Cuma, Ekim 20, 2006

Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörlük Seçimi Yaklaşıyor

Dr. Lee Jong-Wook'un Mayıs ayında ölmesiyle boşalan Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörlüğü seçimleri 9 Kasım’da yapılacak. Sağlık alanında dünyanın en etkili örgütünün tepe yöneticiliği için 13 aday var. Bu adaylardan birisi de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nce teklif edilen Prof. Dr. Tomris Türmen.

İşte DSÖ Genel Direktörü adayları ve bazı özellikleri:

· Kazem Behbehani (Kuveyt tarafından önerildi) On beş yıldır DSÖ’de çalışıyor, son görevi dış ilişkilerle ilgili birimin sorumlu yardımcı genel direktörlüğü. İmmünoloji profesörü. Kuveyt’te tıp fakültesi dekanlığı, rektör yardımcılığı yaptı.
· Margaret Chan (Çin tarafından önerildi) Eski Hong Kong Sağlık Bakanı. 2003’ten beri DSÖ’de çalışıyor, son görevi bulaşıcı hastalıklarla ilgili birimin yardımcı genel direktörlüğü.
· Julio Frenk(Meksika tarafından önerildi) Meksika Sağlık Bakanlığı yaptı. Sağlık örgütlenmesi ve sosyoloji alanlarında doktorası var. DSÖ’de son görevi kanıt ve bilişim politikalarıyla ilgili biriminin üst yöneticiliği.
· David Gunnerson (İzlanda tarafından önerildi) İzlanda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Daimi Sekreteri
· Nay Htun (Burma tarafından önerildi) BM destekli Barış Üniversitesinde profesör. UNDP ASG/ Asya- Pasifik Bölgesi direktörlüğü yaptı.
· Karam Karam(Suriye tarafından önerildi) Lübnan Sağlık ve Turizm Bakanı.
· Bernard Kouchner (Fransa tarafından önerildi) Gastroenterolog. Sınır Tanımayan Doktorlar ve Yeryüzü Doktorları örgütlerinin kurucularından. Globus insani yardım örgütü başkanı, BM Kosova Misyonu eski yöneticisi. “inasni müdahele” (humanitarian intervention) kavramını ortaya atan kişi. Fransa Sağlık ve İnsani Yardım Bakanlarından
· Pascoal Mocumbi (Mozambik tarafından önerildi) Jinekolog. Mozambik’te Sağlık Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Başbalanlık görevlerinde bulundu. Halen Avrupa ve Gelişmekte Olan Ülkeler Klinik Denemeler Ortaklığı (EDCPT) Yüksek Temsilcisi
· Shigeru Omi (Japonya tarafından önerildi) DSÖ Batı Pasifik Bölgesel Ofisi Başkanı. SARS’la ilgili çalışmalarıyla tanınıyor.
· Alfredo Palacio Gonzales (Ekvator tarafından önerildi) Ekvator Başbakanı. Kardiyolog. Eski Sağlık Bakanı. 18 Ekim 2006'da adaylıktan çekildiği açıklandı.
· Pekka Puska (Finlandiya tarafından önerildi) Uluslararası Ulusal Halk Sağlığı Enstitüleri Birliği(IANPHI) Başkan Yardımcısı. Finlandiya Ulusal Halk Sağlığı Enstitüsü eski başkanı. DSÖ’de Bulaşıcı Olmayan Hastalıkları Önleme ve Sağlığı Geliştirme Birimi direktörlüğü yaptı.
· Elena Salgado Mendez(İspanya tarafından önerildi) İspanya Sağlık ve Tüketiciler Bakanı
· Tomris Türmen (Türkiye tarafından önerildi) DSÖ’de 14 yıldır çalışıyor, son görevi aile ve halksağlığı ile ilgili birimin üst yöneticiliği. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. ABD ve Kanada'da çocuk sağlığı ve hastalıklarıyla yenidoğan ihtisası yaptı. Sağlık Bakanlığı AÇSAP Genel Müdürlüğü ve Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevlerinde bulundu. DSÖ'de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplum sağlığı alanında çeşitli çalışmalar yürüttü. Dr. Türmen, DSÖ'deki göreviyle, uluslararası kuruluşlarda 'en yüksek seviyedeki Türk memuru' olma sıfatını taşıyor.

DSÖ Yönetim Kurulu adayları nasıl değerlendiriyor?

Öncelikle adaylar işin gerektirdiği temel özelliklere sahip olup olmadıklarına bakılıyor.
Bu özellikler teknik ve idari yeterlilik olmak üzere iki ana başlıkta toplanabilir.

Adayın teknik yeterliliği üç ölçüte göre değerlendirilir:
1- 5-10 yıllık küresel sağlık pratiği ya da araştırma deneyimi var mı?
2- kanıtları politikaya dönüştürme konusunda kanıtlanmış bilimsel kapasitesi ve yeterliliği var mı?
3- düşük ya da orta gelirli bir ülkede sağlık sistemini yönetme konusunda doğrudan deneyim sahibi mi?

Bu ölçütler göz önüne alındığında ilk 5’e giren adaylar: Frenk, Karam, Mocumbi, Omi ve Puska.

İdari beceriler de 3 gruba ayrılabilir:
1- yüksek düzey politik deneyim,
2- karmaşık bir örgütü yönetme ve sonuca gitme konusunda kanıtlanmış yetenek,
3- güçlü iletişim ve savunma becerisi.
Burada da yine 5 aday öne çıkıyor: Chan, Frenk, Gunnarsson, Kouchner ve Palacio. Görüldüğü gibi hem teknik hem de idari beceri kümlerinin kesişim alanında tek bir isim var: Frenk.
Frenk, Mocumbi ve Karam 2. defa aday gösteriliyorlar.

DSÖ Genel Direktörlü Nasıl Seçilir?

Yönetim Kurulu’nun Başkanı, Genel Direktör seçimini yapacağı toplantıdan en az 6 ay önce 192 üye ülkeye aday teklifi yapmaları için bildirimde bulunulur. Toplantıya iki ay kalana kadar aday teklifi yapılabilir.

Aday tekliflerine adayın özgeçmişi ve öncelikler ve straejilerle ilgi vizyonunu içeren en fazla üç sayfalık bir belge eklenir. Bu belgede
· adayın güçlü bir teknik ve halk sağlığı geçmişi olma,
· yoğun bir uluslararası sağlık deneyimi,
· örgütsel yönetim yeterliliği,
· halk sağlığı liderliği yaptığına dair kanıt,
· kültürel sosyal ve politik farklılıklara duyarlılık,
· DSÖ çalşımalarına güçlü bir adanmışlık,
· sağlıklı olma,
· örgütün çalışma dillerinden en az birisini çok iyi bilme
gibi kriterler uyduğu özellikle vurgulanmalıdır.

Yönetim Kurulu Başkanı teklif mektuplarını toplantıdan bir ay önce açarark çalışma dilleri olan Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolcaya çevirilerini yaptırır ve incelelemeleri için 34 kişiden oluşan Yönetim Kurulu üyelerine ulaştırır.

Yönetim Kurulu toplantısında seçim dört aşamada gerçekleşir:
1. YK adayların asgari şartları taşıyıp taşımadığını belirler
2. Bir ya da birkaç tur gizli oylanma ile aday sayısını 5’e indirir
3. Bu beş aday 30 dk. DSÖ’nün gelecekteki öncelikleriyle ilgili vizyonlarını sundukları, 30 dk. da sorlara cevap verdikleri bir mülakattan geçirilirler
4. Genel Direktör seçimi. Seçimde hiçbir aday yeterli oyu sağlayamazsa her defasında en az oy alan aday diskalifiye edilerek bir aday yeterli oyu alana kadar seçim turları sürdürülür. Belirlenen aday 192 üyeli ana karar organının onayına sunulur.

Richard Horton, The Lancet dergisinde yayınlanan değerlendirmesinde adayları küresel sağlık deneyimi, politika oluşturma kanıtları ve ülke sağlık sistemleri yönünden değerlendirdikten sonra Frenk, Kouchner ve Puska’ya en fazla şans tanıyor. Richard Horton’a göre Genel Direktörlük yarışının favorisi Meksikalı Julio Frenk.

Frenk önceki dönemde de aday gösterilmiş, ABD’nin desteklediği bir aday olmasına karşın seçilememişti. Öte yandan daha önceki seçimin favorisi olarak gösterilen Mocumbi’nin seçimi kaybetmesi kimsenin DSÖ Genel Direktörlüğü’nü çantada kekelik görmemesi gerektiğini düşündürüyor.

DSÖ Genel Direktörü seçimine hakların sağlığı perspektifinden bakan Halkın Sağlığı Hareketi (People’s Health Movement, PHM) ise Genel Direktör adaylarına bir mektup yazarak aşağıdaki soruları yöneltti:

1. Önümüzdeki on yılda DSÖ için öncelikleriniz neler olacak?
2. Temel Sağlık Hizmetleri’ni güçlendirmek için küresel bir strateji geliştirilmesi sizin için bir öncelik midir? Öncelikse Toplumsal Temel Sağlık Hizmetleri’ni güçlendirmek için ne öneriyorsunuz?
3. Halk Sağlığı Hizmetleri sistemlerinde özelleştirme sonucu ortaya çıkan etkisizliklerin ve eşitsizliklerin bu sistemlerde oluşturduğu hasarın onarılması ihtiyacı noktasında nerede duruyorsunuz?
4. Küresel Sağlık İnisiyatiflerinin ve hastalığa-özgül inisiyatiflerin sayısında hızlı bir artış var. DSÖ’nün bu durumu denetlemesi için neler yapacaksınız?
5. Zararlı etkileri olan ticaret anlaşmaları(örneğin TRİPS)na karşı halk sağlığının korunmasında DSÖ’nün daha etkili bir rol oynamasını nasıl sağlayacaksınız?
6. Değişik ortaklıklar ve işbirlikçileri DSÖ’ye sağlığı geliştirici etkinlik konusundaki görüşlerini onaylatmak için baskı yapıyorlar. DSÖ bu baskılara nasıl direnecek?
7. Zengin ülke hükümetlerinin, özellikle de ABD’nin DSÖ politikalarının gelişiminde dengesiz bir biçimde etkili olmasını nasıl önleyeceksiniz?
8. DSÖ içinde sivil toplum kuruluşlarının etkisinin arttırılması için ne öneriyorsunuz?
9. DSÖ, doktorların çokluğu, sosyal bilimlerden, hukuk, ekonomi vb. tıp dışı disiplinlerden kişilerin ise yokluğu nedeniyle yıllardır eleştirilir. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir? DSÖ içinde disiplinler ve uzmanlar arasındaki bu dengesizliği gidermek için ne yapacaksınız?
10. Başkanlar göreve başladıklarında genellikle “Çalışanlarımız bizim en önemli kaynağımızdır” derler. DSÖ çalışmalarında bu önemli kaynağın rolünü nasıl arttıracaksınız, yönetimde çalışanların daha çok temsilini nasıl sağlayacaksınız?
11. Birçok kişi DSÖ Afrika Bölgesel Bürosunun kapasitesinin arttırılmasının özellikle gerekli olduğunu ileri sürüyor. Bu görüşlere katılıyorsanız neler yapacaksınız?
12. Mayıs 2008’de raporunu yayınlayana kadar Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu’nun çalışmalarını nasıl destekleyecek ve geliştireceksiniz, önerilerinin gerçekleştirilmesini nasıl sağlayacaksınız?

Adayların bu kritik sorulara verdikleri karşılıklar PHM’nin http://www.phmovement.org/ adresinden ulaşabilen web sitesinde yayınlanıyor.

Derleyen: Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Derneği adına Dr. Nazmi Zengin

ULUSAL GIDA GÜVENLİĞİ KURUMU” KURULMALIDIR

Bilindiği gibi beslenme insanoğlunun en temel gereksinimlerinden birisidir. Bu nedenle gıdalarla ilgili olarak ortaya çıkabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve benzeri her türlü tehlikenin giderilmesi için alınacak önlemlerin bütünü olarak tanımlanabilecek olan gıda güvenliğinin yaşamsal bir önemi vardır. Üstelik bu yaşamsal önem sadece belirli bir zaman diliminde yaşayan bireylerin ya da toplumların değil gelecek nesiller üzerindeki etkilerinden, olası kümülatif toksik etkilerinden de kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında gıda güvenliği ile ilgili suçlar doğrudan insan türüne karşı işlenmiş suçlar olarak yorumlanabilir.

Gıdalar tarladan ya da ahırdan soframıza gelinceye kadar geçen süreçte gerekli duyarlılık gösterilemediği takdirde insan sağlığını tehlikeye sokabilecek birçok işlemden geçmekte, bulaşmalara, bozulmalara maruz kalabilmektedir. Üretim aşamalarından nihai tüketiciye kadar uzanan zincirde sürekli olarak, hijyen standartlarına uyulmasını, her bir ürünün güvenli olmasını sağlamak için gıda güvenliği kontrol sistemleri geliştirilmiştir. Bu sistemlerin kurması, sürekliliğinin sağlanması ve desteklenmesi çağdaş bir toplumun olmazsa olmazları arasına girmiştir. Gıda sektörü için geliştirilen Tehlike Analizi ve Kritik Kontrol Noktaları (Hazard Analysis and Critical Control Points, HACCP) standardı ülkemizde TSE tarafından kabul edilerek TS 13001 olarak yayınlanmıştır. Gıda ya da gıda ambalajı sektörlerinde çalışan firmalarda hijyen ve tüketici sağlığı açısından önem arzeden noktaların tespit edilmesi ve bunların sıkı denetim altında tutulmasını öngören bu sistemin ülkemizdeki gıda sektörünün tamamında yaşama geçirilmesi bizleri güvenli gıda tüketmek açısından oldukça rahatlatacaktır. HACCP’le paralel olarak Gıda Kalite Güvencesi (Food Quality Assurance, FQA), İyi Üretim Uygulamaları (Good Manufacturing Practices, GMP), İyi Hijyen Uygulamaları (Good Hygiene Practices, GHP) sertifikasyonalarının sağlanması ülkemiz için hem uluslar arası pazarlarda rekabet edebilmenin hem de Avrupa Birliği sürecinde bir uyum zorunluluğu olduğu kadar kendi insanımıza saygının bir gereği olarak da değerlendirilmelidir.

Yıllardır kanun hükmünde kararnamelerle yönetilmeye çalışılan gıda üretim ve denetim işlerinde akıl almaz bir karmaşa ve çok başlılık hakimdi. Bu çok başlılığı gidermek için çıkarılan 5179 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun da durumu düzeltemedi. Konuyla uzaktan ya da yakından ilgili hemen hemen herkesin dilinde “çok başlılık giderilmeli” sözü var. Ancak bu sözden neredeyse her devlet kurum ve kuruluşu “bu konuda tek yetkili ben olmalıyım” sonucunu çıkartıyor. Avrupa Konseyince yayımlanan AB178/2002 sayılı tüzüğüe uyum için hazırlanan Gıda Kanunu Tasarısı’na kısaca bir göz atıldığında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın bu yaklaşım biçiminin tipik bir örneği olduğu kanısı uyanıyor insanda. Oysa gıda konusu birçok bileşenden oluşan ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı gibi altyapısı ve eleman sayısı yetersiz bir Bakanlığın altından kalkamayacağı bir iştir. Sağlık Bakanlığı’nın 2004 yılında imzalanan bir protokolle gıda konusundaki yetkilerini bu bakanlığa devretmesiyle başlayıp bugünlere uzanan süreçte yaşadığımız kaos da bunun en açık kanıtıdır.

Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Derneği olarak halihazırdaki karmaşadan çıkış yolu olarak önerimiz bünyesinde konuyla ilgili tüm paydaşların temsilcilerini bulunduran “Ulusal Gıda Güvenliği Kurumu”nun kurulmasıdır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, tüketici örgütleri, Türk Tabipleri Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği, Gıda Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası gibi meslek kuruluşları ve mesleki dernekler, gıda üretim ve pazarlama sektörü mutlaka Kurum’da temsil edilmelidir. Dünyada gıda konusundaki gelişmeleri yakından izleyen, kurallar belirleyen ve planlar yapan bu Kurum kararlarını olabildiğince kamu istişaresine açık biçimde almalı ve her aşamada halkı bilgilendirmelidir. Ancak böyle bir kurumdan ülke çapında örgütlenerek yerel yönetimleri tamamen devre dışı bırakması da beklenmemelidir aksi halde doğumsal bir sakatlıkla dünyaya gelen, tek olmaya tek ama hantal, büyük ama etkisiz bir “otorite” ortaya çıkmış olur. Bu nedenle dünyadaki eğilimleri göz önüne alarak gündelik uygulamalarda yerel yönetimleri de işin içine katan bir yapılanma sorunlarımızı en aza indirmekte yararlı olacaktır.

(AB Veteriner Platformu E-Bülteni Sayı 4'te yayınlanmıştır)

Cuma, Temmuz 28, 2006

“HOCAM, HAYATA BAKIŞIM DEĞİŞTİ …”

Öğrenciliğinden bu yana tanıdığım Ahmet’i son karşılaşmamızda çok farklı bir hava içinde buldum. Adeta beş yıl daha yaşlı bir adamın olgunluğu seziliyordu jest ve mimiklerinde.

Hoş beşten sonra bu değişikliğin nedenini bulabilmek için sondaj sorulara geçtim. Girdiği kooperatiften, birkaç ay önce dünyaya gelen yavrucaktan, dizine protez koyulan babadan, dereden tepeden sordum, konuşturdum. Asayiş berkemaldi.

Sohbetin tadı bayatlamaya yüz tutmuş çay gibi olmaya başlamıştı ki Ahmet uzun bir sessizlikten sonra yutkundu ve ağzındaki baklayı çıkardı:
“Hocam, hapishaneye ders vermeye gidiyorum…”

Ahmet öğretmendi. Hapishanede de olsa ders veriyor olması sıradan bir olaydı, yani o farklı havanın nedeni olamazdı. Ben bunları düşünürken o zoraki bir öksürükten sonra devam etti:

“Hocam. Hayata bakışım değişti…”

Ahmet’in anlattıkları hapishanede ders vermeyi sıradan bir öğretmenlik olayı olarak değerlendirmemin nasıl da büyük bir hata olduğunu anlamama vesile oldu.

***

“Sekiz yüz civarında erişkin, genel olarak sağlıklı, içlerinde yüksek öğrenimlilerin dahi olduğu, bir çoğu sanat sahibi insanımız yüksek duvarların arkasında günler, aylar, yıllar geçiriyorlar… Hep nakit, olduğu, hatta nakitten yani paradan da değerli olduğu öğretilen vakit burada boş, ama bomboş bir biçimde heba olup gidiyor. Bizim verdiğimiz dersler-kurslar kapkaran bulutlarla kaplı bir gökyüzünde görülen tek tük yıldızlar gibi. Çok güzel ama yetersiz. Dahası ders-kurs yetmiyor. Bu insanların emeğinden, kol gücünden olsun yararlanılması ülke ekonomisine belki küçük bir katkı, ama beden ve ruh sağlıklarına, topluma yeniden kazandırılmalarına büyük bir katkı olur. Hiçbir katkısı olmasa bir meşguliyet olacağı için daha az sigara içilmesine vesile olur. Burada tüketilen sigaranın hadi hesabı yok. Burada sigara içmek nefes alıp vermek gibi. Tabii ki teneffüs edilen şey zehir!”

***

Ahmet daha çok şey anlattı. “Mahpus damı” denen şeyin ne menem bir şey olduğunu, “kader kurbanları”nın kimler olduğunu Ahmet kadar olmasa bile ben de bir kez daha yüreğimin derinliklerinde hissettim. Demek ki maddi koşullar oldukça değişmiş olsa da hapishanelerimizde yaşamın temelde hala Kerim Korcan’ın Linç adlı romanında anlattığı düzende devam ediyor.

Düzenlenen dersler-kurslar için yöneticileri kutlamak bir kadirbilirlik borcu, ama artık hapishane yaşamını temelden ele alacak, değiştirip dönüştürecek projelere gerek duyulduğunu belirtmem de bir insanlık borcu.
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

FIÇI

Bu oda... Yatak odam benim...Bu odanın benim için bir hapishane hücresine dönüşebileceğini nereden bilebilirdim. Hem de evliliğimin ikinci yılında. Orhan'la geçen onca güzel günlerden, gecelerden sonra...

Bir gün değil, iki gün değil ki sabredeyim desem. Altı ay günaşırı. O bitti şimdi haftada iki gün, bir de "fıçı" her ay. Orhan "fıçı"yı ilk anlattığında inanamamıştım, aklım almamıştı eğitim adına evli barklı bir erkeğin bütün bir hafta boyu hastanede alıkoyulabileceğini. Sonra işin ciddi olduğunu anlayıp "Çaresiz katlanacağım" demiştim,"Orhan için katlanacağım..." Ama şimdi katlanamadığımı, katlanamayacağımı anlıyorum.

Telefonlar çalıyor... İnsanın içine dehşet salan sarhoş sesleri..."Hangi şampuanı kullanıyorsunuz?" diye muhatabını kafaya almaya çalışan, zekasına televizyon musallat olmuş yeni yetmeler...

Kapının yanına zaten hiç yanaşamıyorum. Kapıyı açabileceğim bir kişi var, o da Orhan. Kıdemlileri insafa gelip 10-15 dakikalık bir kaçamağa izin verirler de çıkıp gelirse anahtarı var zaten, kendisi açar kapıyı. Başkaları çalarsa açmam. Kim olursa olsun açmam. Ben açmamam açmasına da, ya birileri anahtar uydurursa... Ne yaparım o zaman? Aman canım ben de ne kadar evhamlıyım. İki tane kilit var kapıda. Birine anahtar uydursalar ötekine uyduramazlar. Gerçekten uyduramazlar mı? Bir film seyretmiştim geçenlerde. Bankanın kasasını açıyordu adam. Evet, açıyordu! O kasaları yağdan kıl çeker gibi açanlar için bu kilitlerin lafı mı olur? Ama burası bir ev, banka değil ki... Kim soymak isteyebilir böyle sıradan bir evi? Kimse soymak istemez. Evet, soymak istemez ama( bir başka film hatırladı birden) evlere hep soymak için girilmiyor. Cinsel sapıklar var bir de. Yalnız kalan kadınlara tebelleş olan ruh hastaları...

O da ne, bir ses mi duydum? Pencere tarafında geldi herhalde; yok canım, mutfak tarafından. Şu odanın kapısını kilitlemeliyim hemen. Hemen yapmalıyım bunu. Aman Allahım, ne tedbirsiz insanım, anahtarı salonda unuttum. N'apacağım şimdi? Kapının arkasına bir şeyler koysam iyi. Ne koyabilirim ki? Şu sandalye... Ne hükmü olabilir ki böyle bir sandalyenin? Gözü dönmüş caniler bırakın böyle sandalye parçalarını koca koca dolapları falan bir omuz atmada deviriyorlar. Sandalyenin yanına bir şey daha... Tamam, şu şifoniyeri itersem olur. Haydi Hülya, gayret kızım. Iıh, ııhhh! Amma da ağırmış be. Haydi biraz daha zorla. Zorlayayım. Ama niye zorlayayım? O ses kesildi ya. Kimbilir belki de mutfak penceresinin camına çarpan bir kuş ya da oraya tırmanmış bir kedi çıkarmıştır o sesleri. Nereden tuttuk bu giriş katını bilmem ki? Orhan'a ikinci kattaki daireyi tutalım demiştim ama, parasızlığın gözü kör olsun. Bu semt mazbut, öğrenciliğimden beri bilirim buraları, fiyatı da bize göre deyip tıktı bu giriş katına beni. Tabii ki o zaman bu günkü halim aklımın ucundan bile geçmiyordu. Zafer sarhoşluğu içindeydim. Kocam başarmıştı. Pratisyenlikten kurtulacak, cerrah olacaktı. Asistan maaşı böyle bir kent için yeterli değildi ama idare edecektik tabii ki.

Ah, bilseydim bu nöbetleri, nöbetlerden geçtim hadi, bu "fıçı"yı bilseydim, bu yalnızlığı, bu korkuyu tahmin edebilseydim hiç giriş katına oturur muydum?Aç durur, ekmek paramı kiraya yatırır, ikinci katı tuttururdum Orhan'a. Şimdi o katı başkası tuttu. Artık taşınmak falan da mesele zaten. Üstelik bir de kooperatife girdik. Çekeceğim mecburen bunları. Akılsız başım benim. Ahh!.. Ben yoksa... Aman Allahım, ben yoksa Filiz'e hava atmanın cezasını mı çekiyorum? Orhan ihtisas sınavını kazanınca hemen Filizlere gitmiş, "Biz ayrılıyoruz şekerim bu ilkel kasabadan. Orhan cerrah olacak, kasaba doktorluğundan da ebediyyen kurtulacak" deyivermiştim kasıla kasıla. Biliyordum Cahit'in sınavda başarılı olamadığını. Filiz gözlerini yere çevirmiş, hafifçe kızararak "Bizim ki kazanamadı yine Hülya" demişti."Yaa… çok üzüldüm şekerim, biraz daha gayret etse..." demiştim bir zavallıdan bahsedercesine. Susmuştu Filiz. Sonra saatime bakıp "Ben kalkayım şekerim, taşınma hazırlıkları yapacağım da..." diyerek ayrılmıştım oradan. Ah, ben ne kötü insanım. Taşınma hazırlığı falan yaptığım yoktu. Yumurtlamam gereken lafı yumurtlamıştım ve gitmem gerekiyordu da onun için uydurmuştum böyle bir gerekçeyi.Gitmem gerekiyordu çünkü Filiz'i düşüncelere daldırtmıştı sözlerim.Dünya tatlısı insanlardı Filiz'le Cahit, ama ben kırmıştım Filiz'i. Niye yapmıştım bunu. Offf! İçimden telaffuz ederken bile utanıyorum bu kelimeyi: "kıskançlık"tan. Kıskanıyordum Filiz'i. Evet, kıskanıyordum ve onun kırılmasından zevk alıyordum. Nesini mi kıskanıyordum? Çocuğunu kuşkusuz. Ben bir yavru sahibi olamamıştım henüz. Olacağım da yoktu. Orhan "Allah'tan ümit kesilmez" diyordu ya, züğürt tesellisi! Beni sevdiğinden diyordu, beni üzmemek, beni kırmamak için. Ohh! İşte oldu, şifoniyer kapının arkasına yerleşti. Şimdi kitabıma dönebilirim, değil mi? O gözü dönmüş canilere vız gelir bu şifoniyer falan ama... N'apayım? Deve kuşuysam deve kuşuyum. Kendimi elimden geldiğince güvene almak zorundaydım ve aldım. Şimdi kitabıma dönebilirim.

***

Orhan! Sen misin Orhan? Geldin mi? Bitti mi "fıçı"? Ses versene Orhan. Dur, dur acele etme. Anahtarla kilitlemedim kapıyı, dur. Arkasına şifoniyeri itmiştim. Çok korktum bu gece Orhan. Bir ses duydum, şifoniyeri kapının arkasına ittim. Sonra kitap okurken uyuyakalmışım. Iıhh, ııııhhh! Oynamıyor bu yerinden Orhan. Dur Orhan . Dur kapı kırılacak. Dur biraz n'olursun. Orhan niye hiç cevap vermiyorsun bana? Dur Orhan, kapı kırılıyor. Kırılıyor Orhan. Kırdın, kırdın ya kapıyı Orhan.

Orhan! Neredesin Orhan? Orrhaaaannnn!

------------------------------------------------------------------------------------------------

HEKİMLİK ÜSTÜNE FELSEFİ BİR SOHBET

A. Klinik tecrübenin, değil de bilimsel araştırmanın daha iyi tedavi metotlarına götürdüğü inancı var. Her hastalığın, aranıp bulunması mutlaka gerekli, alabildiğine teorik bir direkt sebebi olduğu fikri de bu inançla ilişkili. Radyodiagnostik işlemlerin de, tanısal cerrahinin de, biopsi ve benzeri işlemlerin de kaynağı bu.
B. İyi ama dostum, olanları başka türlü nasıl ortaya çıkaracaksın?
A. Nabzı, idrarı, cildi… muayene ederek.
B. Bu yolla hastalığa sebep olan belli bir bozukluk bulamazsın ki?
A. Kim demiş hastalığa lokalize edilebilen bir hadise sebep olur diye? Hastalık, hayat sürecinde yeri tespit edilebilen bir çok değişimi ihtiva etmekle beraber sebebi bulunamayan bir yapı değişikliği de olabilir. En iyi teşhis vücuttaki ağırlık, nabız, adale kuvveti gibi genel değişikliklerin nazarı itibara alınmasıyla konabilir.
B. Bundan daha iyisini biliyoruz dostum. Tek hücreliler biolojisi…
A. Tek hücreliler biyolojisi lokalize edilebilen olaylarla uğraşıyor, benim bahsettiğim süreçleri ise gözardı ediyor.
B. Fakat insan vücudu ile hayat sürecini kuran tek hücrelilerin biyolojik süreçleridir.
A. Bu belirli bir sahada hayli başarılı olmuş bir hipotez -ama kim demiş bu sahanın dışında da başarısını devam ettirecek diye? Ayrıca tek hücreli biyolojisinin sonuçları minimum bir direnç çizgisi takip edilerek ulaşılan sonuçlar… Karmaşık problemler düpedüz bir yana iteleniyor.
B. Anlamamız gerekiyor!
A. Hastayı gözden çıkararak mı?
B. Ne demek istiyorsun yani?
A. Bak dostum, anlaşılıyor ki senin hekimliğinin tesiri faraziyelerinin uygunluğuna bağlı olacak. Uygunsuz faraziyeleri son kerteye kadar götürmeye çabalamak hastaya ciddi zararlar verebilir. Dahası, bu yolla sınırı bulacağımız da çok şüpheli.
B. Niye bulamayacakmışız?
A. Dostum, hekim teşhis koyar, tedavi şeklini belirler, bu büyük bir operasyon olabilir. Tedavisini uyguladıktan sonra bazı sonuçlar elde eder. Diyelim ki sonuç beş sene daha sürünüp sonra ölen bozulmuş bir vücut oldu. Hekime yanıldığını kim anlatacak?
B. Teftiş kurullarının yaptığı incelemeler…
A. Hekimlerin sakat bırakmayı görev addetmesine, hastaların da sakat kalmayı hak saymasına bakarsan bu teftiş kurallarını nereden bulacaksın? Mesela frengiyi ele alalım. Uzun zaman çok tehlikeli bir hastalık olarak kabul edilmişti. Modern antibiotiklerin ortaya çıkışından önce çoğunlukla organizmaya ciddi zararlar verecek şekilde tedavi ediliyordu. Çok kısa bir süre önce tedavi edilmemiş hastaların %85’inin hayat süresinin mutad uzunlukta olduğu, %70’inden fazlasının herhangi bir hastalık belirtisi göstermeden öldüğü bulundu. Aynı şeyler tedavisi organizmaya ciddi zararlar veren başka hastalıklarda da olabilir. Çoğu erkeğin prostatında kanserli hücre çoğalması görülür ancak küçük bir kitleyle sınırlı kaldığı için zarar vermez. Bilhassa Almanya’dakiler olmak üzere hekimler ne olur ne olmaz diyerek rutin biopsi tavsiye ederler. Biopside çoğu kere kitlenin bir kısmı çıkarıldığından metastazlar başgösterir. Bu pek çok tümör rezeksiyonu işleminde, bilhassa göğüs kanseri mevzubahis olduğunda Halstead metodu denen işlemde de böyledir. Bunlar lüzumsuz, tehlikeli ve denetim altına alınamayan proçeslerin başlamasına imkan veren işlemlerdir. Bütün bunlar da hekimlik mesleğinin, daha sıkı bir inceleme gereğini idrak etmeksizin doğru kabul ediverdiği faraziyeler yüzündendir.
B. Eee, çözüm ne peki?
A. Çözüm çok basit, bırak kim ne istiyorsa onu yapsın!
B. Bu da ne demek oluyor?
A. Dünyada türlü türlü hekimlik var.
B. Sihirbaz hekimler falan mı diyorsun?
A. Dur dostum, hemen alaycı olma. İşler öyle basit değil. Resmi bilginlerin tanımadığı ancak muntazam bir şekilde işleyen, bir tür felsefeye dayanan, uzunca bir süredir uygulanan hekimlik türleri var.
B. Mesela?
A. Mesela; Hopi hekimliği, akupunktur, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde mevcut binlerce kocakarı ilacı, inançla tedavi…
B. İnançla tedavi mi? Dalga geçiyorsun benimle herhalde.
A. Bu konuda bir bilgiye mi sahipsin?
B. Yoo, ama…
A. Ama hemen vur abalıya deyip kestirip atı- yorsun. Bir dinle hele! Batı tıbbının dolaşım bozukluğu grubuna soktuğu, akupunktur meridyenlerinin bozulmasıyla sonuçlanan yapısal hastalıklar var. Meridyenlerin lokalizasyonu elektrik yardımıyla yapılabilir. Meridyenler boyunca cildin direnci düşüktür. İnançla tedavi esnasında terapistin meridyenlerinin aynen hastanınkiler gibi bozulduğu bulunmuştur. İnançla tedavi yapan kişi bir şekilde hastalığı üstlenir, ancak onun vücudu hastalığı yenebilecek güçte olduğu için sonuçta hem o hem de hasta iyileşir. Sonra homeopati, hidroterapi ve benzeri birçok hekimlik biçimi var. Bunların hepsinde ortak olan şu: teşhis metotları organizmaya dokunmuyor, tedavileri asla Batılı hekimlerin önerdiği tedaviler ölçüsünde ağır olmuyor. Bu nedenle önce bu tür tedavilerin denenmesi tavsiye edilebilir.
B. Sen şimdi ciddi ciddi hekimin hastasını sihirbaz hekimlere göndermesini mi istiyorsun?
A. Bak sevgili dostum, kullandığın kelimeler tıp tarihini, mevcut tıp ekollerini ne kadar az bildiğini gösteriyor. Hekimlikten bihabersin, bilim konusunda malumatın az… Az ama yine de doğru hekimliğin bilimsel hekimlik olduğunu düşünüp gerisine sövüyorsun. Sövmek senin cahilliğini gösteriyor ama durum daha da kötü. Şimdiye kadar sadece Batı toplumlarında insanların başına gelenlerden söz ettimse de bu cahilane cüret bütün kültürleri düzeltip kendi “medeni hayat projeleri” ne uydurmaya çalışmıştır. Batı kültür ve medeniyeti çerçevesine girmeyen insanlar bulunalıdan beri bunların “adam edilme”si bir ödev sayılmıştır. İlkin Hıristiyanlığın kabul ettirilmesiydi bu adam etme, sonra bilim ve teknolojinin hazineleri geldi. Böylelikle hayatları bozulan insanların ellerinde eskiden sadece hayatlarını sürdürmeye değil varoluşlarına bir anlam da vermeye yarayan bir yolları vardı. Bu yollar genellikle zorla empoze edilen teknoloji harikalarından çok daha faydalıydı. Batılı anlamdaki gelişme şurada burada biraz işe yaramış olabilir, mesela intan hastalıklarının önlenmesinde, ancak Batılı düşüncelerle teknolojinin kendiliğinden iyi olduğuna, dolayısıyla da mahalli faktörler gözardı edilerek dayatılabileceğine körü körüne inanmak yıkım oldu. İkide bir yıldız falını ileri sürmemin nedeni bu dostum. Yoksa yıldız falına bayıldığım falan yok. Bu konuda yazılanların çoğunu gördükçe beni hafakanlar basıyor ama yıldız falı bilginlerin kendi yetki sahası dışındaki olgularla nasıl uğraştıklarına dair bulunmaz bir misal. İncelemiyorlar, çamur atıyorlar. Neyse lafı uzatmayalım da yine hekimliğe dönelim. Batıdaki hastalar artık sık sık farklı hekimlik seçenekleri arasında bir seçim yapmak mecburiyetinde kalıyor. Öyleyse neden seçim alanlarını daha da geniş tutarak farklı tıp sistemlerini arasında bir seçim yapmasınlar? Sonuçlara katlanmak zorunda kalacaklar, bilimsel hekimliğin doğru cevabı verdiğini gösterir bir güvence yok, önerilen tedaviden korkmak için pek çok sebep var. Hem başka tıp sistemleri çoğunlukla bir bütün olan ananelerin önemli parçalarından biridir, dini inançlarla bağlantılıdır, geleneğin içinde yer alanların hayatlarına bir anlam verir. Özgür bir toplum başka geleneklerin onlar hakkında ne dediğine bakılmaksızın bütün geleneklere eşit hakların verildiği bir toplumdur. Öyleyse, başkalarının fikirlerine saygı, daha az kötü olanı seçmek, ilerleme imkanı- bütün bunlar diğer tıp sistemlerinin ortalığa çıkıp bilimsel sistemle özgürce yarışma fikrini destekliyor. İşte bu noktada dostum, başlangıçtaki sorumuzun karşılığını buluyorsun; hasta olmanın ya da sağlam olmanın ne demek olduğunu kim belirleyecek? Sen bilimsel hekimler diyorsun. Ben ise kişi hangi geleneğin içindeyse bu gelenekçe belirlensin diyorum. Özel hayat şekilleri olsa olsa “öğrenildikten” sonra bilimsel olarak incelenebilir, bunlar bir dili öğrenir gibi onu oluşturan faaliyetlere katılarak öğrenilmelidir. Burada hastasını tanıyan, huyunu-suyunu, inançlarını bilen aile hekiminin üstünlüğü açıkça ortaya çıkıyor. Bu tip bir hekimle karşılaştırıldığında modern bilimsel hekimler kendi hastalık ve sağlık kavramlarını çoğu kez düpedüz absürd bir tedavi kılığı altında dayatan faşist otoritelere benziyorlar.

(Paul Feyerabend’in, Three Dialoges on Knowledge adlı kitabından çeviridir)
------------------------------------------------------------------------------------------------

Perşembe, Haziran 15, 2006

ELEŞTİRİ OLMADAN NE BİLİM OLUR NE DE UYGARLIK

Dünya genelinde durumun nasıl olduğu konusunda bir şey söylemek için bilgi birikimimin yetersiz olduğunu itiraf edeyim, ama en azından makam, mevki ve güç sahibi insanlarımızın izince gitmeye çalıştığı Batı toplumlarında eleştiriye çok değer verildiğini kendi mesleki alanımdan biliyorum. Mesleki bilimsel dergilerde dünyada bir numara olarak bilinen bir bilim adamının makalesine sıradan bir uzmanın, hatta asistanın yönelttiği eleştiriler, o konuda sorduğu sorular ve yaptığı öneriler yayınlanır. O bir numaralı bilim adamı bu yazılara verdiği karşılığa içten olduğunu kalbinizde hissedeceğiniz bir teşekkürle başlar ve eleştirilere açıklama getirir, sorulara cevap verir, gerekiyorsa “eleştirinizde / önerinizde çok haklısınız, biz bunu akıl edememiştik” der. Hiç kimse bu eleştirilerden gocunmaz. Hiç kimse “sen kim oluyorsun da benim makalem üzerine söz söylüyorsun!” diye hiddetlenmez., çünkü herkes bilir ki “ortak akıl” ancak böyle tecelli eder. Batı uygarlığı bugün dünya genelinde gıpta ile bakılan bir konumda ise bunu eleştiriye açık olması, eleştirilerden yararlanmayı bilmesi / becermesi sayesinde elde etmiştir.

Eleştiriye olumsuz bir anlam yükleyen, eleştireni sevmeyen, hatta zaman zaman çok ileri giderek sorular sormayı ya da masum önerilerde bulunmayı bile eleştiri kapsamında değerlendirerek tavır alan bir toplumda yaşıyoruz. Eleştiri derken kuşkusuz hiçbir temele dayanmayan keyfi değerlendirmeleri, hakaretamiz ifadeleri kast etmiyoruz. Temelsiz ifadelerin zaten boşuna nefes tüketmek olduğunu, hakaretamiz ifadelere ise en iyi cevabın hukuk yoluyla verildiğini biliyoruz.

Acaba bizim toplumumuzda eleştiriden neden bu kadar korkuluyor? Eleştiren niçin kale alınmıyor ya da gah alaya alınarak gah fiziksel ya da sosyal güç kullanılarak susturulmaya çalışılıyor?

Bizde söyleyen, yazan ya da edip eyleyen genellikle bilginin değil gücün sahibidir. Bu nedenle bilgiye dayanan eleştiri karşısında verdiği cevap güçle oluyor. Böyle olmak da zorunda çünkü bilgiyi elde etmek ayak oyunlarıyla olmuyor, bilgi ancak çalışmayla, çabalamayla elde edilebiliyor. O da yetmiyor, bilgiyi içselleştirebilmek için işin içine gönlünüzü de koymanız, bir tür “aşk içre” olmanız gerekiyor. “Bilginin efendisi olmak için çalışmanın kölesi olmak gerek” diyen Balzac ne kadar güzel söylemiş. Ya her çiçekten bal aldıktan sonra “Gönül Felsefesi”nin peşine düşen Prof. Dr. Ahmet İnam’a ne demeli? “Avam”ımızı geçtik, “havass”ımızdan kaç kişi İnam’ı ve felsefesini biliyor ve anlamaya çalışıyor?

Birkaç gün önce yerel gazetelerimizden birinde Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu’nun bir köşe yazısını okudum. “Hadi hadi yürü! Herkes işine baksın!” başlıklı bu yazıyı özellikle internet erişimi olan okuyucularımızın kolayca bulup okuyabileceklerini sanıyorum. Sayın Hocamızın bırakın eleştiriyi, soru sormaya bile tahammülsüzlüğün toplumumuzda hangi raddeye geldiğini çok güzel bir biçimde, bizzat kendi yaşadığı bir olaya dayanarak gözler önüne seren bu yazısı 10 Mart 2006 tarihinde not defterime yazdığım şu satırları aklıma getirdi:

“Kimse kendi mesleki alanına yöneltilen eleştiriyi sevmiyor. “bana işimi mi öğretiyorsun?” yaklaşımı ilerlememizin önündeki en önemli engellerden biri. Çocukluğumda doğramacı ustalarına iş sahipleri “ustam ben şöyle istemiştim, şurasını azıcık şöyle yapıversen” dediklerinde ustaların çiviyi, keseri ya da rendeyi bir yana fırlatıp “çok biliyorsan buyur sen yap!”diyerek çekip gittiklerine defalarca şahit olmuşumdur. Alaylı ustaların böyle önerileri guru meselesi yapıp hiddete kapılmaları bir dereceye kadar anlayışla karşılanabilir belki, ama yüksek tahsil yapmış, makamlara mertebelere ulaşmış, milletin emanetini omuzlarına almış kişilerin eleştiri ve önerilere tahammülsüzlüğünü anlamak mümkün değil.”

Bütün medeniyetler gibi çağdaş medeniyet de eleştiri üzerine kurulmuştur. Biz çıtayı çok yükseklere, “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak” noktasına koymuş bir milletiz. Böyle bir milletin yaşadığı bir ülkede eleştiriye kulak tıkamak, onu engellemeye çalışmak “gaflet, dalalet, hatta hıyanet”tir.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Perşembe, Haziran 01, 2006

BEDEN SAĞLIĞI-TOPLUMSAL SAĞLIK

Konya’ya gelişimin üstünden henüz birkaç yıl geçmişti. Arkadaşlarımdan birisi yerel bir gazetede yayınlanan bir köşe yazısını göstererek “Amma da giydirmiş … Bey’e ha…” deyince merak saikiyle yazıyı okudum. Son derece sıradan bir yazıydı ve hiçbir somut kişi ya da olaydan bahsedilmiyordu. Arkadaşıma “Kime ne giydirmişler anlayamadım.” Dediğimde yarım saati aşan bir yorum dinlemiştim. Meğer her kelimenin, her cümlenin bir anlamı, gönderme yaptığı ve ancak arif(!)lerin anlayabileceği bir olay varmış. Tabii ki o günlerde bizler henüz hermönetikten habersizdik ve dilimize satır aralarını okuma diye bir tabir de yerleşmemişti. O gün bugündür okuduklarımı daha bir dikkatle okusam da hala düz bir birey olmaktan, yani söyleyeceğimi imasız söylemekten kurtulamadım. Bu nedenle aşağıda yazdıklarımın herhangi bir kişi, grup ya da tarafın lehine ya da aleyhine yorumlanmamasını önemle istirham ediyorum. Sözüm benim de içinde bulunduğum, tarih içinde etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz hale geldiğine inandığım halkımızın, toplumumuzun tümüne matuftur.

Bu günlerde eli neşter kadar kalem tutmakta da mahir olan çok değerli hekim arkadaşım Doç. Dr. M. Oğuz Yenidünya’nın Clifton K. Meador adlı bir Amerikalı hekimin A Little Book of Doctors' Rule adlı kitabından dilimize aktardığı “Doktorlara 425 Güzel Tavsiye”yi okuyorum. Dr. Meador’un altını çizdiğim bir çok tavsiyesinin ülkemizin ve insanlarımızın sorunlarını ortaya koyduğunu ya da onlara çözüm önerileri içerdiğini hayretle fark ettim. Bunlardan bazılarını paylaşmak istiyorum.

***

"Modeli gerçeklikle karıştırmayın." Maalesef ister dağdaki cahil çoban olsun isterse üniversite bitip doktoralar yapmış olsun bazı insanlarımız modeli gerçeklikle karıştırıyorlar. Bu, beğenilir bir şey olmamasına rağmen “bu da onların tercihi” ya da “onların kişisel sorunu” denilerek bir ölçüye kadar kabul edilebilir bir durumdur. Bu tür insanlar gerçeklik kafalarındaki modelle uyuşmayınca sadece kafalarını kuma gömmekle kalmıyorlar, hırçınlaşıp saldırganca tavırlar sergilemeye başlıyorlar. İşte bu aşamada durum kişisellikten çıkıp bir toplumsal sorun haline geliyor. Özellikle yüksek tahsil yapmış, basında, siyasette ve bürokraside belli kademelere gelmiş insanların ikinci tavrı göstermeleri ülkeyi hiç de iyi bir yere götürmeyen krizlere neden olabiliyor.

"Asla hastaları uçuk, kaçık, kuş vb. küçümseyici sıfatlarla anma. Bu sadece senin başkalarının dünyasını anlamaktaki yeteneksizliğini ortaya koyar." Dr. Meador her ne kadar hastalardan bahsediyorsa da bu sözü tüm insanlar için geçerli değil mi? Bu tür karalayıcı, küçümseyici sıfatlandırmalar çağlar boyunca hep olagelmiştir. Son örneklerini soğuk savaş döneminden hatırladığımız bu tür aşağılamalar ilginçtir o zamanlar iki taraflı idi, karşılıklı idi. Şimdi ne yazık ki insanlık değerlerinden dem vuranlar kendileri gibi olmayanları bloksuz bir dünyada tek taraflı olarak soğuk savaş döneminden bile ağır biçimde damgalamakta hiçbir beis görmüyorlar. Bu kişiler için Dr. Meador'un teşhisi, yani başkalarının dünyasını anlamadaki yeteneksizlik, herhalde doğru olsa gerektir.

"Zeka farklılıkları hemen görür ve işitir. Benzerlikleri görmek ve işitmek ise yoğunlaşma ve çaba gerektirir." Bizim toplumumuz ne yazık ki insanların hemen ayrılıkların peşine düştüğü bir toplum. O kadar çok benzerliğimiz var ki onları gündeme bile getiren yok. Hiçbir benzerliğimiz olmasa dahi aynı gemide seyrediyor olmamız bize olağanüstü sorumluluklar yüklüyor. Ama sorumsuzca hareketler ve beyanatlar bırakın sıradan vatandaşı çok daha sorumluluk gerektiren mevkileri işgal edenlerce dahi yapılabiliyor ya da dillendirilebiliyor.

"Bulduğun ilk anormalliği hastanın semptomlarının nedeni olarak kabul etme hatasına asla düşme." Ülkemizde ne yazık ki çok sık rastladığımız daha soruşturmaya bile başlanmadan hemen hükmü verme hastalığının tıbbi olarak ifadesinden başka bir şey değil bu cümle. Ve biz bunu hep yapıyoruz. aynı delikteki yılan tarafından defalarca, defalarca sokuluyoruz. Bu bir büyülenmişlik olsa gerektir.

"Hastanın yaptığı hataya cevap vermek çoğu kez ikinci bir hatadır." İşte bunun için saygıdeğer okuyucularım aklı selim sahibi insanlar yapılan, yazılan-çizilen bir çoğu ipe sapa gelmeyen şeylere cevap vermiyor, o tür konulara hiç mi hiç girmiyor.

***

Size kısa yorumlarımla Dr. Meador’un tavsiyelerinden bir demet sundum. Nasıl buldunuz? Okurken neler düşündünüz? Bana sorarsanız ben dehşete düştüm. Bir hekimin hastalar, hastalıklar hakkında yazdıkları toplum için de geçerliyse sakın o toplumda bir hastalık olmasın?
"Sevgi baht olmuş ezelden bize" diyenleri, “sevelim, sevilelim; dünya kimseye kalmaz diyenleri yetiştiren bu toplumun, bu çilekeş halkın sosyal hastalıklarımızın da üstesinden geleceğine tüm kalbimle inanıyorum.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Çarşamba, Mayıs 31, 2006

BİLGİ GÜÇTÜR

Uygun bir zamanınızda vereceğim şu adrese bir göz atmanızı istirham ediyorum: http://www.tfl.gov.uk/streets/downloads/pdf/A406-turkish-new.pdf . Adresten de anlaşılacağı üzere bu web sayfası İngiltere devletine ait ve Türkçe bir metni bünyesinde barındırıyor. Metnin konusunu tahmin edin bakalım? Allahın İngilteresinin kamusal web alanında Türkler için ne yazılmış olabilir acaba? İlk akla gelenler göçle, vizeyle, çalışma koşullarıyla ilgili bilgilerin olabileceği ama böyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Hem de çok yanılıyorsunuz. Bu web sayfasında Bounds Green’deki North Circular Yolu’nun geliştirilmesi hakkında bilgi veriliyor. Yok canım, ihale peşinde koşan yeni nesil Türk işadamlarına yönelik falan değil içerdiği bilgiler. Tüm bölge halkına olduğu gibi oralarda yerleşik Türkleri de yolculara güvenlik ve gerçek faydalar sağlayacak, çevresel amaçlı büyük bir geliştirme çalışması hakkında bilgilendirmek için hazırlanmış bir sayfa bu.

Bounds Green’de kaç Türk yaşar? Allahaşkına bırakın Bounds Green’i İngiltere’de kaç Türk yaşar? Biz burada Konya il merkezinde yediyüz küsur bin Türk yaşıyoruz da niçin şehrin içinde ya da dışında yapılan ve yapılacak yollar hakkında hiç kimse bize bilgi vermiyor?

Niçin bize bilgi verilmiyor acaba? Bunun nedeni Konya’daki belediyelerimizin Bounds Green gibi bir metin hazırlattıracak elemanı olmadığı ya da böyle bir metni web sitesine koydurma imkanı olmaması değildir herhalde, çünkü içerik zayıf olsa da bizim belediyelerimizin web sayfaları teknolojinin son imkanları kullanılarak, bir kucak para dökülerek hazırlanmıştır. Öyle ki yetkilisine "bu iş kaça patladı?" diye sorsam ticari sırra girer diye bilgi alamayacağımdan eminim.

Ahaliyi bilgilendirmemenin birinci nedeni demokrasiyi sürünün sadece dört ya da beş yılda bir seçim sandığına giderek kendini güdecek çobanı seçmesi zanneden bir anlayıştır. Bilginin güç olduğunu bilen bu anlayış sahipleri bilgiyi paylaştıklarında gücü de paylaşacaklarını bilirler. Oysa onlar gücü kutsarlar. Gücü ellerine geçirebilmek ve öylece tutabilmek içindir tüm çabaları. Dikkatinizi çekmiştir mutlaka bu anlayışın sahipleri seçimler öncesi halka hiçbir ciddi taahhütte bulunmazlar (kuşkusuz kapalı kapılar ardında daha büyük güç sahiplerine bulunulan taahhütler var mıdır bilemeyiz). Proje diye, vaad diye halkın önüne koydukları şeyler dilek ve temennilerden ibarettir. Bunun farkında olmayan bir kısım vatandaş politikacıların yalancılığından bahseder. Ben asla katılmıyorum onlara, çünkü dilek ve temennilerde yalan olmaz. Yalan ciddi sözlerde, gerçek taahhütlerde olur.

Bilgiyi halkla paylaşmamaktaki ikinci bir etken kendine güvenmemektir. Halk bazı bilgilere mülaki olursa sorular soracak, öneriler ortaya koyacak ve iş uzayacaktır. Gerçekten de böyle durumlarda iş uzar. Ancak işin uzaması bilgilendirmenin, sorular sormanın ve öneriler ortaya koymanın yanlışlığından değil kendini “iş bitirici” diye lanse eden işin başındakilerin iş bilmezliklerindendir. Çağdaş yönetim biliminin verilerinden yararlanılmazsa, o bilimin gereklerine uyulmazsa tabii ki halk arasından yükselen sesler (çatlak ses!?) birilerin ezberini bozuverecektir. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını ...

Bu konuda bir üçüncü etkenden daha söz etmeden geçmeyelim. Bu da bizim yöneticilerdeki sürpriz yapma aşkıdır. Keçi sakallı sihirbaz nasıl melon şapkasından tavşan çıkarıp seyircileri hayretler içinde bırakıyorsa bizimkilerin de planlarını kendilerine ve yakın çevrelerine saklayıp günün birinde bomba patlatırcasına ahaliye açıklama huyları vardır. Kuşkusuz bu kişiler de birer insandırlar ve kişisel planlarını diledikleri gibi saklamak ya da açıklamak hakkına sahiptirler. Ama ahaliye yani kamuya ait işlerin planları nasıl olurda bu işin asıl sahiplerinden saklanabilir anlamak mümkün değil.

Bu yazıda Konya adının geçiyor olması, Konya belediyelerinden bahsedilmesi yanlış anlaşılmaya da sebep olmasın. Konya’da yol inşaatleri ya da diğer kamu çalışmaları hakkında yeterince bilgilenemiyorsunuz da başka bir ilde çok mu bilgilenebiliyorsunuz? Yok öyle bir şey, durum heryerde aynı. İster Atatürk’ün dediği gibi “biz bize benzeriz” deyin, ister üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala unutulmayan bir reklamın sözlerinde olduğu gibi “yok aslında birbirimizden farkımız” deyin … Konya’dan bahsetmem sadece bu şehirde oturmamdan dolayı, Erzurum’da otursaydım Erzurum diyecektim.

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

ANNEM

Annemi düşünüyorum ağıraksak
Tüm hafta boyunca şimdi
Tavanarasına çıkıyor merdivenleri tırmanarak
Sırtında gıcırdayan çamaşır küfesi

Harbi delikanlı olduğum için
İsyan edip haykırıyorum çığlık çığlık
İhtiyacı yok sana anne bu şişko çamaşırhanenin
Bırak onu başkasına beni al artık

Ama o köle gibi sessiz devam ediyor çalışmaya
Ne azarlıyor beni ne de dönüp bir bakıyor
Hareketleniyor asılı giysiler kabarıyor dalga dalga
Üstüne çullanıp onu yere yıkıyor

Sıkıntımı susturmak için çok geç şimdi
Annem... Ne muhteşem bir devdi
Onun gri saçları göklerde kıpır kıpır
Onun çiviti boyar Cennet nehirlerini

(Şiir: Attila Jozsef, Çeviri: Dr. N. Zengin)

PLANLAMA, AH PLANLAMA!

Planlama kelimesi giderayak daha fazla kullandığım bir kelime olmaya başladı. Bunun nedeni kişisel yaşantımda karşılaştıklarımdan tutun da ülke çapında olanlara kadar hangi aşamada olursa olsun sorunlarla karşılaştığımda saptadığım ilk eksiklik planlama olduğunu fark etmeye başlamam Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’ üne göre plan Fransızca’dan dilimize geçmiş ve “bir işin, bir eserin gerçekleştirilmesi için uyulması tasarlanan düzen” anlamına geliyor. Bundan türetilen “planlama”ya ise “planlamak işi” ve “hükûmet tarafından ulaşılacak amaçları belirleyen, tarım, ulaşım, sanayi vb. kesimlerdeki artış ölçüsünü tespit eden ve uygulanması gerekli çareleri önceden gösteren ekonomik, sosyal programın belli süreler için hazırlanması işi” anlamları verilmiş.

Her ne kadar Sözlük’teki açıklamada iş “hükûmet”e atfedilse de hepimiz biliyoruz ki gündelik hayatta hepimiz az ya da çok planlama yaparız ya da daha kötüsü yaptığımız sanırız. Yaptığımızı sanırız diyorum çünkü tutarlılığı ve geçerliliği olmayan bir takım görüşleri peş peşe sıralamanın ve bununla hem kendimizi hem de başkalarını aldatmanın adı da bazen “planlama” olabiliyor. Hani hiç planlama olmasa bunun eksikliği fark edilir ve çaresine bakılır, ama sözde planlama gerçek planlamanın önündeki en büyük engel.

Söz planlamadan açılınca dikkat çekmek için sürekli sorduğum bir soru vardır? Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarı kimdir? Bu soruya genellikle cevap alamam. Ama benim yaşımdakiler hatırlayacaklardır, biz lise öğrencisi iken, TRT’den başka radyo ve TV kanallarının olmadığı dönemlerde, okuduğunuz gazeteye göre sağ ya da sol kamplardan birinin militanı olmakla suçlanıp darp bile edilebildiğiniz günlerde DPT Müsteşarı’nın adını bilirdik. Çünkü çok önemli bir kurumdu, adı sık sık haberlerde, henüz şimdiki gibi “show”a dönüşmemiş tartışma programlarında geçerdi. Şimdi ise adını sanını bilen yok Müsteşar’ın. Yok çünkü “planlama”nın önemi yok denecek kadar az ya da sözde planlama gerçek planlamayı kovmuş durumda.
DPT’den söz ettimse “hükûmet”ten falan bahsedeceğimi sanmayın. Beni aşar o işler. Ben daha küçük ölçekte mahalle, ilçe, bilemediniz il çapında konulara kafa yorunca daha somut kazanımlar elde edilebileceğini düşünüyor ve bu düşünce doğrultusunda hareket etmeye çabalıyorum. Tabii ki bu evrensel ilkelere kafa yormayacağımız ya da onları göz ardı edeceğimiz anlamına gelmiyor. Benimkisi sevgili meslektaşım Dr. Özgür Önal’ın her defasında vurguladığı gibi “önce evimizin önünü temiz tutma” yaklaşımı.

Hastane Caddesi’ndeki trafikten bahseden yazımın üzerinden aylar geçti. Hastane Caddesindeki keşmekeş artarak sürmeye devam ederken bu gün de sizlerle karşılaşmak üzere olduğumuzu fark ettiğim yeni trafik keşmekeşlerini paylaşmak ve yetkililerimizin dikkatini çekmek istiyorum.

Bu defaki keşmekeş de yine bir hastane: Eski adıyla SSK Konya Hastanesi, en yeni adıyla Meram Eğitim ve Araştırma Hastanesi civarında. Ek binanın yapılıp Acil Servis’in açılmasıyla Hastane’nin Acil tarafındaki sokağında bir hareketlenme başladı. Eczaneler, çiçekçiler, gıda vs. satan dükkanlar açıldı. Geleneksel olarak o civarı mesken tutmuş “seyyar”lara eklenen yeniler de çabası. Hastanenin hizmet ettiği toplum kesiminin genişletilmesiyle birlikte bu sokak artık trafiğin tek yönlü akmaya başladığı bir sokak haline gelmeye aday. Yok canım sokak dar falan değil. Sorun yolun iki yanına birden park edilen otomobiller. Eskiden sokaktaki özel otoparkın görevlileri millete göz açtırmaz, herkesi paralı otoparka girmeye zorlarlardı. Şimdi ya kapasitelerini aşan bir işle karşı karşıya olduklarından ya da birilerinin kulaklarını çektiklerinden kimseye karışmıyorlar. Sonuçta özellikle sabah saatlerinde Acil’e hasta getiren araçları, ambulansları bile sıkıntıya sokacak bir trafik keşmekeşine doğru adım adım gidiliyor.
Sokaktaki gidişatı gördüğümde yine içimden “planlama, ah planlama!” dedim. Bir hastaneyi kurarken gelişimini düşünüp, “uzgörüp” ona göre planlayacaksınız çevresini. Hastaneye ek bina ruhsatı verilirken (böyle bir ruhsat alınıp veriliyordur herhalde) belediye yetkilileri “park yerinizi gösterir misiniz?” diye soracaklar sayın hastane plancısına ya da her kim yetkili ise. Hadi o da atlandı bu hastanenin iş yükünü, hastasını, girenini çıkanını en az ikiye katlayacak olan “eğitim ve araştırma hastanesi”ne dönüşüm kararı verilirken sorulacak bu sorular.

Ve sorular çağdaş planlama bilimine uygun biçimde cevaplandıktan sonra gerekli izinler verilecek.

Bu işler yapılırken sorular soruldu ve cevaplar verildi mi bilmem. Ama ben herkimse yetkilisi ona soruyor ve cevap bekliyorum: Meram Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve civarının park sorunu için nasıl bir planlama yapıldı?
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

YÜRÜMEK YA DA YÜRÜMEMEK!

Yaya hakları ile ilgili ulusal ve uluslararası belgeleri bu köşeden yayınlayalı neredeyse bir yıl olacak. İtiraf edeyim ki Konya’da ilk kez yayalarla ilgili hakların dile getirilmesinin kamu ve sivil kesimde, özellikle de “hak mücadelesi” verdiklerini düşündüğüm insan hakları ile ilgili çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları nezdinde yankı bulacağını düşünerek heyecanlanmıştım. Ama aradan geçen zaman sürecinde anladım ki trafikle ilgili kamu birimlerimiz otomobillerin daha hızlı seyretmesiyle, insan hakları ile ilgili derneklerimiz başörtüsü ya da anadilde eğitim gibi ulusal çaplı konularla ilgilendikleri için “yaya” gibi kimseye ne ekonomik ne de siyasi kazanç getirmeyen zavallı varlıklarla ilgilenmiyorlar. Tabii ki onların ilgilenmiyor olması başkalarının ilgilenmemesini gerektirmiyor. Biz toplum olarak otomobili yüceltmek için her türlü gayreti sarf ederken bu yollardan yıllar önce geçmiş olan uluslar “bireyleri nasıl yürümeye teşvik edebiliriz?”in peşine düşmüşler. ABD ve Avrupa’da sağlık bakanlıklarından ve belediyelerden tutun da üniversitelere kadar her kurum ve kuruluş toplumu yeniden yürütmeyi başarmak için cansiparane çalışmalar yapıyorlar. Sivil toplum kuruluşları ise bırakın bu konulara duyarsız kalmayı en önde gidiyorlar, kamu kurum ve kuruluşlarını hem destekliyorlar hem de denetliyorlar.

Yürümek konusunu gündeme getirmem Selçuklu Belediyesi’nin hazırladığı bir broşür dolayısıyla. Halkla paylaştığı bir vizyonu olan, misyonunu bir stratejik plan çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışan bir belediye olmakla benzerlerinden hemen ayırd edilen bir konuma sahip olan Selçuklu Belediyesi’nin “Herkesin Egzersizi Yürümek” başlığını taşıyan broşürü Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nden Ahmet Bilgiç tarafından bana ulaştırıldı. Bir belediyemizin halkı yürümeye teşvik için böyle bir broşür hazırlaması gerçekten tebrike şayan bir olay. Başta Selçuklu Belediye Başkanı Sayın Doç. Dr. Adem Esen olmak üzere tüm emeği geçenleri kutluyorum. Tabii ki artık dünya adeta bir köy haline geldiği için sağlıklı bir toplum oluşturmak için insanları spora, yürümeye teşvik eden, bu konuda halkı bilinçlendirmeyi amaçlayan broşürlerde bile uluslararası standartlar var. “Herkesin Egzersizi Yürümek” başlıklı broşürde bu standartların ne kadar sağlandığı konusunda Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi olarak hazırladığımız raporu önümüzdeki günlerde Selçuklu Belediyesi yetkilileriyle paylaşacağız. Ama öncelikle yürümenin önündeki bazı engelleri sizlerle tartışalım.

Yürümek özellikle kalp sağlığına katkı amacıyla yapıldığında bazı şartların yerine getirilmesi gereken bir etkinlik. Bu tür yürüyüşün solunumu ve nabzı hafifçe yükseltecek, sırtımızı birazcık terletecek bir tempoda olması gerektiği için özel bir yol, özel bir kıyafet vs. şarttır. Ama gündelik hayatımızın bir parçası olan normal yürüme de sağlık için yararlıdır ve bu tür yürüme her halükarda yapılabilmelidir. Özellikle sabah işe giderken, akşamüstü işten eve dönerken, alışveriş için çarşıya çıkıldığında yürüme fırsatları mutlaka değerlendirilmeli ve sağlıklı bir yaşam sürebilmek için gerekli olan günde on bin adım hedefine mutlaka ulaşılmaya çalışılmalıdır. Ama nerede atacağız bu on bin adımı?

Bazı sokaklarında kaldırım olmayan, olduğu yerlerde bir standardı olmayan bir şehirde yürümek hiç de zevkli bir şey olmuyor. Hatta riskli bile olabiliyor. Bir ay kadar önce sağlığı için yürüyen bir emekli öğretmen hanımın gözlerini hastanede açtığını biliyor musunuz? Hani cahil cühela bir kişi olsa kurallara uymayan bir hareket yapmıştır derim, ama bu bir emekli öğretmen hanım… İnsanın aklına ya bu kazayı yapan sürücü özel bir çaba göstermiştir öğretmen hanıma çarpmak için ya da kazanın olduğu yolda trafik açısından bir belirsizlik, fiziksel bir eksiklik vardır diye geliyor.

Bir başka sorunumuz kaldırım işgalleri. Daha önce de değindiğimiz bir konuydu bu. Dilimizde tüy bitse de bu sorunun çözümünden sorumlu olanlar bir açıklama yapana ya da bir ilerleme olduğunu görene kadar söylemeye devam edeceğiz. Kamuya ait alanın açık bir biçimde gasp edilmesi olan kaldırım işgalleri yürümenin önündeki en büyük engellerden biridir. Maalesef genellikle esnafımızın satmaya çalıştığı malları sokağa dizmesi şeklinde görülen bu hak gaspı bazen belediye ya da şahısların diktiği ağaçlar, sürücülerin rastgele park ettiği otomobiller, daracacık kaldırımları daha da daraltan çöp konteynırları sayesinde de tezahür edebiliyor.

Yürüme deyince akla gelen mekanlardan biri de parklar. 1992 yılında Konya’ya geldiğimden beri çok sayıda güzel park yapıldığına şahit oldum. Ne yazık ki bu güzel parkların bir süre sonra müstecire verilerek halkın ücretsiz olarak kullanımına kapatılmasından tutun da içine sağlıksız yemeklerin pazarlandığı kebapçıların –daha kötüsü sigaraların tüttürüldüğü ve nargilelerin fokurdatıldığı kahvehanelerin- açılarak sağlıklı yaşam alanları olmaktan çıkartıldığına da üzülerek şahit oldum ve olmaya devam ediyorum. Park mantığı ile ilgisi olmayan bu sağlıksız rant mekanlarının kapatılması ya da dönüştürülmesi, yürüyüş kulvarlarının oluşturulması yürümeyi teşvik açısından çok önemli adımlar olacaktır.

Evet, baharın en güzel günlerini yaşadığımız bu aylar yürümenin tam da vakti. Belediyelerimizin bu konuda öncülük etmeleri de harikulade, ama “yürüyen toplum”un alt yapısını oluşturmak için kaldırımların ve parkların ıslahı şart.

------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

PİLAV MEVSİMİ GELİRKEN

Ben keşkek bölgesindenim, düğün pilavını Konya’da tattım. Düğün pilavının yaptırılmadığını ya da pişirtilmediğini, “döktürülüğünü” öğreneli ise henüz bir yıl oldu. Bu kadar tecrübesiz birinin pilav konulu yazısı okumaya değer mi acaba diye düşünseniz hiç de haksız sayılmazsınız, ama ben bir yemek olarak pilavdan değil de düğün pilavları yenirken, düğünler yapılırken olup biten ve göz ardı edildiğini düşündüğüm birkaç ufak noktaya değinmek istiyorum.

İstatistiği var mıdır bilmiyorum, varsa da buna ulaşacak zamanım yok ama ortalama bir lokanta düşünelim günde 20 kişi yemek yesin. Herhalde ayda 500, yılda taş çatlasın 5000’e ulaşır böyle bir lokantada yemek yiyenlerin sayısı. Bu lokantalarda çalışanlardan, ustasından garsonuna bazı sağlık muayenelerini yaptırmaları istenir. Halk Sağlığı Laboratuarı’nda parazit muayenesi, Verem Savaşı Dispanseri’nde direkt akciğer grafisi vb. gibi. Peki düğünlerde binlerce kişiye yemek pişirenlerden ne istenir? Bunların kim olduğu, sağlık durumlarının ne olduğu, herhangi bir bulaşıcı hastalığın portörü (taşıyıcısı) olup olmadıkları bilinir mi? Tabii ki bu işleri tam anlamıyla profesyonel olarak yapan, muayenesini olan, vergisini veren yemek fabrikası türünden yerler var. Sözümüz onlara değil. Sözümüz aslında yıllardır kimseye karşı kendini sorumlu hissetmeden ustasından gördüğü üzere pilav döküp amme hizmeti yapan, çoğu bu iş de olmasa ekonomik sıkıntıya düşecek insanlara da değil. Sözümüz öncelikle şehrimizin ve insanımızın sağlığından sorumlu olanlara. Şehrimizin ve insanımızın sağlığından sorumlu olanlar bu konuya eğilmeliler. “Ama bir sorun yok ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Ben de tam bunun için, yani henüz sorun olmadığı yazıyorum bu yazıyı. Sorun çıktıktan sonra ne kıymeti kalacak ki? Millet olarak sorun çıkınca yapılan müdahalelerden, yani “kriz yönetimi”nden bıktık. Krizleri yönetebilmek bir “beceri”dir, hatta iyi kriz yönetebilmek “üstün bir nitelik”tir, ama unutmayalım sorunları henüz kriz çıkmadan tespit ederek ortadan kaldırmak bir “erdem”dir. Ümit ediyorum ki bu inceliğe biraz daha ihtimam gösterilirse Konya Farabi’nin “Medine tül Fazıla”sı gibi bir “erdem kenti” olmaya bir adım daha atmış olacaktır.

***

Düğün pilavlarıyla ilgili bir başka husus bunların nerede, nasıl ne şartlarda verilebileceği konudur. Genellikle açık havada veriliyor düğün pilavları. Tabii ki ayrı bir renk katıyor şölene bu durum. Ama … Bu iş için düzeneğini kurmuş, bundan – tabelasındaki asıl işi bu görünmediği için vergisini verip vermediği meçhul bir biçimde para kazanan, şehrin ekonomi ve siyasi hayatında hatırlı yeri olan kişileri rahatsız etmemek için ben mütvazı bir örnek vereyim. Hani Meram bölgesinde sıkça rastlanır ya, daracacık bir sokakta kocaman bir bahçe… Burada düğün pilavı veriliyor. Misafirlerin son noktaya kadar arabayla gitme takıntılarından sokak trafiğe kapanmış, erken ayrılmak isteyenler arasında ufak tartışmalar yaşanıyor. Sokakta oturan sıradan vatandaş ise hapis olmuş o gün. Arabasını çıkartabilmesi bir hayal. İsterse birine bir şey desin, muhteşem misafir kalabalığı evini başına yıkar vallahi. Allahtan öğleden sonra bu kalabalık dağılır, ihtiyacından fazla karbonhidrat ve protein alan kalabalık sadece iki adım mesafedeki arabalarına binip giderler. Ama geride bir sürü çöp bırakarak! Sokak meyve suyu şişeleri, kağıt mendiller vs. doludur. Belediyenin koyduğu çöp konteynırları tıka basadır, konu komşu çöpünü dökecek yer bulamaz birkaç gün. Bu bir pilav klasiğidir. Ama modernleşen Konya’mız artık klasikleri aşmıştır. Pilav muhabbeti artık geceye sarmış durumda. Müzik ve tabii ki gecenin ilerleyen saatlerine kadar süren havai fişek gösterileri… Eviniz bir anda bir müzikhole komşu hale geliyor. Çoluk çocuk önce bunu neşe ile karşılıyorlar ama uyku saati gelince sorun çıkmaya başlıyor. Bebeği, hastası olanlar ya da sapasağlam olsalar bile bir müzikhole komşu olmak istemeyenler ne yapsınlar? Canım şehirde eğlence olsun, semtte ekonomi canlansın, bir iki kişi iş bulsunda ne olursa olsun. Abartı gibi görülecektir ama bunlar benim geçen yılki pilav mevsiminden aldığım notlar. Belediyemizin, emniyetimizin sayın yetkilileri kendilerine bu konuda bir şikayet ulaşmadığını söyleyebilirler. Doğrudur kuşkusuz. Ama nasıl olsa bir sonuç alamayız ya da şikayet edersek daha beterine maruz kalırız denilerek bunların sineye çekildiğinin bilinmesinde yarar var.

Son bir not daha. Pilav günlerinde ciddi trafik sıkıntıları yaşanmaktadır. Eski Meram Yolu gibi geniş bir caddede bile trafik tıkanıyorsa siz düşünün gerisini.

-----------------------------------------------------------------------------------------------

Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Cuma, Nisan 28, 2006

AB ÜYESİ BAZI ÜLKELERDE HEKİM ÖRGÜTLENMELERİ

Sunuş
Avrupa Birliği(AB) ile ilişkilerimiz konusunda 3 Ekim 2005’te başlayan müzakere süreciyle ülke ve hekimler olarak yeni bir döneme girdiğimizi görmezden gelemeyiz. AB ülkelerinde hekimlerin mesleki örgütlenmeleri konusunda imkanlarımız dahilinde ve sadece internet ortamında ulaşabildiğimiz kaynaklarla sınırlı bir araştırma yaptık. Aşağıda bu araştırmanın kısa bir özetini sunuyoruz.

Almanya

Almanya’daki hekimler bulundukları eyaletin Eyalet Tabip Odası’na üye olmak zorundadırlar. Eyalet yasaları çerçevesinde faaliyet gösteren bu odalar, mesleki, etik ve topluluk ilişkilerine ait standartları saptayarak meslekiçi eğitim ve akreditasyon ile sürekli eğitimden sorumludurlar. Bu faaliyetlerin federal devlet düzeyinde gerçekleştirilmesi için ise 17 Eyalet Tabip Odası’nın birleşmesiyle 394,432 üyesi bulunan Federal Tabip Odası kurulmuştur. Özel hukuka tabi olan Federal Oda sadece önerilerde bulunabilir. Odalara üye olan sağlık mensupları, kendi emeklilik çizelgelerini tutma hakkı gibi birtakım özel haklara sahiptirler.

Avusturya

Avusturya’da hekimleri temsil eden meslek kuruluşu Avusturya Tabip Odaları Birliği’dir. Eyalet düzeyinde faaliyet gösteren 9 adet tabip odasının birleşmesiyle oluşan, “holding” benzeri bir örgütlenmesi vardır. Üyeliğin zorunlu olduğu hekim birliklerinin başlıca işlevi tıp eğitimi, sağlık sigortası fonları ile sözleşme yapılması ve hekim kayıtlarının tutulmasıdır. Eyalet hekim birlikleri hekimlerle sağlık sigortası fonları arasında yapılacak sözleşmelerin belirlenmesi, verilecek hizmetlerin kapsamının belirlenmesi ve belirli sürelerle ödenecek ücretlerin belirlenmesi gibi konularda sağlık sigortası fonları ile görüşmeler yapmaktadır.

Belçika

Belçika’da hekimlik yapabilmek için Tabipler Odası'na üye olmak ve yıllık aidat ödemek zorunludur. Yasadışı ve etikdışı uygulamalarla ilgili denetim Oda'ca yapılmaktadır. Etikdışı işlemler arasında saptanan asgari ücretin altında ücret almak ve reklam yapmak da vardır. Odanın kendine has yargılama sistemi çerçevesinde çeşitli cezai işlemler uygulayabilmektedir. Bu cezaların en ağırı, hekimin iş ruhsatının iptal edilmesidir. Reformlara ilişkin olarak Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan tasarılar Oda ile tartışılmaktadır.

Çek Cumhuriyeti

Çek Cumhuriyetinde sağlık alanında faaliyet gösteren en önemli kuruluşlar arasında Sağlık ve Sosyal Hizmetler Birliği, Tıp Birliği – Çek Tabipler Derneği ve Sağlık Çalışanları Meslek Sektörü Birliği yer almaktadır. Üyeliğin zorunlu olduğu meslek odaları sağlık hizmetlerinin kalitesi, sağlık etiği ve sağlık çalışanlarına ruhsat verilmesi faaliyetlerinden sorumludur. 1997'den beri sağlık hizmeti sunanların oluşturduğu derneklerle sağlık sigortası fonları arasında ücretlerin belirlenmesi için müzakereler apılmaktadır. Kamunun sağlık hizmetlerine katılımı sağlık sigortası fonlarının yönetimi ve gözetimi yoluyla gerçekleştirilmektedir.

Danimarka

Kuruluş tarihi 1857 olan Danimarka Tabipler Birliği’nin 21,860 üyesi vardır (ülkede hekimlerin % 94’ü). Örgüt tıp öğrencilerini üye olarak kabul etmemektedir. DTB üç alt birimden oluşur: 1- Genç Hastane Hekimleri Birliği- Bağımsız çalışma yetkileri olmayan internler ve asistanları bünyesinde toplar; 2- Genel Pratisyenler Kurumu; 3- Tıp Uzmanları Birliği. Yılda bir yapılan Kongre’de Birliğin günlük işleyişini sağlayan bir başkan ve yukarıda anılan her alt birimin ikişer temsilcisinden oluşan DTB Konseyi seçilir. DTB hekim ücretleriyle ilgili müzakerlerde, meslek etiği kurallarının belirlenmesinde ve meslektaşlararası ilişkilerin düzenlenmesinde etkin rol oynar.

Estonya

En önemli meslek kuruluşu Estonya Tıp Derneği olup ülkede bulunan hekimlerin yaklaşık yarısını temsil etmektedir. Komünist rejim döneminde kapatılıp 1988'de yeniden kurulan birlik, Sosyal Hizmetler Bakanlığı veya işverenler ile yürütülen toplu görüşmelerde hekimleri temsil eden asıl kuruluştur. Bakanlıkça belirlenen 35 ana tıbbi uzmanlık dalının her birinin kendi meslek kuruluşları bulunmaktadır. Bu meslek kuruluşları Bakanlık ile yürütülen görüşmelerde kendi temsilcisini atamaktadır.

Finlandiya

Halen Finlandiya’ki hekimlerin %90’ından fazlasının üye olduğu Fin Tabipler Birliği 1910 yılında kurulmuştur. Üyelik zorunlu değildir, bununla birlikte hekimler genellikle tıp fakültesinin 4. sınıfından itibaren Birliğe üye olmaktadırlar. Halen 17 000 dolayında hekim, 1000 dolayında da tıp öğrencisi üyesi vardır. Birliğin en yüksek karar organı olan Temsilciler Konseyi 60 üyelidir ve 3 yılda bir seçimle yenilenir. Seçimlere katılım %60’ın üzerindedir. Temsilciler Konseyi Birliğin yürütme organı olan 10 üyeli Merkez Konseyi’ni seçer. Merkez Konseyi’nin başkanı Birliğin de başkanıdır. Merkez Konseyi’ne yardımcı olmak üzere 15 daimi komite ve çok sayıda geçici çalışma grupları oluşturulur. FTB hekimlerin ücretlerinin belirlenmesinde, çalışma koşullarının iyileştirilmesinde, eğitim ihtiyaçlarının belirlenmesinde ve karşılanmasında, sağlık politikalarının geliştirilmesinde, sağlık hizmetinde kalite kriterlerinin belirlenmesinde ve kalitenin arttırılması için hekimlerin eğitilmesinde, etik kuralların konulmasında ve uygulanmasında çok etkili rol oynamaktadır. Birlik tarafından yayınlanan Fin Tıp Dergisi her hafta ücretsiz olarak üyelere ulaştırılmaktadır.Finlandiya’da kamuda çalışan hekimlerin maaşları az, iş yükleri ise özellikle bazı bölgelerde ağırdır. Bu olumsuz koşulları bir nebze düzeltebilmek için 2001 yılında FTB öncülüğünde yapılan grev 5 ay sürmüş, uzlaşma sonrasında hekim ücretlerinde memnuniyet verici artışlar sağlanmıştır. Bağımsız bir araştırma kuruluşunca 1999 yılında Finlandiya’da yapılan bir araştırmada 32 meslek örgütü arasında saygınlık açısında birinci sırayı FTB almıştır.

Fransa

Fransa’da hekimlerin iki tür mesleki örgütlenmesi vardır. Bunlardan birincisi olan meslek birlikleri, tıp etiğinden ve mesleki uygulamanın izlenmesinden sorumludurlar. İkincisi olan sendikalar ise mesleki grupların çıkarlarını gözetmektedirler. Farklı mesleklerin olmasının yanı sıra, farklı statülerin de var olması nedeniyle sendikal temsil oldukça parçalıdır. Ayrıca birden fazla sendikaya üye olunabilmektedir. Özel çalışan hekimlerin oluşturduğu altı sendikanın sağlık sigortası fonları ile müzakere ve anlaşma yapma yetkisi bulunmaktadır. Bu çeşitliliğe rağmen pratisyen hekimlerin sadece %29’u sendika üyesidir.Özel çalışan sağlık mensuplarını temsil eden kuruluşlar sağlık sigortası fonları ve Sağlık Bakanlığı’yla bilhassa ödemelere ilişkin çalışma koşullarını müzakere etmektedir. Özel çalışan hekimleri temsil eden bölge sendikaları 1994 yılından itibaren sağlık sisteminin işleyişine ilişkin analiz yapma, ihtiyaçları değerlendirme, eğitimi koordine etme ve hekimler ile sağlık hizmeti alanlara bilgi sağlama gibi görevler de yüklenmiştir. Sendikaların finansmanı hekimlerden alınan aidatlarla sağlanmaktadır.

Hollanda

Hollanda Kraliyet Tıp Birliği, hekimleri temsil etmek üzere 1849 yılında kurulmuş özel bir kuruluştur. Birliğin çatısı altında faaliyet gösteren dört ana meslek grubu: Hollanda Tıp Uzmanları Birliği, Hollanda Ulusal Genel Pratisyenler Birliği, Ulusal Maaşlı Hekimler Teşkilatı, Hollanda Sosyal Tıp Derneği. Her bir kuruluşun görevi, temsil ettiği grubun çıkarlarını korumak üzere özel olarak belirlenmiştir.

İngiltere

İngiltere’deki hekimlerin mesleki kuruluşu olan Britanya Tabipler Birliği aynı zamanda üyelerinin mesleki ve kişisel çıkarlarını koruyan bağımsız bir sendikadır. Üyeliğin gönüllülük esasına dayandığı Birliğe ülkedeki hekimlerin %75’inden fazlası üyedir. Sayıları 135 000’i aşan üyelerin 15 000’ini tıp öğrencileri oluşturmaktadır. Birlik aynı zamanda bilim ve eğitim kurumu, yayın kuruluşu ve limited şirket olarak da fonksiyon görmektedir. BTB tıbbi araştırmaları desteklemek amacıyla önemli ödüller, burslar ve proje destekleri veren sayılı mesleki örgütlerden biridir. İngiltere’de sağlık çalışanlarının kayıtlarından ve tıp mesleğinin yönetiminden Genel Tıp Konseyi sorumludur. Ayrıca sağlık çalışanlarını temsil eden çeşitli sendikalar da bulunmaktadır.Tıp uzmanlık dallarının herbiri bir Kraliyet Koleji tarafından idare edilmektedir. Kraliyet Kolejleri, uzmanlıkların değerlendirilmesi ve verilmesinden, tıp eğitiminin sürdürülmesinden, klinik rehberlerin yayımlanmasından ve tıbbi denetimlerden sorumludur.

İsveç

Ülkedeki hekimlerin %90’ının üye olduğu İsveç Tabipler Birliği hem bir mesleki örgüt hem de sendika olarak görev yapmaktadır. Tıp öğrencileri için Birliğe bağlı İsveç Tıp Öğrencileri Birliği kurulmuştur. İTB hekim maaşlarının belirlenmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sağlık sisteminin organizasyonu ve finansmanı, sağlık hizmetlerinde kalitenin ve hasta güvenliğinin arttırılması, etik kurallar konulması ve uygulanması, hekimlere hukuki danışmanlık hizmetleri sağlanması gibi konularda etkili çalışmalarıyla dikkat çekmektedir.

Lüksemburg

Sağlık mensupları farklı iki tür meslek grubu içerisinde temsil edilmektedir:-Üyelerini ilgilendiren yasa değişiklikleri konusunda hükümet ile resmi görüşmeler yapma hakkına sahip gruplar. Yasa gereği, hükümet yapacağı yasal düzenlemelere ilişkin olarak bu grupların görüşünü almak zorundadır. Hekimleri, diş hekimlerini ve eczacıları temsil eden Tıp Koleji ile diğer sağlık çalışanlarını temsil eden Belirli Sağlık Meslekleri Üst Kurulu bu tür meslek kuruluşlarının başında gelenleridir.-Her bir uzmanlık alanı için kurulmuş olan bireysel meslek dernekleri. Yasal olarak, hükümetin bu tür kuruluşlara yasal değişiklikler hakkında görüş sorma mecburiyeti bulunmamakla birlikte, uygulamada bu kuruluşların görüşlerine de başvurulduğu görülmektedir.

Macaristan

Macar Tabip Odası, 1988'de yeniden açılmış ve önceleri gönüllülük temelinde faaliyet göstermiştir. 1994'ten beri ise mesleğini icra eden hekimler için Macar Tıp Odasına üye olmak zorunludur. Odanın tıp mesleği için etik kuralları yayımlama, kuralları ihlal edenlere disiplin cezası verme, sağlıkla ilgili konularda görüş bildirme ve hekimlerle Ulusal Sağlık Sigortası Fonu İdaresi arasında belirlenen sözleşme koşullarını veto etme yetkisi vardır.

Polonya

Meslek dernekleri, yasal kuruluşlar ile meslek okulları veya akademilerin sayılarının yanı sıra planlama ve düzenleme faaliyetlerindeki etkilerinin de artış gösterdiği belirtilmektedir. Günümüzde meslek dernekleri ile sendikaların sağlık politikasının belirlenmesinde aktif bir rol oynadığı görülmektedir. Söz konusu kuruluşların daha militan bir hale geldiği ve grev de dahil olmak üzere çeşitli eylemlerde bulunmaya hazır hale geldikleri belirtilmektedir. 1989 yılında kurulan Tabip Odasına yasal olarak hekimlerin kaydını tutma sorumluluğu verildiği ve sağlık politikası ile tıp eğitim alanlarında önemli bir rol oynadığı görülmektedir.PortekizBu ülkede hekimleri temsil eden iki sendikadan başka bir de Tıp Derneği bulunmaktadır. Tıp Derneğine üyelik zorunludur. Derneğin başlıca faaliyetleri akreditasyon, çalışma ruhsatı vermek, uzmanlık eğitim sertifikası vermek, hekimlere gerektiğinde ceza vermek suretiyle disiplin kurullarının uygulanmasını sağlamaktır. Ayrıca lisansüstü tıpta uzmanlık eğitiminden de Sağlık Bakanlığı ortaklaşa sorumludur.

Slovakya

Slovak Tıp Odası 1992 yılında kurulmuştur. Üyelik zorunludur. Hekimlerin mesleki standartlara uygunluğunu sağlamak, devlet ve özel sağlık kuruluşlarını teftiş ve kontrol etmek, bağlayıcı yasal düzenlemeler ve performansa dayalı ödeme çizelgelerini oluşturmak gibi görevleri vardır. Ayrıca, sağlık kuruluşlarındaki önemli görevlere seçimle yapılan atama sürecine ve üyelerinin sürekli eğitim sürecine de katılmaktadır. 2004 yılında kabul edilen Sağlık Hizmeti Sunanlar, Sağlık Çalışanları ve Sağlık Hizmetleri Meslek Örgütlerine Dair Kararname ile birlikte odaların yetkilerinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Söz konusu değişikliklerin büyük bir kısmını, sağlık hizmeti sunan çalışanların gönüllü üyeliği, sağlık hizmeti sunumu yapanlara çalışma izni verilmesi ve sağlık çalışanlarına sürekli eğitim verilmesi alanındaki rolün güçlendirilmesi oluşturmaktadır ki, bu son düzenlemenin hastaların korunmasına katkı sağlaması beklenmektedir. Ayrıca Slovak Tıp Derneği mesleki içerikli konferansların, toplantıların ve çalıştayların düzenlenmesi konusunda aktif bir rol üstlenmektedir. Derneğe, gönüllülük esasına dayalı üyelik mevcut olup dernek faaliyetleri Sağlık Bakanlığı tarafından finanse edilmektedir.

Slovenya

Slovenya Tabip Odası ihtisas, ruhsatlandırma, tıbbi etik kuralların oluşturulması ve yayımlanması ve mesleki uygulamanın denetlenmesi gibi faaliyetlerden sorumludur. Hastalarla doğrudan temas halinde bulunan tüm çalışanlar için meslek odalarına üyelik zorunludur. Hekimler tarafından gönüllülük esasına dayalı olarak kurulan bir sivil toplum örgütü olan Sloven Tıp Birliği, uzmanlık konularını görüşmekte ve Slovenya Tabip Odasına çeşitli önerilerde bulunmaktadır. Dernek bir tıp dergisi de yayımlanmaktadır. Ayrıca, halk sağlığı kurumlarının oluşturduğu ve gerçek kişilerin de üye olabildiği Slovenya Sağlık Kurumları Derneği bulunmaktadır. Bu dernek, sağlık hizmeti sağlayıcılarının çıkarlarını temsil eden kuruluşlardan birisi olup hizmet satın alanlar ile yapılan görüşmelerde de yer almaktadır.

Değerlendirme

AB üyesi ülkelerde standart bir hekim örgütlenmesi yoktur. Her ülke kendi dinamiklerine göre değişik yapılanmalara gitmiştir. Genel olarak bu örgütlenmelerin gönüllü katılım esasına göre kurulmuş hükümet dışı kuruluşlar olduğu söylenebilir. Ülkemizde genellikle iktidar çevrelerinde öne sürülen "Tabip Odaları meslek etiği ve benzeri konularla uğraşsın, ülkenin sağlık politikalarına ya da hekimlerin maaşlarına karışmasın" türü söylemlerin dahil olmaya çalıştığımız AB ülkelerinde kabul görmediği dikkat çekmektedir. Dikkat çeken diğer hususlar da AB ülkelerindeki hekim birliklerinin çok sayıda profesyonel eleman istihdam ettiği, etik kurallara uymayanlara ciddi ağır maddi cezalar verdiği, özellikle yayıncılık alanında tüm dünyaya hitap eden bir şirket gibi çalıştığıdır.

Genel Kaynaklar:
1-http://euro.who.int/observatory/Hits/TopPage(erişim tarihi 11. 10. 2005)
2-http://www.saglik.gov.tr/extras/birimler/abkd/ARASTIRMALAR/Tabip-odalari.doc

Perşembe, Nisan 20, 2006

KONUŞA KONUŞA

“Aktif vatandaşlık” çağımızın hızla gelişen kavramlarından biri. Artık halkın yönetime katkısı temsilcilerini seçim bir kenara çekilmek biçiminde olmuyor. Halk her aşamada yönetime müdahil olabiliyor. Gerçek demokrasi ancak bu şekilde nevş ü nema bulabiliyor. Belediyelerde kurulan kent meclisleri, kadın meclisleri, gençlik meclisleri, çocuk meclisleri vb. oluşumların temel hedefi de bu.

Konya’da da belediyelerimiz halkı yönetime katma açısından bu tür çalışmalar yapmaktadırlar. Bu açıdan Selçuklu Belediyesi yaptığı çalışmalarla her zaman kişisel olarak taktir ettiğim ve bu köşeden de bu duygularımı kamuoyu ile paylaştığım bir belediyedir. Kuşkusuz bir kişi ya da kurumun bazı çalışmalarını beğenmek her yaptığı işi desteklemek anlamına gelmez. Eğriye eğri doğruya doğru demek insanlık görevi.

5 Nisan 2006 tarihli yazımda bazı gazete haberlerine değinmiştim. Bu haberlerden biri bir merkez ilçe belediyemizin bir firmaya verdiği plaketi konu almaktaydı. İsim anmamıştım ama Selçuklu Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Sayın Ali Düz bu haberle ilişkili yorumumuzu okuyunca bir açıklama gönderme gereğini hissetmiş. Duyarlılığından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.

Sayın Düz açıklamasında Selçuklu Belediyesi’nin sosyal-kültürel ve sanatsal çalışmalarından bahsetmiş. Bir çoğuna katılamasam da aktif vatandaş olmaya çalışan bir birey olarak bu çalışmaların hepsinden haberdarım ve Konya’da yaşayan bir kişi olarak bunların fevkalade yararlı olduğuna inanıyor ve gurur duyuyorum.

Belediyelerin bu tür etkinliklerde özel sektörden en azından sponsorluk bazında destek almaları son derece doğaldır. Ancak sponsorluğun koşulları olsa gerektir. Bir kamu kurumu sponsor ararken kurallarını koymalı ve teklifini bu kurallar çerçevesinde konuyla ilgili tüm kurum ve kuruluşlara götürmelidir. Tabii ki ben emsal kişilerin mesleği gazetecilik ya da habercilik değil hafta bir yorum yazmaktan ibaret olduğu için Selçuklu Belediyesi bunu yapmış mıdır yapmamış mıdır bilmem de araştırmam da mümkün değildir. Aslolan kamu kurumu yetkililerinin böylesi konularda yorum yapanları kınayan bir tavır içinde olmaları değil, bu konuları artık internet ve e-posta sistemleriyle basın mensuplarının masasına kadar rahatça ve masrafsız olarak gönderilebilen basın bültenleri vasıtasıyla kamuoyu ile paylaşmalarıdır.

Sayın Düz’ün açıklamalarından Selçuklu Belediyesi’nin etkinliklerine katkıda bulunan 10 firmanın tamamına plaket verildiği ancak bunlardan sadece birinin söz konusu olan firmanın çabalarıyla basına yansıdığı anlaşılmaktadır. Buradaki etik garabetin üzerinde belediyelerin de, gazetelerin de, firmaların da, saydığım kurum ve kuruluşların bağlı bulundukları meslek örgütlerinin de ayrı ayrı değerlendirmesi gerekir herhalde. Ben burada bir değerlendirme yapıp polemikçilik yapmayı uygun bulmuyorum.

Sayın Düz’ün gerçekten aydınlatıcı olan açıklamasının son bölümünü buraya aktarmakta yarar var: “Yazınızı hazırlarken hakkında yazacağınız kişi ve kurumla görüşerek konunun mahiyeti hakkında detaylı ve doğru bilgi edinebilir, kamuoyunda oluşacak yanlış kanaatlerin önüne geçebiliriniz. Duyarlı ve tarafsız gazeteciliğin gereği budur.”

Yukarıdaki satırlar gerçekten de önemli mesajlar içeriyor. Basınımızdaki eksik kalan bir noktaya dikkatlerimizi çekiyor: Bir haber hazırlanırken bütün tarafların görüşünü almak. Ancak bu mesajın adresinde bir yanlışlık olduğunu sanıyorum. Bendeniz habercilik yapmıyorum ki. Sadece yorum yazıyorum. “Köşe”yi gazetenin haber kısımlarından ayırmanın anlamı da bu değil mi? Köşede haber değil kişisel yorumlar bulunması gayet doğaldır. Üstelik bu yorum somut bir delile, bir hatta birkaç gazetede yayınlanan bir haber üzerine yapılmıştır. Ayrıca hiçbir kurum ya da kişinin adının anılmamasına da özen gösterilmiştir. Hatta köşe yazım bu haberlerle ilgili olarak kamuoyunda anılan belediye hakkında oluşan yanlış kanaati düzeltme imkanını da sağlamıştır.

Konuşa konuşa doğruyu bulacağımıza inanıyorum. Ancak şunu gözden kaçırmayalım: konuşmaların kamuoyu önünde olması örnek almaya çalıştığımız Batı toplumlarının, kapalı kapılar arkasında olması ise Şark toplumlarının özelliğidir.

-----------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

BÜYÜK ŞEHİRDE KÜÇÜK İŞLER

Konya yüzölçümüyle olduğu kadar nüfusuyla da, ticaret hacmiyla da, kültürel zenginliği ve hareketliliğiyle de, insanlarının kafa ve kol gücüyle de büyük şehirdir. Ne yazık ki bu büyüklüğün zaman zaman yerel gazetelerde yayınlanan bazı haber ve köşe yazılarını okuyunca küçük işlere kurban edildiğini görüyor ve bu şehri seven biri olarak üzülüyorum.

Alın şu haberi: “Güneş tutulması Konya için fırsat.” Doğaldır ki güneş tutulmasının en iyi ve en uzun süre izleneceği şehir olması Konya için bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalık nedeniyle ülke içinden ve dışından bir çok kişi Konya’ya gelecektir. Adım gibi eminim ki bunların kahir ekseriyeti şehrimizde ya bir gece kalacak ya da hiç kalmayacaktır. Dolayısıyla bunların Konya gibi büyük bir şehre katkılarının ne kadar olacağı meçhuldür. Bu tür olaylar küçük ve orta ölçekli ilçeler ya da kasabalar için “fırsat” olarak nitelendirilebilir ama Konya gibi büyük bir şehir için asla. Bu gibi sözlerle farkında olmadan da olsa Konya’yı ilçe-kasaba seviyesinde göstermek hiç de şık durmuyor.

Bir başka haber: “Konya’nın yatırıma ve tanıtıma ihtiyacı var.” Artık bıktırdı bu tür kanaatimce haber değeri taşımayan haberler. Sanırsınız ki Konya’da değil de Kenya’nın bir şehrinde, açlık, yoksulluk ve hastalıklarla mücadele eden, kimsenin bilmediği, zaman zaman yolunu şaşırmış kabilinden bir otobüs yabancı gelip üç beş kuruş bıraktığında ahalinin rahat bir nefes alabildiği bir şehrinde yaşıyorsunuz. Allahaşkına bırakalım artık bu yatırım ve tanıtım muhabbetini. Bu yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi küçük ve orta ölçekli ilçeler ya da kasabalar için mazur görülebilecek bir söylem biçimidir. Kusura bakılmasın ama durmadan “ben eksiğim, ben kusurluyum, ben kendimi tanıtamıyorum, ben daha çok şeyler yapmalıyım” deyip duran, kendine güvensiz, kompleksli bir birey gibi sızlanıp durmak bu şehir adına söz söyleyenlere yakışmıyor. Mutlaka eksiklerimiz vardır, mutlaka geliştirilecek yönlerimiz vardır. Bunların sözünü edip durmanın değil gereğini yapmanın vaktidir.

Şu haber ise küçük dil yutturan cinsten: “ …. ‘a plaket.” Bunda hayret edip küçük dil yutulacak ne var dediğinizi duyar gibiyim. İzah edeyim efendim. Haber başlığının nokta nokta olan yerinde bir “Sağlıklı Yaşam- Antiaging ve Güzellik Merkezi”inin ismi var. Plaketi veren ise bir Konya2nın en büyük merkez ilçe belediyesi. Merkez’in plakete layık görülme nedeni “bu güne kadar Konya’lı hanımlara verdiği hizmetler”miş. Haberde Merkez’in yetkilisi olan doktorun açıklamaları yer alıyor. Alacak elbette, kişi olarak böyle açıklamalarda bulunmak en doğal hakkıdır. Bir de, adını vermeyeyim, plaketi takdim eden Konya’nın en büyük merkez ilçesinin belediye başkanının açıklaması var haberde. Sayın Başkan’ın açıklamasına karşı tavrım doktor arkadaşımızınkine olduğu gibi “kişisel hakkıdır” şeklinde olamaz kuşkusuz, çünkü Sayın Başkan hem biri kamu kurumunu hem de hem de bir merkez ilçenin halkını temsil ediyor. Sayın Başkan aklı estiği zaman bir özel şirkete benzerlerinden ayırarak plaket vermez, hakkında basına açıklama yapamaz. Bunları yaparsa yanlış olur. Sayın Başkan’ın geçerli bir nedeni olması gerekir. Tarafsız bir komisyon kriterleri belirleyip aynı kategorideki tüm şirketleri değerlendirmeye tabi tuttuktan sonra bu tür plaketleri kuşkusuz verilebilir.

Böyle küçük işlerde dahi taraflı davranılıyormuş görüntüsü verilmesi Konya gibi büyük bir şehrin en büyük merkez ilçe belediyesine de Sayın Başkan’ına da yakışmaz. Haberde anılan şirket konusunda Konya’da ilk değildir, göğüslerimizi kabartacak olağanüstü bir iş yaptıklarını da duymadık, üstelik plaketi veren en büyük merkez ilçe belediyemiz sınırları dahilinde de faaliyet göstermemektedir. Peki düğün değilken bayram değilken Sayın Başkan bu plaketi neden vermiştir?

------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

KISA BİR ARA

Köşe yazarları bu tür bir başlık attıklarında ya yıllık izinlerinin bir bölümünü
kullanmak için için yurtdışına giderler ya da yeniden yazmaya başladıklarında
anlaşılacağı üzere önemli bir ameliyat geçirmek üzere hastaneye yatarlar. Çok şükür
kısa bir ara vereceğimiz haftalık köşe yazılarımız değil. Ara verdiğimiz ve herkesten
de vermesini şiddetle talep ettğimiz şey televizyon seyirciliği.

Bilenler hatırlasın, bilmeyenler benden duysun: Her yıl Nisan ayının son Pazartesi
günü başlayan hafta TV izlememe haftasıdır. Bu yıl 24-30 Nisan 2006 tarihleri
arasında idrak edeceğimiz bu hafta boyunca "TV TURN OFF WEEK" adıyla dünya çapında etkinlikler düzenlenir. Bu etkinliklerde televizyonun zararları, özellikle de çocuklara olan zararları anlatılır, alternatif eğlenme, öğrenme ve haber alma kaynakları dile getirilir.

Bazı etkinlikler vardır, marjinal gruplarca, radikal siyasi örgütlerce düzenlenir ve desteklenir. İlk bakışta "TV kapatma haftası" da bunlardan biriymiş gelebilir sizlere. Ama gerçek böyle değil. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere yüzlerce sivil toplum kuruluşu bu haftayı aktif olarak desteklemektedir. Hatta Kanada'da devletin resmi sağlık teşkilatı okullarda ve iş yerlerinde bu haftayla ilgili etkinliklerin resmen düzenlenmesine ön ayak olmakta, eğitici materyal sağlamakta, katılım sertifikaları düzenlemektedir.

Türkiye'de "TV kapatma haftası"nın öncülüğünü Tüketiciler Birliği yapmaktadır. Dört yıldır bu etkinliği düzenleyen Tüketiciler Birliği’nin internet sitesinde 20 kadar örgütün bu etkinliğe destek verdikleri belirtilmektedir. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi ve belgelerin bulunduğu sayfaları (www.turnofftv.tuketiciler.org) ziyaret etmenizi öneriyorum, özellikle de sizin de katkıda bulunabileceğiniz www.turnofftv.tuketiciler.org sloganlar.asp adresindeki “sloganlar” sayfasını … İşte sayfadan hem gülümseten hem de derin derin düşündüren bazı sloganlar:

  • Verdiğiniz rahatsızlık nedeni ile açamıyoruz.
  • Verdiğiniz rahatsızlık nedeniyle kapalıyız…
  • Yaşama seyirci kalmayın.
  • Yaşama da bir -hafta- şans verin. Bu hafta TV'nizi kapatın
  • Ben özgürüm, TV tutsağı değilim.
  • Tv olmadan da yaşam var.
  • Televizyonu kapa, gözünü aç.
  • Celladını alt edemeyen insan ona aşık olur.
  • Televizyon yoğun bakım ünitesi değildir, onsuz da yaşanır.
  • Başkalarının programına değil kendi programınıza bakın.
  • Televizyonunu kapat yaşamı aç.
  • Kumandana sahip ol.
  • Geçici süre kapalıyız.
  • Yıl boyu verdiğin rahatsızlıktan dolayı 1 hafta bakımdayız.
  • Kendi programınıza bakın.
  • Kapatıyorum öyleyse varım...

Tüm bu yapılanlar tabii ki güzel şeyler, ama yeterli olduğunu düşünmek mümkün değil. Daha fazla toplumsal destek, daha fazla katılım gerekiyor. Bu nedenle bu yıl biz de kar amacı gütmeyen bir gönüllü kuruluş olan Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi olarak bu haftayı gündemimize aldık ve İngiltere'de faaliyet gösteren "white dot" adlı kuruluşla irtibata geçtik. White dot'ın deneyimlerinden yaralanarak hazırladığımız programı önümüzdeki hafta sizlerle paylaşmayı umuyoruz.

Okullarda yükselen şiddet ile Kurtlar Vadisi ve benzeri TV dizileri arasındaki ilişkilerin dillendirildiği bu günlerde bizim resmi makamlarımız için de "TV kapatma haftası" iyi bir fırsat.
Umarım sivil toplumu, gönüllü kuruluşları ve basını da yanlarına alarak tüm dünya ile aynı anda bu fırsattan yararlanırlar.

------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Cuma, Nisan 07, 2006

KONYA'DAKİ YAYA ÜST VE ALT GEÇİTLERİNİN BEDENSEL ENGELLİLER İÇİN UYGUNLUK DURUMU


Oktay Sarı, Fatih Kara, Nazmi Zengin
Toplum Sağlığı Araştırma Ve Geliştirme Merkezi

AMAÇ: Bu çalışmada Konya şehir merkezinde bulunan yaya üst ve alt geçitlerinin, bedensel engellilerin geçişine uygun olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM: Konya şehir merkezinde 5 yaya üst geçidi ile 1 yaya alt geçidi bulunmaktadır. Hepsi de Selçuklu ilçesi sınırları içerisindedir. Yaya geçitlerinin basamaklarının genişlik, uzunluk ve dik yüzünün uzunluğu ölçüldü.

BULGULAR: Yaya geçitlerinden ölçülen değerler aşağıdaki tabloda belirtilmiştir. Üst ve alt geçitlerin hiçbirinde bedensel engellilerin geçmesi için asansör bulunmamaktadır.

Geçidin adı-Basamak genişliği (cm)-Basamak uzunluğu (cm)-Basamak dik yüzünün uzunluğu (cm)
Aydınlıkevler Gazeteci Orhan Samur Üst Geçidi-271-29-19
Sanayi Üst Geçidi-285-32-16
Eski Otogar Üst Geçidi-122-30-18
Doğumevi Üst Geçidi-132-30-17
Kerkük Caddesi Üst Geçidi-150-27-16
Yeraltı Çarşısı Alt Geçidi-252-30-18

SONUÇ: Şehir yapılanmasında bedensel engellilerin düşünülmemesi, sağlıklı şehirlerin oluşumunun önünde bir engeldir. Şehirleşmede 'hak' kavramı yeni yeni oluşmaktadır. Şehir imkânlarından engellilerin de yararlanma hakkı henüz belediyeler tarafından özümsenmemiştir. Konya'da son birkaç yılda yapılan kaldırımlarda, özellikle Nalçacı caddesi ve Hastane caddesinde, bedensel engellilerin çıkabileceği standartlar yakalanmaya çalışılmıştır. Fakat şehir geneli göz önüne alındığında kat edilecek mesafenin çok fazla olduğu gözlenmektedir. Yaya üst ve alt geçitlerinde asansörün bulunması engelliler için bir ihtiyaçtır. Asansör kullanımının suiistimal edilmemesi için engellilere verilecek bir kart ile sorun çözümlenebilir. 2005 yılında yapılan Kerkük Caddesi Üst Geçidi'nde bile asansörün düşünülmemiş olması oldukça düşündürücüdür. Pek çok gelişmiş ülkede, umuma açık yerlerin ve binaların özürlülere yönelik olarak düzenlenmesini sağlayan yasal düzenlemeler mevcuttur. Japonya'daki yasal düzenlemeye göre merdivenlerin genişliği en az 150 cm, uzunluğu 30 cm ve dik yüzünün uzunluğu en fazla 16 cm olmalıdır. Asansörü olmayan geçitlerde bu değerler sadece düşük düzeyde bedensel engele sahip olanlar için fayda sağlayacak, diğerleri için hiçbir önemi olmayacaktır. Bu kriterlere göre 6 geçitten sadece 2'si standartlara uygundur. Diğerlerinde kriterlerden en az 1 tanesi uygun değildir. Ayrıca Japonya standartlarına göre merdiven basamağının rengi, dik yüzün renginden farklı olmalı ki, bizdeki geçitlerin hiçbirinde bu husus mevcut değildir. Bedensel engelliler toplumun bir parçasıdır. Ayrıca ülkemizde en sık görülen engellilik şeklidir. Toplumun diğer kesimlerinin sahip olduğu imkânlardan yararlandırılmaları, onlara lütuf değil, bir haktır. Bu hakkı onlara öncelikli olarak tanıyacak olan da belediyelerdir. Konya, nüfus olarak Türkiye'nin 7. büyük şehridir. Mevcut 6 alt ve üst geçidin hiçbirinde asansör bulunmaması, merdiven ölçüleri bakımından da yalnızca 2'sinin standartlara uygun olması, belediyelerin henüz bedensel engelli bireylerin varlıklarından tam olarak haberdar olmadıklarını göstermektedir.

Çarşamba, Nisan 05, 2006

VE SONUNDA BULDUM VATANIMI

Attila Jozsef

Ve sonunda buldum vatanımı
Gömüldüğümde-eğer gömülürsem-
Mezar taşıma adımın
Dosdoğru yazılacağı toprağı

Bu toprak alacak beni kollarına
Fırlatılmış bir sadaka kutusu gibi
Nasılsa kimse istemiyor artık
Savaş günlerinden kalma meteliği

Ya da demirden yüzüğü, üstünde
Yeni dünya, özgürlük ve vatan yazan
Yasalarımız hala savaşa teşne
Altın yüzüklerse tercihe şayan

Yanlız kaldım uzun zaman
Ziyaretime geldi sonra kalabalıklar
Kalsalardı sevinecektim ama
Sen yanlız yaşarsın deyip bıraktılar

İşte böyle yaşadım boşuboşuna
Benim bunu ilk açık eden de
Öylesine rezil rüsva ettilerki beni
Şimdi ölümüm bile beyhude

Ömrümce denedim hep
Feleğin çarhına direnmeyi
Zarar verdiğimden çok
Zarara uğradım yazık ki

İlkbahar iyidir, yaz da
Sonbahar daha iyidir, ama kış en iyi
Başkaları için bir aile ve ev uğruna
Terketmişsen tüm ümitlerini
Türkçeleştiren: N. Zengin

Cuma, Mart 31, 2006

“MERDİVEN ŞAİRİ”NİN HASTALIĞI

Nerede bir merdiven görsek“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenden” mısraını hatırlamayanımız var mıdır ? Hatırlarız hatırlamasına ama, şiirdeki merdivenin hayatiçin bir metafor olarak kullanıldığını es geçeriz çoğunlukla.

Her ne kadar yazımıza bir mısrası ile giriş yaptıysakda burada Ahmet Haşim’in şiirinden değil hastalığından bahsedeceğiz kısaca. “Şairlerin en garibi”ni merdivenin son basamağına, yani ölüme götüren hastalığından…

Hikayenin belgelerde yaşayan ilk delili 31 Mart 1932tarihli bir mektupta yer alır. Ahmet Haşim, AbdülhakŞinasi Hisar’a yazdığı mektupta “ …birden gayet ağırhastalandım. Bir akşam kalbimin tamamen durmasına birşey kalmamıştı.” der. Aynı mektuptan doktorların hemen kan almak suretiyle Haşim’in nefesinin kesilmesini önlediklerini anlıyoruz. Haşim tedavi ile akut devri biraz geciktirdiğinin farkındadır ama kalbine güveni sarsılmıştır: “Şimdi göğsümün altında anbean durmasını beklediğim müz’iç bir şey, işe yaramaz bir kalp taşıyorum.” Haşim İstanbul’da bir süre perhiz vb. usullerle tedavi edilmeye çalışılır ancak “ölümden beni kurtarmış olan dostlarım ve yüksek kıymetli doktorlarım” dediği İhsanRifat ve Fazıl Şerafeddin(Bürge)’in tedavileri başarılı olmaz. Hergün başka sorunlar ortaya çıkmaya başlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na yazdığı 19 Eylül1932 tarihli mektupta “sol tarafımda küçük birzatülcenp keşfedildi.” demekte ve bir haftaya kadar Frankfurt’a gideceğini bildirmektedir.

Gerçekten de bir hafta sonra “rüzgarlı, karanlık birsonbahar gecesi” Sirkeci’den trene biner Haşim. MenzilAlmanya’nın Frankfurt şehrindeki Prof. Volhard’ın kliniği, amaç ise “İstanbul’da tedavisi kısmen yapılan böbrekler”i hakkında Volhard’ın fikrini almaktır. Ahmet Haşim’in Frankfurt’ta yaşadıkları, gördükleri, düşündükleri ve en çok da hissettikleri dönüşünde önce Milliyet gazetesinde tefrika edilir, sonra da kitap olarak basılır. “Frankfurt Seyahatnamesi” adını taşıyan bu küçük hacimli eser gerçekten de türünün güzel örnekleri arasında sayılmakla birlikte o döneminTürk tıbbına yönelik keskin bir hicvi de barındırmaktadır.

Seyahatname’nin 2 Kanun-ı sani 1933 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan “Hasta” başlığını taşıyan bölümünde Haşim şöyle der: "Hasta telakkisi bizde ve orada ne kadar biribirinden ayrı şeylerdi! Bizde hasta cezalandırılması lazım bir kabahatli ve her türlü cefalara layık bir mücrimdir. Nabzınız fena attı mı, hararetten yüzünüzün derisi azıcık kızardı mı, hemen zalim çehreli fen ve cellat suratlı şevkat başucunuzda iki zebani gibi dikilir. Tatsız tuzsuz yemekler yutmak, iğrenç mayiler içmek, kapalı odalarda günlerce mahbus kalmak, kalın hırkalar giymek, korkunç kuşaklar sarmak ve başında yığın yığın sargılar taşımak gibi işkencelere bizde ‘tedavi’ ismi verilir. Bu anlattığımız hasta kılığıyla sahneye çıkacak bir adam seyircileri kahkaha ile güldürmekten emin olabilir.(…) Denilebilir ki bizde bin sene evvel ‘hasta’ ne ise, bugün de hasta odur. Kağnı gibi hasta da hiç bir tekamüle mahzar olmamıştır.”

Haşim, Türkiye’deki tıp uygulamalarından şikayetçidir ama bu şikayeti uğradığı bir hazakatzedeliğe falan bağlamak yanlış olsa gerek, çünkü yukarıda adları geçen İhsan Refik ve Fazıl Şerafeddin’den başka Nuri Fehmi (Ayberk), Kemal Cenap, Neş’et Ömer(İrdelp) gibi zamanın namlı doktorları da şairin tedavisi için adeta seferber olmuşlardır. Kanaatimiz odur ki yukarıdaki eleştiri dolu satırlar onun hırçın karakterinin bir yansımasıdır. Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi “Haşim yalnız herkesle değil, ara sıra kendi kendisiyle de bozuşur bir adamdır”. “Hasta” başlıklı yazı da onun hekimlerle bozuştuğu bir anın eseri olsa gerek!

İstanbul’a dönen Haşim’in morali bozuktur. Kendi tabiriyle “physiologique bir joie” içinde yaşayan şair artık yoktur. Sağlığı ne uzun uzun yazmaya, ne de resmi görevlerini yerine getirmeye uygun değildir. Onabir parça rahat ve sükun veren Strofantin adlı ilacı İstanbul’un altını üstüne getirtmesine rağmen bulduramamış, Frankfurt’taki hastane masraflarını ancak Falih Rıfkı Atay’ın yardımıyla ödeyebilmiştir. Yakup Kadri ve eşine yazdığı 10 Ocak1933 tarihli mektupta “...ben iyileşemiyorum. İnsanı ölmekten alıkoyan ve bir yarım hayat içinde bunalmış bırakan tıbba lanet ediyorum” der.

Yalnız yaşadığı evinde bakımsız kaldığı için bir ay süreyle Alman Hastanesi’ne yatırılırsa da yapılacakbir şey kalmadığı için “haliyle taburcu” edilir. Haşim, Kadıköy Bahariye Caddesi’ndeki Belvü Apartmanı’ndaki evinde gün be gün tükenmektedir. Ve nihayet 4 Haziran 1933 günü emr-i Hak vaki olur, cenazesi Eyüp’teki aile mezarlığına kaldırılır.

“Gün bitti. Ağaçta neşe söndü
Dallar ateş oldu. Kuş da yakut”
-------------------------------------------------------
Kaynaklar:
Ayvazoğlu B. Ömrüm Benim Bir ateşti. Ötüken Yayınları, İstanbul, 2002.
Haşim A. Bütün Eserleri IV. Dergah Yayınları, İstanbul, 1991.
Haşim A. Bütün Şiirleri. 2. baskı, Dergah Yayınları, İstanbul, 1994.
Özpalabıyıklar S. Eğlentisiz iki gömme töreni. Kitap-lık; 10(61):8-9; 2003.

Perşembe, Mart 30, 2006

TIBBİ YAYINLARDA ETİK İHLALLERİ

Etik günlük yaşamımıza giderek daha çok kullanılan bir sözcük. Kullanımdaki bu artış ne yazık ki etiğin toplumsal yaşamımızda daha önemli hale gelmesinden değil de “etik-dışı” işlerin daha çok yapılmasından ve yaygınlaşmasından kaynaklanıyor. Üstüne üstlük bu etik-dışı işler anında medyaya yansıtılarak gerçek bağlamından kopartılmakta, bazen politik kavgaların konusu haline getirilerek kökenleri, nedenleri ve çözümleri irdelenmemektedir.

Tıptaki baş döndürücü gelişmeler ve bunların yayınlanarak tıp camiası ile paylaşılması son
yıllarda bu alanda çok önemli etik sorunların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Tıp, toplumla çok iç içe bir bilim ve sanat alanı olduğu için bu sorunlar sadece tıp camiasının değil tüm toplum kesimlerinin ilgisini üzerinde toplamıştır.

Etik-dışı bir tıbbi yayın milli servetimiz olan araştırma fonlarının heba edilmesine, tıp camiasının ve toplumun yanıltılmasına, bilimin ilerlemesine ve bireylerin bu ilerlemeden yararlanmasına engel oluşturmaktadır. Örneğin herhangi bir ilaçla ilgili etik-dışı bir yayın yapılmış olsun. Bu yayına temel olan verilerin elde edildiği çalışma için toplumun kaynakları israf edilmiştir. O alanda çalışanların maaşları vb. giderleri de toplum tarafından ödenmektedir. İlacın yanlış tanıtılması tıp camiasını yanıltacak ve sonuçta A ilacının uygulandığı kişiler olumsuz yönde etkilenecek, tedavileri gecikecek ya da yan etkiler nedeniyle ciddi sorunlar ortaya çıkacaktır. Tıp bilimine ve hekimlere duyulan güvenin sarsılması da işin cabası…

Tıbbi Yayınlarda Etik İhlali Türleri

• Haksız imza
• İntihal
• Uydurmacılık
• Yinelenen yayın
• Dilimleme
• Yanlı kaynak seçimi
• Yanlı yayın

Haksız imza

Bilimsel bir yayında yazarlığı hak etmeyenlerin yazar olarak gösterilmesi(armağan yazarlık), hakkı olanların ise yazarlar arasına alınmaması hiç de az rastlanmayan durumlardan. Oysa Uluslararası Tıbbi Dergi Editörleri Komitesi(ICMJE)’ye göre bir makalede yazar sayılabilmek için a) çalışmanın planlanması ve tasarımına ya da verilerin analizi veya yorumlanmasına katkıda bulunmak, b) makaleyi yayını hazırlamak veya içeriğine önemli düşünsel katkı yapacak biçimde düzeltmek, c) makalenin yayınlanacak son biçimini onaylamak şarttır. Sadece veri toplamak, finans sağlamak, bölüm başkanı olmak, çalışma grubunu denetlemek yazarlık için yeterli değildir. Armağan yazarlık akademik yükseltmelerde yardım beklentisi, camiada tanınmış kişilerin yazarlar arasında olmasının yayının kabul şansını arttırması gibi nedenlere bağlanabilir. Bazen de yazarlar yayın ve atıf sayılarını arttırmak için anlaşarak birbirlerini yazarlar arasına koymaktadır. Amaç ne olursa olsun, hak etmeyenlerin yazarlar arasına alınmasının ya da hak edenlerin yazarlar arasına alınmamasının tıbbi yayın etiği ile bağdaşmadığı açık.

İntihal

Son aylarda basın organlarında giderek daha çok gündeme gelen intihal, aşırma ya da korsanlık olarak da bilinir. İntihal kısaca daha önce yapılmış bir yayının tümünün ya da bir kısmının kaynak göstermeksizin alınarak kendi yayınıymışçasına yeniden yayınlaması olarak tanımlanabilir. Bu etik-dışı davranışın eskiden kaynaklara ulaşmanın zor olduğu dönemlerde daha yaygın olduğu, günümüzde ise iletişim teknolojisindeki gelişmelerle yayınlara erişimin çok kolaylaşmasıyla birlikte azaldığı sanılıyor. Saygın bir uluslararası tıp dergisinde yayınlanan bir derlemenin kaynaklar arasında dahi anılmadan neredeyse tıpatıp bir çeviri ile Türkçe bir dergide yayınladığı ulusal gazetelere dahi aksetmiş üzücü bir intihal olayı olarak hala hafızalarımızda…

Uydurmacılık

Son yıllarda Batı’da “dry-lab” ya da “desk research” olarak da adlandırılan uydurmacılık gerçek olmayan verileri ve sonuçları yayınlamak olarak tanımlanabilir. Hekimleri uydurmacılığa iten faktörlerin başında akademik yükseltmeler için gerekli olan “yayın yapma baskısı” gelmektedir. Araştırma imkanları yetersiz olduğu halde kariyerinde hızla ilerlemek isteyen, kurumlarınca yeterli araştırma eğitimi verilip denetlenmeyen kişilerin bu yollara tevessül etme ihtimali ne yazık ki yükselmektedir.

Size çok şaşırtıcı gelebilir ama, uydurmacılığa çok ciddi kuruluşlarda ve bilimsel dergilerde dahi rastlanabiliyor. İşte bu konuda bilim etiği derslerinde anlatılan en ünlü örnek! Yıl: 1983. Yer: Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi. Aktör: Ünlü kardiyolog Dr. Eugene Braunwald’un Kalp Araştırmaları Laboratuarı’nda çalışan Dr. John Darsee. Dergi: Dünyanın en saygın tıp dergilerinden New England Journal of Medicine. Olay: Dr. Darsee’nin NEJM’de yayınladığı bir dizi makalede hastalar üzerinde yapıldığı belirtilen deneylerin bilgisayar ortamında uydurulduğu anlaşıldı ve bu yayınlar tıp literatüründen geri çekildi. Dr. Darsee ile birikte çalışanlar zan altında kaldılar ve çok sıkıntılı günler geçirdiler. Kalp Araştırmaları Laboratuarı aylarca bilimsel çalışmalarla değil Dr. Darsee sorunuyla uğraştı. ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) verdiği tüm proje desteklerini geri ödettirdi.

Yinelenen Yayın

Aynı verilerin ve sonuçların birden çok makale olarak yayınlanması da etik-dışı bir davranış. Bir makaleyi farklı dillerde yayınlamak da bu türe girer. Birçok tıp dergisi yayınlayacakları makaleler için tüm yazarların imzaladığı belgeler alarak, aynı zamanda “telif hakkı ihlali” de olan bu durumun önüne geçmeye çalışmaktadırlar.

Dilimleme

İlk bakışta çok masummuş gibi görünen ya da çoklu yayınla karıştırılan bu yöntemde yazarların tek bir çalışmadan elde ettikleri verileri ve sonuçları yapay olarak bölüp birden fazla çok makale halinde yayınlamaları söz konusu. Aynı hastalara yapılan birden fazla işlemin sonuçları normalde bir makale halinde yayınlanması gerekirken, her işlem için ayrı bir makale yazılarak aynı ya da farklı dergilerde yayınlanması bölerek yayınlamaya örnek olarak verilebilir.

Yanlı Kaynak Seçimi

Bazı araştırmacılar çalışmalarını yayınlarken bilinçli veya bilinçsiz olarak sadece kendi sonuçlarını destekleyen makaleleri kaynak gösterip aksi yöndeki makaleler için “üç maymunlar”ı oynayabilmektedirler. Halbuki makalenin “Tartışma” kısmında konuyla ilgili destekleyici veya aksi görüşteki makalelerin anılması ve bunların “Kaynaklar” kısmında da bildirilmesi dürüstlüğün bir gereğidir. Makaleyi okuyanların objektif bir değerlendirme yapmasını engelleyen bu tutum makalenin hakemlerce değerlendirilmesi aşamasında fark edilip editöre bildirilmesi sorunun tek çözümü gibi görünüyor.

Yanlı Yayın

Çağımızda bilimsel araştırmalar için bazen akıl almaz diye tanımlanabilecek kadar büyük finansmana gerek duyulduğunu, bu nedenle de birçok araştırmanın ancak tıbbi ilaç ya da gereç firmalarının vereceği destekle gerçekleştirilebildiğini hepimiz bilmekteyiz. Firma desteğiyle gerçekleştirilen araştırmaların yansızlık içinde yürütülüp yürütülmediği, araştırıcıların kişisel bir çıkar sağlayıp sağlamadığı akıllarda daima bir soru olarak kalmaktadır. Tıp dergilerinin yazarlardan araştırmayı destekleyen ticari kuruluşlar ile aralarında hiçbir çıkar ilişkisi olmadığını belirten yazılı belge istemeleri Batı’da artık gelenekselleşmiş bir uygulama haline gelmiştir. Oysa ülkemizde bazı hekimlerin tıbbi ilaç-gereç firmalarından etik olup olmadığına dikkat etmeden çeşitli imkanlar sağlamalarının adeta bir “başarı” sayılabildiği üzüntüyle müşahede edilmektedir.

Peki bu kadar çok türü olan tıbbi yayınlarda etik ihlallerinin önüne nasıl geçilecek?

Kuşkusuz her şeyin başı sağlık. Sağlık alanında sağlıklı yayınlar yapılmasının temel şartı da eğitim. Daha tıp fakültesi yıllarından başlayan ve sadece teoride kalmayıp öğretim üyelerinin bizzat örnek olduğu bir etik eğitimi tıbbi yayınlardaki etik ihlallerini en aza indirecektir. Tabii ki bu orta ve uzun vadede sonuç verecek bir öneri. Kısa vadede ise çok yayın yapmanın değil kaliteli yayın yapmanın önemine vurgu yapılması, etik ve disiplin kurullarının hakkıyla çalıştırılması bir çok ihlalin daha teşebbüs aşamasında önüne geçecektir.
-------------------
Selçuk BAKIŞ Dergisinde yayınlanmıştır( Mart 2006)