Çarşamba, Mayıs 31, 2006

BİLGİ GÜÇTÜR

Uygun bir zamanınızda vereceğim şu adrese bir göz atmanızı istirham ediyorum: http://www.tfl.gov.uk/streets/downloads/pdf/A406-turkish-new.pdf . Adresten de anlaşılacağı üzere bu web sayfası İngiltere devletine ait ve Türkçe bir metni bünyesinde barındırıyor. Metnin konusunu tahmin edin bakalım? Allahın İngilteresinin kamusal web alanında Türkler için ne yazılmış olabilir acaba? İlk akla gelenler göçle, vizeyle, çalışma koşullarıyla ilgili bilgilerin olabileceği ama böyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Hem de çok yanılıyorsunuz. Bu web sayfasında Bounds Green’deki North Circular Yolu’nun geliştirilmesi hakkında bilgi veriliyor. Yok canım, ihale peşinde koşan yeni nesil Türk işadamlarına yönelik falan değil içerdiği bilgiler. Tüm bölge halkına olduğu gibi oralarda yerleşik Türkleri de yolculara güvenlik ve gerçek faydalar sağlayacak, çevresel amaçlı büyük bir geliştirme çalışması hakkında bilgilendirmek için hazırlanmış bir sayfa bu.

Bounds Green’de kaç Türk yaşar? Allahaşkına bırakın Bounds Green’i İngiltere’de kaç Türk yaşar? Biz burada Konya il merkezinde yediyüz küsur bin Türk yaşıyoruz da niçin şehrin içinde ya da dışında yapılan ve yapılacak yollar hakkında hiç kimse bize bilgi vermiyor?

Niçin bize bilgi verilmiyor acaba? Bunun nedeni Konya’daki belediyelerimizin Bounds Green gibi bir metin hazırlattıracak elemanı olmadığı ya da böyle bir metni web sitesine koydurma imkanı olmaması değildir herhalde, çünkü içerik zayıf olsa da bizim belediyelerimizin web sayfaları teknolojinin son imkanları kullanılarak, bir kucak para dökülerek hazırlanmıştır. Öyle ki yetkilisine "bu iş kaça patladı?" diye sorsam ticari sırra girer diye bilgi alamayacağımdan eminim.

Ahaliyi bilgilendirmemenin birinci nedeni demokrasiyi sürünün sadece dört ya da beş yılda bir seçim sandığına giderek kendini güdecek çobanı seçmesi zanneden bir anlayıştır. Bilginin güç olduğunu bilen bu anlayış sahipleri bilgiyi paylaştıklarında gücü de paylaşacaklarını bilirler. Oysa onlar gücü kutsarlar. Gücü ellerine geçirebilmek ve öylece tutabilmek içindir tüm çabaları. Dikkatinizi çekmiştir mutlaka bu anlayışın sahipleri seçimler öncesi halka hiçbir ciddi taahhütte bulunmazlar (kuşkusuz kapalı kapılar ardında daha büyük güç sahiplerine bulunulan taahhütler var mıdır bilemeyiz). Proje diye, vaad diye halkın önüne koydukları şeyler dilek ve temennilerden ibarettir. Bunun farkında olmayan bir kısım vatandaş politikacıların yalancılığından bahseder. Ben asla katılmıyorum onlara, çünkü dilek ve temennilerde yalan olmaz. Yalan ciddi sözlerde, gerçek taahhütlerde olur.

Bilgiyi halkla paylaşmamaktaki ikinci bir etken kendine güvenmemektir. Halk bazı bilgilere mülaki olursa sorular soracak, öneriler ortaya koyacak ve iş uzayacaktır. Gerçekten de böyle durumlarda iş uzar. Ancak işin uzaması bilgilendirmenin, sorular sormanın ve öneriler ortaya koymanın yanlışlığından değil kendini “iş bitirici” diye lanse eden işin başındakilerin iş bilmezliklerindendir. Çağdaş yönetim biliminin verilerinden yararlanılmazsa, o bilimin gereklerine uyulmazsa tabii ki halk arasından yükselen sesler (çatlak ses!?) birilerin ezberini bozuverecektir. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını ...

Bu konuda bir üçüncü etkenden daha söz etmeden geçmeyelim. Bu da bizim yöneticilerdeki sürpriz yapma aşkıdır. Keçi sakallı sihirbaz nasıl melon şapkasından tavşan çıkarıp seyircileri hayretler içinde bırakıyorsa bizimkilerin de planlarını kendilerine ve yakın çevrelerine saklayıp günün birinde bomba patlatırcasına ahaliye açıklama huyları vardır. Kuşkusuz bu kişiler de birer insandırlar ve kişisel planlarını diledikleri gibi saklamak ya da açıklamak hakkına sahiptirler. Ama ahaliye yani kamuya ait işlerin planları nasıl olurda bu işin asıl sahiplerinden saklanabilir anlamak mümkün değil.

Bu yazıda Konya adının geçiyor olması, Konya belediyelerinden bahsedilmesi yanlış anlaşılmaya da sebep olmasın. Konya’da yol inşaatleri ya da diğer kamu çalışmaları hakkında yeterince bilgilenemiyorsunuz da başka bir ilde çok mu bilgilenebiliyorsunuz? Yok öyle bir şey, durum heryerde aynı. İster Atatürk’ün dediği gibi “biz bize benzeriz” deyin, ister üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala unutulmayan bir reklamın sözlerinde olduğu gibi “yok aslında birbirimizden farkımız” deyin … Konya’dan bahsetmem sadece bu şehirde oturmamdan dolayı, Erzurum’da otursaydım Erzurum diyecektim.

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

ANNEM

Annemi düşünüyorum ağıraksak
Tüm hafta boyunca şimdi
Tavanarasına çıkıyor merdivenleri tırmanarak
Sırtında gıcırdayan çamaşır küfesi

Harbi delikanlı olduğum için
İsyan edip haykırıyorum çığlık çığlık
İhtiyacı yok sana anne bu şişko çamaşırhanenin
Bırak onu başkasına beni al artık

Ama o köle gibi sessiz devam ediyor çalışmaya
Ne azarlıyor beni ne de dönüp bir bakıyor
Hareketleniyor asılı giysiler kabarıyor dalga dalga
Üstüne çullanıp onu yere yıkıyor

Sıkıntımı susturmak için çok geç şimdi
Annem... Ne muhteşem bir devdi
Onun gri saçları göklerde kıpır kıpır
Onun çiviti boyar Cennet nehirlerini

(Şiir: Attila Jozsef, Çeviri: Dr. N. Zengin)

PLANLAMA, AH PLANLAMA!

Planlama kelimesi giderayak daha fazla kullandığım bir kelime olmaya başladı. Bunun nedeni kişisel yaşantımda karşılaştıklarımdan tutun da ülke çapında olanlara kadar hangi aşamada olursa olsun sorunlarla karşılaştığımda saptadığım ilk eksiklik planlama olduğunu fark etmeye başlamam Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’ üne göre plan Fransızca’dan dilimize geçmiş ve “bir işin, bir eserin gerçekleştirilmesi için uyulması tasarlanan düzen” anlamına geliyor. Bundan türetilen “planlama”ya ise “planlamak işi” ve “hükûmet tarafından ulaşılacak amaçları belirleyen, tarım, ulaşım, sanayi vb. kesimlerdeki artış ölçüsünü tespit eden ve uygulanması gerekli çareleri önceden gösteren ekonomik, sosyal programın belli süreler için hazırlanması işi” anlamları verilmiş.

Her ne kadar Sözlük’teki açıklamada iş “hükûmet”e atfedilse de hepimiz biliyoruz ki gündelik hayatta hepimiz az ya da çok planlama yaparız ya da daha kötüsü yaptığımız sanırız. Yaptığımızı sanırız diyorum çünkü tutarlılığı ve geçerliliği olmayan bir takım görüşleri peş peşe sıralamanın ve bununla hem kendimizi hem de başkalarını aldatmanın adı da bazen “planlama” olabiliyor. Hani hiç planlama olmasa bunun eksikliği fark edilir ve çaresine bakılır, ama sözde planlama gerçek planlamanın önündeki en büyük engel.

Söz planlamadan açılınca dikkat çekmek için sürekli sorduğum bir soru vardır? Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarı kimdir? Bu soruya genellikle cevap alamam. Ama benim yaşımdakiler hatırlayacaklardır, biz lise öğrencisi iken, TRT’den başka radyo ve TV kanallarının olmadığı dönemlerde, okuduğunuz gazeteye göre sağ ya da sol kamplardan birinin militanı olmakla suçlanıp darp bile edilebildiğiniz günlerde DPT Müsteşarı’nın adını bilirdik. Çünkü çok önemli bir kurumdu, adı sık sık haberlerde, henüz şimdiki gibi “show”a dönüşmemiş tartışma programlarında geçerdi. Şimdi ise adını sanını bilen yok Müsteşar’ın. Yok çünkü “planlama”nın önemi yok denecek kadar az ya da sözde planlama gerçek planlamayı kovmuş durumda.
DPT’den söz ettimse “hükûmet”ten falan bahsedeceğimi sanmayın. Beni aşar o işler. Ben daha küçük ölçekte mahalle, ilçe, bilemediniz il çapında konulara kafa yorunca daha somut kazanımlar elde edilebileceğini düşünüyor ve bu düşünce doğrultusunda hareket etmeye çabalıyorum. Tabii ki bu evrensel ilkelere kafa yormayacağımız ya da onları göz ardı edeceğimiz anlamına gelmiyor. Benimkisi sevgili meslektaşım Dr. Özgür Önal’ın her defasında vurguladığı gibi “önce evimizin önünü temiz tutma” yaklaşımı.

Hastane Caddesi’ndeki trafikten bahseden yazımın üzerinden aylar geçti. Hastane Caddesindeki keşmekeş artarak sürmeye devam ederken bu gün de sizlerle karşılaşmak üzere olduğumuzu fark ettiğim yeni trafik keşmekeşlerini paylaşmak ve yetkililerimizin dikkatini çekmek istiyorum.

Bu defaki keşmekeş de yine bir hastane: Eski adıyla SSK Konya Hastanesi, en yeni adıyla Meram Eğitim ve Araştırma Hastanesi civarında. Ek binanın yapılıp Acil Servis’in açılmasıyla Hastane’nin Acil tarafındaki sokağında bir hareketlenme başladı. Eczaneler, çiçekçiler, gıda vs. satan dükkanlar açıldı. Geleneksel olarak o civarı mesken tutmuş “seyyar”lara eklenen yeniler de çabası. Hastanenin hizmet ettiği toplum kesiminin genişletilmesiyle birlikte bu sokak artık trafiğin tek yönlü akmaya başladığı bir sokak haline gelmeye aday. Yok canım sokak dar falan değil. Sorun yolun iki yanına birden park edilen otomobiller. Eskiden sokaktaki özel otoparkın görevlileri millete göz açtırmaz, herkesi paralı otoparka girmeye zorlarlardı. Şimdi ya kapasitelerini aşan bir işle karşı karşıya olduklarından ya da birilerinin kulaklarını çektiklerinden kimseye karışmıyorlar. Sonuçta özellikle sabah saatlerinde Acil’e hasta getiren araçları, ambulansları bile sıkıntıya sokacak bir trafik keşmekeşine doğru adım adım gidiliyor.
Sokaktaki gidişatı gördüğümde yine içimden “planlama, ah planlama!” dedim. Bir hastaneyi kurarken gelişimini düşünüp, “uzgörüp” ona göre planlayacaksınız çevresini. Hastaneye ek bina ruhsatı verilirken (böyle bir ruhsat alınıp veriliyordur herhalde) belediye yetkilileri “park yerinizi gösterir misiniz?” diye soracaklar sayın hastane plancısına ya da her kim yetkili ise. Hadi o da atlandı bu hastanenin iş yükünü, hastasını, girenini çıkanını en az ikiye katlayacak olan “eğitim ve araştırma hastanesi”ne dönüşüm kararı verilirken sorulacak bu sorular.

Ve sorular çağdaş planlama bilimine uygun biçimde cevaplandıktan sonra gerekli izinler verilecek.

Bu işler yapılırken sorular soruldu ve cevaplar verildi mi bilmem. Ama ben herkimse yetkilisi ona soruyor ve cevap bekliyorum: Meram Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve civarının park sorunu için nasıl bir planlama yapıldı?
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

YÜRÜMEK YA DA YÜRÜMEMEK!

Yaya hakları ile ilgili ulusal ve uluslararası belgeleri bu köşeden yayınlayalı neredeyse bir yıl olacak. İtiraf edeyim ki Konya’da ilk kez yayalarla ilgili hakların dile getirilmesinin kamu ve sivil kesimde, özellikle de “hak mücadelesi” verdiklerini düşündüğüm insan hakları ile ilgili çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları nezdinde yankı bulacağını düşünerek heyecanlanmıştım. Ama aradan geçen zaman sürecinde anladım ki trafikle ilgili kamu birimlerimiz otomobillerin daha hızlı seyretmesiyle, insan hakları ile ilgili derneklerimiz başörtüsü ya da anadilde eğitim gibi ulusal çaplı konularla ilgilendikleri için “yaya” gibi kimseye ne ekonomik ne de siyasi kazanç getirmeyen zavallı varlıklarla ilgilenmiyorlar. Tabii ki onların ilgilenmiyor olması başkalarının ilgilenmemesini gerektirmiyor. Biz toplum olarak otomobili yüceltmek için her türlü gayreti sarf ederken bu yollardan yıllar önce geçmiş olan uluslar “bireyleri nasıl yürümeye teşvik edebiliriz?”in peşine düşmüşler. ABD ve Avrupa’da sağlık bakanlıklarından ve belediyelerden tutun da üniversitelere kadar her kurum ve kuruluş toplumu yeniden yürütmeyi başarmak için cansiparane çalışmalar yapıyorlar. Sivil toplum kuruluşları ise bırakın bu konulara duyarsız kalmayı en önde gidiyorlar, kamu kurum ve kuruluşlarını hem destekliyorlar hem de denetliyorlar.

Yürümek konusunu gündeme getirmem Selçuklu Belediyesi’nin hazırladığı bir broşür dolayısıyla. Halkla paylaştığı bir vizyonu olan, misyonunu bir stratejik plan çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışan bir belediye olmakla benzerlerinden hemen ayırd edilen bir konuma sahip olan Selçuklu Belediyesi’nin “Herkesin Egzersizi Yürümek” başlığını taşıyan broşürü Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nden Ahmet Bilgiç tarafından bana ulaştırıldı. Bir belediyemizin halkı yürümeye teşvik için böyle bir broşür hazırlaması gerçekten tebrike şayan bir olay. Başta Selçuklu Belediye Başkanı Sayın Doç. Dr. Adem Esen olmak üzere tüm emeği geçenleri kutluyorum. Tabii ki artık dünya adeta bir köy haline geldiği için sağlıklı bir toplum oluşturmak için insanları spora, yürümeye teşvik eden, bu konuda halkı bilinçlendirmeyi amaçlayan broşürlerde bile uluslararası standartlar var. “Herkesin Egzersizi Yürümek” başlıklı broşürde bu standartların ne kadar sağlandığı konusunda Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi olarak hazırladığımız raporu önümüzdeki günlerde Selçuklu Belediyesi yetkilileriyle paylaşacağız. Ama öncelikle yürümenin önündeki bazı engelleri sizlerle tartışalım.

Yürümek özellikle kalp sağlığına katkı amacıyla yapıldığında bazı şartların yerine getirilmesi gereken bir etkinlik. Bu tür yürüyüşün solunumu ve nabzı hafifçe yükseltecek, sırtımızı birazcık terletecek bir tempoda olması gerektiği için özel bir yol, özel bir kıyafet vs. şarttır. Ama gündelik hayatımızın bir parçası olan normal yürüme de sağlık için yararlıdır ve bu tür yürüme her halükarda yapılabilmelidir. Özellikle sabah işe giderken, akşamüstü işten eve dönerken, alışveriş için çarşıya çıkıldığında yürüme fırsatları mutlaka değerlendirilmeli ve sağlıklı bir yaşam sürebilmek için gerekli olan günde on bin adım hedefine mutlaka ulaşılmaya çalışılmalıdır. Ama nerede atacağız bu on bin adımı?

Bazı sokaklarında kaldırım olmayan, olduğu yerlerde bir standardı olmayan bir şehirde yürümek hiç de zevkli bir şey olmuyor. Hatta riskli bile olabiliyor. Bir ay kadar önce sağlığı için yürüyen bir emekli öğretmen hanımın gözlerini hastanede açtığını biliyor musunuz? Hani cahil cühela bir kişi olsa kurallara uymayan bir hareket yapmıştır derim, ama bu bir emekli öğretmen hanım… İnsanın aklına ya bu kazayı yapan sürücü özel bir çaba göstermiştir öğretmen hanıma çarpmak için ya da kazanın olduğu yolda trafik açısından bir belirsizlik, fiziksel bir eksiklik vardır diye geliyor.

Bir başka sorunumuz kaldırım işgalleri. Daha önce de değindiğimiz bir konuydu bu. Dilimizde tüy bitse de bu sorunun çözümünden sorumlu olanlar bir açıklama yapana ya da bir ilerleme olduğunu görene kadar söylemeye devam edeceğiz. Kamuya ait alanın açık bir biçimde gasp edilmesi olan kaldırım işgalleri yürümenin önündeki en büyük engellerden biridir. Maalesef genellikle esnafımızın satmaya çalıştığı malları sokağa dizmesi şeklinde görülen bu hak gaspı bazen belediye ya da şahısların diktiği ağaçlar, sürücülerin rastgele park ettiği otomobiller, daracacık kaldırımları daha da daraltan çöp konteynırları sayesinde de tezahür edebiliyor.

Yürüme deyince akla gelen mekanlardan biri de parklar. 1992 yılında Konya’ya geldiğimden beri çok sayıda güzel park yapıldığına şahit oldum. Ne yazık ki bu güzel parkların bir süre sonra müstecire verilerek halkın ücretsiz olarak kullanımına kapatılmasından tutun da içine sağlıksız yemeklerin pazarlandığı kebapçıların –daha kötüsü sigaraların tüttürüldüğü ve nargilelerin fokurdatıldığı kahvehanelerin- açılarak sağlıklı yaşam alanları olmaktan çıkartıldığına da üzülerek şahit oldum ve olmaya devam ediyorum. Park mantığı ile ilgisi olmayan bu sağlıksız rant mekanlarının kapatılması ya da dönüştürülmesi, yürüyüş kulvarlarının oluşturulması yürümeyi teşvik açısından çok önemli adımlar olacaktır.

Evet, baharın en güzel günlerini yaşadığımız bu aylar yürümenin tam da vakti. Belediyelerimizin bu konuda öncülük etmeleri de harikulade, ama “yürüyen toplum”un alt yapısını oluşturmak için kaldırımların ve parkların ıslahı şart.

------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

PİLAV MEVSİMİ GELİRKEN

Ben keşkek bölgesindenim, düğün pilavını Konya’da tattım. Düğün pilavının yaptırılmadığını ya da pişirtilmediğini, “döktürülüğünü” öğreneli ise henüz bir yıl oldu. Bu kadar tecrübesiz birinin pilav konulu yazısı okumaya değer mi acaba diye düşünseniz hiç de haksız sayılmazsınız, ama ben bir yemek olarak pilavdan değil de düğün pilavları yenirken, düğünler yapılırken olup biten ve göz ardı edildiğini düşündüğüm birkaç ufak noktaya değinmek istiyorum.

İstatistiği var mıdır bilmiyorum, varsa da buna ulaşacak zamanım yok ama ortalama bir lokanta düşünelim günde 20 kişi yemek yesin. Herhalde ayda 500, yılda taş çatlasın 5000’e ulaşır böyle bir lokantada yemek yiyenlerin sayısı. Bu lokantalarda çalışanlardan, ustasından garsonuna bazı sağlık muayenelerini yaptırmaları istenir. Halk Sağlığı Laboratuarı’nda parazit muayenesi, Verem Savaşı Dispanseri’nde direkt akciğer grafisi vb. gibi. Peki düğünlerde binlerce kişiye yemek pişirenlerden ne istenir? Bunların kim olduğu, sağlık durumlarının ne olduğu, herhangi bir bulaşıcı hastalığın portörü (taşıyıcısı) olup olmadıkları bilinir mi? Tabii ki bu işleri tam anlamıyla profesyonel olarak yapan, muayenesini olan, vergisini veren yemek fabrikası türünden yerler var. Sözümüz onlara değil. Sözümüz aslında yıllardır kimseye karşı kendini sorumlu hissetmeden ustasından gördüğü üzere pilav döküp amme hizmeti yapan, çoğu bu iş de olmasa ekonomik sıkıntıya düşecek insanlara da değil. Sözümüz öncelikle şehrimizin ve insanımızın sağlığından sorumlu olanlara. Şehrimizin ve insanımızın sağlığından sorumlu olanlar bu konuya eğilmeliler. “Ama bir sorun yok ki?” dediğinizi duyar gibiyim. Ben de tam bunun için, yani henüz sorun olmadığı yazıyorum bu yazıyı. Sorun çıktıktan sonra ne kıymeti kalacak ki? Millet olarak sorun çıkınca yapılan müdahalelerden, yani “kriz yönetimi”nden bıktık. Krizleri yönetebilmek bir “beceri”dir, hatta iyi kriz yönetebilmek “üstün bir nitelik”tir, ama unutmayalım sorunları henüz kriz çıkmadan tespit ederek ortadan kaldırmak bir “erdem”dir. Ümit ediyorum ki bu inceliğe biraz daha ihtimam gösterilirse Konya Farabi’nin “Medine tül Fazıla”sı gibi bir “erdem kenti” olmaya bir adım daha atmış olacaktır.

***

Düğün pilavlarıyla ilgili bir başka husus bunların nerede, nasıl ne şartlarda verilebileceği konudur. Genellikle açık havada veriliyor düğün pilavları. Tabii ki ayrı bir renk katıyor şölene bu durum. Ama … Bu iş için düzeneğini kurmuş, bundan – tabelasındaki asıl işi bu görünmediği için vergisini verip vermediği meçhul bir biçimde para kazanan, şehrin ekonomi ve siyasi hayatında hatırlı yeri olan kişileri rahatsız etmemek için ben mütvazı bir örnek vereyim. Hani Meram bölgesinde sıkça rastlanır ya, daracacık bir sokakta kocaman bir bahçe… Burada düğün pilavı veriliyor. Misafirlerin son noktaya kadar arabayla gitme takıntılarından sokak trafiğe kapanmış, erken ayrılmak isteyenler arasında ufak tartışmalar yaşanıyor. Sokakta oturan sıradan vatandaş ise hapis olmuş o gün. Arabasını çıkartabilmesi bir hayal. İsterse birine bir şey desin, muhteşem misafir kalabalığı evini başına yıkar vallahi. Allahtan öğleden sonra bu kalabalık dağılır, ihtiyacından fazla karbonhidrat ve protein alan kalabalık sadece iki adım mesafedeki arabalarına binip giderler. Ama geride bir sürü çöp bırakarak! Sokak meyve suyu şişeleri, kağıt mendiller vs. doludur. Belediyenin koyduğu çöp konteynırları tıka basadır, konu komşu çöpünü dökecek yer bulamaz birkaç gün. Bu bir pilav klasiğidir. Ama modernleşen Konya’mız artık klasikleri aşmıştır. Pilav muhabbeti artık geceye sarmış durumda. Müzik ve tabii ki gecenin ilerleyen saatlerine kadar süren havai fişek gösterileri… Eviniz bir anda bir müzikhole komşu hale geliyor. Çoluk çocuk önce bunu neşe ile karşılıyorlar ama uyku saati gelince sorun çıkmaya başlıyor. Bebeği, hastası olanlar ya da sapasağlam olsalar bile bir müzikhole komşu olmak istemeyenler ne yapsınlar? Canım şehirde eğlence olsun, semtte ekonomi canlansın, bir iki kişi iş bulsunda ne olursa olsun. Abartı gibi görülecektir ama bunlar benim geçen yılki pilav mevsiminden aldığım notlar. Belediyemizin, emniyetimizin sayın yetkilileri kendilerine bu konuda bir şikayet ulaşmadığını söyleyebilirler. Doğrudur kuşkusuz. Ama nasıl olsa bir sonuç alamayız ya da şikayet edersek daha beterine maruz kalırız denilerek bunların sineye çekildiğinin bilinmesinde yarar var.

Son bir not daha. Pilav günlerinde ciddi trafik sıkıntıları yaşanmaktadır. Eski Meram Yolu gibi geniş bir caddede bile trafik tıkanıyorsa siz düşünün gerisini.

-----------------------------------------------------------------------------------------------

Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Cuma, Nisan 28, 2006

AB ÜYESİ BAZI ÜLKELERDE HEKİM ÖRGÜTLENMELERİ

Sunuş
Avrupa Birliği(AB) ile ilişkilerimiz konusunda 3 Ekim 2005’te başlayan müzakere süreciyle ülke ve hekimler olarak yeni bir döneme girdiğimizi görmezden gelemeyiz. AB ülkelerinde hekimlerin mesleki örgütlenmeleri konusunda imkanlarımız dahilinde ve sadece internet ortamında ulaşabildiğimiz kaynaklarla sınırlı bir araştırma yaptık. Aşağıda bu araştırmanın kısa bir özetini sunuyoruz.

Almanya

Almanya’daki hekimler bulundukları eyaletin Eyalet Tabip Odası’na üye olmak zorundadırlar. Eyalet yasaları çerçevesinde faaliyet gösteren bu odalar, mesleki, etik ve topluluk ilişkilerine ait standartları saptayarak meslekiçi eğitim ve akreditasyon ile sürekli eğitimden sorumludurlar. Bu faaliyetlerin federal devlet düzeyinde gerçekleştirilmesi için ise 17 Eyalet Tabip Odası’nın birleşmesiyle 394,432 üyesi bulunan Federal Tabip Odası kurulmuştur. Özel hukuka tabi olan Federal Oda sadece önerilerde bulunabilir. Odalara üye olan sağlık mensupları, kendi emeklilik çizelgelerini tutma hakkı gibi birtakım özel haklara sahiptirler.

Avusturya

Avusturya’da hekimleri temsil eden meslek kuruluşu Avusturya Tabip Odaları Birliği’dir. Eyalet düzeyinde faaliyet gösteren 9 adet tabip odasının birleşmesiyle oluşan, “holding” benzeri bir örgütlenmesi vardır. Üyeliğin zorunlu olduğu hekim birliklerinin başlıca işlevi tıp eğitimi, sağlık sigortası fonları ile sözleşme yapılması ve hekim kayıtlarının tutulmasıdır. Eyalet hekim birlikleri hekimlerle sağlık sigortası fonları arasında yapılacak sözleşmelerin belirlenmesi, verilecek hizmetlerin kapsamının belirlenmesi ve belirli sürelerle ödenecek ücretlerin belirlenmesi gibi konularda sağlık sigortası fonları ile görüşmeler yapmaktadır.

Belçika

Belçika’da hekimlik yapabilmek için Tabipler Odası'na üye olmak ve yıllık aidat ödemek zorunludur. Yasadışı ve etikdışı uygulamalarla ilgili denetim Oda'ca yapılmaktadır. Etikdışı işlemler arasında saptanan asgari ücretin altında ücret almak ve reklam yapmak da vardır. Odanın kendine has yargılama sistemi çerçevesinde çeşitli cezai işlemler uygulayabilmektedir. Bu cezaların en ağırı, hekimin iş ruhsatının iptal edilmesidir. Reformlara ilişkin olarak Sağlık Bakanlığı tarafından hazırlanan tasarılar Oda ile tartışılmaktadır.

Çek Cumhuriyeti

Çek Cumhuriyetinde sağlık alanında faaliyet gösteren en önemli kuruluşlar arasında Sağlık ve Sosyal Hizmetler Birliği, Tıp Birliği – Çek Tabipler Derneği ve Sağlık Çalışanları Meslek Sektörü Birliği yer almaktadır. Üyeliğin zorunlu olduğu meslek odaları sağlık hizmetlerinin kalitesi, sağlık etiği ve sağlık çalışanlarına ruhsat verilmesi faaliyetlerinden sorumludur. 1997'den beri sağlık hizmeti sunanların oluşturduğu derneklerle sağlık sigortası fonları arasında ücretlerin belirlenmesi için müzakereler apılmaktadır. Kamunun sağlık hizmetlerine katılımı sağlık sigortası fonlarının yönetimi ve gözetimi yoluyla gerçekleştirilmektedir.

Danimarka

Kuruluş tarihi 1857 olan Danimarka Tabipler Birliği’nin 21,860 üyesi vardır (ülkede hekimlerin % 94’ü). Örgüt tıp öğrencilerini üye olarak kabul etmemektedir. DTB üç alt birimden oluşur: 1- Genç Hastane Hekimleri Birliği- Bağımsız çalışma yetkileri olmayan internler ve asistanları bünyesinde toplar; 2- Genel Pratisyenler Kurumu; 3- Tıp Uzmanları Birliği. Yılda bir yapılan Kongre’de Birliğin günlük işleyişini sağlayan bir başkan ve yukarıda anılan her alt birimin ikişer temsilcisinden oluşan DTB Konseyi seçilir. DTB hekim ücretleriyle ilgili müzakerlerde, meslek etiği kurallarının belirlenmesinde ve meslektaşlararası ilişkilerin düzenlenmesinde etkin rol oynar.

Estonya

En önemli meslek kuruluşu Estonya Tıp Derneği olup ülkede bulunan hekimlerin yaklaşık yarısını temsil etmektedir. Komünist rejim döneminde kapatılıp 1988'de yeniden kurulan birlik, Sosyal Hizmetler Bakanlığı veya işverenler ile yürütülen toplu görüşmelerde hekimleri temsil eden asıl kuruluştur. Bakanlıkça belirlenen 35 ana tıbbi uzmanlık dalının her birinin kendi meslek kuruluşları bulunmaktadır. Bu meslek kuruluşları Bakanlık ile yürütülen görüşmelerde kendi temsilcisini atamaktadır.

Finlandiya

Halen Finlandiya’ki hekimlerin %90’ından fazlasının üye olduğu Fin Tabipler Birliği 1910 yılında kurulmuştur. Üyelik zorunlu değildir, bununla birlikte hekimler genellikle tıp fakültesinin 4. sınıfından itibaren Birliğe üye olmaktadırlar. Halen 17 000 dolayında hekim, 1000 dolayında da tıp öğrencisi üyesi vardır. Birliğin en yüksek karar organı olan Temsilciler Konseyi 60 üyelidir ve 3 yılda bir seçimle yenilenir. Seçimlere katılım %60’ın üzerindedir. Temsilciler Konseyi Birliğin yürütme organı olan 10 üyeli Merkez Konseyi’ni seçer. Merkez Konseyi’nin başkanı Birliğin de başkanıdır. Merkez Konseyi’ne yardımcı olmak üzere 15 daimi komite ve çok sayıda geçici çalışma grupları oluşturulur. FTB hekimlerin ücretlerinin belirlenmesinde, çalışma koşullarının iyileştirilmesinde, eğitim ihtiyaçlarının belirlenmesinde ve karşılanmasında, sağlık politikalarının geliştirilmesinde, sağlık hizmetinde kalite kriterlerinin belirlenmesinde ve kalitenin arttırılması için hekimlerin eğitilmesinde, etik kuralların konulmasında ve uygulanmasında çok etkili rol oynamaktadır. Birlik tarafından yayınlanan Fin Tıp Dergisi her hafta ücretsiz olarak üyelere ulaştırılmaktadır.Finlandiya’da kamuda çalışan hekimlerin maaşları az, iş yükleri ise özellikle bazı bölgelerde ağırdır. Bu olumsuz koşulları bir nebze düzeltebilmek için 2001 yılında FTB öncülüğünde yapılan grev 5 ay sürmüş, uzlaşma sonrasında hekim ücretlerinde memnuniyet verici artışlar sağlanmıştır. Bağımsız bir araştırma kuruluşunca 1999 yılında Finlandiya’da yapılan bir araştırmada 32 meslek örgütü arasında saygınlık açısında birinci sırayı FTB almıştır.

Fransa

Fransa’da hekimlerin iki tür mesleki örgütlenmesi vardır. Bunlardan birincisi olan meslek birlikleri, tıp etiğinden ve mesleki uygulamanın izlenmesinden sorumludurlar. İkincisi olan sendikalar ise mesleki grupların çıkarlarını gözetmektedirler. Farklı mesleklerin olmasının yanı sıra, farklı statülerin de var olması nedeniyle sendikal temsil oldukça parçalıdır. Ayrıca birden fazla sendikaya üye olunabilmektedir. Özel çalışan hekimlerin oluşturduğu altı sendikanın sağlık sigortası fonları ile müzakere ve anlaşma yapma yetkisi bulunmaktadır. Bu çeşitliliğe rağmen pratisyen hekimlerin sadece %29’u sendika üyesidir.Özel çalışan sağlık mensuplarını temsil eden kuruluşlar sağlık sigortası fonları ve Sağlık Bakanlığı’yla bilhassa ödemelere ilişkin çalışma koşullarını müzakere etmektedir. Özel çalışan hekimleri temsil eden bölge sendikaları 1994 yılından itibaren sağlık sisteminin işleyişine ilişkin analiz yapma, ihtiyaçları değerlendirme, eğitimi koordine etme ve hekimler ile sağlık hizmeti alanlara bilgi sağlama gibi görevler de yüklenmiştir. Sendikaların finansmanı hekimlerden alınan aidatlarla sağlanmaktadır.

Hollanda

Hollanda Kraliyet Tıp Birliği, hekimleri temsil etmek üzere 1849 yılında kurulmuş özel bir kuruluştur. Birliğin çatısı altında faaliyet gösteren dört ana meslek grubu: Hollanda Tıp Uzmanları Birliği, Hollanda Ulusal Genel Pratisyenler Birliği, Ulusal Maaşlı Hekimler Teşkilatı, Hollanda Sosyal Tıp Derneği. Her bir kuruluşun görevi, temsil ettiği grubun çıkarlarını korumak üzere özel olarak belirlenmiştir.

İngiltere

İngiltere’deki hekimlerin mesleki kuruluşu olan Britanya Tabipler Birliği aynı zamanda üyelerinin mesleki ve kişisel çıkarlarını koruyan bağımsız bir sendikadır. Üyeliğin gönüllülük esasına dayandığı Birliğe ülkedeki hekimlerin %75’inden fazlası üyedir. Sayıları 135 000’i aşan üyelerin 15 000’ini tıp öğrencileri oluşturmaktadır. Birlik aynı zamanda bilim ve eğitim kurumu, yayın kuruluşu ve limited şirket olarak da fonksiyon görmektedir. BTB tıbbi araştırmaları desteklemek amacıyla önemli ödüller, burslar ve proje destekleri veren sayılı mesleki örgütlerden biridir. İngiltere’de sağlık çalışanlarının kayıtlarından ve tıp mesleğinin yönetiminden Genel Tıp Konseyi sorumludur. Ayrıca sağlık çalışanlarını temsil eden çeşitli sendikalar da bulunmaktadır.Tıp uzmanlık dallarının herbiri bir Kraliyet Koleji tarafından idare edilmektedir. Kraliyet Kolejleri, uzmanlıkların değerlendirilmesi ve verilmesinden, tıp eğitiminin sürdürülmesinden, klinik rehberlerin yayımlanmasından ve tıbbi denetimlerden sorumludur.

İsveç

Ülkedeki hekimlerin %90’ının üye olduğu İsveç Tabipler Birliği hem bir mesleki örgüt hem de sendika olarak görev yapmaktadır. Tıp öğrencileri için Birliğe bağlı İsveç Tıp Öğrencileri Birliği kurulmuştur. İTB hekim maaşlarının belirlenmesi, çalışma koşullarının iyileştirilmesi, sağlık sisteminin organizasyonu ve finansmanı, sağlık hizmetlerinde kalitenin ve hasta güvenliğinin arttırılması, etik kurallar konulması ve uygulanması, hekimlere hukuki danışmanlık hizmetleri sağlanması gibi konularda etkili çalışmalarıyla dikkat çekmektedir.

Lüksemburg

Sağlık mensupları farklı iki tür meslek grubu içerisinde temsil edilmektedir:-Üyelerini ilgilendiren yasa değişiklikleri konusunda hükümet ile resmi görüşmeler yapma hakkına sahip gruplar. Yasa gereği, hükümet yapacağı yasal düzenlemelere ilişkin olarak bu grupların görüşünü almak zorundadır. Hekimleri, diş hekimlerini ve eczacıları temsil eden Tıp Koleji ile diğer sağlık çalışanlarını temsil eden Belirli Sağlık Meslekleri Üst Kurulu bu tür meslek kuruluşlarının başında gelenleridir.-Her bir uzmanlık alanı için kurulmuş olan bireysel meslek dernekleri. Yasal olarak, hükümetin bu tür kuruluşlara yasal değişiklikler hakkında görüş sorma mecburiyeti bulunmamakla birlikte, uygulamada bu kuruluşların görüşlerine de başvurulduğu görülmektedir.

Macaristan

Macar Tabip Odası, 1988'de yeniden açılmış ve önceleri gönüllülük temelinde faaliyet göstermiştir. 1994'ten beri ise mesleğini icra eden hekimler için Macar Tıp Odasına üye olmak zorunludur. Odanın tıp mesleği için etik kuralları yayımlama, kuralları ihlal edenlere disiplin cezası verme, sağlıkla ilgili konularda görüş bildirme ve hekimlerle Ulusal Sağlık Sigortası Fonu İdaresi arasında belirlenen sözleşme koşullarını veto etme yetkisi vardır.

Polonya

Meslek dernekleri, yasal kuruluşlar ile meslek okulları veya akademilerin sayılarının yanı sıra planlama ve düzenleme faaliyetlerindeki etkilerinin de artış gösterdiği belirtilmektedir. Günümüzde meslek dernekleri ile sendikaların sağlık politikasının belirlenmesinde aktif bir rol oynadığı görülmektedir. Söz konusu kuruluşların daha militan bir hale geldiği ve grev de dahil olmak üzere çeşitli eylemlerde bulunmaya hazır hale geldikleri belirtilmektedir. 1989 yılında kurulan Tabip Odasına yasal olarak hekimlerin kaydını tutma sorumluluğu verildiği ve sağlık politikası ile tıp eğitim alanlarında önemli bir rol oynadığı görülmektedir.PortekizBu ülkede hekimleri temsil eden iki sendikadan başka bir de Tıp Derneği bulunmaktadır. Tıp Derneğine üyelik zorunludur. Derneğin başlıca faaliyetleri akreditasyon, çalışma ruhsatı vermek, uzmanlık eğitim sertifikası vermek, hekimlere gerektiğinde ceza vermek suretiyle disiplin kurullarının uygulanmasını sağlamaktır. Ayrıca lisansüstü tıpta uzmanlık eğitiminden de Sağlık Bakanlığı ortaklaşa sorumludur.

Slovakya

Slovak Tıp Odası 1992 yılında kurulmuştur. Üyelik zorunludur. Hekimlerin mesleki standartlara uygunluğunu sağlamak, devlet ve özel sağlık kuruluşlarını teftiş ve kontrol etmek, bağlayıcı yasal düzenlemeler ve performansa dayalı ödeme çizelgelerini oluşturmak gibi görevleri vardır. Ayrıca, sağlık kuruluşlarındaki önemli görevlere seçimle yapılan atama sürecine ve üyelerinin sürekli eğitim sürecine de katılmaktadır. 2004 yılında kabul edilen Sağlık Hizmeti Sunanlar, Sağlık Çalışanları ve Sağlık Hizmetleri Meslek Örgütlerine Dair Kararname ile birlikte odaların yetkilerinde önemli değişiklikler yapılmıştır. Söz konusu değişikliklerin büyük bir kısmını, sağlık hizmeti sunan çalışanların gönüllü üyeliği, sağlık hizmeti sunumu yapanlara çalışma izni verilmesi ve sağlık çalışanlarına sürekli eğitim verilmesi alanındaki rolün güçlendirilmesi oluşturmaktadır ki, bu son düzenlemenin hastaların korunmasına katkı sağlaması beklenmektedir. Ayrıca Slovak Tıp Derneği mesleki içerikli konferansların, toplantıların ve çalıştayların düzenlenmesi konusunda aktif bir rol üstlenmektedir. Derneğe, gönüllülük esasına dayalı üyelik mevcut olup dernek faaliyetleri Sağlık Bakanlığı tarafından finanse edilmektedir.

Slovenya

Slovenya Tabip Odası ihtisas, ruhsatlandırma, tıbbi etik kuralların oluşturulması ve yayımlanması ve mesleki uygulamanın denetlenmesi gibi faaliyetlerden sorumludur. Hastalarla doğrudan temas halinde bulunan tüm çalışanlar için meslek odalarına üyelik zorunludur. Hekimler tarafından gönüllülük esasına dayalı olarak kurulan bir sivil toplum örgütü olan Sloven Tıp Birliği, uzmanlık konularını görüşmekte ve Slovenya Tabip Odasına çeşitli önerilerde bulunmaktadır. Dernek bir tıp dergisi de yayımlanmaktadır. Ayrıca, halk sağlığı kurumlarının oluşturduğu ve gerçek kişilerin de üye olabildiği Slovenya Sağlık Kurumları Derneği bulunmaktadır. Bu dernek, sağlık hizmeti sağlayıcılarının çıkarlarını temsil eden kuruluşlardan birisi olup hizmet satın alanlar ile yapılan görüşmelerde de yer almaktadır.

Değerlendirme

AB üyesi ülkelerde standart bir hekim örgütlenmesi yoktur. Her ülke kendi dinamiklerine göre değişik yapılanmalara gitmiştir. Genel olarak bu örgütlenmelerin gönüllü katılım esasına göre kurulmuş hükümet dışı kuruluşlar olduğu söylenebilir. Ülkemizde genellikle iktidar çevrelerinde öne sürülen "Tabip Odaları meslek etiği ve benzeri konularla uğraşsın, ülkenin sağlık politikalarına ya da hekimlerin maaşlarına karışmasın" türü söylemlerin dahil olmaya çalıştığımız AB ülkelerinde kabul görmediği dikkat çekmektedir. Dikkat çeken diğer hususlar da AB ülkelerindeki hekim birliklerinin çok sayıda profesyonel eleman istihdam ettiği, etik kurallara uymayanlara ciddi ağır maddi cezalar verdiği, özellikle yayıncılık alanında tüm dünyaya hitap eden bir şirket gibi çalıştığıdır.

Genel Kaynaklar:
1-http://euro.who.int/observatory/Hits/TopPage(erişim tarihi 11. 10. 2005)
2-http://www.saglik.gov.tr/extras/birimler/abkd/ARASTIRMALAR/Tabip-odalari.doc

Perşembe, Nisan 20, 2006

KONUŞA KONUŞA

“Aktif vatandaşlık” çağımızın hızla gelişen kavramlarından biri. Artık halkın yönetime katkısı temsilcilerini seçim bir kenara çekilmek biçiminde olmuyor. Halk her aşamada yönetime müdahil olabiliyor. Gerçek demokrasi ancak bu şekilde nevş ü nema bulabiliyor. Belediyelerde kurulan kent meclisleri, kadın meclisleri, gençlik meclisleri, çocuk meclisleri vb. oluşumların temel hedefi de bu.

Konya’da da belediyelerimiz halkı yönetime katma açısından bu tür çalışmalar yapmaktadırlar. Bu açıdan Selçuklu Belediyesi yaptığı çalışmalarla her zaman kişisel olarak taktir ettiğim ve bu köşeden de bu duygularımı kamuoyu ile paylaştığım bir belediyedir. Kuşkusuz bir kişi ya da kurumun bazı çalışmalarını beğenmek her yaptığı işi desteklemek anlamına gelmez. Eğriye eğri doğruya doğru demek insanlık görevi.

5 Nisan 2006 tarihli yazımda bazı gazete haberlerine değinmiştim. Bu haberlerden biri bir merkez ilçe belediyemizin bir firmaya verdiği plaketi konu almaktaydı. İsim anmamıştım ama Selçuklu Belediyesi Basın ve Halkla İlişkiler Müdürü Sayın Ali Düz bu haberle ilişkili yorumumuzu okuyunca bir açıklama gönderme gereğini hissetmiş. Duyarlılığından dolayı kendisine teşekkür ediyorum.

Sayın Düz açıklamasında Selçuklu Belediyesi’nin sosyal-kültürel ve sanatsal çalışmalarından bahsetmiş. Bir çoğuna katılamasam da aktif vatandaş olmaya çalışan bir birey olarak bu çalışmaların hepsinden haberdarım ve Konya’da yaşayan bir kişi olarak bunların fevkalade yararlı olduğuna inanıyor ve gurur duyuyorum.

Belediyelerin bu tür etkinliklerde özel sektörden en azından sponsorluk bazında destek almaları son derece doğaldır. Ancak sponsorluğun koşulları olsa gerektir. Bir kamu kurumu sponsor ararken kurallarını koymalı ve teklifini bu kurallar çerçevesinde konuyla ilgili tüm kurum ve kuruluşlara götürmelidir. Tabii ki ben emsal kişilerin mesleği gazetecilik ya da habercilik değil hafta bir yorum yazmaktan ibaret olduğu için Selçuklu Belediyesi bunu yapmış mıdır yapmamış mıdır bilmem de araştırmam da mümkün değildir. Aslolan kamu kurumu yetkililerinin böylesi konularda yorum yapanları kınayan bir tavır içinde olmaları değil, bu konuları artık internet ve e-posta sistemleriyle basın mensuplarının masasına kadar rahatça ve masrafsız olarak gönderilebilen basın bültenleri vasıtasıyla kamuoyu ile paylaşmalarıdır.

Sayın Düz’ün açıklamalarından Selçuklu Belediyesi’nin etkinliklerine katkıda bulunan 10 firmanın tamamına plaket verildiği ancak bunlardan sadece birinin söz konusu olan firmanın çabalarıyla basına yansıdığı anlaşılmaktadır. Buradaki etik garabetin üzerinde belediyelerin de, gazetelerin de, firmaların da, saydığım kurum ve kuruluşların bağlı bulundukları meslek örgütlerinin de ayrı ayrı değerlendirmesi gerekir herhalde. Ben burada bir değerlendirme yapıp polemikçilik yapmayı uygun bulmuyorum.

Sayın Düz’ün gerçekten aydınlatıcı olan açıklamasının son bölümünü buraya aktarmakta yarar var: “Yazınızı hazırlarken hakkında yazacağınız kişi ve kurumla görüşerek konunun mahiyeti hakkında detaylı ve doğru bilgi edinebilir, kamuoyunda oluşacak yanlış kanaatlerin önüne geçebiliriniz. Duyarlı ve tarafsız gazeteciliğin gereği budur.”

Yukarıdaki satırlar gerçekten de önemli mesajlar içeriyor. Basınımızdaki eksik kalan bir noktaya dikkatlerimizi çekiyor: Bir haber hazırlanırken bütün tarafların görüşünü almak. Ancak bu mesajın adresinde bir yanlışlık olduğunu sanıyorum. Bendeniz habercilik yapmıyorum ki. Sadece yorum yazıyorum. “Köşe”yi gazetenin haber kısımlarından ayırmanın anlamı da bu değil mi? Köşede haber değil kişisel yorumlar bulunması gayet doğaldır. Üstelik bu yorum somut bir delile, bir hatta birkaç gazetede yayınlanan bir haber üzerine yapılmıştır. Ayrıca hiçbir kurum ya da kişinin adının anılmamasına da özen gösterilmiştir. Hatta köşe yazım bu haberlerle ilgili olarak kamuoyunda anılan belediye hakkında oluşan yanlış kanaati düzeltme imkanını da sağlamıştır.

Konuşa konuşa doğruyu bulacağımıza inanıyorum. Ancak şunu gözden kaçırmayalım: konuşmaların kamuoyu önünde olması örnek almaya çalıştığımız Batı toplumlarının, kapalı kapılar arkasında olması ise Şark toplumlarının özelliğidir.

-----------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

BÜYÜK ŞEHİRDE KÜÇÜK İŞLER

Konya yüzölçümüyle olduğu kadar nüfusuyla da, ticaret hacmiyla da, kültürel zenginliği ve hareketliliğiyle de, insanlarının kafa ve kol gücüyle de büyük şehirdir. Ne yazık ki bu büyüklüğün zaman zaman yerel gazetelerde yayınlanan bazı haber ve köşe yazılarını okuyunca küçük işlere kurban edildiğini görüyor ve bu şehri seven biri olarak üzülüyorum.

Alın şu haberi: “Güneş tutulması Konya için fırsat.” Doğaldır ki güneş tutulmasının en iyi ve en uzun süre izleneceği şehir olması Konya için bir ayrıcalıktır. Bu ayrıcalık nedeniyle ülke içinden ve dışından bir çok kişi Konya’ya gelecektir. Adım gibi eminim ki bunların kahir ekseriyeti şehrimizde ya bir gece kalacak ya da hiç kalmayacaktır. Dolayısıyla bunların Konya gibi büyük bir şehre katkılarının ne kadar olacağı meçhuldür. Bu tür olaylar küçük ve orta ölçekli ilçeler ya da kasabalar için “fırsat” olarak nitelendirilebilir ama Konya gibi büyük bir şehir için asla. Bu gibi sözlerle farkında olmadan da olsa Konya’yı ilçe-kasaba seviyesinde göstermek hiç de şık durmuyor.

Bir başka haber: “Konya’nın yatırıma ve tanıtıma ihtiyacı var.” Artık bıktırdı bu tür kanaatimce haber değeri taşımayan haberler. Sanırsınız ki Konya’da değil de Kenya’nın bir şehrinde, açlık, yoksulluk ve hastalıklarla mücadele eden, kimsenin bilmediği, zaman zaman yolunu şaşırmış kabilinden bir otobüs yabancı gelip üç beş kuruş bıraktığında ahalinin rahat bir nefes alabildiği bir şehrinde yaşıyorsunuz. Allahaşkına bırakalım artık bu yatırım ve tanıtım muhabbetini. Bu yukarıda verdiğim örnekte olduğu gibi küçük ve orta ölçekli ilçeler ya da kasabalar için mazur görülebilecek bir söylem biçimidir. Kusura bakılmasın ama durmadan “ben eksiğim, ben kusurluyum, ben kendimi tanıtamıyorum, ben daha çok şeyler yapmalıyım” deyip duran, kendine güvensiz, kompleksli bir birey gibi sızlanıp durmak bu şehir adına söz söyleyenlere yakışmıyor. Mutlaka eksiklerimiz vardır, mutlaka geliştirilecek yönlerimiz vardır. Bunların sözünü edip durmanın değil gereğini yapmanın vaktidir.

Şu haber ise küçük dil yutturan cinsten: “ …. ‘a plaket.” Bunda hayret edip küçük dil yutulacak ne var dediğinizi duyar gibiyim. İzah edeyim efendim. Haber başlığının nokta nokta olan yerinde bir “Sağlıklı Yaşam- Antiaging ve Güzellik Merkezi”inin ismi var. Plaketi veren ise bir Konya2nın en büyük merkez ilçe belediyesi. Merkez’in plakete layık görülme nedeni “bu güne kadar Konya’lı hanımlara verdiği hizmetler”miş. Haberde Merkez’in yetkilisi olan doktorun açıklamaları yer alıyor. Alacak elbette, kişi olarak böyle açıklamalarda bulunmak en doğal hakkıdır. Bir de, adını vermeyeyim, plaketi takdim eden Konya’nın en büyük merkez ilçesinin belediye başkanının açıklaması var haberde. Sayın Başkan’ın açıklamasına karşı tavrım doktor arkadaşımızınkine olduğu gibi “kişisel hakkıdır” şeklinde olamaz kuşkusuz, çünkü Sayın Başkan hem biri kamu kurumunu hem de hem de bir merkez ilçenin halkını temsil ediyor. Sayın Başkan aklı estiği zaman bir özel şirkete benzerlerinden ayırarak plaket vermez, hakkında basına açıklama yapamaz. Bunları yaparsa yanlış olur. Sayın Başkan’ın geçerli bir nedeni olması gerekir. Tarafsız bir komisyon kriterleri belirleyip aynı kategorideki tüm şirketleri değerlendirmeye tabi tuttuktan sonra bu tür plaketleri kuşkusuz verilebilir.

Böyle küçük işlerde dahi taraflı davranılıyormuş görüntüsü verilmesi Konya gibi büyük bir şehrin en büyük merkez ilçe belediyesine de Sayın Başkan’ına da yakışmaz. Haberde anılan şirket konusunda Konya’da ilk değildir, göğüslerimizi kabartacak olağanüstü bir iş yaptıklarını da duymadık, üstelik plaketi veren en büyük merkez ilçe belediyemiz sınırları dahilinde de faaliyet göstermemektedir. Peki düğün değilken bayram değilken Sayın Başkan bu plaketi neden vermiştir?

------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

KISA BİR ARA

Köşe yazarları bu tür bir başlık attıklarında ya yıllık izinlerinin bir bölümünü
kullanmak için için yurtdışına giderler ya da yeniden yazmaya başladıklarında
anlaşılacağı üzere önemli bir ameliyat geçirmek üzere hastaneye yatarlar. Çok şükür
kısa bir ara vereceğimiz haftalık köşe yazılarımız değil. Ara verdiğimiz ve herkesten
de vermesini şiddetle talep ettğimiz şey televizyon seyirciliği.

Bilenler hatırlasın, bilmeyenler benden duysun: Her yıl Nisan ayının son Pazartesi
günü başlayan hafta TV izlememe haftasıdır. Bu yıl 24-30 Nisan 2006 tarihleri
arasında idrak edeceğimiz bu hafta boyunca "TV TURN OFF WEEK" adıyla dünya çapında etkinlikler düzenlenir. Bu etkinliklerde televizyonun zararları, özellikle de çocuklara olan zararları anlatılır, alternatif eğlenme, öğrenme ve haber alma kaynakları dile getirilir.

Bazı etkinlikler vardır, marjinal gruplarca, radikal siyasi örgütlerce düzenlenir ve desteklenir. İlk bakışta "TV kapatma haftası" da bunlardan biriymiş gelebilir sizlere. Ama gerçek böyle değil. Başta ABD ve İngiltere olmak üzere yüzlerce sivil toplum kuruluşu bu haftayı aktif olarak desteklemektedir. Hatta Kanada'da devletin resmi sağlık teşkilatı okullarda ve iş yerlerinde bu haftayla ilgili etkinliklerin resmen düzenlenmesine ön ayak olmakta, eğitici materyal sağlamakta, katılım sertifikaları düzenlemektedir.

Türkiye'de "TV kapatma haftası"nın öncülüğünü Tüketiciler Birliği yapmaktadır. Dört yıldır bu etkinliği düzenleyen Tüketiciler Birliği’nin internet sitesinde 20 kadar örgütün bu etkinliğe destek verdikleri belirtilmektedir. Konuyla ilgili ayrıntılı bilgi ve belgelerin bulunduğu sayfaları (www.turnofftv.tuketiciler.org) ziyaret etmenizi öneriyorum, özellikle de sizin de katkıda bulunabileceğiniz www.turnofftv.tuketiciler.org sloganlar.asp adresindeki “sloganlar” sayfasını … İşte sayfadan hem gülümseten hem de derin derin düşündüren bazı sloganlar:

  • Verdiğiniz rahatsızlık nedeni ile açamıyoruz.
  • Verdiğiniz rahatsızlık nedeniyle kapalıyız…
  • Yaşama seyirci kalmayın.
  • Yaşama da bir -hafta- şans verin. Bu hafta TV'nizi kapatın
  • Ben özgürüm, TV tutsağı değilim.
  • Tv olmadan da yaşam var.
  • Televizyonu kapa, gözünü aç.
  • Celladını alt edemeyen insan ona aşık olur.
  • Televizyon yoğun bakım ünitesi değildir, onsuz da yaşanır.
  • Başkalarının programına değil kendi programınıza bakın.
  • Televizyonunu kapat yaşamı aç.
  • Kumandana sahip ol.
  • Geçici süre kapalıyız.
  • Yıl boyu verdiğin rahatsızlıktan dolayı 1 hafta bakımdayız.
  • Kendi programınıza bakın.
  • Kapatıyorum öyleyse varım...

Tüm bu yapılanlar tabii ki güzel şeyler, ama yeterli olduğunu düşünmek mümkün değil. Daha fazla toplumsal destek, daha fazla katılım gerekiyor. Bu nedenle bu yıl biz de kar amacı gütmeyen bir gönüllü kuruluş olan Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi olarak bu haftayı gündemimize aldık ve İngiltere'de faaliyet gösteren "white dot" adlı kuruluşla irtibata geçtik. White dot'ın deneyimlerinden yaralanarak hazırladığımız programı önümüzdeki hafta sizlerle paylaşmayı umuyoruz.

Okullarda yükselen şiddet ile Kurtlar Vadisi ve benzeri TV dizileri arasındaki ilişkilerin dillendirildiği bu günlerde bizim resmi makamlarımız için de "TV kapatma haftası" iyi bir fırsat.
Umarım sivil toplumu, gönüllü kuruluşları ve basını da yanlarına alarak tüm dünya ile aynı anda bu fırsattan yararlanırlar.

------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Cuma, Nisan 07, 2006

KONYA'DAKİ YAYA ÜST VE ALT GEÇİTLERİNİN BEDENSEL ENGELLİLER İÇİN UYGUNLUK DURUMU


Oktay Sarı, Fatih Kara, Nazmi Zengin
Toplum Sağlığı Araştırma Ve Geliştirme Merkezi

AMAÇ: Bu çalışmada Konya şehir merkezinde bulunan yaya üst ve alt geçitlerinin, bedensel engellilerin geçişine uygun olup olmadığının değerlendirilmesi amaçlanmıştır.

YÖNTEM: Konya şehir merkezinde 5 yaya üst geçidi ile 1 yaya alt geçidi bulunmaktadır. Hepsi de Selçuklu ilçesi sınırları içerisindedir. Yaya geçitlerinin basamaklarının genişlik, uzunluk ve dik yüzünün uzunluğu ölçüldü.

BULGULAR: Yaya geçitlerinden ölçülen değerler aşağıdaki tabloda belirtilmiştir. Üst ve alt geçitlerin hiçbirinde bedensel engellilerin geçmesi için asansör bulunmamaktadır.

Geçidin adı-Basamak genişliği (cm)-Basamak uzunluğu (cm)-Basamak dik yüzünün uzunluğu (cm)
Aydınlıkevler Gazeteci Orhan Samur Üst Geçidi-271-29-19
Sanayi Üst Geçidi-285-32-16
Eski Otogar Üst Geçidi-122-30-18
Doğumevi Üst Geçidi-132-30-17
Kerkük Caddesi Üst Geçidi-150-27-16
Yeraltı Çarşısı Alt Geçidi-252-30-18

SONUÇ: Şehir yapılanmasında bedensel engellilerin düşünülmemesi, sağlıklı şehirlerin oluşumunun önünde bir engeldir. Şehirleşmede 'hak' kavramı yeni yeni oluşmaktadır. Şehir imkânlarından engellilerin de yararlanma hakkı henüz belediyeler tarafından özümsenmemiştir. Konya'da son birkaç yılda yapılan kaldırımlarda, özellikle Nalçacı caddesi ve Hastane caddesinde, bedensel engellilerin çıkabileceği standartlar yakalanmaya çalışılmıştır. Fakat şehir geneli göz önüne alındığında kat edilecek mesafenin çok fazla olduğu gözlenmektedir. Yaya üst ve alt geçitlerinde asansörün bulunması engelliler için bir ihtiyaçtır. Asansör kullanımının suiistimal edilmemesi için engellilere verilecek bir kart ile sorun çözümlenebilir. 2005 yılında yapılan Kerkük Caddesi Üst Geçidi'nde bile asansörün düşünülmemiş olması oldukça düşündürücüdür. Pek çok gelişmiş ülkede, umuma açık yerlerin ve binaların özürlülere yönelik olarak düzenlenmesini sağlayan yasal düzenlemeler mevcuttur. Japonya'daki yasal düzenlemeye göre merdivenlerin genişliği en az 150 cm, uzunluğu 30 cm ve dik yüzünün uzunluğu en fazla 16 cm olmalıdır. Asansörü olmayan geçitlerde bu değerler sadece düşük düzeyde bedensel engele sahip olanlar için fayda sağlayacak, diğerleri için hiçbir önemi olmayacaktır. Bu kriterlere göre 6 geçitten sadece 2'si standartlara uygundur. Diğerlerinde kriterlerden en az 1 tanesi uygun değildir. Ayrıca Japonya standartlarına göre merdiven basamağının rengi, dik yüzün renginden farklı olmalı ki, bizdeki geçitlerin hiçbirinde bu husus mevcut değildir. Bedensel engelliler toplumun bir parçasıdır. Ayrıca ülkemizde en sık görülen engellilik şeklidir. Toplumun diğer kesimlerinin sahip olduğu imkânlardan yararlandırılmaları, onlara lütuf değil, bir haktır. Bu hakkı onlara öncelikli olarak tanıyacak olan da belediyelerdir. Konya, nüfus olarak Türkiye'nin 7. büyük şehridir. Mevcut 6 alt ve üst geçidin hiçbirinde asansör bulunmaması, merdiven ölçüleri bakımından da yalnızca 2'sinin standartlara uygun olması, belediyelerin henüz bedensel engelli bireylerin varlıklarından tam olarak haberdar olmadıklarını göstermektedir.

Çarşamba, Nisan 05, 2006

VE SONUNDA BULDUM VATANIMI

Attila Jozsef

Ve sonunda buldum vatanımı
Gömüldüğümde-eğer gömülürsem-
Mezar taşıma adımın
Dosdoğru yazılacağı toprağı

Bu toprak alacak beni kollarına
Fırlatılmış bir sadaka kutusu gibi
Nasılsa kimse istemiyor artık
Savaş günlerinden kalma meteliği

Ya da demirden yüzüğü, üstünde
Yeni dünya, özgürlük ve vatan yazan
Yasalarımız hala savaşa teşne
Altın yüzüklerse tercihe şayan

Yanlız kaldım uzun zaman
Ziyaretime geldi sonra kalabalıklar
Kalsalardı sevinecektim ama
Sen yanlız yaşarsın deyip bıraktılar

İşte böyle yaşadım boşuboşuna
Benim bunu ilk açık eden de
Öylesine rezil rüsva ettilerki beni
Şimdi ölümüm bile beyhude

Ömrümce denedim hep
Feleğin çarhına direnmeyi
Zarar verdiğimden çok
Zarara uğradım yazık ki

İlkbahar iyidir, yaz da
Sonbahar daha iyidir, ama kış en iyi
Başkaları için bir aile ve ev uğruna
Terketmişsen tüm ümitlerini
Türkçeleştiren: N. Zengin

Cuma, Mart 31, 2006

“MERDİVEN ŞAİRİ”NİN HASTALIĞI

Nerede bir merdiven görsek“Ağır ağır çıkacaksın bu merdivenden” mısraını hatırlamayanımız var mıdır ? Hatırlarız hatırlamasına ama, şiirdeki merdivenin hayatiçin bir metafor olarak kullanıldığını es geçeriz çoğunlukla.

Her ne kadar yazımıza bir mısrası ile giriş yaptıysakda burada Ahmet Haşim’in şiirinden değil hastalığından bahsedeceğiz kısaca. “Şairlerin en garibi”ni merdivenin son basamağına, yani ölüme götüren hastalığından…

Hikayenin belgelerde yaşayan ilk delili 31 Mart 1932tarihli bir mektupta yer alır. Ahmet Haşim, AbdülhakŞinasi Hisar’a yazdığı mektupta “ …birden gayet ağırhastalandım. Bir akşam kalbimin tamamen durmasına birşey kalmamıştı.” der. Aynı mektuptan doktorların hemen kan almak suretiyle Haşim’in nefesinin kesilmesini önlediklerini anlıyoruz. Haşim tedavi ile akut devri biraz geciktirdiğinin farkındadır ama kalbine güveni sarsılmıştır: “Şimdi göğsümün altında anbean durmasını beklediğim müz’iç bir şey, işe yaramaz bir kalp taşıyorum.” Haşim İstanbul’da bir süre perhiz vb. usullerle tedavi edilmeye çalışılır ancak “ölümden beni kurtarmış olan dostlarım ve yüksek kıymetli doktorlarım” dediği İhsanRifat ve Fazıl Şerafeddin(Bürge)’in tedavileri başarılı olmaz. Hergün başka sorunlar ortaya çıkmaya başlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na yazdığı 19 Eylül1932 tarihli mektupta “sol tarafımda küçük birzatülcenp keşfedildi.” demekte ve bir haftaya kadar Frankfurt’a gideceğini bildirmektedir.

Gerçekten de bir hafta sonra “rüzgarlı, karanlık birsonbahar gecesi” Sirkeci’den trene biner Haşim. MenzilAlmanya’nın Frankfurt şehrindeki Prof. Volhard’ın kliniği, amaç ise “İstanbul’da tedavisi kısmen yapılan böbrekler”i hakkında Volhard’ın fikrini almaktır. Ahmet Haşim’in Frankfurt’ta yaşadıkları, gördükleri, düşündükleri ve en çok da hissettikleri dönüşünde önce Milliyet gazetesinde tefrika edilir, sonra da kitap olarak basılır. “Frankfurt Seyahatnamesi” adını taşıyan bu küçük hacimli eser gerçekten de türünün güzel örnekleri arasında sayılmakla birlikte o döneminTürk tıbbına yönelik keskin bir hicvi de barındırmaktadır.

Seyahatname’nin 2 Kanun-ı sani 1933 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan “Hasta” başlığını taşıyan bölümünde Haşim şöyle der: "Hasta telakkisi bizde ve orada ne kadar biribirinden ayrı şeylerdi! Bizde hasta cezalandırılması lazım bir kabahatli ve her türlü cefalara layık bir mücrimdir. Nabzınız fena attı mı, hararetten yüzünüzün derisi azıcık kızardı mı, hemen zalim çehreli fen ve cellat suratlı şevkat başucunuzda iki zebani gibi dikilir. Tatsız tuzsuz yemekler yutmak, iğrenç mayiler içmek, kapalı odalarda günlerce mahbus kalmak, kalın hırkalar giymek, korkunç kuşaklar sarmak ve başında yığın yığın sargılar taşımak gibi işkencelere bizde ‘tedavi’ ismi verilir. Bu anlattığımız hasta kılığıyla sahneye çıkacak bir adam seyircileri kahkaha ile güldürmekten emin olabilir.(…) Denilebilir ki bizde bin sene evvel ‘hasta’ ne ise, bugün de hasta odur. Kağnı gibi hasta da hiç bir tekamüle mahzar olmamıştır.”

Haşim, Türkiye’deki tıp uygulamalarından şikayetçidir ama bu şikayeti uğradığı bir hazakatzedeliğe falan bağlamak yanlış olsa gerek, çünkü yukarıda adları geçen İhsan Refik ve Fazıl Şerafeddin’den başka Nuri Fehmi (Ayberk), Kemal Cenap, Neş’et Ömer(İrdelp) gibi zamanın namlı doktorları da şairin tedavisi için adeta seferber olmuşlardır. Kanaatimiz odur ki yukarıdaki eleştiri dolu satırlar onun hırçın karakterinin bir yansımasıdır. Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi “Haşim yalnız herkesle değil, ara sıra kendi kendisiyle de bozuşur bir adamdır”. “Hasta” başlıklı yazı da onun hekimlerle bozuştuğu bir anın eseri olsa gerek!

İstanbul’a dönen Haşim’in morali bozuktur. Kendi tabiriyle “physiologique bir joie” içinde yaşayan şair artık yoktur. Sağlığı ne uzun uzun yazmaya, ne de resmi görevlerini yerine getirmeye uygun değildir. Onabir parça rahat ve sükun veren Strofantin adlı ilacı İstanbul’un altını üstüne getirtmesine rağmen bulduramamış, Frankfurt’taki hastane masraflarını ancak Falih Rıfkı Atay’ın yardımıyla ödeyebilmiştir. Yakup Kadri ve eşine yazdığı 10 Ocak1933 tarihli mektupta “...ben iyileşemiyorum. İnsanı ölmekten alıkoyan ve bir yarım hayat içinde bunalmış bırakan tıbba lanet ediyorum” der.

Yalnız yaşadığı evinde bakımsız kaldığı için bir ay süreyle Alman Hastanesi’ne yatırılırsa da yapılacakbir şey kalmadığı için “haliyle taburcu” edilir. Haşim, Kadıköy Bahariye Caddesi’ndeki Belvü Apartmanı’ndaki evinde gün be gün tükenmektedir. Ve nihayet 4 Haziran 1933 günü emr-i Hak vaki olur, cenazesi Eyüp’teki aile mezarlığına kaldırılır.

“Gün bitti. Ağaçta neşe söndü
Dallar ateş oldu. Kuş da yakut”
-------------------------------------------------------
Kaynaklar:
Ayvazoğlu B. Ömrüm Benim Bir ateşti. Ötüken Yayınları, İstanbul, 2002.
Haşim A. Bütün Eserleri IV. Dergah Yayınları, İstanbul, 1991.
Haşim A. Bütün Şiirleri. 2. baskı, Dergah Yayınları, İstanbul, 1994.
Özpalabıyıklar S. Eğlentisiz iki gömme töreni. Kitap-lık; 10(61):8-9; 2003.

Perşembe, Mart 30, 2006

TIBBİ YAYINLARDA ETİK İHLALLERİ

Etik günlük yaşamımıza giderek daha çok kullanılan bir sözcük. Kullanımdaki bu artış ne yazık ki etiğin toplumsal yaşamımızda daha önemli hale gelmesinden değil de “etik-dışı” işlerin daha çok yapılmasından ve yaygınlaşmasından kaynaklanıyor. Üstüne üstlük bu etik-dışı işler anında medyaya yansıtılarak gerçek bağlamından kopartılmakta, bazen politik kavgaların konusu haline getirilerek kökenleri, nedenleri ve çözümleri irdelenmemektedir.

Tıptaki baş döndürücü gelişmeler ve bunların yayınlanarak tıp camiası ile paylaşılması son
yıllarda bu alanda çok önemli etik sorunların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Tıp, toplumla çok iç içe bir bilim ve sanat alanı olduğu için bu sorunlar sadece tıp camiasının değil tüm toplum kesimlerinin ilgisini üzerinde toplamıştır.

Etik-dışı bir tıbbi yayın milli servetimiz olan araştırma fonlarının heba edilmesine, tıp camiasının ve toplumun yanıltılmasına, bilimin ilerlemesine ve bireylerin bu ilerlemeden yararlanmasına engel oluşturmaktadır. Örneğin herhangi bir ilaçla ilgili etik-dışı bir yayın yapılmış olsun. Bu yayına temel olan verilerin elde edildiği çalışma için toplumun kaynakları israf edilmiştir. O alanda çalışanların maaşları vb. giderleri de toplum tarafından ödenmektedir. İlacın yanlış tanıtılması tıp camiasını yanıltacak ve sonuçta A ilacının uygulandığı kişiler olumsuz yönde etkilenecek, tedavileri gecikecek ya da yan etkiler nedeniyle ciddi sorunlar ortaya çıkacaktır. Tıp bilimine ve hekimlere duyulan güvenin sarsılması da işin cabası…

Tıbbi Yayınlarda Etik İhlali Türleri

• Haksız imza
• İntihal
• Uydurmacılık
• Yinelenen yayın
• Dilimleme
• Yanlı kaynak seçimi
• Yanlı yayın

Haksız imza

Bilimsel bir yayında yazarlığı hak etmeyenlerin yazar olarak gösterilmesi(armağan yazarlık), hakkı olanların ise yazarlar arasına alınmaması hiç de az rastlanmayan durumlardan. Oysa Uluslararası Tıbbi Dergi Editörleri Komitesi(ICMJE)’ye göre bir makalede yazar sayılabilmek için a) çalışmanın planlanması ve tasarımına ya da verilerin analizi veya yorumlanmasına katkıda bulunmak, b) makaleyi yayını hazırlamak veya içeriğine önemli düşünsel katkı yapacak biçimde düzeltmek, c) makalenin yayınlanacak son biçimini onaylamak şarttır. Sadece veri toplamak, finans sağlamak, bölüm başkanı olmak, çalışma grubunu denetlemek yazarlık için yeterli değildir. Armağan yazarlık akademik yükseltmelerde yardım beklentisi, camiada tanınmış kişilerin yazarlar arasında olmasının yayının kabul şansını arttırması gibi nedenlere bağlanabilir. Bazen de yazarlar yayın ve atıf sayılarını arttırmak için anlaşarak birbirlerini yazarlar arasına koymaktadır. Amaç ne olursa olsun, hak etmeyenlerin yazarlar arasına alınmasının ya da hak edenlerin yazarlar arasına alınmamasının tıbbi yayın etiği ile bağdaşmadığı açık.

İntihal

Son aylarda basın organlarında giderek daha çok gündeme gelen intihal, aşırma ya da korsanlık olarak da bilinir. İntihal kısaca daha önce yapılmış bir yayının tümünün ya da bir kısmının kaynak göstermeksizin alınarak kendi yayınıymışçasına yeniden yayınlaması olarak tanımlanabilir. Bu etik-dışı davranışın eskiden kaynaklara ulaşmanın zor olduğu dönemlerde daha yaygın olduğu, günümüzde ise iletişim teknolojisindeki gelişmelerle yayınlara erişimin çok kolaylaşmasıyla birlikte azaldığı sanılıyor. Saygın bir uluslararası tıp dergisinde yayınlanan bir derlemenin kaynaklar arasında dahi anılmadan neredeyse tıpatıp bir çeviri ile Türkçe bir dergide yayınladığı ulusal gazetelere dahi aksetmiş üzücü bir intihal olayı olarak hala hafızalarımızda…

Uydurmacılık

Son yıllarda Batı’da “dry-lab” ya da “desk research” olarak da adlandırılan uydurmacılık gerçek olmayan verileri ve sonuçları yayınlamak olarak tanımlanabilir. Hekimleri uydurmacılığa iten faktörlerin başında akademik yükseltmeler için gerekli olan “yayın yapma baskısı” gelmektedir. Araştırma imkanları yetersiz olduğu halde kariyerinde hızla ilerlemek isteyen, kurumlarınca yeterli araştırma eğitimi verilip denetlenmeyen kişilerin bu yollara tevessül etme ihtimali ne yazık ki yükselmektedir.

Size çok şaşırtıcı gelebilir ama, uydurmacılığa çok ciddi kuruluşlarda ve bilimsel dergilerde dahi rastlanabiliyor. İşte bu konuda bilim etiği derslerinde anlatılan en ünlü örnek! Yıl: 1983. Yer: Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi. Aktör: Ünlü kardiyolog Dr. Eugene Braunwald’un Kalp Araştırmaları Laboratuarı’nda çalışan Dr. John Darsee. Dergi: Dünyanın en saygın tıp dergilerinden New England Journal of Medicine. Olay: Dr. Darsee’nin NEJM’de yayınladığı bir dizi makalede hastalar üzerinde yapıldığı belirtilen deneylerin bilgisayar ortamında uydurulduğu anlaşıldı ve bu yayınlar tıp literatüründen geri çekildi. Dr. Darsee ile birikte çalışanlar zan altında kaldılar ve çok sıkıntılı günler geçirdiler. Kalp Araştırmaları Laboratuarı aylarca bilimsel çalışmalarla değil Dr. Darsee sorunuyla uğraştı. ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) verdiği tüm proje desteklerini geri ödettirdi.

Yinelenen Yayın

Aynı verilerin ve sonuçların birden çok makale olarak yayınlanması da etik-dışı bir davranış. Bir makaleyi farklı dillerde yayınlamak da bu türe girer. Birçok tıp dergisi yayınlayacakları makaleler için tüm yazarların imzaladığı belgeler alarak, aynı zamanda “telif hakkı ihlali” de olan bu durumun önüne geçmeye çalışmaktadırlar.

Dilimleme

İlk bakışta çok masummuş gibi görünen ya da çoklu yayınla karıştırılan bu yöntemde yazarların tek bir çalışmadan elde ettikleri verileri ve sonuçları yapay olarak bölüp birden fazla çok makale halinde yayınlamaları söz konusu. Aynı hastalara yapılan birden fazla işlemin sonuçları normalde bir makale halinde yayınlanması gerekirken, her işlem için ayrı bir makale yazılarak aynı ya da farklı dergilerde yayınlanması bölerek yayınlamaya örnek olarak verilebilir.

Yanlı Kaynak Seçimi

Bazı araştırmacılar çalışmalarını yayınlarken bilinçli veya bilinçsiz olarak sadece kendi sonuçlarını destekleyen makaleleri kaynak gösterip aksi yöndeki makaleler için “üç maymunlar”ı oynayabilmektedirler. Halbuki makalenin “Tartışma” kısmında konuyla ilgili destekleyici veya aksi görüşteki makalelerin anılması ve bunların “Kaynaklar” kısmında da bildirilmesi dürüstlüğün bir gereğidir. Makaleyi okuyanların objektif bir değerlendirme yapmasını engelleyen bu tutum makalenin hakemlerce değerlendirilmesi aşamasında fark edilip editöre bildirilmesi sorunun tek çözümü gibi görünüyor.

Yanlı Yayın

Çağımızda bilimsel araştırmalar için bazen akıl almaz diye tanımlanabilecek kadar büyük finansmana gerek duyulduğunu, bu nedenle de birçok araştırmanın ancak tıbbi ilaç ya da gereç firmalarının vereceği destekle gerçekleştirilebildiğini hepimiz bilmekteyiz. Firma desteğiyle gerçekleştirilen araştırmaların yansızlık içinde yürütülüp yürütülmediği, araştırıcıların kişisel bir çıkar sağlayıp sağlamadığı akıllarda daima bir soru olarak kalmaktadır. Tıp dergilerinin yazarlardan araştırmayı destekleyen ticari kuruluşlar ile aralarında hiçbir çıkar ilişkisi olmadığını belirten yazılı belge istemeleri Batı’da artık gelenekselleşmiş bir uygulama haline gelmiştir. Oysa ülkemizde bazı hekimlerin tıbbi ilaç-gereç firmalarından etik olup olmadığına dikkat etmeden çeşitli imkanlar sağlamalarının adeta bir “başarı” sayılabildiği üzüntüyle müşahede edilmektedir.

Peki bu kadar çok türü olan tıbbi yayınlarda etik ihlallerinin önüne nasıl geçilecek?

Kuşkusuz her şeyin başı sağlık. Sağlık alanında sağlıklı yayınlar yapılmasının temel şartı da eğitim. Daha tıp fakültesi yıllarından başlayan ve sadece teoride kalmayıp öğretim üyelerinin bizzat örnek olduğu bir etik eğitimi tıbbi yayınlardaki etik ihlallerini en aza indirecektir. Tabii ki bu orta ve uzun vadede sonuç verecek bir öneri. Kısa vadede ise çok yayın yapmanın değil kaliteli yayın yapmanın önemine vurgu yapılması, etik ve disiplin kurullarının hakkıyla çalıştırılması bir çok ihlalin daha teşebbüs aşamasında önüne geçecektir.
-------------------
Selçuk BAKIŞ Dergisinde yayınlanmıştır( Mart 2006)

Salı, Mart 28, 2006

TOPLUM SAĞLIĞI ARAŞTIRMA ve GELİŞTİRME MERKEZİ’NDEN “VEREMİ DURDURUN” ÇAĞRISINA DESTEK

Dünya Sağlık Örgütü öncülüğünde tüm dünyada başlatılan “Veremi Durudurun” çağrısına bir çok uluslararası kuruluşla birlikte ülkemizden de Konya’da faaliyet gösteren Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi destek verdi.

24 Mart Dünya Verem Günü’nde başlatılan kampanyanın çağrı metni Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi’nce Türkçe’ye çevrilerek basınla paylaşıldı.

VEREMİ DURDURUN ÇAĞRISI (THE CALL TO STOP TB)

Dünyadaki tüm liderleri, hükümetleri, örgütleri, sivil toplumu, birlikleri ve bireyleri “Veremi Durdurmak İçin Küresel Plan 2006-2015”i desteklemeye, finanse etmeye ve gerçekleştirmeye davet ediyoruz.

ÇÜNKÜ her yıl yaklaşık 2 milyon kişi veremden ölmekte, 9 milyon kişi verme yakalanmakta ve verem mikrobu dünya nüfusunun üçte birini enfekte etmektedir.

ÇÜNKÜ verem Afrika ve Avrupa bölgesinde küresel bir pandemi ve acil hastalıktır.

ÇÜNKÜ verem HİV/AIDS’le birlikte halkı en çok öldüren hastalıktır ve çoklu-ilaca dirençli verem türleri küresel bir tehdittir.

ÇÜNKÜ verem tedavi edilebilir bir hastalıktır.

ÇÜNKÜ Veremi Durdurun stratejisi sonuç vermektedir.

ÇÜNKÜ verem önümüzdeki 10 yılda 14 milyon hayat daha kurtarılacaktır.

ÇÜNKÜ veremli insanları tedavi etmek ve iyileştirmek bu hastalığın yayılmasını önler, yoksulluğu azaltır, sağlık sistemlerini güçlendirir.

ÇÜNKÜ veremi durdurmak için acilen yeni aşılara, ilaçlara ve teşhis yöntemlerine ihtiyaç vardır.

ÇÜNKÜ verem tedavisine ulaşmak bir insan hakkıdır.

ÇÜNKÜ şimdi eyleme geçersek 2050 yılında verem yok edilebilir.

YUKARIDA SAYILAN 10 NEDENDEN DOLAYI, biz kendimizi eylemlerimiz yoluyla veremsiz bir dünyaya adıyoruz.

VEREMİ DURURUN – HAYATLARI KUTARIN
------------------------------------------------------------------------------------------------

Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Başkanı Dr. Nazmi Zengin 24 Mart Dünya Verem Günü dolayısıyla şunları söyledi:

I. Dünya Savaşı ve peşinden gelen İstiklal Savaşı yıllarında ve hemen sonrasında vereme çok sayıda kurban verdik. Dedelerimin de bu kurbanlar arasında olması “verem”i benim için çok özel bir hastalık kılmıştır. Verem savaşı silahlı savaşlardan çıkan ülkemizin sağlık alanında verdiği en büyük savaş olmuştur. Bu savaşı başarıyla yürütmemizde kuşkusuz yeni ilaçların keşfi ve sağlık çalışanlarımızın üstün gayretleri etkili olmuştur. Ama bence daha da önemli olan, bu günlerde belki çok olağan sayılan ama henüz cumhuriyete yeni kavuşmuş bir toplum için fevkalade ileri adım sayılması gereken sivil toplumun verem savaşına katılmasıdır. Bu bakımdan Verem Savaş Dernekleri bugünün sağlık politikalarını yapanların da göz önünde bulundurması gereken muazzam bir örnektir.

Kısa süre önce Dünya Sağlık Örgütü 2004 yılına ait küresel verem verilerini yayınladı. Buna göre Türkiye’de 2004 yılı içinde 20 bine yakın yeni verem vakası saptandı. Böylece veremli sayımız 32 binleri aştı. 2004’te vereme verdiğimiz kurban sayısı ise dört bine dayandı. Bu verem savaşı alanında örnek gösterilen bir ülke için çok dramatik bir geriye gidiştir.

Yerel gazete haberlerine göre ise verem ülke genelinde olduğu gibi Konya’da da yayılma eğilimi gösteriyor. Konya’da verem hastası sayısında son 5 yılda yüzde 30 oranında artış olmuş. Bunda aşılama programında oluşan zaafiyet yanı sıra yaşanan ekonomik krizler, aile yapısının çözülmesi, göç, safahat hayatının artması gibi faktörler etkili olmuştur. Burada göz ardı edilmemesi gereken bir nokta da nokta şudur. Evet, verem yoksullarda, olumsuz şartlarda yaşayanlarda daha sık görülür ama sadece böyle kişilerde görülmez. Zenginlerde de görülebilir verem, hatta doktorlarda da.

Geçenlerde veremle ilgili bir dernek kurarak kamuoyunun dikkatini bu hastalığa çeken Dr. Mehmet Cenk Deliküçük kendisi vereme yakalanmış ve fevkalade zorluklar çekerek bu hastalığı yenmeyi başarmış ve şu anda kendisini veremle savaşa adamış bir meslektaşımdır. Bizzat tanıdığım verem hastası doktorlar olmuştur. Bunlardan biri vereme yatkınlığı olan bir aileden gelen bir doktor hanımdı. Daha sonra göğüs hastalıkları uzmanı oldu ve veremle savaş ordusuna katıldı. Bir başka meslektaşım ise askerlik hizmetini yaparken yakalanmıştı bu hastalığa. Kendi teşhisini kendisi koymuş ancak şikayetlerinin ciddiyetini bir türlü kabul ettirememişti diğer hekimlere. Bu yüzden hastalığının tedavisi gecikmiş, uzun süren bir mücadeleden sonra yakasını bu hastalıktan kurtarabilmişti.

Su uyur düşman uyumaz diye bir atasözümüz vardır. Verem de uyumaz. Uyanık olalım. Çocuklarımızın aşılarını ihmal etmeyelim. Verem kuşkusu varsa hemen verem savaş dispanserlerine ve göğüs hastalıkları kliniklerine başvuralım. Unutmayalım ki verem tedavi edilebilir bir hastalıktır ve tüm tedavi giderleri devlet tarafından karşılanmaktadır.

Cumartesi, Mart 11, 2006

14 MART DÜŞÜNCELERİ-II

MECBUREN MECBUREN MECBURİYETTEN

Cumhuriyet döneminde ülkemizin yetiştirdiği en büyük ozanlardan olan Hasan Hüseyin bir şiirinde şöyle demektedir:

"Öyle geliyor ki bana
İsteyerek gitmezse eğer
Cennet bile sürgün gelir insana"


Bu dizeleri sizlere aktarmamın nedeni kamuoyunda son günlerde yoğun bir biçimde tartışılan bir konu, 27 Mart 2002 tarihinden itibaren mecburi ya da zorunlu hizmetin yeniden uygulamaya konması konusudur. Bu ülkede herkes bilir ki hekimlerin topluma hizmet sevdaları her zaman kazanma hırslarının kat kat önünde olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu nedenle mecburi hizmete karşı çıkışımızı «büyük merkezlerde kalıp çok kazanma» hırsına bağlamak gibi ucuz teoriler üretenlere cevap bile vermeye değmez. Hekimlerin karşı çıktığı şey ülkemizin şu ya da bu köşesinde hizmet vermek değildir. Hekimlerin karşı çıktığı şey yeterli alt yapı oluşturulmadan, aracı gereci, tıbbi sekreteri, hemşiresi, ebesi sağlanmadan, sadece hekimlerin kuş uçmaz kervan geçmez diye tabir edilebilecek yerlere tayin edilmeleridir. Sadece tıbbi alt yapı ve personelin sağlanması da yetmez, ülkenin en uzun ve en pahalı eğitimini yaptırdığınız gençleri oy avcılığı amacıyla ekmek çıkaran fırını, gazete getiren bir ulaşım aracı olmayan bir köye göndermek onu heder etmek demektir. Bu hem o genç hekime hem de bu aziz millete yapılmış bir kötülüktür. Özetle, biz hekimler gerekli koşullar sağlandığında bırakın bu ülkeyi, dünyanın en ücra köşelerinde bile hizmete hazırız ancak ne zaman kaldırılıp ne zaman uygulamaya konulacağı belli olmayan bir mecburi hizmet baskısı altında siyasilerin şamar oğlanı olmayı asla kabul etmiyoruz.

BENİM OĞLUM BİNA OKUR


Tıp fakültelerinde eğitim hala standardize edilebilmiş değildir. Bunun en başta gelen nedeni kurumlar arasında imkanlar ve anlayışlar bakımından büyük farklılıklar olmasıdır. İmkan ve anlayışları kolayca standardize etmenin mümkün olmaması, hatta gerekli bile olmaması, nedeniyle biz şu soruya ortak bir cevap bulabilirsek en önemli adımı atmış olacağız diye düşünüyorum. Sorumuz" Hekimi ne amaçla yetiştiriyoruz?" sorusudur. Bu soruyu hem idealleri hem de gerçekleri göz önüne alarak cevaplamak zorundayız. Sadece idealleri göz önüne aldığımızda hayalci, sadece gerçekleri göz önüne aldığımız da ise ufuksuz bir hekim tipi yetiştirmiş oluruz. Bizim oda olarak görüşümüz sahada kullanabileceği çağdaş tıbbi bilgiler yanı sıra kendini, toplumunu ve dünyayı tanıyan, gelişmeye açık pratisyen hekimler yetiştirilmesidir. Pratisyen hekimliği uzman hekimliğin az gelişmiş ya da ilkel bir türü olarak gören, gösteren ve halkımıza öyle yansıtan bir anlayış kendisi az gelişmiş ve ilkel bir anlayıştır. Hekime toplumdaki onurlu yerini yeniden kazandırmak istiyorsak, sağlık alanındaki sorunlarımızı en aza indirmek istiyorsak ilk yapmamız gerekenlerden birinin bu anlayışı düzeltmek olduğunu düşünüyoruz. Bu amaçla toplumumuzun sağlık sorunlarından öncelikli olan ne ise onu merkeze alan, çağdaş eğitim ve öğrenim biliminin verilerinden yararlanan bir eğitimi programı tüm tıp fakültelerimizde benimsenmelidir.

Tıp eğitimi konusunda dünyada yıllardan beri var olan arayışlar geç de olsa ülkemizde de yansıma bulmuş değişik tıp eğitimi anlayışları uygulanmaya hatta tıp fakültelerinde tıp eğitimi anabilim dalları kurulmaya başlanmıştır. Bu olumlu bir gelişme olmakla beraber her fakülteye bir tıp eğitimi anabilim dalı kurulması bürokrasiyi arttırmak ve kadro işgal etmekten öte fayda sağlamayacaktır. Bu uygulamanın yerine Yüksek Öğretim Kurumu bünyesinde kurulan ve tüm tıp fakültelerindeki öğretim üyelerini gerektiğinde yüz yüze ama daha çok uzaktan eğitim ve sınama yöntemlerini kullanarak eğiten bir kuruluşun daha etkili olacağı düşüncesindeyiz.

DİL YARESİ

Daha önceki yazımızda değindiğimiz üzere Tıphane-i Amire adı verilen "modern anlam"daki ilk tıp okulumuzun eğitim dili Fransızca idi. Zaman içinde, özellikle de cumhuriyet döneminde tıp dilimizin Türkçeleşmesi için yoğun çaba harcanmıştır. Son yıllarda ülkemizde bırakın tıp dilimizdeki yabancı kelimelerin kat kat artmasını yeniden yabancı bir dilde tıp eğitimi gündeme gelmiştir. İmparatorluk döneminde ve henüz kurulmakta olan bir tıp fakültesinde yabancı dille eğitim bir noktaya kadar anlaşılabilir bir şeydir ancak gerek askeri gerekse kültürel alanda her türlü fedakarlığa katlanarak kurtuluş savaşı vermiş, kendi dilinde tıp eğitimini yerleştirmiş bir millete yüz küsur yıldan sonra tekrar yabancı bir dilde tıp eğitimi verilmeye başlanması ve üniversitelerimizin yabancı dilde tıp eğitimi veren fakülte açmak için adeta yarışa girmeleri kabul edilemez bir şeydir. Bu söylediklerimizden asla yabancı dillerin öğrenilmesine, o dillerde yazılmış eserlerden yararlanılmasına karşı olduğumuz anlaşılmamalıdır. Bizim karşı olduğumuz şey yabancı dil öğretimi değil, yabancı dille öğretimdir. Takdir edersiniz ki bu tutum milli benliğe ve bağımsız devlete duyulan saygının bir gereğidir.

ODASINA VARDIM

Tabip odalarının etkinliği günden güne daha da azaltılmaktadır. Bunda en büyük rol ülkemizin olağan üstü bir dönemden geçtiği bir dönemde kamuda çalışan hekimlerin tabip odalarına kayıt zorunluluğunun kaldırılmış olmasıdır. Bu olayla kan kaybetmeye başlayan odalarımızın etkinliği hükümetler tarafından çıkarılan her yasa, yönetmelik ya da yönerge ile daha da daraltılmıştır. Tabiplerin insan sağlığı üzerinde çalışmaları nedeniyle üretimden gelen güçlerini yani grev hakkını kullanamamaları meslek örgütümüzün bırakın diğer toplumsal yapılanmalarda söz sahibi olmasını devletin sağlıkla ilgili yapılanmalarından bile dışlanır duruma gelmesine yol açmıştır. Bununla birlikte Türk Tabipleri Birliği ve onun ülke genelinde örgütlenmiş kolları olan tabip odaları yasalarla kurulmuş, yasal kuruluşlarda temsil hakkı olan tek ve en eski hekim kuruluşu olma özelliğini sürdürmektedir. Yine Türk Tabipleri Birliği ve Tabip odalarımız maalesef tahsil etmekte fevkalade güçlük çektiğimiz üyelik aidatlarından başka bir gelir kaynağı olmadığı halde ücretsiz dağıtılan tıp dergileri çıkarmaya, mezuniyet sonrası eğitim toplantıları yapmaya ve her zeminde hekimlerin özlük haklarını savunmaya gayret göstermektedir. Bu nedenle ancak Türk Tabipleri Birliği ve Tabip Odaları çerçevesinde dayanışmamızı ve örgütlü demokratik mücadelemizi devam ettirmekle daha iyi bir hekimlik ortamına ve özlük haklarına kavuşmamız mümkün olacaktır.

Tabip odalarımıza meslektaşlarımız ve halkımız nezdinde itibar kaybettiren bir durum da odaların siyasetle uğraştığı iddiasıdır. Ne yazık ki bazı illerdeki oda yöneticilerimiz en azından görünüşte bu suçlamaya haklılık kazandıracak eylemlerde bulunmakta, basın ve yayın organlarına beyanatlar vermektedirler. Bununla birlikte hekimlerin toplum sorunlarıyla iç içe yaşayan, sadece bireysel sağlık sorunlarıyla değil de halk sağlığı sorunlarıyla da uğraşan insanlar oldukları göz önüne alınırsa ülkemizde var olagelen her sorunda tabip odalarının da söz söyleme hakkının olduğu hatta bunun bir hak değil vazife olduğu anlaşılacaktır. Dünyada bunca zenginliğe,kaynağa, üretime ve bilgi birikimine rağmen açlığa, yoksulluğa, cehalete, eşitsizliğe mahkum insanlar varsa ve hekimlerin bunlara öfke duymaları siyaset yapmaksa hekimler tabii ki siyaset yapacaklardır. Hekimlerin dünyayı saran terör çılgınlığı ve onun kadar acımasız olan savaş çığırtkanlığı bahane edilerek gündelik toplumsal yaşamın, var olan demokratik hayatın daraltılmasına karşı çıkmaları siyaset yapmaksa hekimlerin bu sorumluluktan kaçamayacakları aşikardır. Toplumsal sorunlarla bu kadarcık bir ilgilenmeyi olumsuz anlamda siyasetle uğraşmak olarak görüp aşağılarsak, esasında toplumsal sorunları bir uzlaşma zemininde çözme sanatı olan siyaseti toplumun sadece belli gruplarına havale edersek, o zaman rejimimizin adı demokrasi olmaktan uzaklaşır; ortaya Nazi Almanyasına, Stalin Rusyasına ya da Mc Carty Amerikasına benzeyen bir ülke çıkar ki bu da ülkemize de milletimize de en büyük haksızlık olur. Bu nedenle yapıcı, üretici siyasetle toplumun her bireyi gibi hekimlerin de, Tabip Odalarının da yasal sınırlar içinde olmak kaydıyla ilgilenmeleri doğal hatta gerekli sayılmalıdır.

Daha güzel 14 Martlarda tekrar birlikte olmak dileğiyle…


Konya-Karaman Tabip Odası Bülteni (Sayı: 16, Mart 2002)nde yayınlanmıştır

14 MART DÜŞÜNCELERİ-I

Eğlendik(?), sevindik(?), rahatladık(?) / Peki ama biz neyi kutladık?

"Ondört Martta biz neyi kutluyoruz?" sorusunu yönelttiğim meslektaşlardan aldığım cevaplar "İstanbul Tıp Fakültesinin kuruluşunu", "Tıbbiye-i Şahane'nin açılışını", "Türk Tabipler Birliği'nin faaliyete geçişini" gibi şeylerdi.

Eminim hepimiz öğrenciyken merak saikiyle ya da hocalarımızdan duymak suretiyle 14 Mart'ta ne olduğunu öğrenmişizdir. Ne var ki yoğun işlerimiz ve "hafıza-ı beşerin nisyan ile malul olması' aklımızdan çıkarmıştır bu bilgiyi, işte özetin özeti bir hatırlatma:

Bin sekizyüzlü yılların ilk yarısıdır... Devrin padişahı II. Mahmud yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye'nin hekim ihtiyacını karşılamak için Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi'den bir okul kurmasını ister. Mustafa Behçet uzun çalışmalardan sonra kadrosunu oluşturur, müfredat belirlenir ve "Zat-ı Şahaneleri" de yer tahsisini yapar. Tıphane-i Amire veya Dar'üt-Tıbb-ı Amire adı verilen "modern anlam"daki ilk tıp okulumuz 14 Mart 1827'de Vezneciler'de Tulumbacıbaşı Konağı'nın üst katında açılır. Bu okulda eğitim süresi dört yıl, eğitim dili ise Franızca'dır.

Özelleştirsek de mi savsaklasak, özelleştirmesek de mi saklasak?

"Hastaneler özelleştirilsin"... işte sağlıkla ilgili sorunların konuşulduğu her ortamda söylenen basma kalıp bir söz. ilk bakışta akla uygun gibi gelen bu sözü biraz irdelediğimizde hastanelerin özelleştirilmesinin özelleştirmeyi kutsayanların kafalarındaki takıntı haricinde neyi çözeceği muallakta kalmaktadır.

Dikkat edilirse insanlarımızı "hastaneler özelleştirilsin"e getiren çoklukla hastane hizmetlerinin iyi yürümemesidir ve bunun en önemli sebebi de birinci basamak sağlık hizmetlerinin gereğince verilememesidir. Dolayısıyla, sağlık ocaklarını/semt polikliniklerini ıslah etmeden, sevk zincirini işletmeden hastaneleri özelleştirmeye kalkışmak devenin kulağındaki sivilceye operasyon uygulamak gibi bir şey olacaktır. Kanaatimce bozuk olan, işlemeyen/işlettirilmeyen birinci basamak sağlık hizmetleri oiduğuna göre özelleştirmeden bir medet umuluyorsa hemen özelleştirtirilmesi gereken yer sağlık ocakları olmalı değil midir?

Bu söz uzar gider... Sonuç olarak söyleyeceğim şudur: "Alt yapı problemlerini halletmemiş ve gelir dağılımını adil hale getirmemiş bir ülkede "özelleştirme"nin her derde deva bir macun gibi sunulması tam anlamıyla "absürd" bir iştir..."

İki yüzü keskin bıçak:Tıbbi ilaç/gereç sektörü ve hekim

Hekimlerin mesleklerini uygulamaları için tıbbi ilaç/gereç sektörünün gerekliliği inkar edilemez. Ne var ki bu sektör artık hekimlere yardımcı olmaktan çıkmış, adeta onları yönlendiren, onları aracı/pazarlamacı olarak kullanan bir konuma gelmiştir. Bir taraftan liberal/kapitalist ekonominin üikemize daha bir yer-leşmesi, diğer taraftan "mantar gibi biten" tıp fakültelerinden yeterli bilimsel ve etik nosyonu almadan mezun olan hekimler... işte size bu durumun sorumlusu gibi görünen iki faktör. "Gibi görünen" diye bilinçli olarak söylüyorum çünkü esas faktör muhtemelen daha "derin"de...

İlaç/gereç sektörü-hekim ilişkilerinin ahlaki bir temel üzerinde yürümediği hepimizin malumu. Bazı hekimlerimizin zaman zaman "birey" olarak tenezzül buyurduğu bu bozuk ilişki biçimine artık ne yazık ki "bilimsel dernek ve kurumlar"ın düzenlediği etkinliklerde de rastlamaya başladık. Kongrelerde, sempozyumlarda reklam/tanıtımlarını doyasıya yapabilen sektör, bu yetmiyormuş gibi bilimsel programın en can alıcı yerine bir "reklam paneli" koydurabiliyor. Bireylerin hatalarından kurumlara göre daha kolay dönebileceğini düşünen bendeniz, bu durumu fevkalade ürkütücü buluyorum.

Reçetesiz ilaç kullanımı ayrı bir hastalık... Bu hastalık hala çok yaygın ve ne yazık ki bazılarını hala "kalfaların çekip çevirdiği eczanelerimiz"de konuya yeterli hassasiyet gösterilmemektedir. Geçenlerde babamın emekli karnesine geçirilmiş çok şık kabın üzerinde şunları okudum: "İlaç yalnız eczanede eczacı tarafından verilir". Burada ifade edilen "doğru"ya itirazımız yok kuşkusuz; fakat "Keşke reçetesiz ilaç alınmaması gerektiğini de vurgulasalardı eczacı refiklerimiz..." demeden de duramadık.

Reklamla tanıtım arasında sıkışan hekimi kim kurtaracak?

Reklam yasağım biz hekimler yıllar boyu kanuni zorunluluktan öte kişiiiğimize saygı meselesî olarak ele aldık. Bundan olsa gerek reklam yasağım neredeyse her türlü tanıtımı içine alacak biçimde algıladık. Yıllarca hiç bir sorun çıkmadı da neden şimdi çıkıyor?

Şimdi açık ya da kapalı biçimde reklam yapmayan/yaptırmayan yok gibi. Gazetelerin reklam sayfalarında ameliyatsız hemoroid tedavi edenler, gözlükleri attıranlar gırla gidiyor... Ya "memleketin ahvali siyasiye ve iktisadiyesiyle alakalı mühim havadisat"'ın arasında rasladığınız ismi büyük harflerle yazılmış bir klinikte uygulanan müthiş hizmetle ilgili "haber"e ne demeli?... Tüm bunları hekim arkadaşlarımızın "para hırsı"na yormak çok ucuz bir yaklaşım olur. En azından değişen sosyal yapıyı ve sağlık alamna kapitalizmin bir yılan gibi sessizce girişini dikkate almak gerekir.

Nerede eskinin taş çatlasa yüz binli nüfusa sahip şehirlerinde bir kaç eczanenin üzerine açılmış ve kime sorarsamz parmakla gösterilen, bir masa-bir kaç iskemle- bir paravan ve bir stetoskopla açılabilen muayenehaneleri? Şehirler büyümüş, hekim sayısı artmış, muayenehaneler ara sokaklara/kenar mahallelere dağılmış, eskiden sadece hastanelerde yapılabilen tanı ve tedavi işlemleri ayaktan yapılabilir olmuş... Ve yüz binlerce dolar yatırım yapmadan "benim muayenehanem var" demekten utanılır hale gelinmiş.

Bir de sağlık sektörüyle şuradan buradan ilintili kesimin yaptığı denetimsiz işlemler ve reklamlar konusu var. Bu da ayrı bir sıkıntı ve hekimi reklama zorlayan baskı unsuru. Astımdan kansere, kısırlıktan "bel gevşekliği"ne, basurdan gece işemelerine kadar her derde deva dağıtan "Lokman Hekim" tabelalı baharatçılar mı dersiniz, cilt hastalıklarım teşhis ve tedavi ettiğini radyo ve televizyonlardan hiç çekinmeden iddia eden kuaförler/epilasyoncular mı dersiniz... Bunlara hiç bir müeyyide uygulanmayan bir ülkede reklamla tanıtım arasında sıkışan hekimi kim kurtaracak?

Konya-Karaman Tabip Odası Haber Bülteni( Mart 1999 )nde yayınlanmıştır.

Pazartesi, Mart 06, 2006

BİR SAĞLIK OCAĞI DAHA ...

28 Temmuz 2005 tarihli yerel gazetelerde merkez ilçe belediyelerimizden birinin sağlık alanında yaptığı büyük bir atılımdan bahsediliyordu. Sağlık mensubu olarak dikkatimi çeken haberin ayrıntılarında söz konusu belediyemizin başkanının "amacımız belediye olarak halkımıza hizmet götürmektir" ve "... Sağlık Ocağı ile birlikte sağlıktaki hizmet ağımızı genişlettik" dediği belirtiliyordu.

Şimdi bu sağlık ocağının açılmasının yanlış bir şey olduğunu söyleyeceğim ve yine kötü adam olacağım. Öyle ya, belediyemiz bir hizmet yapıyor ve ben buna yanlış diyorum, halkın ayağına götürülen böyle bir hizmete karşı çıkmak ise kötü adamların kalkışabileceği abes bir iş.
Bu işin yanlış olduğu hükmüme temel teşkil eden düşüncelerimi açıkladığımda da siz bana kötü adam demeye devam edecek misiniz bilmem?

Devlet eliyle yapılan sağlık hizmetlerinin tek elde toplanmaya çalışıldığı bir dönemde belediyelerin teşhis ve tedaviye yönelik sağlık kuruluşları açmasına anlam vermek mümkün değildir.

Belediyelerimiz geçmişte hizmete soktukları sağlık ocaklarını önemli ölçüde tasfiye etmişler ya da Sağlık Müdürlüğü'ne devretmişleridir. Çünkü belediyelerin elinde sağlık ocağı inşa etmek için arsa, malzeme ve işçi bulunduğu halde bu ocakların verimli bir biçimde işletilebilmesi için gerekli sağlık personeli yoktur.

Belediyelerimizden sağlık hizmetleri anlamında beklenen teşhis ve tedavi üniteleri kurmaları değil koruyucu sağlık hizmetleridir, bu nedenle belediyelerimiz ellerinde bulunan sınırlı sayıdaki sağlık personelini koruyucu sağlık hizmetlerinde kullanmalıdırlar. Sanıyorum ki koruyucu sağlık hizmetleri alanında etkinlik yapmak hem ciddi bir vizyon ve planlama gerektirdiğinden hem de tribünlerden kulakları sağır edecek kadar alkış getirmeyeceğinden belediyelerimiz kolay olan ve hemen alkış getiren teşhis ve tedavi hizmetlerine yönelmektedirler. Oysa sağlıklı bir Konya için koruyucu sağlık hizmetleri alanında yapılacak çalışmalar orta ve uzun vadede belediyelere prestij sağlamanın ötesinde Sağlık Bakanlığı'nın son dönemdeki uygulamalarıyla koruyucu hekimlik hizmetlerinde ortaya çıkan açığı da kapatacaktır.

Niyetim ne halka götürülen hizmete karşı çıkmak ne de güzel çalışmalarıyla dikkat çeken sayın belediye başkanının şevkini kırmak. Belediyelerin sağlık hizmetleriyle ilgili durumu ve işin püf noktalarını anlattım. Hâlâ kötü adam olduğuma inanıyorsanız diyecek bir sözüm yok. Ben de böyle bir adamım işte…

GEZİ/ZİYARET NOTU

Geçenlerde yolum Kovada Gölü Milli Parkı’na düştü. Kovada gölü Isparta’nın Ereğli ilçesi sınırları içinde yer alıyor. Aslında Ereğli Gölü’nün bir uzantısı, ama araya neredeyse 25 kilometrelik bir alüvyon tabakası girmiş.

Orman Genel Müdürlüğü Kovada Gölü çevresinde çok güzel bir çalışma yapmış. Göl çevresindeki ormanda örneklerini yıllar önce İskandinav ülkelerinde gördüğüm ve “bizim ülkemizde de olur mu bunlar acaba?” diye hayaller kurduğum türden yürüyüş yolları yapılmış. Yolların kenarında göl çevresinin zengin faunasına dahil ağaçların, bitkilerin adlarının Türkçe ve Latince olarak yazıldığı levhalar, dinlenmek ya da manzaranın tadına varabilmek için oturabileceğiniz banklar yer alıyor. İnanası gelmiyor insanın ama göl tertemiz: ne karpuz kabukları yüzüyor, ne de sigara izmaritleri… Bu yeryüzü cennetinin tuvaletlerini de anmadan geçmemek gerek. “Temizlik imandandır” diyen bir dinin ibadethaneleri olan camilerin tuvaletlerinde bile midenizin ağzınıza geldiği bir ülkede Orman Genel Müdürlüğü’nün yaptırdığı ve çevresinde ya da kapısında ne bir bekçinin ne de para kesen bir Deli Dumrul’un bulunmadığı tuvaletler tertemiz! Sabunu, hatta tuvalet kağıdı bile var.

Bu ülkede güzel şeyler de oluyor. Vatandaşlar olarak bunlara sahip çıkmamız gerekiyor.

OKUDUKÇA

Zencefil kokusunu duysam tanımam
Öğrenmem gereken çok şey var daha
Islat bilgisiz dudaklarımı
Ey deneyim denen gümüş maşrapa
Abdülkadir Budak

KİTAPLAR ARASINDA

BİR SAFA BAHŞEDELİM-Klasik Türk Şiirinden Seçmeler
Dr. Mustafa Çıpan
Konya Büyükşehir Belediyesi Yayınları
İstanbul 2005


Klasik Türk şiirinden 25 adet seçkin örneğin bulunduğu bu kitap 96 sayfadan oluşuyor. Elinize aldığınızda boyutlarıyla, kapağıyla, kağıdıyla, süslemeleriyle çok farklı, nezih bir çalışmayla karşılaştığınızı hemen anlıyorsunuz. Ama asıl fark kitabın arka kapak içindeki bir cebe gizlenmiş CD'yi keşfedince ortaya çıkıyor. Bu bakımdan, ortaya koyduğu eserlerinden sürekli 'en iyi'nin peşinde koştuğunu bildiğimiz değerli bilim ve sanat adamı Dr. Mustafa Çıpan'ın önsözde bu kitabın türünün ilk örneği olduğunu belirtmesi hiç de boş bir iddia, boş bir övünme değil.
Bakın nasıl davet ediyor Dr. Mustafa Çıpan bizleri kitabı okumaya, CD'yi dinlemeye:

Kendimizi "bad-ı saba" yerine koyup, şiirimizin kapısını açmaya, mana derinliğini hissetmeye ve ahenk güzelliğini duymaya,

Güzelliklere susamış nefeslerimizle şiirin üzerindeki külleri üflemeye, bir "kaknus" gibi onu yeniden külleri üzerinde diriltmeye,

Her şairde, şiir diliyle harikulade güzellikler bulacağımız, musikinin zenginleştirdiği bir seyre birlikte çıkmaya,

Zamanımızdan geçmiş günlere hicret ederek, bu güne kadar tam bir tarifi yapılamayan, bugünden sonra da yapılamayacak olan, içi aşkla dolu şiirlerden bugüne güzellikler aktarmaya,
Anadolu fatihlerinin torunları olarak, bize bırakılan muhteşem şiir mirasına sahip çıkmaya,
Yahya Kemal’in söyleyişiyle: "Kökü mazide olan ati" olma şuuruyla kimliğimizi bilmeye ve milli olma hüviyetini kazandıktan sonra milletler arası arenada kendimizi ifade etmeye ne dersiniz...
(...)
"Bir safa bahşedelim" efendim.


Bir okuyucu olarak bu güzel eser için Sayın Dr. Mustafa Çıpan’a ne kadar teşekkür etsek, kendisini ne kadar tebrik etsek az.. Kitabı yayınlayan Konya Büyükşehir Belediyesi de kuşkusuz teşekkür ve tebriği hak ediyor ancak bu hak ediş, bu esere ve belediyenin diğer yayınlarına ücretini ödeyen herkesin bu kitaplara rahatça ulaşabileceği zaman tamamlanacak. Sadece protokole ve hatırlı ziyaretçilere dağıtılan kitaplar basmak belediyeyi halkla bütünleşmekten uzaklaştırdığı gibi kentin tanıtımına da yeterli katkıyı sağlayamaz.
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

“SAĞLIKLI ŞEHİRLER PROJESİ”

Geçen yazılarımdan birinde 20.07. 2005 Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tahir Akyürek’le “Konya Tabip Odası Sağlıklı Çevre ve Şehir Komisyonu” olarak görüştüğümüzü ve Konya’nın Dünya Sağlık Örgütü Sağlıklı Şehirler Projesi’ne katılması için çaba gösterilmesini talep ettiğimizi belirtmiştim. Okuyucularımızdan gelen sorular üzerine bu yazımda Sağlıklı Şehirler Projesi’nin kısa tanıtımını yapmak ve üyelik koşullarını özetlemek istiyorum.

Gezegenimiz 21. yüzyıla yarısı şehirlerde yaşayan 6 milyarı aşkın insanla girmiştir. Şehirli nüfusun bu denli büyük oluşu birçok avantaj ve dezavantajı da beraberinde getirmektedir. Sorun, şehirlerin nasıl yönetileceği ve şehirleşmenin hızla arttığı bir dünyada “herkes için sağlık” koşullarının nasıl yaratılacağıdır. Bu doğrultuda, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Avrupa şehirlerindeki karar vericilerinin gündemine şehir sağlığı kavramını birinci sıraya yerleştirebilmek için uzun dönemli uluslararası bir gelişim projesi olarak "Sağlıklı Şehirler Projesi"ni başlatmıştır.

Sağlıklı Şehirler Projesi; sağlıkta ve sağlık hizmetlerine ulaşmada eşitsizliği azaltmak, yerel düzeyde sağlıklı toplum politikasını geliştirmek, sağlığı destekleyen fiziksel ve sosyal çevreyi oluşturmak, sağlık için toplum aktivitesini güçlendirmek yeni gelişmelere uyum gösteren bir toplum oluşumunu sağlamak herkes için sağlık stratejisi ve sağlık gelişimi prensipleri ile uyumlu sağlık hizmetleri kurmak amaçlarına yöneliktir.

“DSÖ Sağlıklı Şehirler Projesi”ne üye olabilmek için kapsamlı bir çalışma gereklidir. Proje, ilgili, kararlı, sonuç almak isteyen, bunun için düşünce üreten, işbirliğine açık, ortak çalışmaya yatkın, sorumluluk paylaşan her şehre açıktır.

Üyelik için neler gerekiyor?

Belediye Başkanı’nın üye olmak istediğini belirten bir mektubu DSÖ’ne göndermesi ve projeye politik destek sağlayacağını taahhüt etmesi
Belediye Meclisi’nin projeye üye olunacağını, yıllık aidatların ödeneceğini, proje ofisi kurulacağını ve proje koordinatörü atanacağını taahhüt eden bir karar alması
Şehirde sağlıkla ilgili karar vericiler(valilik, il sağlık md.lüğü, il çevre md.lüğü, üniversite, ilçe belediyeleri, sivil toplum kuruluşları)in taahhütlerinin alınması

“Sağlıklı Şehirler Proje Ofisi”nin kurulması
İyi İngilizce bilen bir proje koordinatörü atanması
“Şehir Sağlık Gelişim Planı”nın hazırlanması
“Şehir Sağlık Profili ve Sağlıklı Şehir Göstergeleri”nin hazırlanması

“Şehir Sağlık Profili”
Şehir Sağlık Profili şehir sakinlerinin sağlığının ve sağlıklarını etkileyen faktörlerin niceliksel ve niteliksel açıklamasıdır. Sorunları tanımlar, çözüm için önerileri ve faaliyetleri teşvik eder. Şehir sakinlerine sağlıkla ilgili doğru, güncel, tarafsız ve bağımsız bilgi sağlanması amaçlanır.
Şehir Sağlık Profili; şehirle ilgili sağlık bilgilerini özetler. Şehirdeki sağlık konularını, sağlığı etkileyen faktörleri ve sağlığın geliştirilmesi için önerilen faaliyet alanlarını tanımlar. Sağlıkla ilgili hedefleri belirler. Sağlığı etkileyen konular hakkında halka, politikacılara, profesyonellere ve karar vericilere kolayca anlaşılabilir bilgiler verir. Şehir sakinlerinin şehirdeki sağlıkla ilgili görüşlerini içerir. Şehirler Sağlık Profili için standart bir tanım yoktur. Her şehir kendi yapısına uygun bir profil oluşturur. Bu profiller nüfusa ilgili temel bilgileri ve hayati istatistikleri kapsar. İçeriğe alınabilecek diğer alanlar sağlık durumu, yaşam biçimleri, hayat şartları, sosyo-ekonomik şartlar, fiziksel çevre, eşitsizlikler, fiziksel ve sosyal altyapı, halk sağlığı hizmetleri ve politikalarıdır.
“Sağlıklı Şehir Göstergeleri” sağlığın ve sağlığı etkileyen faktörlerin ölçütleridir. Şehirler arasındaki karşılaştırmalar için temel oluşturur.

“Şehir Sağlık Gelişim Planı”
Şehir Sağlığı Planı bir şehrin sağlık vizyonunu ve bunun elde edilmesi için atılacak adımları ortaya koyar. “Şehir Sağlık Gelişim Planı” DSÖ’nün “Herkes İçin Sağlık” stratejisini yerel duruma uyarlar. Planın en önemli özelliği kapsamlı ve sektörler arası olmasıdır. Sağlıkla ilgili tüm faaliyetleri entegre eder ve tüm sektörler arasında bağlantı kurar. Plan sektörler arası işbirliği ve toplum katılımı yoluyla üretilir.

"Şehir Sağlık Gelişim Planı" Aşamaları
“Proje Yönetim Modeli”nin oluşturulması,
“Sağlıklı Şehir Parametreleri”nin belirlenmesi,
“Şehir Analizi”nin yapılması,
Bölgelerdeki eksikliklerin saptanması ve sınıflandırılması,
Eksikliklerin giderilmesi için “Beş Yıllık Uygulama Planı”nın hazırlanması,
Uygulama çalışmalarının başlatılması.

Sağlıklı Şehirler Projesi’ni andığımız ilk yazımızı “Top artık Sayın Başkan’da…” diye noktalamıştık. Topun aynı kişide kısa bir süreden fazla durmasının oyunun kurallarına aykırı olduğunu hatırlatalım. (Belgeler için bkz.: http://www.euro.who.int/document/E81924.pdf)

GEZİ/ZİYARET NOTU

Konya Tabip Odası Sağlıklı Çevre ve Şehir Komisyonu olarak merkez ilçe belediye başkanlarını ziyarete başladık. İlk randevumuz 2 Ağustos 2005 günü Karatay Belediye Başkanı Sayın Mehmet Hançerli ileydi. Sayın Hançerli’ye başta Dünya Sağlık Örgütü Sağlıklı Şehirler Projesi olmak üzere çeşitli görüşlerimizi aktardık. Başkan’ın “proje” kelimesine kulak kabarttığı, ancak bir not dahi almadığı gözümüzden kaçmadı. Yılların belediyecisi olan Hançerli’nin belediyecilikten sadece imara arazi açma, fakirlere yardım yapma, sünnet kampanyaları düzenleme gibi güzel olmaya güzel, ama artık sıradanlaşmış işleri anlamadığını zannediyoruz.

Acaba zannımızın kesin bilgi haline dönüşmesi için ne kadar zaman gerekecek?

OKUDUKÇA

Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
Ataol Behramoğlu

KİTAPLAR ARASINDA

İNSAN OLMAK
Engin Geçtan
Metis Yayınları, İstanbul 2004


Prof. Dr. Engin Geçtan’ı geçen yılın karlı bir günüde, Kasımpaşa Deniz Hastanesi Komutanlığı’nın düzenlediği İnsan İlişkileri Sempozyumu’nda dinlediğimde defterime “bilim adamlığını aşmış, bilge olmuş bir hekimle karşılaştım” notunu düşmüştüm. İnsan Olmak’ı okurken Engin Hoca’nın bu yolda attığı ilk adımlardan kaynaklanan ayak seslerini duydum.

Sakın ola adına bakıp bu kitabı piyasada artık neredeyse binlercesi bulunan mutlu olmak için yapmanız gerekli şu kadar şey, yapmamanız gerekli bu kadar şey türünden kitaplarla karıştırmayın. “İnsan Olmak” bahsi geçen kitaplar henüz popülerleşmeden, 1983 yılında ilk baskısını yapmış ve aradan geçen yirmi yıl içinde 26. baskıya ulaşmış. Popüler olmak, ya da insanlara neleri yapmaları, nelerden uzak durmaları gerektiğini öğretmek gibi bir iddiası olmayan bu kitap psikoloji ve psikiyatri bilimlerinin ışığı altında “işte insan!” diyerek bizim kendimizi, çevremizdekileri ve toplumumuzu daha iyi anlamamız için ip uçları sunan bir rehber.

“Bugün insanların birbirinin karşıtı iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim.Her insanda bu eğilimlerden ikisi de var; ama hangi eğilimin egemen olacağını bireyin doğduğu andan bu yana geçiregeldiği yaşantılar belirliyor. Bir başka deyişle, doğuşta gizil olarak var olan bu eğilimler çevreden gelen uyaranlarla pekiştirilir. Destek ve dayanışma ortamında yetişen bir insanda olumlu ve yapıcı duygular, kendini gerçekleştirme yollarını engelleyen bir ortamda büyüyen bir insandaysa bencil ve yıkıcı eğilimler etkinlik kazanır.”
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi