Perşembe, Aralık 06, 2007

Beyaz Önlük Giyen Doktor Kendini Tanrı mı Görüyor?*

Doktorlar için tanrı ya da yarı tanrı yakıştırması bazen onları suçlamak bazen
de 'gaza getirmek' için kullanılagelmekte. Ne amaçla kullanılırsa kullanılsın bu
yakıştırmanın gerçeğe yaklaşamadığını, hatta gerçeğe yaklaşılmasını
engellediğini düşünüyorum. İlla dinsel kökenli bir yakıştırma yapılacaksa rahip,
haham ya da şaman (ya da benzerleri) daha doğru bir yakıştırma olur herhalde. Ne
de olsa tanrının evidir (Hotel-Dieu!) onların hizmet verme yeri.

Bir çok meslekte üniforma var. Hekimliğinde üniforması beyaz önlük olmuş. Tüm
üniformalarda olduğu gibi simgesel bir anlamı ve etkisi var. Beyaz önlüğün
iyileştirici etkisini çocukluğumdan ve kendi çocuklarımdan çok iyi hatırlıyorum.
Üniformalıya baştan bir özel alan çizilmiştir, o alanın uzmanı olduğu için
hakimi de odur, mahkumu da; üniforma ister çöpçü üniforması olsun, ister hekim
üniforması, fark etmez.

Zamanın değişmesiyle modeller de değişiyor. Bu değişiklikler bazen somut
zorunlulukların ya da yeni imkanların ortaya çıkmasının sonucu iken bazen de
modanın değişmesiyle ilgili olabiliyor. Hasta-hekim ilişkilerindeki değişime de
aynı gözle bakmak gerekiyor herhalde. Bir zamanlar hasta-odaklı sağlık hizmeti
isteriz diye tutturan bazı kişilerin şimdi o modelin ima dahi edilmesine
tahammülleri olmadığını kendi çevremden biliyorum.

Hastayla hekimin 'partner' olması konusu, bilemiyorum Avrupa'da nasıldır ama
bizde biraz hayali duruyor. Partner olabilmek için tarafların olabildiğince eşit
olması gerekiyor, hem de yasalar önünde bütün türk vatandaşlarının eşit olması
gibi soyut bir eşitlik değil. Bir başka husus da 'partner' olabilmek için
sorumluluk almanın gerekliliği. Bizler ne yazık ki yetki kullanmayı seven ancak
sorumluluğu hep başkalarına yüklemeyi seven bir milletin çocuklarıyız. Vel
hasılı kelam, bu 'partner'lik işi için gitmemiz gereken uzunca bir taşlı-dikenli
yol var.

Sonuç olarak hasta-hekim ilişkilerindeki sorunların bakış açımızla ve
eğitimimizle ilgili olduğunu düşünüyorum. Tıp fakültelerinde ve eğitim
hastanelerinde öğrenciler ve asistanlar hekim, hasta ve hastalık gibi
kavramlardaki değişiklikler göz önüne alınarak eğitilimelidir. Basın,
siyasetçiler, sağlık yöneticileri hekimler kadar hastaların ve yakınlarının da
görevleri/sorumlulukları olduklarını topluma anlatmalılar. Unutulmamalı ki
hasta-hekim ilişkisi bir sistem içinde vuku bulmaktadır. Sorunlu sistemi dikkate
almadan sorunsuz hasta-hekim ilişkisi beklentisi içinde olmak ham bir hayalden
ibarettir.
*Başlık için bakınız
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7436583&yazarid=44

Cuma, Ağustos 31, 2007

SEFER DER ESBKEŞAN

Geçen Pazar Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi'ndeki dostlarımızla Kulu'daydık. Ev sahibimiz Kulu Belediye Başkanı Sayın Ahmet Yıldız'ın her anında bize eşlik ettiği bu gezi yıllardır Konya-Ankara ve Ankara-Konya seferlerimiz sırasında tam ortasından geçtiğimiz ama topu topu 15 dakika bile mola vermediğimiz Kulu hakkında ne kadar az şey bildiğimizi ortaya koydu. Doğrusu kendimi "Ol mahiler kim derya içerdirler deryayı bilmezler" mısraındaki balıklar gibi hissettim.

Kulu, Cihanbeyli, Şereflikoçhisar yöresi tarihte "Esbkeşan" adıyla bilinirmiş. Hatta bu adın adı geçen yerleşim yerleri için bir çeşit dönüşümlü olarak kullanıldığı da söyleniyor. İnternet yoluyla yaptığım kısa bir araştırmada Farsça'da "at çeken" anlamına gelen "esbkeşan"ın özel ad olmadığını öğrenmek beni şaşırttı. Tarihi belgelerde geçen "Adları yazılı muhtelif zevat ve eşhas uhdelerinde bulunan esbkeşan taifesi", "Konya livasına tabi Turgud, İnsuyu, Karışözü ve Eskiil kazalarının isimleri yazılı muhtelif karye ve çiftliklerinde mukim esbkeşan ashabı" gibi ibareler "esbkeşan"ın muhtemelen at yetiştiren ya da at arabalarını sevk ve idare eden bir mesleğin mensuplarına verilen ad olduğunu düşündürdü. İşin özünü kuşkusuz tarih ve dil bilimi erbabı aydınlatacaklardır.

Dünyada 6 türü olan flamingoların "Phoenicopterus Roseus" türü Türkiye'de de yaşıyor. Gül renkli bu türe ait en büyük koloni ise Tuz Gölü'nde barınıyor. Uzak olmayan geçmişte tam 14 bin çift sayılmış Tuz Gölü kolonisinde, ancak bu sayısının giderek azaldığı belirtiliyor.
Azalmanın nedeni ise kuraklıkla birlikte Düden Gölü başta olmak üzere çevredeki irili ufaklı göllerin kuruma noktasına gelmesi sonucu hem ergin hem de yavru flamingoların yeterince beslenememesi.

Düden Gölü sadece flamnigoların beslenme alanı değil. Dünyada dikkuyruk ördeklerinin kuluçkaya yattığı ender yerlerden biri olması yanı sıra yaklaşık 180'den fazla kuş türünü de barındırıyor bu doğa harikası. İşte Düden Gölü sakinlerinden bazıları: Karakoyunlu batağan, angıt, poyrak kuşu, kılıçağa, uzunbacak, büyük cılıbıt, akdeniz martısı, ince gagalı martı, gülen sumru, boz kaz, çıkrıncın, posbaş dalağan, küçük cılıbıt, kocagöz, küçükkumkuşu, sarı saçaklı kumkuşu, akkanatlı sumru, bağırtkan.

Kulu, Düden Gölü'nü ve flamingolarını yeterince tanıtabiliyor diyemeyiz. Belediye ve Kaymakamlık'a bağlı birimler ile odalar, vakıflar, sivil toplum kuruluşları bir araya gelip bu konuda bir proje hazırlamalılar diye geçiyor insanın aklından. Belki de var böyle bir proje ama ben varlığını hissedemedim. Kuşkusuz sadece tanıtım projesi yapmak yetmeyecek, bu projenin doğurduğu sonuçları destekleyecek bir sosyal gelişim de gerekiyor. Kulu şu andaki haliyle çok sayıda ziyaretçiyi kaldıramayacak gibi görünüyor.

Gezi grubundaki bazı arkadaşlarımız pek haklı olarak Sayın Ahmet Yıldız'dan bir gözlem kulesi istediler. Başkan'da bunun düşünüldüğünü, ancak kuşlara ateş edilmek için kullanılabileceği kaygısıyla vazgeçildiğini belirtti. Kuşkusuz Başkan'a hak vermemek mümkün değil, ama bu kaygıların gözetleme kulesinde hem gelenlere bilgi verecek hem de emniyeti sağlayacak bir görevli istihdam edilerek çözülebilmesi zor bir iş olmasa gerek.

Kulu'daki gezimiz önce Tuz Gölü'ne, oradan Hirfanlı Barajı kenarındaki Hamidiye Çiftliği tesislerine kadar uzandı. Dönüşte gün batımındaki eşsiz görünümünü izlemek için tekrar Tuz Gölü'ne uğradık. Kulu'ya dönüşte Sayın Ahmet Yıldız'ın son yıllarda adına yakışmayan bir duruma düşen Olof Palme Parkı'nı yeniden hayata döndürdüğünü büyük bir memnuniyetle müşahade ettik. Park'ta çayımı yudumlarken hayal dünyamda Kulu'da yabancı ülkelerde çalışan ya da yaşayan yurttaşlarımızın sorunlarıyla bir sempozyuma katıldım. Başkan, AB Fonlarından bir kaynak bulmuştu, ülkemizden ve Avrupa ülkelerinden çok sayıda bilim adamı ve politikacı sempozyuma davet edilmişti. Hayal bu ya…( Neden gerçek olmasın ki?)

Perşembe, Temmuz 19, 2007

ŞURADAN BURADAN

UNESCO 2007’yi Mevlana Yılı ilan etmiş mi, etmemiş mi? Bunlara girmeyeceğim. Elimde belgeler falan olmadığından değil, bir anlamda önemsemediğim için. Biz bu yılı Mevlana Yılı ilan etmişiz ya… Bence bu mensubu bulunduğum halk açısından UNESCO’nun ilan etmesinden daha önemli.

Mevlana Yılı dolayısıyla yaptırılan logonun çok cılız olduğunu, ilk bakışta dikkatleri çekmediğini ve önümüz yıl devlet kurumları tarafından tedavülden kaldırıldığında hemen herkesin kısa sürede unutacağını söylemek beni tabii ki memnun etmiyor. Bu konularda bendenizden çok daha fazla söz söyleme yetkisini haiz kültür ve sanat adamları dile getirirler diye uzunca süre sustum. Belki bazı dostlarımız bu yazdıklarımıza kızacaklardır ama ayan beyan olan ancak herkesin üç maymunları oynadığı bir gerçeği daha fazla söylemeden de duramazdım.

***

Belediyelerimizin en temel görevlerinden birinin insanlarımıza rahatça yürüyebilecekleri kaldırımlar temin etmek olduğunu bu köşede yazalıdan beri bir ayı aşkın bir süre geçti.
Kamuya açık alanlarda eleştirel konuşmalar yaparken, basın organlarında eleştirel yazılar yazarken isim zikretmenin ne derece netameli bir iş olduğunu hakkel yakin derecesinde bilen biri olarak isim de zikretmiştim ama ne adını andığım saygıdeğer yetkililerden bir cıt çıktı ne de açık bir biçimde yayaların hakkını ihlal ederek vatandaşa zulmedenlere dur denildi. Hatta vatandaşın biri işi daha da ileri götürerek karşı kaldırımı ( oraya kaldırım denilebilir mi, o da ayrı bir mesele) da işgal etti.

“Gereğini bilgilerinize arz ederim.”

***

Yeni bir şey yapmak bozuk bir şeyi düzeltmekten daha kolaydır. Bu cümleyi çok çeşitli vesilelerle hepimiz defalarca duymuşuzdur. Kuşkusuz bu cümlede ifade edilen hüküm doğrudur. Doğrudur ama bu doğruya mahkum olup kalmak her zaman doğru olmuyor.

Örneğin şehrin muhtelif yerlerinde onca bozuk yol varken onları o haliyle bırakıp yeni caddeler açmak ne kadar doğrudur? Hele de onarmadığınız sokaktan yüz kişi geçerken bu açtığınız caddeden 15 kişi bile geçmiyorsa …

***

Karatay Belediyesi gösterişten uzak hizmetleriyle tabiri caizse “sessiz ve derinden” giden bir belediyemiz. Sayın Başkan Mehmet Hançerlioğlu’nun önümüz dönemin yıldızı yükselen isimlerinden olacağını zannediyorum.

Sağ olsunlar mail adresimize gönderdikleri e-postalarla yaptıkları programlara, törenlere davet etmişler. Açıkça teşekkür ediyorum kendilerine. Tabii ki davetlerine icabet edemedim. Hem de çok istediğim halde. Peki ama neden derseniz onu da söyleyivereyim. Davet mesajları çoğunlukla aynı gün, nadiren de bir yarım gün önce ulaşıyor da ondan. Ama yine de teşekkür ediyorum Sayın Başkan’a nazik davetlerinin tümü için.

***

Şikayetçi olmanın kolay, yapmanın zor olduğunu biliyorum. Ama benim bu köşeden dillendirdiğim şikayetler yapılması zor olan şeylerle ilgili değil. Bunların kolayca düzeltilmesi mümkündür. Hatta “bütün saadetler mümkündür”…

BÜTÜN SAADETLER MÜMKÜNDÜR

Bütün saadetler mümkündür...
Şu kapının açılması,
İçeri girivermen,
Bahar, kuşlar, gündüz.
Ve bütün dünya
Bir an içinde gürültüsüz.
Bütün saadetler mümkündür...
Bahtsızların biraz gülümsemesi...
Körlerin gün görmesi,
Mümkündür bütün mucizeler...
Ana, baba, evlât, bütün kaybolanlar...
Ebedî bir sabahta buluşmamız bir daha.
Ölüler! Hepimiz için yalvarın Allah’a...
BUGÜN SUSACAĞIM

Bugün susacağım, canım bir şey yazmak istemiyor. Susacağım, ama görevimi de savsaklamayacağım. Ben susacağım, alıntılar konuşacak bugün.

Niye mi susuyorum? Biraz sıcaktan, biraz da duvara konuşuyormuşum hissine kapıldığımdan herhalde.

***

Duvara konuşmak denilince hemen aklıma belki yüzlerce defa dinlediğim ama her dinlediğimde de gülümsemekten kendimi alamadığım o fıkra gelir:

Kudüs'te görevlendirilen bir gazeteci, Ağlama Duvarı'nın önünden her geçişinde, yaşlı bir Musevî'nin orada öyle durup dua ettiğini fark etmiş. Bir hafta, iki hafta... Sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş. İzin alıp teybini açmış, sormuş adama:
- Adınız?
- David. Polonya Yahudisiyim. Yaşım 65. Smalla'da bir manav dükkânım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv'de bir çiçek serasında çalışıyor.
- Sizi her gün burada, Ağlama Duvarı'nın önünde, dua ederken görüyorum.
- Evet, her sabah dükkânı açmadan buraya gelirim. Dünya barışı ve insanların kardeşliği için dua ederim. Öğle tatilinde bu sefer insanların mutluluğu, acıların sona ermesi için Yaradan'a yalvarırım. Akşam da, eve dönerken, bu kez dürüst ve iyi insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günümü de burada, yine dua ederek geçiririm.
- Ne güzel! Kaç senedir bunu sürdürüyorsunuz?
- İsrail’e göçtüğümden beri, yani 40 yılı geçti. Gazeteci çok etkilenmiş, heyecanla sormuş:
- 40 yıldır her gün dua ediyorsunuz. 40 yıldır yılmadınız. Bugün nasıl bir duygu içindesiniz, neler hissediyorsunuz?
Uzun, uzun iç geçirmiş yaşlı Musevî; sonra bezgin bir sesle cevap vermiş:
- Vallahi artik bilemiyorum, demiş. İçimde, sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir his var...

***

Nedense benim de içimde öyle bir his var…

***

2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nda ve Karayolları Trafik Yönetmeliğinde “yaya kaldırımı” şöyle tanımlanıyor:

“Karayolunun taşıt yolu kenarı ile gerçek veya tüzel kişilere ait mülkler arasında kalan ve yanlız yayaların kullanımına ayrılmış olan kısımdır.”

Türk Standartları Enstitüsü tarafından yayınlanan “Şehir İçi Yollar - Yaya Kaldırımı Koruyucu Engelleri - Tasarım Kuralları" El Kitabı”na göre, kaldırımlarda aranacak nitelikler ise şöyle sıralanıyor:

-Kısmen hemzemin kesişmeli, yarı erişme kontrollü çevre yollarında, yaya kaldırımı genişliği en az 1.50 metre olmalı.
-Yaya kaldırımı yapılması gerekli olmayan hallerde 0.75-2 metre genişliğinde banket yapılmalı.
-Bölge bağlantı, bölge içi toplayıcı, bölge içi ve servis yollarında taşıt yolunun her iki tarafına en az 2 metre genişliğinde yaya yolu yapılmalı.
-Ön bahçesiz yapı düzenine sahip yollardaki yaya kaldırımı, en az 2.50 metre genişliğinde, yaya trafiğinin yoğun olduğu ticaret, büro, resmi daireler gibi benzeri kullanımların yer aldığı merkezi iş bölgelerinde ise yaya kaldırımı genişliği, en az 5 metre olmalı.
-Yol genişliğinin el vermediği hallerde 3 metreye kadar genişlik inebilir. Ancak şehrin yapılaşmasına açık meskun alanlardaki yollarda yapılacak yeni düzenlemelerde yaya kaldırımı genişliği 1 metreden az olamaz.
-Yaya kaldırımında yayanın emniyetle yürümesine mani olacak çiçeklik, taş veya demir gibi her türlü engellerle, elektrik direği, trafik işaret direği, ilan levhaları ağaç ve benzeri elemanlar bulunmamalıdır.
-Yaya kaldırımında bordür taşı üst seviyesi taşıt yolu üst kaplamasından en fazla 0.15 metre yükseklikte olmalıdır.
-Yaya kaldırımının eğimi yüzey sularının akıtılması için taşıt yoluna doğru yüzde 2-3 oranında olmalıdır.
-Bordür taşı 0.70 metre ile 1 metre boyunda ve 0.15-0.20 metre genişliğinde olmalıdır.
-Yaya kaldırımı, parke taşı, beton döşeme blokları kolay sökülüp tekrar kullanılabilir malzemeyle kaplanmalıdır.
-Yaya kaldırımı üzerine yapılan alt yapıya ait rögar, baca kontrol ve benzeri tesislerin kapakları kaplama yüzeyiyle aynı düzlemde olmalıdır. Ayrıca, yayanın ayağının takılacağı beton veya demir baba veya diğer herhangi bir çıkıntı, bitmiş kaplama taşında topukların girebileceği genişlikteki delikli yüzeylerden kaçınılmalıdır.

***

Alıntılarımızı Necip Fazıl’dan bir dörtlükle noktalayalım:

Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.

***

Kaldırımlara gereken önemi vermeyenlerin Necip Fazıl’ı gerçekten sevdiklerine inanalım mı?

Çarşamba, Temmuz 11, 2007

BİR TIP DERGİSİNDEN ÇEVİRİ
Bu hafta İngilizlerin ünlü tıp dergisi British Medical Journal’da sürekli yazar olan Dr.Trisha Greenhalgh’dan yaptığım bir çeviriyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ünlü tıp dergisinden yapılan çevirinin bir günlük gazete köşesinde yer almasını tuhaf karşılayabilirsiniz. Ama şunu hatırlatmak isterim İngiltere gibi ülkelerde tıp dergileri sadece hekimlerin anlayabilecekleri bir dille yazılmış teknik konuların yer aldığı dergiler değillerdir. O dergilerde sosyal konular da, dinsel konular da, cinsel konular da yer alır. Ve kanaatimce İngiltere’nin hala dünyanın sayılı ülkelerinden bir olarak kalması bu bütüncül anlayışa bağlıdır.
***
ÜÇ NUMARALI ODADA KİMİN YATTIĞINI DUYDUN MU ?
Bir keresinde peritonit tanısıyla hastaneye alınmıştım.Ulusal Sağlık Sigortası'nın ameliyat yatağı sırasına giren çoğu hasta gibi,Acil Servis'te saatlerce kaldım. Nihayet yatırıldığım bölümün doktoru geldi ve beklettiği için özür diledi.Sonra bana çarpıcı bir yudum morfin yazdı.
Daha önce bu hastanede iki yıl asistan olarak çalışmıştım.Yarım günüm vital bulgularımı tabelaya kaydetmek için ikide bir ortaya çıkıveren hemşireler sayesinde bir uyuyup bir uyanmakla geçti.
Bir ara perdenin kenarından bir kafa uzandı,kim olduğunu çıkartamadığım(ama beni çok iyi tanıyan) bir intern sırıtarak konuşmaya başladı.
"Burada olduğunu John'dan duydum.Neyin var ? Apandisit mi ? Jinekolojik bir şey mi ?"
"Bilmiyorum." Sesimin kaybolup gittiğini duyabiliyordum.
Başka sorular da sordu,abuk sabuk konuşmuş olmalıyım
"Ooo! Unut gitsin. Dosyana bakayım. "
Bir süre sonra daha aşina simalar göründü; hastaneye yattığımı kantinde duyduklarını söylüyorlardı. Tabelama baktılar, serumumun damlalığı ile oynadılar ve geçmiş olsun dileyerek uzaklaştılar. Dışarıdaki bankonun önünde filimlerim hakkında tartıştıklarını duyabiliyordum.
Bunların hepsi sekiz yıl önce olmuştu. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde çalıştıkları hastaneye yatmak zorunda kalan üç doktorun daha hikayesini dinledim.Hepsinin başı uzaktan tanıdıklarından oluşan ziyaretçi kalabalıklarıyla derde girmişti. Az sayıda da olsa bazı davetsiz misafirler orada çalıştıkları ve hastayı tanıdıkları için hastaya ait kayıtlara bakma, hatta tedavi hakkında fikir yürütme hakkını kendilerinde görüyorlardı.
Hastamıza ait ayrıntılı bilgileri arkadaşlarıyla ya da tanışlarıyla tartışmayı reddetmek ve meslektaşlarımızla bazı bilgileri sadece gerektiğinde paylaşmamız gerekiyor. Ama hangimiz aynı standartları hastaların bizi hiç ilgilendirmeyen kişisel bilg,ileri konusunda uygulayabiliyoruz ?
Bir daha hastaneye düştüğümde, yakın arkadaşlarım olmayan kişilerce ziyaret edilmek istemiyorum.Arkadaşlarıma gelince, tıp eğitimi almış olsunlar ya da olmasınlar, rahatsız olduğum şeyleri onlara söyleyecek ve hastalığım hakkında benim onlara açıkladıklarım dışında araştırmalara kalkışmamalarını tembihleyeceğim.
***
Sağlıklı haftalar dileğiyle…

Cumartesi, Haziran 09, 2007

MUHTASAR AKSARAY SEYAHATNAMESİ

Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nden sevgili Ümit Taşkesen'in davetini aldığımda doğrusu bir çoğunu ismen tanısam da cismen ilk kez bir arada bulunacağım bir otobüs dolusu eli kalem tutan insanla birlikte yapacağım geziden hoşnut olup olmayacağım konusunda tereddüt etmiştim.

Konya-Aksaray yolundan her geçişimde adeta "Orada bir han var uzakta/ Gitmesek de görmesek de o han bizim hanımızdır" diyerek teğet geçtiğim Sultanhanı'nı yakından görmek heyecan vericiydi. Burada değerli kültür ve sanat adamı Prof. Dr. Haşim Karpuz hocanın verdiği bilgiler "han"ın "hamam"ın ne olduğunu iyice anlamamıza vesile oldu.

Aksaray'a girdiğimizde kavun içi montu ve siyah gözlükleriyle Keram İşkan karşıladı bizi. Konya'nın Aksaray ellerine gönderdiği bir "fevkalade büyükelçi" olarak değerlendirdiğim Kerem İşkan, gezimiz boyunca en ufak ayrıntılarla bile ilgilendi. Onun ve yeri gelince yılanı deliğinden çıkaran, yeri geldiğinde de taşı gediğine koymaktan geri durmayan dili ile Ahmet Köseoğlu'nun olağanüstü çabaları ile sevk ve idaredeki müstesna başarıları olmasaydı programım tam zamanında bitirilmesi asla mümkün olamazdı.

Aksaray Kültürparkı’ndaki mükellef kahvaltıdan sonra Eğri Minare'yi ve şehrin sahibi Somuncu Baba'yı ziyaret ettik. Selime, Aksaray'dan çıktıktan sonraki ilk durağımızdı. Usulüne uygun olarak restore edilmediği besbelli olan kümbetinde yatan Selime Hatun'u yol kenarından doğru selamladıktan sonra Selime Katedrali'ni örmek üzere tırmanışa geçtik. Rehberimiz Alev Hanım efradını cami ağyarını mani açıklamalarıyla oralarda kadim zamanlarda neler olup bittiği konusunda aydınlandık.

Belisırma yolunun Eyiste Deresi yolundan daha riskli olup olmadığı tartışmasını noktalayamadan kendimizi Melendiz Çayı kenarındaki lokantalardan birinde bulduk. Aksaray Telekom Müdürü olan Beyşehirli hemşehrimiz Ahmet Bey'in kültür ve sanata verdiği desteğin bizi ağırlamakla kalmayacağını, Aksaray'ın tarihiyle ilgili kitaplara da destek verebileceğini öğrenmek gönlümüzü genişletti.

Güzelyurt'un nazik kaymakamının otobüsümüzü teşrif ederek bize "hoşgeldiniz" demesi ve en kısa süre içinde en yüksek verimi alabileceğimiz bir gezi için imkanlarını seferber etmesi büyük incelikti. Hengameci Sokak’ta kendimi yüzyıllar öncesinde, Kilise Camii'nde Anadolu'nun İslamlaşma döneminde, Sivişli Kilisesi'nde mübadelenin hemen öncesinde hissettim. Bu sözlerimin tarihsel gerçeklikle örtüşmediğinin farkındayım, ama insanın duygu dünyası zaman zaman gerçekliği aşmasa ne insanın “homo erectus”tan öte bir varlık olması, ne de şimdiki kültür ve sanat birikimini yaratabilesi mümkün olabilir miydi?

Vadiler benim için hep çekici olmuştur, en çok da tabanından akan su ve etrafındaki yeşillik. Tabii ki söz konusu olan Ihlara Vadisi olunca işin içine bir de inanç faktörü de giriyor. Hangi inançtan olursa olsun, insanların zulme karşı direniş öyküleri gönül tellerimi titretir. Ne zaman Ihlara'ya varsam İsa peygamberin safiyeti ve o safiyete bağlı bir yaşam kurmak isteyen insanlar gelir gözlerimin önüne. Bu duygularla Yılanlı Kilise'ye ulaştığımda içeridekilerin dışarı çıkmasını bekleyen kalabalık, içeri girdiğimde karanlıktan neredeyse hiçbir şeyin görülemediği bir ortamda patlayan flaşların görme duyumu iyiden iyiye felç etmesi beynimde bugüne dair düşünceler uyandırdı: Sadece vadiye iniş çıkış değil, bu alandaki tüm ziyaretçi hareketleri ciddi düzenlemelere tabi tutulmalı, iç mekanların aydınlatılması için aklı ve gönlü mecz edecek çözümler üretilmeli.

Akşamüzeri daha ayrıntılı olarak tanıma fırsatı bulduğumuz Aksaray Kültürpark'ı şehirlerimizin muhtelif yerlerinde adeta mezbelelik halindeki alanlarda betondan bunalan insanlar için nasıl çağdaş soluklanma alanları yaratılabileceğinin güzel bir örneği. Beni tek rahatsız eden nokta benzer alanlar hizmete sokulamazsa buranın şehrin kalabalığını taşıyamayıp çökeceği düşüncesi oldu.

Bir hakkı teslim etmek adına "Hoca, reklam yapıyorsun" ithamını göze alabileceğim nadir mekanlardan biridir Aksaray’daki Ağaçlı Tesisleri. Yıllar içinde hizmet birimlerinin ve hitap ettiği müşteri kitlesinin büyümesine rağmen kalitesinde en ufak bir azalma olmayan bu güzel tesiste verdiği akşam yemeğinde Aksaray Valisi Sayın Sebati Buyuran'la birlikte olmak bizim için bir onurdu. Sebati Bey'in öğrencilik yıllarında Hisar dergisi'nde çalışmış olduğunu öğrenmek, Aksaray'da kültür, sanat ve turizm faaliyetlerinin gelişmesi için şevkle çabaladığını görmek günün yorgunluğunu unutturan güzelliklerdendi.

Saat 23:30'da Konya'ya ulaştığımızda gözlerimizden ağır ağır gelen uykunun ağırlığının yanı sıra hafızalarımızdan uzun süre silinmeyecek sanat, kültür ve tarih dolu bir gün geçirmiş olmanın mutluluğu okunuyordu.

Çarşamba, Haziran 06, 2007

İÇİNDE BELEDİYE BAŞKANI ADI GEÇEN BİR YAZI

Anlatırlar… Zamanın güçlü partisi belediye başkanlarını toplamış, genel başkan huzurunda her başkan yaptığı icraatları anlatmış. Sabırla tüm anlatılanları dinleyen genel başkan sonunda mikrofonu eline almış ve “Bana yaptığınız yolu, döşediğiniz kaldırımı falan anlatmayın! Onlar zaten göreviniz, tabii ki en iyi şek,ilde yapacaksınız …” demiş.

Bir dostumun “Ne büyük bir genel başkan” diye gözlerinin içi ışıldayarak anlattığı bu manzara ne yalan söyleyeyim orada bulunan beş-on kişiden bir tek beni etkilememişti. Etkilememişti çünkü belediyelerimizin kahir ekseriyetinin henüz yol, kaldırım vb. sorunların üstesinden gelemediğini biliyordum.

***

Giderek hareketsizleşen, hareketsizleştikçe de sağlıksızlaşan bir toplumun sağlığı için kaygılı bir hekim olarak her zaman, her yerde, her şartta ve her çeşidiyle hareket etmeyi savuna gelmişimdir. Bazıları gibi hareket denince özel mekanlarda, özel zamanlarda, özel giysilerle yapılan sporları anlamıyorum. Bahçede çalışmayı, merdiven inip-çıkmayı, hele hele de yürümeyi hareketli yaşamın herkese, her keseye uygun seçenekleri olarak görüyorum. Yürüme beden ve ruh sağlığı açısından yararlı olduğu kadar belli mesafeler için zararları ve riskleri hergün daha da belirginleşen otomobille ulaşıma sıfır maliyetli ciddi bir alternatiftir.

Bu nedenle yürümeyi teşvik amacıyla Batı ülkelerinde dev kampanyalar düzenleniyor, akıl almaz diyebileceğimiz paralar sarf ediliyor.

***

Peki bizde durum nedir?

***

Otomobille ulaşım hala bir toplumsal statü göstergesi olarak algılandığından bizde yürümeye meraklı sayısı oldukça az. Bu nedenden olsa gerek belediyelerimiz yürüyen azınlığın değil otomobilli çoğunluğun hizmetinde olmayı önemsiyorlar( demokrasiyi çoğulcu yönetim biçimi değil de çoğunlukçu yönetim biçimi olarak algılarsanız bu durumu çok doğal da bulabilirsiniz). Ancak belediye yetkilileri günü kurtaran değil, geleceğin sağlıklı şehirlerinin temellerini atan kişiler olarak populizme pabuç bırakmadan aklın, bilimin ve çağdaş dünyanın gereklerini yerine getirmek zorundadırlar.

Bu nedenle çok önemli hizmetlere imza atan Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tahir Akyürek ve Meram Belediye Başkanı Sayın Refik Tuzcuoğlu bir sabah saat 08:30 civarında eski SSK (yeni Konya Eğitim ve Araştırma) Hastanesi civarını bir dolaşmalılar. Örneğin Piyale Sokak’a girerek “Benim yaya vatandaşım nereden yürüyecek? Hay Allah! Biz yeni yeni caddeler açarken, köprülü kavşaklar inşa ederken nasıl olmuş da yıllardır var olan bir sokağın kaldırımını unutmuşuz (ya da var olan kaldırımın işgal edilmesine duyarsız kalmışız)?” demeliler.

Daha önce defalarca dile getirdiğimiz bu hastane çevresindeki trafik, yaya kaldırımı, park vb. sorunların çözülmesi için bencileyin sıradan vatandaşların konuşmasının-yazmasının etkili olabileceğini düşünmüyorum, çünkü sıradan olmayan bir vatandaşın (bir önceki valimiz Sayın Atilla Osmançelebioğlu’nun eşinin) içinde bulunduğu bir otomobilin bu çevrede kaza yapması bile buralardaki sorun yumağına hakkıyla el atılmasına yetmedi. Bendeniz sadece duyarlı bir vatandaş olarak tarihe not düşmek istedim.

O kadar…

Pazar, Nisan 22, 2007

Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Dr. Chan'e Açık Mektup

Alison KATZ

Sevgili Dr. Chan, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörlüğü görevini uluslararası sağlık otoritesinin güç sahibi azınlıklarca artan biçimde baskılandığı, hizmet ettiği insanlardan ayrıldığı ve halk sağlığı misyonundan uzaklaştığı iki cesaret kırıcı on yıldan sonra devraldınız.

Kısaca, halk yararına çalışan çoğu sosyal ve ekonomik kurumlar gibi DSÖ de neoliberal küreselleşmenin kurbanı oldu. Kıdemli ya da daha az kıdemli pozisyonlarda görev yapan bir kısım DSÖ çalışanı bu sürecin kötü sonuçlarıyla mücadele ettiler, ancak yıkım çok büyüktü. Önlenebilir hastalık ve ölümlerin sürüp gitmesi trajedisine ve skandaline ek olarak DSÖ hizmet ettiği insanlar arasındaki dostlarını kaybetti, yeni etki alanları arayışında zengin ve güç sahibi "ortaklar" kazandı.

"Herkes İçin Sağlık", 1945-1975'in yani daha adil, dolayısıyla da daha sağlıklı, bir dünya için otuz yıllık bir samimi ilerlemenin sonunda DSÖ'nün sloganı oldu. Bu, halkların kendi kaderini belirleme ve ulusal kaynakları kontrol etme hakkı da dahil olmak üzere güç ve kaynakların yeniden dağılımı ihtiyacının geniş ölçüde tanındığı ve temel sağlık ihtiyaçlarının karşılanması için evrensel ölçekte kapsamlı halk sağlığı hizmetlerine güçlü bir bağlılığın olduğu, bir "sömürgeleşmeye karşı çıkma" dönemiydi. Bir iyimserlik, ahlaki yaklaşım ve samimi ilerleme devriydi.

İyimserlik tam anlamıyla doğrulandı çünkü dünya barışı, güvenliği ve herkesin iyiliğini sağlamak için bol miktarda kaynağa sahipti; dahası aynı kaynaklara hâlâ da sahip.

"Herkes İçin Sağlık" bir ütopya değil. O var ve ulaşılabilir. G8 tarafından tanımlanan ve sınırlanan "Binyıl Kalkınma Hedefleri"ne göre ulaşılması çok daha mümkün bir hedef.

Otuz yıl ilerleme ve tersine hareket döngülerinin süresi ise eğer, halkın güçlü azınlıkların imtiyazlarını sürdürmelerine inatla karşı çıkacakları yeni bir 30 yıllık ilerleme döngüsüne giriyoruz. Ve sizin DSÖ Genel Direktörü olduğunuz beş yıl bu yeni ilerleme dönemi ile örtüşmektedir.

Sözlerime son vermeden, seçildiğinizden bu yana yaptığınız muhtelif konuşmalarınızda (1) değindiğiniz noktaların bazıları üzerine yorumlarımı aktarmak isterim.... Eminim ki yaklaşımınız -engellenmeden yarısını dahi hayata geçirebilseniz- bu ilerlemeyi güçlendirecek ve hızlandıracaktır.

1. Yoksulluk ve güvensizlikten çok eşitsizlik ana odak olmalıdır.

Yoksulluğu ve güvensizliği çok haklı olarak "DSÖ tüzüğünün kalbinde" diye tanımladığınız ahengin en büyük düşmanları olarak belirttiniz. "Sağlık esas olarak hem gelişmeyle hem de güvenlikle ve dolayısıyla ahenkle ilişkilidir" dediniz.

Sosyal adaletçi bakış açısı daha da ileri giderek barış ve güvenliğin adalet olmadan sağlanamayacağını, sağlığın ise adil ve özgürleştirici gelişme olmadan kazanılamayacağını söylemeyi gerektirir.

Bugün, göreceli olanı mutlak olana tercih etmek için değil; eşitsiz güç ilişkileri bizatihi hem yoksulluğun hem de güvensizliğin kaynağı olduğu için ve eşitsizlik, her türlü maddi zenginlik ya da yoksunluk seviyesinden bağımsız olarak, sağlık için, güvenli ve sağlıklı toplumlar için kötü olduğundan "yoksulluktan ziyade eşitsizliğe" odaklanmalıyız.

2000 yılında erişkinlerin en zenginlerinin yüzde 1'i küresel servetin yüzde 40'ına, yüzde 10'unun yüzde 85'ine sahip olduğu dünyada eşitsizlikler sadece bölücü olmaları bakımından kaba değil aynı zamanda ölümcüldür de.

2. Dikkatleri zenginler üzerinde odaklama, ama yoksullarla buluşma zamanı

Dikkati yoksullar üzerine odaklamak ama onları zenginlerle buluşturarak ortaklıklar kurmaya çalışmak moda oldu. Eşitsizliği temel sorun olarak dile getirmek için bu durumu tersine çevirmek gerekir. Şimdi dikkati zenginler ve güçlüler üzerine odaklama zamanı çünkü onlar eşitsiz güç ilişkileri mekanizmaları üzerine uzmandırlar. Onlar eşitsizlikleri üreten, güçlendiren ve hızlandıran politika ve stratejilerin mimarlarıdır. Bu sistemler iyice incelenmeli ve kamu denetimine ve demokratik kontrole açılmalıdır.

Yoksullar G8 zirvelerine, "küresel fon"un yada "yardımseverlik vakıfları"nın genel kurullarına, hatta çokuluslu şirketlerin yönetim kurulu başkanlarının Dünya Ekonomik Forumu'na katılamazlar.

Ancak yoksullar da toplantılar düzenliyorlar ve Dünya Sosyal Forumu'nda, ulusal ve bölgesel forumlarda, sendikalarda, siyasi hareketlerde ve başka yerlerde -mükemmel olmasa bile- temsil ediliyorlar.

3. Kamu-özel ortaklığı mı, yoksa güvenilir, adaletli vergiye dayalı bir düzen mi?

"Halk sağlığı alanı giderek artan sağlık inisiyatifleriyle birlikte eylem için karmaşık ve kalabalık bir arena haline gelmiştir" dediniz ve bize DSÖ'nün "tüzüğünden gelen zorunlulukla sağlıkta yönlendirici ve koordine edici otorite olarak hareket etmesi" gerektiğini hatırlattınız.

Bildiğiniz gibi, kamu-özel sektör ortaklıkları aşikar çıkar çatışmalarının 30 yıl önce bu gibi düzenlemeleri hukuk dışı kılmasına rağmen küresel sağlık çalışmaları için politik bir paradigma haline geldi. Kamusal sorumlulukları olan kurumlar ve örgütler finansman sağlamanın tek yolu olduğu için özel sektörle ortaklıklar kurmak zorunda kalıyorlar.

Bu durum, neo-liberal ekonomik rejimlerde kamu sektörünün bütçelerinin tırpanlanmasına ve vergi tabanlarının yok edilmesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Bu gelişmeler bizatihi ulusaşırı şirketlerin hükümetlere ve uluslararası finans kurumlarına yönelik dayatmaların bir sonucudur.

Çözüm, tüm kamu hizmetlerine yetecek kadar hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yeterli temel vergilerin alınması, düzenli bütçeler ayrılarak DSÖ gibi halk sağlığı örgütlerinin uluslararası sorumluluklarını ticari faaliyetlerin bozmasına meydan bırakmayacak biçimde yapmaları için gerekli finansman da dahil olmak üzere, ekonomik adaletin sağlanmasıdır.

"Vakıfların, fon ajanslarının ve bağışçı hükümetlerin verdiği paranın benzeri görülmemiş miktarda" olduğunu bildirdiniz. Bu fonları, hakkınız ve göreviniz olduğu üzere, vizyonunuzu ve önceliklerinizi gerçekleştirmek için kullanabilirseniz bu tamamen olumlu bir şeydir.

Dediğiniz gibi "Temel Sağlık Hizmeti" sağlık sistemlerine kapasite oluşturmanın temel taşıdır. Aynı zamanda sağlık gelişimi ve toplumsal sağlık güvenliğinin de merkezindedir. TSH, somut, adil vergi temelli ve diğer borç silme ve onarma, uluslararası ticari aktivitelerinin demokratik kontrolü gibi yeniden dağıtıcı adaletle desteklenmezse laftan öteye gidemez.

4. Bilgi kamu yararına olmalıdır, dünya ticari "bilim"i satın alamaz

Teknik otorite olmanın DSÖ'nün dört eşsiz varlığından biri olduğunu belirttiniz ve "rehberliğimizde kesinlikle otoriter olabilmeliyiz" ve "DSÖ araştırma ve geliştirme gündemine müdahale etmelidir" dediniz. DSÖ'nün teknik sağlık otoritesi rolü elbette onun en önemli yanı ve üstünlüğüdür. Her şeyin ötesinde, dile getirilmesi önemli olan konu; mevcut bilimdeki kriz ve bilgi sistemlerinin yeniden kamu yararına geri kazanılmasıdır.

Bilimin ticarileşmesi ve endüstri ile akademik kurumların yakın ilişkisi (2) DSÖ'nün dikkatle izlediği bir konu olmalıdır. Bu bağlamda, toplumun DSÖ'nün Çernobil'in sağlığa etkileri ve genetiği değiştirilmiş gıdaların güvenilirliği hakkındaki son raporlarının tarafsız bilim adamlarının danışmanlığında, başkalarının çıkarlarınca engellenmeden, hazırlandığı konusunda teminat istemekte ısrar etme hakkı vardır.

Bilimin geleneksel ideallerinin yozlaşmasıyla ilgili olarak Lancet dergisindeki bir başyazıda şöyle denilmektedir: "Akademik kurumlar bağımsız akademik statülerini korumak yerine kendileri için keşiflerini pazarlama çareleri arayan işyerleri haline geldiler".

Aynı derecede endişe verici bir başka şey de bilginin daha önce eşine rastlanmayan bir biçimde özeleştirilmesi anlamına gelen yeni, ticarileşmiş entelektüel telif hakları rejimidir. Bilgi kamu mülkiyetinde olmalı, herkes erişebilmelidir. Hepsinden öte doğru ve güvenilir olmalıdır.

Önlenebilir hastalıklar ve ölümler yüksek oranlarda sürüp giderken, yeni enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkarken ve eskileri hortlarken, çevresel tahribatın mahvedici etkileri ortaya çıkarken ve halk sağlığı için kaynaklar sürekli kısıtlanırken dünya ticari "bilim"e güç yetiremez. DSÖ, dünyanın sağlık konusundaki teknik otoritesi olarak, bilimsel araştırmanın yapılma ve finanse edilme biçimini, bilginin elde edilme ve uygulanma biçimini dönüştürmede önderlik yapmalıdır.

5. Uluslararası sivil hizmet çalışanlarının etik değerleri ve bağımsızlığı

"Sağlık mesleğinin etik temellerini paylaşıyoruz. Bu meslek insanların acılarını önlemeye ve dindirmeye adanmış bakım, sağaltma ve bilim temelli bir meslektir. Bu bize ahlaki otoritemizi ve en soylu etik değerler sistemini kazandırmaktadır" dediniz.

Neoliberal zamanlarda çalışanların kamu hizmeti görenler ya da arkadaşlar olarak ne DSÖ emirlerine yakın durmaları ne de etik değerlere saygıyı korumaları her zaman kolay olmadı. Baskı çoğu zaman karşı durulamaz boyutlara ulaştığında uluslararası sivil görevlilerin bağımsızlığı önemli oranda zedelendi.

Bildiğiniz gibi, çalışanlarla ilişkiler o kadar kötü bir noktaya geldi ki DSÖ tarihinde ilk kez 2005 Kasım'ında 700 kişinin katıldığı bir iş durdurma eylemi gerçekleşti. Sadece çalışanların derin tatminsizliklerini değil, aynı zamanda bir BM organının uluslararası çalışma standartlarını hiçe saymasını da yansıtan bu olay ciddi disiplin cezası tehditlerine karşın gerçekleşti.

İş durdurma ayıplanacak, üzülecek ya da cezalandırılacak bir olay değil (3), üye ülkelere ve DSÖ'nün seçiciler kitlesine radikal değişikliklerin gerektiğini haber veren gerekli bir sinyaldir.

Geçen yirmi yıl içindeki gidişata karşı çıkan çalışanlar çoğunlukla önlenebilir hastalıkların ve ölümlerin sosyal ve ekonomik köklerini açıkça belirleyen, tartışmayı doğrudan uluslararası güçler arasına yerleştiren ve sağlığın sağlık sektörü dışı belirleyicilerini dikkate alan kapsamlı bir halk sağlığı bakış açısında ısrar eden Alma Ata Deklarasyonu'na bağlılıkları nedeniyle "suçlu"durlar.

Bunlar DSÖ'nün Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu'nun kurulmasında etkili olan, "Herkes İçin Sağlık" ilkelerine ve değerlerine dönülmesini isteyen sivil toplum örgütlerinin başını çektiği geniş bir hareketin parçalarıdır.

Bazıları, Çalışanlar Derneği vasıtasıyla, üye ülkelere, görevleri gereği (4) rüşveti, kayırmacılığı, kuralların ve işlemlerin kötüye kullanımını ve etkisiz iç adalet sistemini gösterdikleri için de suçludurlar.

Bugün çalışanların ilgilerinin ve bakış açılarının ilgi ve saygı ile kabul edilebileceği medeni ve onurlu bir yönetim ilişkisi için bir şans vardır. İlk adım DSÖ'nün sadece "sağlığa hak-temelli bir yaklaşımı" desteklemekle kalmayıp İLO Sözleşmelerine tam olarak uyan "hak temelli" bir kuruluş olduğunu açıklaması olabilir. Çalışanların morali ve motivasyonları liderliğe olan güvenleri arttıkça yükselecektir.

6. "Herkes İçin Sağlık" politikası değer yüklü ve açıkça politiktir

Arkadaşlarımla yukarıdaki konular hakkında tartışırken benim görüşlerim hakkında şunları söylediler: Sen bir STK için çalışmalısın, senin bakış açın politik, DSÖ bir yürütme organı değildir. Bu yorumlardan ilkine cevabım DSÖ çalışanlarının Herkes İçin Sağlık ilkelerine ve değerlerine başka herhangi bir organizasyonun çalışanlarından daha fazla adanmış olmaları, aynı şekilde tüm BM çalışanlarının BM Şartı'nın müdafaa için en ön cephede yer almalarıdır.

İkinci yoruma cevabım sağlığın politik olduğu ve aynen sağlık ve sağlık bakımı hakkındaki neo-liberal proje gibi "Temel Sağlık Hizmetleri" yaklaşımı ve "Herkes İçin Sağlık"ın da tümüyle politik bir yaklaşım olduğudur. Günümüzün uluslararası sağlık yapılanması politik değerleri, niyetleri ve ilgileri inkar etmekte ve kendini tarafsız, nesnel ve bilimsel gerçeklerle donanmış olarak göstermektedir. Ancak bilimsel nesnellik alttaki değerlerin ve ilkelerin bilincinde olmayı ve onaylamayı gerektirir.

DSÖ Tüzüğünün oluşturulmasına katılan devletler, BM Şartı ile birlikte, DSÖ'yü kurarken dokuz etik ilkeyi kabul ettiler. Bu ilkeler bizim "ahlaki otorite"mizin kaynağıdır ve o değer yüklü ve -eğer politika toplumsal yapıların ve işlevlerin, özellikle gücün ve kaynakların üyelerinin yararına olarak dağıtılması ile ilgili olarak düzenlenmesi ise- oldukça politik bir belgedir.

Benim DSÖ'nün yürütme organı olmadığı yolundaki üçüncü yoruma cevabım ise DSÖ yürütme organı olmamakla birlikte sağlık için temel ihtiyaçların karşılanmasını garantilemek için -ciddi bilimsel ve güvenli kanıtlar temelinde- politikaları ve stratejileri belirleme ve geliştirme anlamında açık bir savunucu role sahiptir, şeklinde.

7. Çatışan bağlılıklar

Neo-liberal on yıllarda, DSÖ çalışanları ve diğer uluslararası hizmet görenler, kendilerini bir tarafta DSÖ'nün kurumsal yönetmelikleri ve BM Şartı, diğer tarafta ise -DSÖ hükümetler arası bir kurum olduğu için- üye ülkelere ve halihazırda DSÖ'yü yönetenlere ve onların yönetmelikleri yorumlamalarına karşı olmak üzere çatışan görevlerin yarattığı sıkıntılı bir durumda buldular. En aşikar örnekler BM müeyyidelerinin ve Irak'ın işgalinin neden olduğu halk sağlığı felaketleridir (5). Bu fiiller sırasıyla savaş suçu ve soykırım olarak vasıflandırılmıştır (6).

"Çatışan bağlılıklar"a daha az şaşırtıcı örnekler manşetlere çıkmayan ancak günlük olarak hatta daha geniş ölçekte, hastalığa hatta ölüme yol açan bazı politikalarla ve stratejilerle ilişkilidir. DSÖ ticaretin adil olmayan kurallarını, tiksindirici borçlanmayı, ekonomilerin merhametsizce "serbestleştirilmesini", kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini ve halkların ulusal kaynaklarının sürekli sömürülmesini dünya insanlarına açıklayamadı. Bu işlemlerin yoksulluk ve eşitsizlik ürettiklerine, halkın yeterli su ve gıda temin etmesini bozduğuna, dünya nüfusunun yarısından fazlasının tarifsiz sefalet içinde yaşamasın yol açtıklarına dair bol miktarda delil olmasına rağmen bunu gerçekleştiremedi.

Her yıl en az 10 milyon çocuk ölmektedir ve bunların büyük çoğunluğu önlenebilir. Hayatı tehdit eden, yapısal şiddet ilkeli, kesin bir karşı koyma gerektirir, ihtiyatlı uyarılar, ürkek kabullenişler bu gerçeği değiştiremez.

8. Tabi ki olağanüstü zamanlarda olağanüstü cevaplar gerekir

"Zengin ülkelerin vatandaşlarının halihazırda yaşamlarını sürdürdükleri tarz, genelde, ahlaki olarak kabul edilebilir"(7). Sosyal adalet ve Herkes için Sağlık mücadelesinin temeli "herkesin gözde önyargısı"nın son derece yanlış olduğunu fark etmektir.

DSÖ -ve diğer BM- çalışanları alternatif bilgi kaynaklarına başvurmadıklarından yanlış bilgilendirilmiş olabilirler. Ancak hiç birimiz bilgiye ulaşımın mümkün olmadığını söyleyemeyiz. Şimdi, BM ve DSÖ çalışanlarının BM Şartı'na ve DSÖ kuruluş tüzüğüne hizmet biçimlerinin ahlaki olarak kabul edilebilir mi olduğuna ya da bu inancın bizim bizim en sevdiğimiz önyargımız mı olduğuna karar verme zamanıdır.

Dr. Chan, dile getirdiğiniz bakış açısı ve yaklaşım örnek gösterilmeye layıktır ve çalışanlar için bir ilham kaynağıdır. Bununla birlikte eğer çalışanlar yaklaşımınızın gerçekleştirilmesine yardım etmelerini istiyorsanız; onların inandıkları şeyler üzerine cesaretlerini toplamalarını, güçlü bir muhalefet karşısında sıkı durmalarını ve DSÖ'nün kuruluş tüzüğüne bağlı kalmalarını da sağlamanız gerekir.

Dipnotlar:
(1). Genel Direktör seçildikten sonra 9 Kasım 2006'da Dünya Sağlık Asamblesi'ne yapılan konuşma, 4 Ocak 2007'de DSÖ çalışanlarına yapılan konuşma.
(2). Bu bölüm Toplumda Bilim Enstitüsü Bilgi Mukavelesi'nden alınmıştır. www.i-sis.org.uk/conventiononknowledge.php
(3). On yedi yıl hizmetten sonra, iş bırakma eyleminden üç hafta sonra ve iki yıllık kontratımın yenilenmesine üç hafta kala işime son verildi. Bu durum İsveç sendikalarınca ve çalışanlar birliği avukatlarınca misilleme (bir insan hakkı ihlali) olarak değerlendirildi.
(4). Yönetim Kurulu Kararı(EB91/1993/REC/1)'na göre
(5). Şubat 2003'ün hemen öncesinde, DSÖ işgal sonrası acil sağlık önlemleri konusunda hazırlığa başladı. Şiddetin önlenmesine değil de bir "temizlik harekatı"na katkıda bulunmak istemeyen çalışanlar yönetime BM Şartı'na uygunluğu sorgulayan bir dilekçe vereceklerini bildirdiler. Onlara eğer böyle bir şey yaparlarsa istifalarının isteneceği söylendi.
(6). Örnek olarak bakınız International War Crimes Tribunal çalışanlarınca İlk Celse için hazırlanan Başlangıç Şikayeti http://deoxy.org/wc/warcrim2.htm BM yaptırımlarının etkileri hakkında rapor http://www.geocities.com/iraqinfo/sanctions/holocaust.html
(7). Thomas W. Pogge, World Poverty and Human Rights, Polity Press 2002

http://www.bianet.org/2007/03/02/92822.htmadresinde yayınlanan bu yazı Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi'nden Dr. Nazmi Zengin tarafından Türkçeye çevrilmiştir.

Pazar, Nisan 15, 2007

BİR YANDA SAĞLIK YAYINCISI, ÖTE YANDA SİLAH FUARCISI

BİR YANDA SAĞLIK YAYINCISI, ÖTE YANDA SİLAH FUARCISI

Sigara üreten bir şirketin tıp dergileri de yayınladığını düşünebiliyor musunuz? İnsanların sağlığına en büyük zararı veren bir maddenin üretimi ile insanların tam iyilik halinde yaşamasını sağlamaya yönelik yayınlar yapmak arasındaki çelişkiyi düşündüğünüzde "olamaz böyle bir şey" demekten başka bir seçeneğiniz olduğunu sanmıyoruz.

Peki sigara üretimi yerine silah ticaretini koysak durum ne olur? Onu da en az birinci sorumuzda olduğu kadar abes bulursunuz, çünkü bu silahların da en az sigara kadar insanları acıya düçar eden savaşlarda kullanıldıklarını herkes biliyor.

Hem sigara üretip hem de tıp dergileri yayınlayan bir şirket bilmiyoruz ama ne yazık ki bir yandan silah ticareti alanında faaliyet gösterirken bir yandan da sağlık alanında dünyada en ön sıralarda gelen bir yayıncılık kuruluşu olan bir şirket biliyoruz.

Bu yayıncılık kuruluşunun adı Elsevier. Hayır yanlış duymadınız, tıp dünyasında çok saygın bir yeri olan The Lancet'i yayınlayan Elsevier bu...

Elsevier bilim-teknoloji ve sağlık bilimleri alanlarında 7,000 dergi editörü, 70,000 editörler kurulu üyesi, 200,000 danışmanla çalışıyor. Elsevier yayınladığı 2 binden fazla dergi ve 17,000 kitapta 500 bini aşkın bilim adamının katkısı var. Sağlık bilimleri alanındaki yayınları 800 civarında dergi ve binlerce kitap ile 20 milyon sağlık çalışanına hitap ediyor.

Elsevier bir yandan Reed Exhibitions adlı kuruluşu ile ABD,İngiltere, Orta Doğu, Brezilya, Almanya ve Tayvan'da silah fuarları düzenlerken bir yandan da The Lancet'de savaşların insanlık için ne büyük sağlıksızlık kaynağı olduğundan dem vuran yazılar yayınlanıyor. Şirket kendini işi tamamen yasal kurallara uyarak yaptığını ve yaşadığımız tehlikeli dünyada silahların da gerekli olduğunu belirterek savunuyor. Savaşlardan en çok zarar gören toplulukların yoksul ülkelerin kadın ve çocukları olduğu gerçeği gözönüne alındığında Elsevier'in bu açıklamaları hiç de inandırıcı gelmiyor.

Aslında 2005 yılında Elsevier, The Lancet'de derginin Uluslararası Danışma Kurulu tarafından kaleme alınan bir yazı ile silah ticaretiyle ilgili faaliyetine son vermesi konusunda uyarılmıştı. Ama aradan geçen yıllara rağmen hala Elsevier'in bu yönde hiç bir hareketi yok.

British Journal of Medicine'ın eski editörlerinden Richard Smith' göre Elsevier'i içinde bulunduğu yanlıştan döndürmek için editöründen okuruna, araştırmacısından danışmanına Elsevier'in bilim ve sağlık alanındaki yayınlarıyla ilişkili herkesin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Elsevier'in en karlı yatırım alın olan bilim ve sağlık yayıncılığı aslında şirketin en zayıf olduğu alan, çünkü bu alandaki ürün şirketin maaşlı çalışanlarından çok buralara yazı gönderilen araştırıcılar, bu yazıları gözden geçiren danışmalar ve bilimsel yeterlilikleri konusunda karar veren editörlerin çoğunlukla hiçbir karşılık almadan gerçekleştirdikleri emekle oluşuyor. Dolayısıyla silah ticaretine ve savaşa karşı olmak meslek etiklerinin bir parçası olan bu kişilerin emekten gelen güçlerini kullanma konusunda düşünce ve eylem birliğine varmaları Elsevier'i dize getirebilecek tek yol gibi görünüyor.

Bizlerin de Türkiye'de yaşayan hekimler / araştırmacılar / bilim insanları, başta Türk Tabipleri Birliği olmak üzere sağlık çalışanları örgütleri, sağlık sendikaları, sivil toplum kuruluşları olarak Elsevier'e tepkimizi iletmek zorundayız diye düşünüyorum.

Cuma, Ekim 20, 2006

Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörlük Seçimi Yaklaşıyor

Dr. Lee Jong-Wook'un Mayıs ayında ölmesiyle boşalan Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörlüğü seçimleri 9 Kasım’da yapılacak. Sağlık alanında dünyanın en etkili örgütünün tepe yöneticiliği için 13 aday var. Bu adaylardan birisi de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nce teklif edilen Prof. Dr. Tomris Türmen.

İşte DSÖ Genel Direktörü adayları ve bazı özellikleri:

· Kazem Behbehani (Kuveyt tarafından önerildi) On beş yıldır DSÖ’de çalışıyor, son görevi dış ilişkilerle ilgili birimin sorumlu yardımcı genel direktörlüğü. İmmünoloji profesörü. Kuveyt’te tıp fakültesi dekanlığı, rektör yardımcılığı yaptı.
· Margaret Chan (Çin tarafından önerildi) Eski Hong Kong Sağlık Bakanı. 2003’ten beri DSÖ’de çalışıyor, son görevi bulaşıcı hastalıklarla ilgili birimin yardımcı genel direktörlüğü.
· Julio Frenk(Meksika tarafından önerildi) Meksika Sağlık Bakanlığı yaptı. Sağlık örgütlenmesi ve sosyoloji alanlarında doktorası var. DSÖ’de son görevi kanıt ve bilişim politikalarıyla ilgili biriminin üst yöneticiliği.
· David Gunnerson (İzlanda tarafından önerildi) İzlanda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Daimi Sekreteri
· Nay Htun (Burma tarafından önerildi) BM destekli Barış Üniversitesinde profesör. UNDP ASG/ Asya- Pasifik Bölgesi direktörlüğü yaptı.
· Karam Karam(Suriye tarafından önerildi) Lübnan Sağlık ve Turizm Bakanı.
· Bernard Kouchner (Fransa tarafından önerildi) Gastroenterolog. Sınır Tanımayan Doktorlar ve Yeryüzü Doktorları örgütlerinin kurucularından. Globus insani yardım örgütü başkanı, BM Kosova Misyonu eski yöneticisi. “inasni müdahele” (humanitarian intervention) kavramını ortaya atan kişi. Fransa Sağlık ve İnsani Yardım Bakanlarından
· Pascoal Mocumbi (Mozambik tarafından önerildi) Jinekolog. Mozambik’te Sağlık Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Başbalanlık görevlerinde bulundu. Halen Avrupa ve Gelişmekte Olan Ülkeler Klinik Denemeler Ortaklığı (EDCPT) Yüksek Temsilcisi
· Shigeru Omi (Japonya tarafından önerildi) DSÖ Batı Pasifik Bölgesel Ofisi Başkanı. SARS’la ilgili çalışmalarıyla tanınıyor.
· Alfredo Palacio Gonzales (Ekvator tarafından önerildi) Ekvator Başbakanı. Kardiyolog. Eski Sağlık Bakanı. 18 Ekim 2006'da adaylıktan çekildiği açıklandı.
· Pekka Puska (Finlandiya tarafından önerildi) Uluslararası Ulusal Halk Sağlığı Enstitüleri Birliği(IANPHI) Başkan Yardımcısı. Finlandiya Ulusal Halk Sağlığı Enstitüsü eski başkanı. DSÖ’de Bulaşıcı Olmayan Hastalıkları Önleme ve Sağlığı Geliştirme Birimi direktörlüğü yaptı.
· Elena Salgado Mendez(İspanya tarafından önerildi) İspanya Sağlık ve Tüketiciler Bakanı
· Tomris Türmen (Türkiye tarafından önerildi) DSÖ’de 14 yıldır çalışıyor, son görevi aile ve halksağlığı ile ilgili birimin üst yöneticiliği. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. ABD ve Kanada'da çocuk sağlığı ve hastalıklarıyla yenidoğan ihtisası yaptı. Sağlık Bakanlığı AÇSAP Genel Müdürlüğü ve Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevlerinde bulundu. DSÖ'de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplum sağlığı alanında çeşitli çalışmalar yürüttü. Dr. Türmen, DSÖ'deki göreviyle, uluslararası kuruluşlarda 'en yüksek seviyedeki Türk memuru' olma sıfatını taşıyor.

DSÖ Yönetim Kurulu adayları nasıl değerlendiriyor?

Öncelikle adaylar işin gerektirdiği temel özelliklere sahip olup olmadıklarına bakılıyor.
Bu özellikler teknik ve idari yeterlilik olmak üzere iki ana başlıkta toplanabilir.

Adayın teknik yeterliliği üç ölçüte göre değerlendirilir:
1- 5-10 yıllık küresel sağlık pratiği ya da araştırma deneyimi var mı?
2- kanıtları politikaya dönüştürme konusunda kanıtlanmış bilimsel kapasitesi ve yeterliliği var mı?
3- düşük ya da orta gelirli bir ülkede sağlık sistemini yönetme konusunda doğrudan deneyim sahibi mi?

Bu ölçütler göz önüne alındığında ilk 5’e giren adaylar: Frenk, Karam, Mocumbi, Omi ve Puska.

İdari beceriler de 3 gruba ayrılabilir:
1- yüksek düzey politik deneyim,
2- karmaşık bir örgütü yönetme ve sonuca gitme konusunda kanıtlanmış yetenek,
3- güçlü iletişim ve savunma becerisi.
Burada da yine 5 aday öne çıkıyor: Chan, Frenk, Gunnarsson, Kouchner ve Palacio. Görüldüğü gibi hem teknik hem de idari beceri kümlerinin kesişim alanında tek bir isim var: Frenk.
Frenk, Mocumbi ve Karam 2. defa aday gösteriliyorlar.

DSÖ Genel Direktörlü Nasıl Seçilir?

Yönetim Kurulu’nun Başkanı, Genel Direktör seçimini yapacağı toplantıdan en az 6 ay önce 192 üye ülkeye aday teklifi yapmaları için bildirimde bulunulur. Toplantıya iki ay kalana kadar aday teklifi yapılabilir.

Aday tekliflerine adayın özgeçmişi ve öncelikler ve straejilerle ilgi vizyonunu içeren en fazla üç sayfalık bir belge eklenir. Bu belgede
· adayın güçlü bir teknik ve halk sağlığı geçmişi olma,
· yoğun bir uluslararası sağlık deneyimi,
· örgütsel yönetim yeterliliği,
· halk sağlığı liderliği yaptığına dair kanıt,
· kültürel sosyal ve politik farklılıklara duyarlılık,
· DSÖ çalşımalarına güçlü bir adanmışlık,
· sağlıklı olma,
· örgütün çalışma dillerinden en az birisini çok iyi bilme
gibi kriterler uyduğu özellikle vurgulanmalıdır.

Yönetim Kurulu Başkanı teklif mektuplarını toplantıdan bir ay önce açarark çalışma dilleri olan Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolcaya çevirilerini yaptırır ve incelelemeleri için 34 kişiden oluşan Yönetim Kurulu üyelerine ulaştırır.

Yönetim Kurulu toplantısında seçim dört aşamada gerçekleşir:
1. YK adayların asgari şartları taşıyıp taşımadığını belirler
2. Bir ya da birkaç tur gizli oylanma ile aday sayısını 5’e indirir
3. Bu beş aday 30 dk. DSÖ’nün gelecekteki öncelikleriyle ilgili vizyonlarını sundukları, 30 dk. da sorlara cevap verdikleri bir mülakattan geçirilirler
4. Genel Direktör seçimi. Seçimde hiçbir aday yeterli oyu sağlayamazsa her defasında en az oy alan aday diskalifiye edilerek bir aday yeterli oyu alana kadar seçim turları sürdürülür. Belirlenen aday 192 üyeli ana karar organının onayına sunulur.

Richard Horton, The Lancet dergisinde yayınlanan değerlendirmesinde adayları küresel sağlık deneyimi, politika oluşturma kanıtları ve ülke sağlık sistemleri yönünden değerlendirdikten sonra Frenk, Kouchner ve Puska’ya en fazla şans tanıyor. Richard Horton’a göre Genel Direktörlük yarışının favorisi Meksikalı Julio Frenk.

Frenk önceki dönemde de aday gösterilmiş, ABD’nin desteklediği bir aday olmasına karşın seçilememişti. Öte yandan daha önceki seçimin favorisi olarak gösterilen Mocumbi’nin seçimi kaybetmesi kimsenin DSÖ Genel Direktörlüğü’nü çantada kekelik görmemesi gerektiğini düşündürüyor.

DSÖ Genel Direktörü seçimine hakların sağlığı perspektifinden bakan Halkın Sağlığı Hareketi (People’s Health Movement, PHM) ise Genel Direktör adaylarına bir mektup yazarak aşağıdaki soruları yöneltti:

1. Önümüzdeki on yılda DSÖ için öncelikleriniz neler olacak?
2. Temel Sağlık Hizmetleri’ni güçlendirmek için küresel bir strateji geliştirilmesi sizin için bir öncelik midir? Öncelikse Toplumsal Temel Sağlık Hizmetleri’ni güçlendirmek için ne öneriyorsunuz?
3. Halk Sağlığı Hizmetleri sistemlerinde özelleştirme sonucu ortaya çıkan etkisizliklerin ve eşitsizliklerin bu sistemlerde oluşturduğu hasarın onarılması ihtiyacı noktasında nerede duruyorsunuz?
4. Küresel Sağlık İnisiyatiflerinin ve hastalığa-özgül inisiyatiflerin sayısında hızlı bir artış var. DSÖ’nün bu durumu denetlemesi için neler yapacaksınız?
5. Zararlı etkileri olan ticaret anlaşmaları(örneğin TRİPS)na karşı halk sağlığının korunmasında DSÖ’nün daha etkili bir rol oynamasını nasıl sağlayacaksınız?
6. Değişik ortaklıklar ve işbirlikçileri DSÖ’ye sağlığı geliştirici etkinlik konusundaki görüşlerini onaylatmak için baskı yapıyorlar. DSÖ bu baskılara nasıl direnecek?
7. Zengin ülke hükümetlerinin, özellikle de ABD’nin DSÖ politikalarının gelişiminde dengesiz bir biçimde etkili olmasını nasıl önleyeceksiniz?
8. DSÖ içinde sivil toplum kuruluşlarının etkisinin arttırılması için ne öneriyorsunuz?
9. DSÖ, doktorların çokluğu, sosyal bilimlerden, hukuk, ekonomi vb. tıp dışı disiplinlerden kişilerin ise yokluğu nedeniyle yıllardır eleştirilir. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir? DSÖ içinde disiplinler ve uzmanlar arasındaki bu dengesizliği gidermek için ne yapacaksınız?
10. Başkanlar göreve başladıklarında genellikle “Çalışanlarımız bizim en önemli kaynağımızdır” derler. DSÖ çalışmalarında bu önemli kaynağın rolünü nasıl arttıracaksınız, yönetimde çalışanların daha çok temsilini nasıl sağlayacaksınız?
11. Birçok kişi DSÖ Afrika Bölgesel Bürosunun kapasitesinin arttırılmasının özellikle gerekli olduğunu ileri sürüyor. Bu görüşlere katılıyorsanız neler yapacaksınız?
12. Mayıs 2008’de raporunu yayınlayana kadar Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu’nun çalışmalarını nasıl destekleyecek ve geliştireceksiniz, önerilerinin gerçekleştirilmesini nasıl sağlayacaksınız?

Adayların bu kritik sorulara verdikleri karşılıklar PHM’nin http://www.phmovement.org/ adresinden ulaşabilen web sitesinde yayınlanıyor.

Derleyen: Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Derneği adına Dr. Nazmi Zengin

ULUSAL GIDA GÜVENLİĞİ KURUMU” KURULMALIDIR

Bilindiği gibi beslenme insanoğlunun en temel gereksinimlerinden birisidir. Bu nedenle gıdalarla ilgili olarak ortaya çıkabilecek fiziksel, kimyasal, biyolojik ve benzeri her türlü tehlikenin giderilmesi için alınacak önlemlerin bütünü olarak tanımlanabilecek olan gıda güvenliğinin yaşamsal bir önemi vardır. Üstelik bu yaşamsal önem sadece belirli bir zaman diliminde yaşayan bireylerin ya da toplumların değil gelecek nesiller üzerindeki etkilerinden, olası kümülatif toksik etkilerinden de kaynaklanmaktadır. Bu açıdan bakıldığında gıda güvenliği ile ilgili suçlar doğrudan insan türüne karşı işlenmiş suçlar olarak yorumlanabilir.

Gıdalar tarladan ya da ahırdan soframıza gelinceye kadar geçen süreçte gerekli duyarlılık gösterilemediği takdirde insan sağlığını tehlikeye sokabilecek birçok işlemden geçmekte, bulaşmalara, bozulmalara maruz kalabilmektedir. Üretim aşamalarından nihai tüketiciye kadar uzanan zincirde sürekli olarak, hijyen standartlarına uyulmasını, her bir ürünün güvenli olmasını sağlamak için gıda güvenliği kontrol sistemleri geliştirilmiştir. Bu sistemlerin kurması, sürekliliğinin sağlanması ve desteklenmesi çağdaş bir toplumun olmazsa olmazları arasına girmiştir. Gıda sektörü için geliştirilen Tehlike Analizi ve Kritik Kontrol Noktaları (Hazard Analysis and Critical Control Points, HACCP) standardı ülkemizde TSE tarafından kabul edilerek TS 13001 olarak yayınlanmıştır. Gıda ya da gıda ambalajı sektörlerinde çalışan firmalarda hijyen ve tüketici sağlığı açısından önem arzeden noktaların tespit edilmesi ve bunların sıkı denetim altında tutulmasını öngören bu sistemin ülkemizdeki gıda sektörünün tamamında yaşama geçirilmesi bizleri güvenli gıda tüketmek açısından oldukça rahatlatacaktır. HACCP’le paralel olarak Gıda Kalite Güvencesi (Food Quality Assurance, FQA), İyi Üretim Uygulamaları (Good Manufacturing Practices, GMP), İyi Hijyen Uygulamaları (Good Hygiene Practices, GHP) sertifikasyonalarının sağlanması ülkemiz için hem uluslar arası pazarlarda rekabet edebilmenin hem de Avrupa Birliği sürecinde bir uyum zorunluluğu olduğu kadar kendi insanımıza saygının bir gereği olarak da değerlendirilmelidir.

Yıllardır kanun hükmünde kararnamelerle yönetilmeye çalışılan gıda üretim ve denetim işlerinde akıl almaz bir karmaşa ve çok başlılık hakimdi. Bu çok başlılığı gidermek için çıkarılan 5179 sayılı Gıdaların Üretimi, Tüketimi ve Denetlenmesine Dair Kanun da durumu düzeltemedi. Konuyla uzaktan ya da yakından ilgili hemen hemen herkesin dilinde “çok başlılık giderilmeli” sözü var. Ancak bu sözden neredeyse her devlet kurum ve kuruluşu “bu konuda tek yetkili ben olmalıyım” sonucunu çıkartıyor. Avrupa Konseyince yayımlanan AB178/2002 sayılı tüzüğüe uyum için hazırlanan Gıda Kanunu Tasarısı’na kısaca bir göz atıldığında Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın bu yaklaşım biçiminin tipik bir örneği olduğu kanısı uyanıyor insanda. Oysa gıda konusu birçok bileşenden oluşan ve Tarım ve Köyişleri Bakanlığı gibi altyapısı ve eleman sayısı yetersiz bir Bakanlığın altından kalkamayacağı bir iştir. Sağlık Bakanlığı’nın 2004 yılında imzalanan bir protokolle gıda konusundaki yetkilerini bu bakanlığa devretmesiyle başlayıp bugünlere uzanan süreçte yaşadığımız kaos da bunun en açık kanıtıdır.

Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Derneği olarak halihazırdaki karmaşadan çıkış yolu olarak önerimiz bünyesinde konuyla ilgili tüm paydaşların temsilcilerini bulunduran “Ulusal Gıda Güvenliği Kurumu”nun kurulmasıdır. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı, Sağlık Bakanlığı, İçişleri Bakanlığı, tüketici örgütleri, Türk Tabipleri Birliği, Türk Veteriner Hekimleri Birliği, Gıda Mühendisleri Odası, Kimya Mühendisleri Odası, Makina Mühendisleri Odası ve Ziraat Mühendisleri Odası gibi meslek kuruluşları ve mesleki dernekler, gıda üretim ve pazarlama sektörü mutlaka Kurum’da temsil edilmelidir. Dünyada gıda konusundaki gelişmeleri yakından izleyen, kurallar belirleyen ve planlar yapan bu Kurum kararlarını olabildiğince kamu istişaresine açık biçimde almalı ve her aşamada halkı bilgilendirmelidir. Ancak böyle bir kurumdan ülke çapında örgütlenerek yerel yönetimleri tamamen devre dışı bırakması da beklenmemelidir aksi halde doğumsal bir sakatlıkla dünyaya gelen, tek olmaya tek ama hantal, büyük ama etkisiz bir “otorite” ortaya çıkmış olur. Bu nedenle dünyadaki eğilimleri göz önüne alarak gündelik uygulamalarda yerel yönetimleri de işin içine katan bir yapılanma sorunlarımızı en aza indirmekte yararlı olacaktır.

(AB Veteriner Platformu E-Bülteni Sayı 4'te yayınlanmıştır)

Cuma, Temmuz 28, 2006

“HOCAM, HAYATA BAKIŞIM DEĞİŞTİ …”

Öğrenciliğinden bu yana tanıdığım Ahmet’i son karşılaşmamızda çok farklı bir hava içinde buldum. Adeta beş yıl daha yaşlı bir adamın olgunluğu seziliyordu jest ve mimiklerinde.

Hoş beşten sonra bu değişikliğin nedenini bulabilmek için sondaj sorulara geçtim. Girdiği kooperatiften, birkaç ay önce dünyaya gelen yavrucaktan, dizine protez koyulan babadan, dereden tepeden sordum, konuşturdum. Asayiş berkemaldi.

Sohbetin tadı bayatlamaya yüz tutmuş çay gibi olmaya başlamıştı ki Ahmet uzun bir sessizlikten sonra yutkundu ve ağzındaki baklayı çıkardı:
“Hocam, hapishaneye ders vermeye gidiyorum…”

Ahmet öğretmendi. Hapishanede de olsa ders veriyor olması sıradan bir olaydı, yani o farklı havanın nedeni olamazdı. Ben bunları düşünürken o zoraki bir öksürükten sonra devam etti:

“Hocam. Hayata bakışım değişti…”

Ahmet’in anlattıkları hapishanede ders vermeyi sıradan bir öğretmenlik olayı olarak değerlendirmemin nasıl da büyük bir hata olduğunu anlamama vesile oldu.

***

“Sekiz yüz civarında erişkin, genel olarak sağlıklı, içlerinde yüksek öğrenimlilerin dahi olduğu, bir çoğu sanat sahibi insanımız yüksek duvarların arkasında günler, aylar, yıllar geçiriyorlar… Hep nakit, olduğu, hatta nakitten yani paradan da değerli olduğu öğretilen vakit burada boş, ama bomboş bir biçimde heba olup gidiyor. Bizim verdiğimiz dersler-kurslar kapkaran bulutlarla kaplı bir gökyüzünde görülen tek tük yıldızlar gibi. Çok güzel ama yetersiz. Dahası ders-kurs yetmiyor. Bu insanların emeğinden, kol gücünden olsun yararlanılması ülke ekonomisine belki küçük bir katkı, ama beden ve ruh sağlıklarına, topluma yeniden kazandırılmalarına büyük bir katkı olur. Hiçbir katkısı olmasa bir meşguliyet olacağı için daha az sigara içilmesine vesile olur. Burada tüketilen sigaranın hadi hesabı yok. Burada sigara içmek nefes alıp vermek gibi. Tabii ki teneffüs edilen şey zehir!”

***

Ahmet daha çok şey anlattı. “Mahpus damı” denen şeyin ne menem bir şey olduğunu, “kader kurbanları”nın kimler olduğunu Ahmet kadar olmasa bile ben de bir kez daha yüreğimin derinliklerinde hissettim. Demek ki maddi koşullar oldukça değişmiş olsa da hapishanelerimizde yaşamın temelde hala Kerim Korcan’ın Linç adlı romanında anlattığı düzende devam ediyor.

Düzenlenen dersler-kurslar için yöneticileri kutlamak bir kadirbilirlik borcu, ama artık hapishane yaşamını temelden ele alacak, değiştirip dönüştürecek projelere gerek duyulduğunu belirtmem de bir insanlık borcu.
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Cumartesi, Temmuz 01, 2006

FIÇI

Bu oda... Yatak odam benim...Bu odanın benim için bir hapishane hücresine dönüşebileceğini nereden bilebilirdim. Hem de evliliğimin ikinci yılında. Orhan'la geçen onca güzel günlerden, gecelerden sonra...

Bir gün değil, iki gün değil ki sabredeyim desem. Altı ay günaşırı. O bitti şimdi haftada iki gün, bir de "fıçı" her ay. Orhan "fıçı"yı ilk anlattığında inanamamıştım, aklım almamıştı eğitim adına evli barklı bir erkeğin bütün bir hafta boyu hastanede alıkoyulabileceğini. Sonra işin ciddi olduğunu anlayıp "Çaresiz katlanacağım" demiştim,"Orhan için katlanacağım..." Ama şimdi katlanamadığımı, katlanamayacağımı anlıyorum.

Telefonlar çalıyor... İnsanın içine dehşet salan sarhoş sesleri..."Hangi şampuanı kullanıyorsunuz?" diye muhatabını kafaya almaya çalışan, zekasına televizyon musallat olmuş yeni yetmeler...

Kapının yanına zaten hiç yanaşamıyorum. Kapıyı açabileceğim bir kişi var, o da Orhan. Kıdemlileri insafa gelip 10-15 dakikalık bir kaçamağa izin verirler de çıkıp gelirse anahtarı var zaten, kendisi açar kapıyı. Başkaları çalarsa açmam. Kim olursa olsun açmam. Ben açmamam açmasına da, ya birileri anahtar uydurursa... Ne yaparım o zaman? Aman canım ben de ne kadar evhamlıyım. İki tane kilit var kapıda. Birine anahtar uydursalar ötekine uyduramazlar. Gerçekten uyduramazlar mı? Bir film seyretmiştim geçenlerde. Bankanın kasasını açıyordu adam. Evet, açıyordu! O kasaları yağdan kıl çeker gibi açanlar için bu kilitlerin lafı mı olur? Ama burası bir ev, banka değil ki... Kim soymak isteyebilir böyle sıradan bir evi? Kimse soymak istemez. Evet, soymak istemez ama( bir başka film hatırladı birden) evlere hep soymak için girilmiyor. Cinsel sapıklar var bir de. Yalnız kalan kadınlara tebelleş olan ruh hastaları...

O da ne, bir ses mi duydum? Pencere tarafında geldi herhalde; yok canım, mutfak tarafından. Şu odanın kapısını kilitlemeliyim hemen. Hemen yapmalıyım bunu. Aman Allahım, ne tedbirsiz insanım, anahtarı salonda unuttum. N'apacağım şimdi? Kapının arkasına bir şeyler koysam iyi. Ne koyabilirim ki? Şu sandalye... Ne hükmü olabilir ki böyle bir sandalyenin? Gözü dönmüş caniler bırakın böyle sandalye parçalarını koca koca dolapları falan bir omuz atmada deviriyorlar. Sandalyenin yanına bir şey daha... Tamam, şu şifoniyeri itersem olur. Haydi Hülya, gayret kızım. Iıh, ııhhh! Amma da ağırmış be. Haydi biraz daha zorla. Zorlayayım. Ama niye zorlayayım? O ses kesildi ya. Kimbilir belki de mutfak penceresinin camına çarpan bir kuş ya da oraya tırmanmış bir kedi çıkarmıştır o sesleri. Nereden tuttuk bu giriş katını bilmem ki? Orhan'a ikinci kattaki daireyi tutalım demiştim ama, parasızlığın gözü kör olsun. Bu semt mazbut, öğrenciliğimden beri bilirim buraları, fiyatı da bize göre deyip tıktı bu giriş katına beni. Tabii ki o zaman bu günkü halim aklımın ucundan bile geçmiyordu. Zafer sarhoşluğu içindeydim. Kocam başarmıştı. Pratisyenlikten kurtulacak, cerrah olacaktı. Asistan maaşı böyle bir kent için yeterli değildi ama idare edecektik tabii ki.

Ah, bilseydim bu nöbetleri, nöbetlerden geçtim hadi, bu "fıçı"yı bilseydim, bu yalnızlığı, bu korkuyu tahmin edebilseydim hiç giriş katına oturur muydum?Aç durur, ekmek paramı kiraya yatırır, ikinci katı tuttururdum Orhan'a. Şimdi o katı başkası tuttu. Artık taşınmak falan da mesele zaten. Üstelik bir de kooperatife girdik. Çekeceğim mecburen bunları. Akılsız başım benim. Ahh!.. Ben yoksa... Aman Allahım, ben yoksa Filiz'e hava atmanın cezasını mı çekiyorum? Orhan ihtisas sınavını kazanınca hemen Filizlere gitmiş, "Biz ayrılıyoruz şekerim bu ilkel kasabadan. Orhan cerrah olacak, kasaba doktorluğundan da ebediyyen kurtulacak" deyivermiştim kasıla kasıla. Biliyordum Cahit'in sınavda başarılı olamadığını. Filiz gözlerini yere çevirmiş, hafifçe kızararak "Bizim ki kazanamadı yine Hülya" demişti."Yaa… çok üzüldüm şekerim, biraz daha gayret etse..." demiştim bir zavallıdan bahsedercesine. Susmuştu Filiz. Sonra saatime bakıp "Ben kalkayım şekerim, taşınma hazırlıkları yapacağım da..." diyerek ayrılmıştım oradan. Ah, ben ne kötü insanım. Taşınma hazırlığı falan yaptığım yoktu. Yumurtlamam gereken lafı yumurtlamıştım ve gitmem gerekiyordu da onun için uydurmuştum böyle bir gerekçeyi.Gitmem gerekiyordu çünkü Filiz'i düşüncelere daldırtmıştı sözlerim.Dünya tatlısı insanlardı Filiz'le Cahit, ama ben kırmıştım Filiz'i. Niye yapmıştım bunu. Offf! İçimden telaffuz ederken bile utanıyorum bu kelimeyi: "kıskançlık"tan. Kıskanıyordum Filiz'i. Evet, kıskanıyordum ve onun kırılmasından zevk alıyordum. Nesini mi kıskanıyordum? Çocuğunu kuşkusuz. Ben bir yavru sahibi olamamıştım henüz. Olacağım da yoktu. Orhan "Allah'tan ümit kesilmez" diyordu ya, züğürt tesellisi! Beni sevdiğinden diyordu, beni üzmemek, beni kırmamak için. Ohh! İşte oldu, şifoniyer kapının arkasına yerleşti. Şimdi kitabıma dönebilirim, değil mi? O gözü dönmüş canilere vız gelir bu şifoniyer falan ama... N'apayım? Deve kuşuysam deve kuşuyum. Kendimi elimden geldiğince güvene almak zorundaydım ve aldım. Şimdi kitabıma dönebilirim.

***

Orhan! Sen misin Orhan? Geldin mi? Bitti mi "fıçı"? Ses versene Orhan. Dur, dur acele etme. Anahtarla kilitlemedim kapıyı, dur. Arkasına şifoniyeri itmiştim. Çok korktum bu gece Orhan. Bir ses duydum, şifoniyeri kapının arkasına ittim. Sonra kitap okurken uyuyakalmışım. Iıhh, ııııhhh! Oynamıyor bu yerinden Orhan. Dur Orhan . Dur kapı kırılacak. Dur biraz n'olursun. Orhan niye hiç cevap vermiyorsun bana? Dur Orhan, kapı kırılıyor. Kırılıyor Orhan. Kırdın, kırdın ya kapıyı Orhan.

Orhan! Neredesin Orhan? Orrhaaaannnn!

------------------------------------------------------------------------------------------------

HEKİMLİK ÜSTÜNE FELSEFİ BİR SOHBET

A. Klinik tecrübenin, değil de bilimsel araştırmanın daha iyi tedavi metotlarına götürdüğü inancı var. Her hastalığın, aranıp bulunması mutlaka gerekli, alabildiğine teorik bir direkt sebebi olduğu fikri de bu inançla ilişkili. Radyodiagnostik işlemlerin de, tanısal cerrahinin de, biopsi ve benzeri işlemlerin de kaynağı bu.
B. İyi ama dostum, olanları başka türlü nasıl ortaya çıkaracaksın?
A. Nabzı, idrarı, cildi… muayene ederek.
B. Bu yolla hastalığa sebep olan belli bir bozukluk bulamazsın ki?
A. Kim demiş hastalığa lokalize edilebilen bir hadise sebep olur diye? Hastalık, hayat sürecinde yeri tespit edilebilen bir çok değişimi ihtiva etmekle beraber sebebi bulunamayan bir yapı değişikliği de olabilir. En iyi teşhis vücuttaki ağırlık, nabız, adale kuvveti gibi genel değişikliklerin nazarı itibara alınmasıyla konabilir.
B. Bundan daha iyisini biliyoruz dostum. Tek hücreliler biolojisi…
A. Tek hücreliler biyolojisi lokalize edilebilen olaylarla uğraşıyor, benim bahsettiğim süreçleri ise gözardı ediyor.
B. Fakat insan vücudu ile hayat sürecini kuran tek hücrelilerin biyolojik süreçleridir.
A. Bu belirli bir sahada hayli başarılı olmuş bir hipotez -ama kim demiş bu sahanın dışında da başarısını devam ettirecek diye? Ayrıca tek hücreli biyolojisinin sonuçları minimum bir direnç çizgisi takip edilerek ulaşılan sonuçlar… Karmaşık problemler düpedüz bir yana iteleniyor.
B. Anlamamız gerekiyor!
A. Hastayı gözden çıkararak mı?
B. Ne demek istiyorsun yani?
A. Bak dostum, anlaşılıyor ki senin hekimliğinin tesiri faraziyelerinin uygunluğuna bağlı olacak. Uygunsuz faraziyeleri son kerteye kadar götürmeye çabalamak hastaya ciddi zararlar verebilir. Dahası, bu yolla sınırı bulacağımız da çok şüpheli.
B. Niye bulamayacakmışız?
A. Dostum, hekim teşhis koyar, tedavi şeklini belirler, bu büyük bir operasyon olabilir. Tedavisini uyguladıktan sonra bazı sonuçlar elde eder. Diyelim ki sonuç beş sene daha sürünüp sonra ölen bozulmuş bir vücut oldu. Hekime yanıldığını kim anlatacak?
B. Teftiş kurullarının yaptığı incelemeler…
A. Hekimlerin sakat bırakmayı görev addetmesine, hastaların da sakat kalmayı hak saymasına bakarsan bu teftiş kurallarını nereden bulacaksın? Mesela frengiyi ele alalım. Uzun zaman çok tehlikeli bir hastalık olarak kabul edilmişti. Modern antibiotiklerin ortaya çıkışından önce çoğunlukla organizmaya ciddi zararlar verecek şekilde tedavi ediliyordu. Çok kısa bir süre önce tedavi edilmemiş hastaların %85’inin hayat süresinin mutad uzunlukta olduğu, %70’inden fazlasının herhangi bir hastalık belirtisi göstermeden öldüğü bulundu. Aynı şeyler tedavisi organizmaya ciddi zararlar veren başka hastalıklarda da olabilir. Çoğu erkeğin prostatında kanserli hücre çoğalması görülür ancak küçük bir kitleyle sınırlı kaldığı için zarar vermez. Bilhassa Almanya’dakiler olmak üzere hekimler ne olur ne olmaz diyerek rutin biopsi tavsiye ederler. Biopside çoğu kere kitlenin bir kısmı çıkarıldığından metastazlar başgösterir. Bu pek çok tümör rezeksiyonu işleminde, bilhassa göğüs kanseri mevzubahis olduğunda Halstead metodu denen işlemde de böyledir. Bunlar lüzumsuz, tehlikeli ve denetim altına alınamayan proçeslerin başlamasına imkan veren işlemlerdir. Bütün bunlar da hekimlik mesleğinin, daha sıkı bir inceleme gereğini idrak etmeksizin doğru kabul ediverdiği faraziyeler yüzündendir.
B. Eee, çözüm ne peki?
A. Çözüm çok basit, bırak kim ne istiyorsa onu yapsın!
B. Bu da ne demek oluyor?
A. Dünyada türlü türlü hekimlik var.
B. Sihirbaz hekimler falan mı diyorsun?
A. Dur dostum, hemen alaycı olma. İşler öyle basit değil. Resmi bilginlerin tanımadığı ancak muntazam bir şekilde işleyen, bir tür felsefeye dayanan, uzunca bir süredir uygulanan hekimlik türleri var.
B. Mesela?
A. Mesela; Hopi hekimliği, akupunktur, Avrupa ve Amerika Birleşik Devletleri’nde mevcut binlerce kocakarı ilacı, inançla tedavi…
B. İnançla tedavi mi? Dalga geçiyorsun benimle herhalde.
A. Bu konuda bir bilgiye mi sahipsin?
B. Yoo, ama…
A. Ama hemen vur abalıya deyip kestirip atı- yorsun. Bir dinle hele! Batı tıbbının dolaşım bozukluğu grubuna soktuğu, akupunktur meridyenlerinin bozulmasıyla sonuçlanan yapısal hastalıklar var. Meridyenlerin lokalizasyonu elektrik yardımıyla yapılabilir. Meridyenler boyunca cildin direnci düşüktür. İnançla tedavi esnasında terapistin meridyenlerinin aynen hastanınkiler gibi bozulduğu bulunmuştur. İnançla tedavi yapan kişi bir şekilde hastalığı üstlenir, ancak onun vücudu hastalığı yenebilecek güçte olduğu için sonuçta hem o hem de hasta iyileşir. Sonra homeopati, hidroterapi ve benzeri birçok hekimlik biçimi var. Bunların hepsinde ortak olan şu: teşhis metotları organizmaya dokunmuyor, tedavileri asla Batılı hekimlerin önerdiği tedaviler ölçüsünde ağır olmuyor. Bu nedenle önce bu tür tedavilerin denenmesi tavsiye edilebilir.
B. Sen şimdi ciddi ciddi hekimin hastasını sihirbaz hekimlere göndermesini mi istiyorsun?
A. Bak sevgili dostum, kullandığın kelimeler tıp tarihini, mevcut tıp ekollerini ne kadar az bildiğini gösteriyor. Hekimlikten bihabersin, bilim konusunda malumatın az… Az ama yine de doğru hekimliğin bilimsel hekimlik olduğunu düşünüp gerisine sövüyorsun. Sövmek senin cahilliğini gösteriyor ama durum daha da kötü. Şimdiye kadar sadece Batı toplumlarında insanların başına gelenlerden söz ettimse de bu cahilane cüret bütün kültürleri düzeltip kendi “medeni hayat projeleri” ne uydurmaya çalışmıştır. Batı kültür ve medeniyeti çerçevesine girmeyen insanlar bulunalıdan beri bunların “adam edilme”si bir ödev sayılmıştır. İlkin Hıristiyanlığın kabul ettirilmesiydi bu adam etme, sonra bilim ve teknolojinin hazineleri geldi. Böylelikle hayatları bozulan insanların ellerinde eskiden sadece hayatlarını sürdürmeye değil varoluşlarına bir anlam da vermeye yarayan bir yolları vardı. Bu yollar genellikle zorla empoze edilen teknoloji harikalarından çok daha faydalıydı. Batılı anlamdaki gelişme şurada burada biraz işe yaramış olabilir, mesela intan hastalıklarının önlenmesinde, ancak Batılı düşüncelerle teknolojinin kendiliğinden iyi olduğuna, dolayısıyla da mahalli faktörler gözardı edilerek dayatılabileceğine körü körüne inanmak yıkım oldu. İkide bir yıldız falını ileri sürmemin nedeni bu dostum. Yoksa yıldız falına bayıldığım falan yok. Bu konuda yazılanların çoğunu gördükçe beni hafakanlar basıyor ama yıldız falı bilginlerin kendi yetki sahası dışındaki olgularla nasıl uğraştıklarına dair bulunmaz bir misal. İncelemiyorlar, çamur atıyorlar. Neyse lafı uzatmayalım da yine hekimliğe dönelim. Batıdaki hastalar artık sık sık farklı hekimlik seçenekleri arasında bir seçim yapmak mecburiyetinde kalıyor. Öyleyse neden seçim alanlarını daha da geniş tutarak farklı tıp sistemlerini arasında bir seçim yapmasınlar? Sonuçlara katlanmak zorunda kalacaklar, bilimsel hekimliğin doğru cevabı verdiğini gösterir bir güvence yok, önerilen tedaviden korkmak için pek çok sebep var. Hem başka tıp sistemleri çoğunlukla bir bütün olan ananelerin önemli parçalarından biridir, dini inançlarla bağlantılıdır, geleneğin içinde yer alanların hayatlarına bir anlam verir. Özgür bir toplum başka geleneklerin onlar hakkında ne dediğine bakılmaksızın bütün geleneklere eşit hakların verildiği bir toplumdur. Öyleyse, başkalarının fikirlerine saygı, daha az kötü olanı seçmek, ilerleme imkanı- bütün bunlar diğer tıp sistemlerinin ortalığa çıkıp bilimsel sistemle özgürce yarışma fikrini destekliyor. İşte bu noktada dostum, başlangıçtaki sorumuzun karşılığını buluyorsun; hasta olmanın ya da sağlam olmanın ne demek olduğunu kim belirleyecek? Sen bilimsel hekimler diyorsun. Ben ise kişi hangi geleneğin içindeyse bu gelenekçe belirlensin diyorum. Özel hayat şekilleri olsa olsa “öğrenildikten” sonra bilimsel olarak incelenebilir, bunlar bir dili öğrenir gibi onu oluşturan faaliyetlere katılarak öğrenilmelidir. Burada hastasını tanıyan, huyunu-suyunu, inançlarını bilen aile hekiminin üstünlüğü açıkça ortaya çıkıyor. Bu tip bir hekimle karşılaştırıldığında modern bilimsel hekimler kendi hastalık ve sağlık kavramlarını çoğu kez düpedüz absürd bir tedavi kılığı altında dayatan faşist otoritelere benziyorlar.

(Paul Feyerabend’in, Three Dialoges on Knowledge adlı kitabından çeviridir)
------------------------------------------------------------------------------------------------

Perşembe, Haziran 15, 2006

ELEŞTİRİ OLMADAN NE BİLİM OLUR NE DE UYGARLIK

Dünya genelinde durumun nasıl olduğu konusunda bir şey söylemek için bilgi birikimimin yetersiz olduğunu itiraf edeyim, ama en azından makam, mevki ve güç sahibi insanlarımızın izince gitmeye çalıştığı Batı toplumlarında eleştiriye çok değer verildiğini kendi mesleki alanımdan biliyorum. Mesleki bilimsel dergilerde dünyada bir numara olarak bilinen bir bilim adamının makalesine sıradan bir uzmanın, hatta asistanın yönelttiği eleştiriler, o konuda sorduğu sorular ve yaptığı öneriler yayınlanır. O bir numaralı bilim adamı bu yazılara verdiği karşılığa içten olduğunu kalbinizde hissedeceğiniz bir teşekkürle başlar ve eleştirilere açıklama getirir, sorulara cevap verir, gerekiyorsa “eleştirinizde / önerinizde çok haklısınız, biz bunu akıl edememiştik” der. Hiç kimse bu eleştirilerden gocunmaz. Hiç kimse “sen kim oluyorsun da benim makalem üzerine söz söylüyorsun!” diye hiddetlenmez., çünkü herkes bilir ki “ortak akıl” ancak böyle tecelli eder. Batı uygarlığı bugün dünya genelinde gıpta ile bakılan bir konumda ise bunu eleştiriye açık olması, eleştirilerden yararlanmayı bilmesi / becermesi sayesinde elde etmiştir.

Eleştiriye olumsuz bir anlam yükleyen, eleştireni sevmeyen, hatta zaman zaman çok ileri giderek sorular sormayı ya da masum önerilerde bulunmayı bile eleştiri kapsamında değerlendirerek tavır alan bir toplumda yaşıyoruz. Eleştiri derken kuşkusuz hiçbir temele dayanmayan keyfi değerlendirmeleri, hakaretamiz ifadeleri kast etmiyoruz. Temelsiz ifadelerin zaten boşuna nefes tüketmek olduğunu, hakaretamiz ifadelere ise en iyi cevabın hukuk yoluyla verildiğini biliyoruz.

Acaba bizim toplumumuzda eleştiriden neden bu kadar korkuluyor? Eleştiren niçin kale alınmıyor ya da gah alaya alınarak gah fiziksel ya da sosyal güç kullanılarak susturulmaya çalışılıyor?

Bizde söyleyen, yazan ya da edip eyleyen genellikle bilginin değil gücün sahibidir. Bu nedenle bilgiye dayanan eleştiri karşısında verdiği cevap güçle oluyor. Böyle olmak da zorunda çünkü bilgiyi elde etmek ayak oyunlarıyla olmuyor, bilgi ancak çalışmayla, çabalamayla elde edilebiliyor. O da yetmiyor, bilgiyi içselleştirebilmek için işin içine gönlünüzü de koymanız, bir tür “aşk içre” olmanız gerekiyor. “Bilginin efendisi olmak için çalışmanın kölesi olmak gerek” diyen Balzac ne kadar güzel söylemiş. Ya her çiçekten bal aldıktan sonra “Gönül Felsefesi”nin peşine düşen Prof. Dr. Ahmet İnam’a ne demeli? “Avam”ımızı geçtik, “havass”ımızdan kaç kişi İnam’ı ve felsefesini biliyor ve anlamaya çalışıyor?

Birkaç gün önce yerel gazetelerimizden birinde Prof. Dr. Ali Osman Koçkuzu’nun bir köşe yazısını okudum. “Hadi hadi yürü! Herkes işine baksın!” başlıklı bu yazıyı özellikle internet erişimi olan okuyucularımızın kolayca bulup okuyabileceklerini sanıyorum. Sayın Hocamızın bırakın eleştiriyi, soru sormaya bile tahammülsüzlüğün toplumumuzda hangi raddeye geldiğini çok güzel bir biçimde, bizzat kendi yaşadığı bir olaya dayanarak gözler önüne seren bu yazısı 10 Mart 2006 tarihinde not defterime yazdığım şu satırları aklıma getirdi:

“Kimse kendi mesleki alanına yöneltilen eleştiriyi sevmiyor. “bana işimi mi öğretiyorsun?” yaklaşımı ilerlememizin önündeki en önemli engellerden biri. Çocukluğumda doğramacı ustalarına iş sahipleri “ustam ben şöyle istemiştim, şurasını azıcık şöyle yapıversen” dediklerinde ustaların çiviyi, keseri ya da rendeyi bir yana fırlatıp “çok biliyorsan buyur sen yap!”diyerek çekip gittiklerine defalarca şahit olmuşumdur. Alaylı ustaların böyle önerileri guru meselesi yapıp hiddete kapılmaları bir dereceye kadar anlayışla karşılanabilir belki, ama yüksek tahsil yapmış, makamlara mertebelere ulaşmış, milletin emanetini omuzlarına almış kişilerin eleştiri ve önerilere tahammülsüzlüğünü anlamak mümkün değil.”

Bütün medeniyetler gibi çağdaş medeniyet de eleştiri üzerine kurulmuştur. Biz çıtayı çok yükseklere, “çağdaş uygarlık düzeyinin üzerine çıkmak” noktasına koymuş bir milletiz. Böyle bir milletin yaşadığı bir ülkede eleştiriye kulak tıkamak, onu engellemeye çalışmak “gaflet, dalalet, hatta hıyanet”tir.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Perşembe, Haziran 01, 2006

BEDEN SAĞLIĞI-TOPLUMSAL SAĞLIK

Konya’ya gelişimin üstünden henüz birkaç yıl geçmişti. Arkadaşlarımdan birisi yerel bir gazetede yayınlanan bir köşe yazısını göstererek “Amma da giydirmiş … Bey’e ha…” deyince merak saikiyle yazıyı okudum. Son derece sıradan bir yazıydı ve hiçbir somut kişi ya da olaydan bahsedilmiyordu. Arkadaşıma “Kime ne giydirmişler anlayamadım.” Dediğimde yarım saati aşan bir yorum dinlemiştim. Meğer her kelimenin, her cümlenin bir anlamı, gönderme yaptığı ve ancak arif(!)lerin anlayabileceği bir olay varmış. Tabii ki o günlerde bizler henüz hermönetikten habersizdik ve dilimize satır aralarını okuma diye bir tabir de yerleşmemişti. O gün bugündür okuduklarımı daha bir dikkatle okusam da hala düz bir birey olmaktan, yani söyleyeceğimi imasız söylemekten kurtulamadım. Bu nedenle aşağıda yazdıklarımın herhangi bir kişi, grup ya da tarafın lehine ya da aleyhine yorumlanmamasını önemle istirham ediyorum. Sözüm benim de içinde bulunduğum, tarih içinde etle tırnak gibi birbirinden ayrılmaz hale geldiğine inandığım halkımızın, toplumumuzun tümüne matuftur.

Bu günlerde eli neşter kadar kalem tutmakta da mahir olan çok değerli hekim arkadaşım Doç. Dr. M. Oğuz Yenidünya’nın Clifton K. Meador adlı bir Amerikalı hekimin A Little Book of Doctors' Rule adlı kitabından dilimize aktardığı “Doktorlara 425 Güzel Tavsiye”yi okuyorum. Dr. Meador’un altını çizdiğim bir çok tavsiyesinin ülkemizin ve insanlarımızın sorunlarını ortaya koyduğunu ya da onlara çözüm önerileri içerdiğini hayretle fark ettim. Bunlardan bazılarını paylaşmak istiyorum.

***

"Modeli gerçeklikle karıştırmayın." Maalesef ister dağdaki cahil çoban olsun isterse üniversite bitip doktoralar yapmış olsun bazı insanlarımız modeli gerçeklikle karıştırıyorlar. Bu, beğenilir bir şey olmamasına rağmen “bu da onların tercihi” ya da “onların kişisel sorunu” denilerek bir ölçüye kadar kabul edilebilir bir durumdur. Bu tür insanlar gerçeklik kafalarındaki modelle uyuşmayınca sadece kafalarını kuma gömmekle kalmıyorlar, hırçınlaşıp saldırganca tavırlar sergilemeye başlıyorlar. İşte bu aşamada durum kişisellikten çıkıp bir toplumsal sorun haline geliyor. Özellikle yüksek tahsil yapmış, basında, siyasette ve bürokraside belli kademelere gelmiş insanların ikinci tavrı göstermeleri ülkeyi hiç de iyi bir yere götürmeyen krizlere neden olabiliyor.

"Asla hastaları uçuk, kaçık, kuş vb. küçümseyici sıfatlarla anma. Bu sadece senin başkalarının dünyasını anlamaktaki yeteneksizliğini ortaya koyar." Dr. Meador her ne kadar hastalardan bahsediyorsa da bu sözü tüm insanlar için geçerli değil mi? Bu tür karalayıcı, küçümseyici sıfatlandırmalar çağlar boyunca hep olagelmiştir. Son örneklerini soğuk savaş döneminden hatırladığımız bu tür aşağılamalar ilginçtir o zamanlar iki taraflı idi, karşılıklı idi. Şimdi ne yazık ki insanlık değerlerinden dem vuranlar kendileri gibi olmayanları bloksuz bir dünyada tek taraflı olarak soğuk savaş döneminden bile ağır biçimde damgalamakta hiçbir beis görmüyorlar. Bu kişiler için Dr. Meador'un teşhisi, yani başkalarının dünyasını anlamadaki yeteneksizlik, herhalde doğru olsa gerektir.

"Zeka farklılıkları hemen görür ve işitir. Benzerlikleri görmek ve işitmek ise yoğunlaşma ve çaba gerektirir." Bizim toplumumuz ne yazık ki insanların hemen ayrılıkların peşine düştüğü bir toplum. O kadar çok benzerliğimiz var ki onları gündeme bile getiren yok. Hiçbir benzerliğimiz olmasa dahi aynı gemide seyrediyor olmamız bize olağanüstü sorumluluklar yüklüyor. Ama sorumsuzca hareketler ve beyanatlar bırakın sıradan vatandaşı çok daha sorumluluk gerektiren mevkileri işgal edenlerce dahi yapılabiliyor ya da dillendirilebiliyor.

"Bulduğun ilk anormalliği hastanın semptomlarının nedeni olarak kabul etme hatasına asla düşme." Ülkemizde ne yazık ki çok sık rastladığımız daha soruşturmaya bile başlanmadan hemen hükmü verme hastalığının tıbbi olarak ifadesinden başka bir şey değil bu cümle. Ve biz bunu hep yapıyoruz. aynı delikteki yılan tarafından defalarca, defalarca sokuluyoruz. Bu bir büyülenmişlik olsa gerektir.

"Hastanın yaptığı hataya cevap vermek çoğu kez ikinci bir hatadır." İşte bunun için saygıdeğer okuyucularım aklı selim sahibi insanlar yapılan, yazılan-çizilen bir çoğu ipe sapa gelmeyen şeylere cevap vermiyor, o tür konulara hiç mi hiç girmiyor.

***

Size kısa yorumlarımla Dr. Meador’un tavsiyelerinden bir demet sundum. Nasıl buldunuz? Okurken neler düşündünüz? Bana sorarsanız ben dehşete düştüm. Bir hekimin hastalar, hastalıklar hakkında yazdıkları toplum için de geçerliyse sakın o toplumda bir hastalık olmasın?
"Sevgi baht olmuş ezelden bize" diyenleri, “sevelim, sevilelim; dünya kimseye kalmaz diyenleri yetiştiren bu toplumun, bu çilekeş halkın sosyal hastalıklarımızın da üstesinden geleceğine tüm kalbimle inanıyorum.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Çarşamba, Mayıs 31, 2006

BİLGİ GÜÇTÜR

Uygun bir zamanınızda vereceğim şu adrese bir göz atmanızı istirham ediyorum: http://www.tfl.gov.uk/streets/downloads/pdf/A406-turkish-new.pdf . Adresten de anlaşılacağı üzere bu web sayfası İngiltere devletine ait ve Türkçe bir metni bünyesinde barındırıyor. Metnin konusunu tahmin edin bakalım? Allahın İngilteresinin kamusal web alanında Türkler için ne yazılmış olabilir acaba? İlk akla gelenler göçle, vizeyle, çalışma koşullarıyla ilgili bilgilerin olabileceği ama böyle düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Hem de çok yanılıyorsunuz. Bu web sayfasında Bounds Green’deki North Circular Yolu’nun geliştirilmesi hakkında bilgi veriliyor. Yok canım, ihale peşinde koşan yeni nesil Türk işadamlarına yönelik falan değil içerdiği bilgiler. Tüm bölge halkına olduğu gibi oralarda yerleşik Türkleri de yolculara güvenlik ve gerçek faydalar sağlayacak, çevresel amaçlı büyük bir geliştirme çalışması hakkında bilgilendirmek için hazırlanmış bir sayfa bu.

Bounds Green’de kaç Türk yaşar? Allahaşkına bırakın Bounds Green’i İngiltere’de kaç Türk yaşar? Biz burada Konya il merkezinde yediyüz küsur bin Türk yaşıyoruz da niçin şehrin içinde ya da dışında yapılan ve yapılacak yollar hakkında hiç kimse bize bilgi vermiyor?

Niçin bize bilgi verilmiyor acaba? Bunun nedeni Konya’daki belediyelerimizin Bounds Green gibi bir metin hazırlattıracak elemanı olmadığı ya da böyle bir metni web sitesine koydurma imkanı olmaması değildir herhalde, çünkü içerik zayıf olsa da bizim belediyelerimizin web sayfaları teknolojinin son imkanları kullanılarak, bir kucak para dökülerek hazırlanmıştır. Öyle ki yetkilisine "bu iş kaça patladı?" diye sorsam ticari sırra girer diye bilgi alamayacağımdan eminim.

Ahaliyi bilgilendirmemenin birinci nedeni demokrasiyi sürünün sadece dört ya da beş yılda bir seçim sandığına giderek kendini güdecek çobanı seçmesi zanneden bir anlayıştır. Bilginin güç olduğunu bilen bu anlayış sahipleri bilgiyi paylaştıklarında gücü de paylaşacaklarını bilirler. Oysa onlar gücü kutsarlar. Gücü ellerine geçirebilmek ve öylece tutabilmek içindir tüm çabaları. Dikkatinizi çekmiştir mutlaka bu anlayışın sahipleri seçimler öncesi halka hiçbir ciddi taahhütte bulunmazlar (kuşkusuz kapalı kapılar ardında daha büyük güç sahiplerine bulunulan taahhütler var mıdır bilemeyiz). Proje diye, vaad diye halkın önüne koydukları şeyler dilek ve temennilerden ibarettir. Bunun farkında olmayan bir kısım vatandaş politikacıların yalancılığından bahseder. Ben asla katılmıyorum onlara, çünkü dilek ve temennilerde yalan olmaz. Yalan ciddi sözlerde, gerçek taahhütlerde olur.

Bilgiyi halkla paylaşmamaktaki ikinci bir etken kendine güvenmemektir. Halk bazı bilgilere mülaki olursa sorular soracak, öneriler ortaya koyacak ve iş uzayacaktır. Gerçekten de böyle durumlarda iş uzar. Ancak işin uzaması bilgilendirmenin, sorular sormanın ve öneriler ortaya koymanın yanlışlığından değil kendini “iş bitirici” diye lanse eden işin başındakilerin iş bilmezliklerindendir. Çağdaş yönetim biliminin verilerinden yararlanılmazsa, o bilimin gereklerine uyulmazsa tabii ki halk arasından yükselen sesler (çatlak ses!?) birilerin ezberini bozuverecektir. Ondan sonra ayıkla pirincin taşını ...

Bu konuda bir üçüncü etkenden daha söz etmeden geçmeyelim. Bu da bizim yöneticilerdeki sürpriz yapma aşkıdır. Keçi sakallı sihirbaz nasıl melon şapkasından tavşan çıkarıp seyircileri hayretler içinde bırakıyorsa bizimkilerin de planlarını kendilerine ve yakın çevrelerine saklayıp günün birinde bomba patlatırcasına ahaliye açıklama huyları vardır. Kuşkusuz bu kişiler de birer insandırlar ve kişisel planlarını diledikleri gibi saklamak ya da açıklamak hakkına sahiptirler. Ama ahaliye yani kamuya ait işlerin planları nasıl olurda bu işin asıl sahiplerinden saklanabilir anlamak mümkün değil.

Bu yazıda Konya adının geçiyor olması, Konya belediyelerinden bahsedilmesi yanlış anlaşılmaya da sebep olmasın. Konya’da yol inşaatleri ya da diğer kamu çalışmaları hakkında yeterince bilgilenemiyorsunuz da başka bir ilde çok mu bilgilenebiliyorsunuz? Yok öyle bir şey, durum heryerde aynı. İster Atatürk’ün dediği gibi “biz bize benzeriz” deyin, ister üzerinden yıllar geçmesine rağmen hala unutulmayan bir reklamın sözlerinde olduğu gibi “yok aslında birbirimizden farkımız” deyin … Konya’dan bahsetmem sadece bu şehirde oturmamdan dolayı, Erzurum’da otursaydım Erzurum diyecektim.

Cumartesi, Mayıs 20, 2006

ANNEM

Annemi düşünüyorum ağıraksak
Tüm hafta boyunca şimdi
Tavanarasına çıkıyor merdivenleri tırmanarak
Sırtında gıcırdayan çamaşır küfesi

Harbi delikanlı olduğum için
İsyan edip haykırıyorum çığlık çığlık
İhtiyacı yok sana anne bu şişko çamaşırhanenin
Bırak onu başkasına beni al artık

Ama o köle gibi sessiz devam ediyor çalışmaya
Ne azarlıyor beni ne de dönüp bir bakıyor
Hareketleniyor asılı giysiler kabarıyor dalga dalga
Üstüne çullanıp onu yere yıkıyor

Sıkıntımı susturmak için çok geç şimdi
Annem... Ne muhteşem bir devdi
Onun gri saçları göklerde kıpır kıpır
Onun çiviti boyar Cennet nehirlerini

(Şiir: Attila Jozsef, Çeviri: Dr. N. Zengin)

PLANLAMA, AH PLANLAMA!

Planlama kelimesi giderayak daha fazla kullandığım bir kelime olmaya başladı. Bunun nedeni kişisel yaşantımda karşılaştıklarımdan tutun da ülke çapında olanlara kadar hangi aşamada olursa olsun sorunlarla karşılaştığımda saptadığım ilk eksiklik planlama olduğunu fark etmeye başlamam Türk Dil Kurumu’nun Güncel Türkçe Sözlük’ üne göre plan Fransızca’dan dilimize geçmiş ve “bir işin, bir eserin gerçekleştirilmesi için uyulması tasarlanan düzen” anlamına geliyor. Bundan türetilen “planlama”ya ise “planlamak işi” ve “hükûmet tarafından ulaşılacak amaçları belirleyen, tarım, ulaşım, sanayi vb. kesimlerdeki artış ölçüsünü tespit eden ve uygulanması gerekli çareleri önceden gösteren ekonomik, sosyal programın belli süreler için hazırlanması işi” anlamları verilmiş.

Her ne kadar Sözlük’teki açıklamada iş “hükûmet”e atfedilse de hepimiz biliyoruz ki gündelik hayatta hepimiz az ya da çok planlama yaparız ya da daha kötüsü yaptığımız sanırız. Yaptığımızı sanırız diyorum çünkü tutarlılığı ve geçerliliği olmayan bir takım görüşleri peş peşe sıralamanın ve bununla hem kendimizi hem de başkalarını aldatmanın adı da bazen “planlama” olabiliyor. Hani hiç planlama olmasa bunun eksikliği fark edilir ve çaresine bakılır, ama sözde planlama gerçek planlamanın önündeki en büyük engel.

Söz planlamadan açılınca dikkat çekmek için sürekli sorduğum bir soru vardır? Devlet Planlama Teşkilatı (DPT) Müsteşarı kimdir? Bu soruya genellikle cevap alamam. Ama benim yaşımdakiler hatırlayacaklardır, biz lise öğrencisi iken, TRT’den başka radyo ve TV kanallarının olmadığı dönemlerde, okuduğunuz gazeteye göre sağ ya da sol kamplardan birinin militanı olmakla suçlanıp darp bile edilebildiğiniz günlerde DPT Müsteşarı’nın adını bilirdik. Çünkü çok önemli bir kurumdu, adı sık sık haberlerde, henüz şimdiki gibi “show”a dönüşmemiş tartışma programlarında geçerdi. Şimdi ise adını sanını bilen yok Müsteşar’ın. Yok çünkü “planlama”nın önemi yok denecek kadar az ya da sözde planlama gerçek planlamayı kovmuş durumda.
DPT’den söz ettimse “hükûmet”ten falan bahsedeceğimi sanmayın. Beni aşar o işler. Ben daha küçük ölçekte mahalle, ilçe, bilemediniz il çapında konulara kafa yorunca daha somut kazanımlar elde edilebileceğini düşünüyor ve bu düşünce doğrultusunda hareket etmeye çabalıyorum. Tabii ki bu evrensel ilkelere kafa yormayacağımız ya da onları göz ardı edeceğimiz anlamına gelmiyor. Benimkisi sevgili meslektaşım Dr. Özgür Önal’ın her defasında vurguladığı gibi “önce evimizin önünü temiz tutma” yaklaşımı.

Hastane Caddesi’ndeki trafikten bahseden yazımın üzerinden aylar geçti. Hastane Caddesindeki keşmekeş artarak sürmeye devam ederken bu gün de sizlerle karşılaşmak üzere olduğumuzu fark ettiğim yeni trafik keşmekeşlerini paylaşmak ve yetkililerimizin dikkatini çekmek istiyorum.

Bu defaki keşmekeş de yine bir hastane: Eski adıyla SSK Konya Hastanesi, en yeni adıyla Meram Eğitim ve Araştırma Hastanesi civarında. Ek binanın yapılıp Acil Servis’in açılmasıyla Hastane’nin Acil tarafındaki sokağında bir hareketlenme başladı. Eczaneler, çiçekçiler, gıda vs. satan dükkanlar açıldı. Geleneksel olarak o civarı mesken tutmuş “seyyar”lara eklenen yeniler de çabası. Hastanenin hizmet ettiği toplum kesiminin genişletilmesiyle birlikte bu sokak artık trafiğin tek yönlü akmaya başladığı bir sokak haline gelmeye aday. Yok canım sokak dar falan değil. Sorun yolun iki yanına birden park edilen otomobiller. Eskiden sokaktaki özel otoparkın görevlileri millete göz açtırmaz, herkesi paralı otoparka girmeye zorlarlardı. Şimdi ya kapasitelerini aşan bir işle karşı karşıya olduklarından ya da birilerinin kulaklarını çektiklerinden kimseye karışmıyorlar. Sonuçta özellikle sabah saatlerinde Acil’e hasta getiren araçları, ambulansları bile sıkıntıya sokacak bir trafik keşmekeşine doğru adım adım gidiliyor.
Sokaktaki gidişatı gördüğümde yine içimden “planlama, ah planlama!” dedim. Bir hastaneyi kurarken gelişimini düşünüp, “uzgörüp” ona göre planlayacaksınız çevresini. Hastaneye ek bina ruhsatı verilirken (böyle bir ruhsat alınıp veriliyordur herhalde) belediye yetkilileri “park yerinizi gösterir misiniz?” diye soracaklar sayın hastane plancısına ya da her kim yetkili ise. Hadi o da atlandı bu hastanenin iş yükünü, hastasını, girenini çıkanını en az ikiye katlayacak olan “eğitim ve araştırma hastanesi”ne dönüşüm kararı verilirken sorulacak bu sorular.

Ve sorular çağdaş planlama bilimine uygun biçimde cevaplandıktan sonra gerekli izinler verilecek.

Bu işler yapılırken sorular soruldu ve cevaplar verildi mi bilmem. Ama ben herkimse yetkilisi ona soruyor ve cevap bekliyorum: Meram Eğitim ve Araştırma Hastanesi ve civarının park sorunu için nasıl bir planlama yapıldı?
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

YÜRÜMEK YA DA YÜRÜMEMEK!

Yaya hakları ile ilgili ulusal ve uluslararası belgeleri bu köşeden yayınlayalı neredeyse bir yıl olacak. İtiraf edeyim ki Konya’da ilk kez yayalarla ilgili hakların dile getirilmesinin kamu ve sivil kesimde, özellikle de “hak mücadelesi” verdiklerini düşündüğüm insan hakları ile ilgili çalışmalar yapan sivil toplum kuruluşları nezdinde yankı bulacağını düşünerek heyecanlanmıştım. Ama aradan geçen zaman sürecinde anladım ki trafikle ilgili kamu birimlerimiz otomobillerin daha hızlı seyretmesiyle, insan hakları ile ilgili derneklerimiz başörtüsü ya da anadilde eğitim gibi ulusal çaplı konularla ilgilendikleri için “yaya” gibi kimseye ne ekonomik ne de siyasi kazanç getirmeyen zavallı varlıklarla ilgilenmiyorlar. Tabii ki onların ilgilenmiyor olması başkalarının ilgilenmemesini gerektirmiyor. Biz toplum olarak otomobili yüceltmek için her türlü gayreti sarf ederken bu yollardan yıllar önce geçmiş olan uluslar “bireyleri nasıl yürümeye teşvik edebiliriz?”in peşine düşmüşler. ABD ve Avrupa’da sağlık bakanlıklarından ve belediyelerden tutun da üniversitelere kadar her kurum ve kuruluş toplumu yeniden yürütmeyi başarmak için cansiparane çalışmalar yapıyorlar. Sivil toplum kuruluşları ise bırakın bu konulara duyarsız kalmayı en önde gidiyorlar, kamu kurum ve kuruluşlarını hem destekliyorlar hem de denetliyorlar.

Yürümek konusunu gündeme getirmem Selçuklu Belediyesi’nin hazırladığı bir broşür dolayısıyla. Halkla paylaştığı bir vizyonu olan, misyonunu bir stratejik plan çerçevesinde gerçekleştirmeye çalışan bir belediye olmakla benzerlerinden hemen ayırd edilen bir konuma sahip olan Selçuklu Belediyesi’nin “Herkesin Egzersizi Yürümek” başlığını taşıyan broşürü Basın ve Halkla İlişkiler Müdürlüğü’nden Ahmet Bilgiç tarafından bana ulaştırıldı. Bir belediyemizin halkı yürümeye teşvik için böyle bir broşür hazırlaması gerçekten tebrike şayan bir olay. Başta Selçuklu Belediye Başkanı Sayın Doç. Dr. Adem Esen olmak üzere tüm emeği geçenleri kutluyorum. Tabii ki artık dünya adeta bir köy haline geldiği için sağlıklı bir toplum oluşturmak için insanları spora, yürümeye teşvik eden, bu konuda halkı bilinçlendirmeyi amaçlayan broşürlerde bile uluslararası standartlar var. “Herkesin Egzersizi Yürümek” başlıklı broşürde bu standartların ne kadar sağlandığı konusunda Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi olarak hazırladığımız raporu önümüzdeki günlerde Selçuklu Belediyesi yetkilileriyle paylaşacağız. Ama öncelikle yürümenin önündeki bazı engelleri sizlerle tartışalım.

Yürümek özellikle kalp sağlığına katkı amacıyla yapıldığında bazı şartların yerine getirilmesi gereken bir etkinlik. Bu tür yürüyüşün solunumu ve nabzı hafifçe yükseltecek, sırtımızı birazcık terletecek bir tempoda olması gerektiği için özel bir yol, özel bir kıyafet vs. şarttır. Ama gündelik hayatımızın bir parçası olan normal yürüme de sağlık için yararlıdır ve bu tür yürüme her halükarda yapılabilmelidir. Özellikle sabah işe giderken, akşamüstü işten eve dönerken, alışveriş için çarşıya çıkıldığında yürüme fırsatları mutlaka değerlendirilmeli ve sağlıklı bir yaşam sürebilmek için gerekli olan günde on bin adım hedefine mutlaka ulaşılmaya çalışılmalıdır. Ama nerede atacağız bu on bin adımı?

Bazı sokaklarında kaldırım olmayan, olduğu yerlerde bir standardı olmayan bir şehirde yürümek hiç de zevkli bir şey olmuyor. Hatta riskli bile olabiliyor. Bir ay kadar önce sağlığı için yürüyen bir emekli öğretmen hanımın gözlerini hastanede açtığını biliyor musunuz? Hani cahil cühela bir kişi olsa kurallara uymayan bir hareket yapmıştır derim, ama bu bir emekli öğretmen hanım… İnsanın aklına ya bu kazayı yapan sürücü özel bir çaba göstermiştir öğretmen hanıma çarpmak için ya da kazanın olduğu yolda trafik açısından bir belirsizlik, fiziksel bir eksiklik vardır diye geliyor.

Bir başka sorunumuz kaldırım işgalleri. Daha önce de değindiğimiz bir konuydu bu. Dilimizde tüy bitse de bu sorunun çözümünden sorumlu olanlar bir açıklama yapana ya da bir ilerleme olduğunu görene kadar söylemeye devam edeceğiz. Kamuya ait alanın açık bir biçimde gasp edilmesi olan kaldırım işgalleri yürümenin önündeki en büyük engellerden biridir. Maalesef genellikle esnafımızın satmaya çalıştığı malları sokağa dizmesi şeklinde görülen bu hak gaspı bazen belediye ya da şahısların diktiği ağaçlar, sürücülerin rastgele park ettiği otomobiller, daracacık kaldırımları daha da daraltan çöp konteynırları sayesinde de tezahür edebiliyor.

Yürüme deyince akla gelen mekanlardan biri de parklar. 1992 yılında Konya’ya geldiğimden beri çok sayıda güzel park yapıldığına şahit oldum. Ne yazık ki bu güzel parkların bir süre sonra müstecire verilerek halkın ücretsiz olarak kullanımına kapatılmasından tutun da içine sağlıksız yemeklerin pazarlandığı kebapçıların –daha kötüsü sigaraların tüttürüldüğü ve nargilelerin fokurdatıldığı kahvehanelerin- açılarak sağlıklı yaşam alanları olmaktan çıkartıldığına da üzülerek şahit oldum ve olmaya devam ediyorum. Park mantığı ile ilgisi olmayan bu sağlıksız rant mekanlarının kapatılması ya da dönüştürülmesi, yürüyüş kulvarlarının oluşturulması yürümeyi teşvik açısından çok önemli adımlar olacaktır.

Evet, baharın en güzel günlerini yaşadığımız bu aylar yürümenin tam da vakti. Belediyelerimizin bu konuda öncülük etmeleri de harikulade, ama “yürüyen toplum”un alt yapısını oluşturmak için kaldırımların ve parkların ıslahı şart.

------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi