve 1832’de henüz 36 yaşındayken koleradan ölmüş. Salgın hastalık nedeniyle ölen bu genç bilim adamının şahsi eşyaları da hastalık bulaşır kaygısıyla kendisiyle birlikte gömüldüğünden arkada ona, onun sürdürdüğü çalışmalara ait çok az şey kalmıştır.

Bizim üzerinde durmak istediğimiz Sadi Carnot’nun tam adı Marie François Sadi Carnot. 1837’de doğmuş. Fizikçi Sadi Carnot’nun yeğeni. Ağabeyini genç yaşta kaybeden Hippolyte Carnot bu elim olaydan 5 yıl sonra doğan oğluna onun adını vermiş. Mühendislikte başlayan başarılı kariyeri Fransa Cumhurbaşkanı olarak sonlanmış. Bakın nasıl bir sonlanma...

Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Sante Geronimo Caserio adlı İtalyan bir anarşist tarafından bıçaklanır ve ertesi gün ölür.

***
Çeşitli dillerde kişi adları arasında ilginç benzerlikler olabiliyor. Örneğin Selma Lagörlof’taki Selma’nın bizdeki kadın ismi ile, Finlerdeki Hakan’ın bizdeki erkek adı Hakanla bir ilgisi yok. Sadi Carnot’lardaki Sadi’yi de bu emsal benzerliklerden sanırdım. Ne kadar yanıldığımı birkaç yıl önce Sadi Şirazi hakkında bilgi toplarken anladım. Meğer Carnot’lardaki Sadi bizim bildiğimiz, çocuklarımıza koyduğumuz Sadi isminin tıpkısının aynısı imiş.

Sadi Şirazi’nin hayranı olan Lazare Nicholas Marguerite Carnot oğluna üçüncü ad olarak Sadi’yi seçmiş. Hem de ne seçim, diğer adlar sadece resmi belgelerde kalmış, ailesi dahil herkes onu Sadi olarak bilmiş, çağırmış. Ölümünden sonra yine üçüncü ad olarak yeğenine verilen bu ad, tıpkı amcasında olduğu gibi orijinal Fransızca adları unutturmuş ve koskoca Fransa’nın cumhurbaşkanı İranlı bir şair-bilgenin adıyla anılır olmuş.

Böyle bir şeyin ülkemizde olduğunu düşünebiliyor musunuz? Düpedüz Müslüman-Türk adları taşıyan siyasetçiler için bile ne yakıştırmalar yapıldığının tanığı olmayan var mı aramızda? Fransız babalar beğendikleri bir Müslüman İranlının adını çocuklarına vermişler. Ne çocuklar Müslüman olmuş, ne de Fransa İran oluyor diye kıyamet koparılmış. Büyük devlet böyle olunuyor demek ki!

***

Yazıma Henri de Toulouse-Lautrec’in bir eserinden bahsederek başlamıştım, yine o eserden bahsederek bitireyim: Söz konusu resminde başucundaki hekim kafası sarılı olarak yatakta yatan Sadi Carnot’nun nabzını alıyor. Modern zamanlar öncesinde hekimin elindeki en önemli tanı yöntemlerinden biri olan nabız alma hastaların hayati fonksiyonlarının hala takibinde kullanılıyor. Nabız almanın sanattaki yansımalarına başka yazılarda değineceğiz.

Cumartesi, Şubat 06, 2010

"TAM İYİLİK HALİ"

Uzun süredir gerçekleştirmeye çalıştığım bir yolculuğa nihayet çıkabiliyorum. Saat 20. Üç buçuk saat sonra Ankara’da, on buçuk saat sonra Samsun’da ve on bir buçuk saat sonra da Bafra’da olmayı planlıyorum. Yol gözümde büyüyor, ben küçülüyorum. Küçülüyor, küçülüyor ve ilkokula giden bir çocuk oluyorum.

***

Zekiye Öğretmen’i hemen fark edebiliyorum diğerlerinden. Diğerlerinden daha uzun boylu, daha çelimsiz ve daha müşfik. Ne diğer çocuklardan daha zeki olmam ne de eğitim sisteminin harikulade olması sınıfta okumayı ilk söken olamamın nedeni. İşin sırrı Zekiye Öğretmen’in çocuk kalbimin en çok muhtaç olduğu şeye, sonsuz bir “şevkat”e sahip olmasında. Okuma yarışmasında kırmızı kordelayı Zekiye Öğretmen’in favorisi olarak yakama taktıramamanın ezikliğini hala yüreğimde hissediyorum. Ama kendime göre bir mazeretim vardı. Ben “takır takır” okumuştum o şiiri. Tek hatam kendi kültürümde olmayan bir kelimeyi kendi kültürümde olan bir diğeriyle değiştirmek olmuştu. Aradan geçen kırk yılı aşkın zamanda hep aynı şeyi yapageldim, kendi kültürümde olmayan kelimeleri kendi kültürümde olanlarla değiştirdim. Doğal olanın, insancıl olanın bu olduğuna inandığım için. Şu ya da bu nedenle insanların kültürlerinde olmayan şeyleri onlara zorla onaylattırmanın yanlış olduğunu düşündüğüm için.
***

Yanımdaki koltukta oturan gençle iletişim kurmaya çalışıyorum. Sinop’a gidiyorum deyince önce nükleer santral konusuna, oradan Sinop Hapishane’sine getiriyorum sözü. “Tabii ki nükleer santrallerin olumsuz etkileri, çevre ve insan sağlığı açısından riskleri olabilir” diyor yol arkadaşım “ama Sinop’un makus talihini değiştirebilmek için başka seçenek de kalmadı” diye ekiyor. Kuşkusuz katılmıyorum bu görüşlere ama birazdan uykunun bastırması ile bölünecek bir sohbetle de onun görüşlerini değiştirebileceğimi düşünmediğim için nükleer santrallerin zararları konulu söylevimi uzatmakta ısrar etmiyorum. O, şimdi müze haline getirilen Sinop Hapishanesi’nde dizi çekimlerine başlandığını, bunun da şehrin tanıtımına katkı sağladığını anlatmaya başlıyor. Televizyonla ilgisi bir yerel TV’de haftada bir sağlığın tedavi edici hekimlikten ibaret olmadığını halka anlatmaya çalışmak olan ben konuyu hapisanelerde yaşanan trajedilere çekmek istiyor ve genç yol arkadaşıma Kerim Korcan’ın Linç adlı romanından bahsediyorum. “Tatar Ramazan”ın senaryosunun da da Kerim Korcan’ın bir öyküsünden yola çıkılarak hazırlandığını söylediğimde ilgisi daha bir artıyor, not defterini çıkarıp Linç’i ve yazarının adını kaydediyor.

***

Günlerdir yapılan hazırlıklardan sonra nihayet Fikri Amcam geliyor. Bir yanında Satı Ninem, diğer yanında Şevki Amcam.. “İçeri”den çıkmış bir adamı ilk defa görüyorum. Uzun boyu, koyu lacivert paltosu, topuklarına basılmış sivri burunlu iskarpin ayakkabıları ile sanki bir masal adamı. Yanımıza iyice yaklaştığında benzinin sapsarı olduğunu ve sık sık öksürdüğünü fark ediyorum. Odun getirtiyor bana Satı Ninem ve sobayı iyice yaktırıyor. Fikri Amcam avuç avuç ilaç kullanıyor. Gelen giden “Bu kadar ilaca para mı yeter?” diye söylendiğinde “Sinop Hapishanesinde verem ettiler yavrumu, ilacını devlet veriyor, verse ne, vermese ne...” diyor Satı Ninem ağlayarak.
***

Büyük dedesinin adını taşıyan Rasim’i sıkıntılı görüyorum. Daha yedi yaşında bir çocuğa hiç yakışmayan bir durgunluk var üzerinde. Doktor aklı ya, hemen bir hastalığı falan olup olmadığını soruyorum annesine. Bütün okul arkadaşlarının grip nedeniyle raporlu olduğu günlerde bile derslerine devam edecek kadar sağlıklı olduğunu öğreniyorum. Annesi çok duygusal bir çocuk, vardır kafasına takılan bir şey diyor. Öğleden sonra Küçük Rasim’i neşesi yerine gelmiş görüyorum. Annesinin anlattığına göre kurban edilecek koç için çok üzüldüğünü söylemiş, annesi yavrum üzülme onlar cennete gidecek deyince gülümseyerek tamam şimdi anladım demiş.

***

Ne büyük sevinçti annemle babamın hastaneden gelmesi. Ağabeyim boynuma sarılıp “bir kardeşimiz olmuş” diye müjdeli haberi verdi. Nasıl müjdeli haber olmasındı, artık ben de abi olmuştum. Anamın yanıbaşında uyuyan bu küçücük varlığa bakarak “Adı ne ana?” diye sormuştum. Anam derin bir iç geçirip “Günsüz doğdu oğlum, adını koymadık” dedi. Günsüz neydi, günsüz doğanlara neden ad koymazladı? Bir terslik vardı ya bu işlerde. Hadi Hayırlısı... Birkaç gün sonra ağabeyim “babam kardeşimizin adını Durbey koymuş” dedi. Kendimce iyi bir haber olarak yorumladım bunu. Adını koyduklarıan göre, her ne ise o tersliğin ortadan kakmış olduğunun işaretiydi bu. Bir sabah uyandığımda anamı kolları göğsünün üstünde kenetlenmiş, bakışları pencereden dışarıda çok ama çok uzak bir yere odaklanmış buldum. “Ana kardeşimi sevebilir miyim?” diye sorduğum olanca sevecenliimle. Anam, bakışları hala o çok ama çok uzak yerlere odaklı, “Kardeşini götürdüler oğlum” dedi. Çok tuhafıma gitmişti. Bir bebeği annesinden ayrı nereye götürebilirlerdi? Dayanamadım sordum. “Nereye götürdüler ana?”Annem hıçkırıklara boğularak cevapladı :“Cennete yavrum.” .

***

Cennet... Yani “tam iyilik hali”nin olduğu yer. Bir yandan insanoğlunun bu dünyadaki acıları, adaletsizlikleri yok etmedeki başarısızlığı nedeniyle sığındığı bir kaçış kapısı, öte yandan da insanda “tam iyilik hali” özleminin hiçbir zaman yok edilemeyeceğinin bir kanıtı. Bana öyle geliyorki bu özlemin bitmesi, bir anlamda insanın insanlığını yitirmesi...