Bir dostumuz Konya Büyükşehir Belediyesi Başkanı Sayın Tahir Akyürek’e fahri doktor ünvanı verilmesini gündeme getirmiş.
Tahir Bey, bir belediye başkanı olarak şüphesiz Selçuk Üniversite’sine ve Konyamızda eğitimin her seviyesine katkıları olmuş bir kişidir.
Peki bir önceki belediye başkanının az mı katkısı olmuştur üniversiteye?
Bu fahri doktora ve benzeri ödüllendirmelerin bir başka veçhesine de temas etmeden geçmeyelim. Bu ödülleri verirken dikkat etmek lazım, ödül verilen şahıs ödüllendirilmeyi hak ettiği hizmet ya da hizmetleri kimin cebinden yapmış?
Birkaç yıl önce Selçuk Üniversitesi, Selçuk Ecza Deposu Yönetim Kurulu Başkanı Ahmet Keleşoğlu’na fahri doktora vermişti.
Anasının ak sütü gibi helaldir bu ödül Ahmet Keleşoğlu’na, çünkü kendi şirketinin kasasından yapmıştır kendisine bu şerefli ödülü kazandıran bütün harcamaları.
Peki bir devlet görevlisi, bir kurul üyesi, bir milletvekili, bir bakan, bir vali, bir belediye başkanı kimin kasasından yapabilir böyle bir ödülü hak eden harcamaları?
Bu insanların da kendi şahsi servetleri olabilir ve keselerinden harcarsalar diyeceğimiz olmaz, ancak millet malını bir yerlere yönlendirerek fahri doktor falan olmak hiç mi hiç onurlandırıcı bir iş olmasa gerek.
***
Koku duyusunun insan hayatındaki önemi her geçen gün daha iyi anlaşılıyor.
Uzmanın verdiği bilgiye göre canlılar arasında bir koku haberleşmesi varmış ve 'feromon denen maddeler aracılığıyla oluyormuş. Feromonlar, burundan havayla beraber alınarak özel bir sinirle beyne iletiliyor ve kişinin ruh halini ve davranış şekillerini etkileyebiliyormuş.
Bir de şu bilgiyi veriyor bay uzman: İnsanlar, 10 bin farklı kokuyu alabiliyorlarmış. Her koku için ayrı bir gen tarafından belirlenmiş, bin farklı protein yapısında reseptör bu işe aracılık yapıyormuş.
Tabii ki maksadımız kimseye biyoloji dersi vermek değil. Maksadımız Konyamıza ekonomik bakımdan mutlaka değerli katkıları olan Şeker Fabrikası’nın etrafa saldığı burun direği sızlatıcı kokuya ahalimizin ve dahi sayın yetkililerin, şehrimizin bir rivayete göre golf falan dahi oynayan kibar hanımefendilerinin, Armaniden ayakkabı, Bulgariden gözlük alan nazenin beyefendilerinin bunca yıldır sessiz sedasız nasıl tahammül edebildiklerini gündeme getirmektir.
İşte getirdik de. Bundan önce de, bazen isim dahi vererek şehir ahalisinin rahatsız olduğu konulara temas ettik, bir çok yetkiliye sorular yönelttik. Lutfedip cevap vermediler. Ama ben bu koku işi ile ilgili Şeker Fabrikası yetkililerinden bir açıklama geleceğine inanıyorum. İşin tepesinde Recep Konuk gibi bir kişi var çünkü.
Pazar, Mart 21, 2010
SIFIRI TÜRKLER Mİ BULDU,HİNTLİLER Mİ?
Bu memlekette “büyük” denilen herhangi bir gazetenin “büyük” bir köşe yazarını izlemeye alın ve savunduğu fikirleri yıl boyu alt alta yazıp yıl sonunda bunların bir toplamasını yapın. Kalıbımı basarım % 90 ihtimal "sıfır" çıkar sonuç. Yani bu “büyük” insan yıl boyu birbirini "nakz eden" şeylere kalem sallayarak insanımızın zihnini, kamuoyunun gündemini işgal eder.
Televizyona dadanmadan önceki yıllarda karikatürcü Hasan Kaçan'ın çıkardığı mizah dergilerinde "Nasıl oluyo da oluyo?" diye pek matrak bir bölüm vardı. Konumuz ciddi olmasına ciddi ama işin trajikomik yanını göz önüne alarak biz de aynı ağızla aynı soruyu soralım: "Sahi yav! Bu iş nasıl oluyo da oluyo?"
Hemen aklıma geliveren bir kaç nedenini sıralayıverelim bu durumun: Bazı “büyük”ler her konuya maydanoz olayım derken sağlıklı düşünmeye fırsat bulamıyor. Bu türün temsilcileri siyaseti de bilirler, mimarlığı da; psikolojiyi de bilirler, tarihi de. Hele dini öyle bilirler ki İslam tarihi boyunca yetişmiş binlerce din bilgini cahil cüheladan başka bir şey değildir onların gözünde. Bazıları patronun çıkarlarını korumak için pek bi eleştirdiği "dün dündür bugün bugündür" çukurunun içinde debelenip durur. Para alan tabii ki birazcık emir de alacaktır, bu nedenle hoş görüp gidiverelim bu garibanları(!). Bazıları ise kendisini yurtdışı gezilere götürecek bir siyasiye yaranmak için sık sık kiraya verir kalemini. Böyle bir kaç yazı yaz. Sonra takıl devletlünün peşine; milletin kesesinden ye-iç-yat-kalk, Türkiye'ye dönünce de ballandıra ballandıra anlat onları köşenden. Oh ne rahat, lüküs hayat!
Bu örnekler uzar gider. Sözü daha fazla uzatmadan bu yazıyı kaleme almamda etken olan olaya geleyim. Geçen gün arşivimi gözden geçirirken çok satan bir ulusal günlük gazetenin artık basınımızın duayenlerinden diyebileceğimiz bir yazarı şunları yazmış olduğunu fark ettim:
"Fikret Mualla, Türkiye'ye döner. Ayvalık Lisesi'ne resim öğretmeni atanır.
Sonra...
"Elektriği olmayan ilçenin, resim öğretmenine de ihtiyacı yoktur" diyerek istifa eder.
Ama asıl "gülünçlü Türkiye'm manzarası" Mualla'dan resim hocalığı yapabilmesi için "akıl hastası değildir" raporu istenmesi...
Abidin Dino'yla, Bakırköy Akıl Hastanesi'ne giderler.
Mualla'nın "ruh sağlığı yerindedir" raporu alması için bir hafta yatması gerekmektedir.
Ancak...
Mualla, "ya sonra beni dışarı bırakmazlarsa" korkusu içindedir.
Ne var ki orada, Neyzen Tevfik ve Taha Carım ile karşılaşır.
Onların parasız kaldıkça gelip burada birkaç hafta geçirdiklerini öğrenir.
Kuşkuları silinir.
Ne abuk, sabuk şeyler!..
Fikret Mualla gibi bir sanatçıdan resim hocalığı yapması için "akıl hastası değildir" raporu istemek!...
Güzin Dino'yu Adana Lisesi'nde öğretmenken, kocası Abidin Dino "komünisttir" diye kovmaya kalkışmak... Ama, Güzin Hanım'ın, "Müdür bey Müdür bey beni kovmaya kalkıştığınız bu liseyi, eşimin babası bu kentte valiyken yaptırmıştı. Lise onun adını taşıyor" diye kükremesi üzerine apışıp kalmak."
Neresinden tutarsanız elinizde kalıverecek bu satırlarda beni infiale sevk eden son paragrafta okuduklarım oldu. Cümle aleme demokrasi, hak-hukuk ve çağdaşlık dersleri veren bu "abi" tutuyor devletin lisesinin müdürünü "bu okulu benim kocamın babası burada valiyken yaptırmıştı" diyen öğretmen hanımın karşısında apışıp kaldırıyor.
Bir insanın bırakın eşinin fikirlerinden dolayı devlet memuriyetinden uzaklaştırılmasını, ne kadar aykırı olursa olsun fikirlerinden dolayı en ufak bir ayrımcılığa dahi maruz kalmasını asla hoş görmem ve bunu her platformda savunurum. Ancak fikir hürriyetini ya da adaleti talep ederken "benim falanımın falanı okul yaptırmıştı" ve benzeri ham, hatta nezaketsiz sözlerin sarf edilmesine de karşıyım. O günlerin konjonktürüne uygun olarak "komünist avcılığı" yapıp üstlerine yaranmaya çalışan müdür şu soruları soruverseydi, öğretmen hanım acaba ne cevap verirdi: "Eşinizin babasının okul yaptırmış olmasının size nasıl bir ayrıcalık sağlayacağını düşünüyorsunuz? Üstelik eşinizin babası burada vali iken milletin parası ile yaptırmıştır o okulu; görevi gereği bir okul yaptırmış olmasını psikolojik baskı unsuru olarak mı kullanmaya çalışıyorsunuz?"
Televizyona dadanmadan önceki yıllarda karikatürcü Hasan Kaçan'ın çıkardığı mizah dergilerinde "Nasıl oluyo da oluyo?" diye pek matrak bir bölüm vardı. Konumuz ciddi olmasına ciddi ama işin trajikomik yanını göz önüne alarak biz de aynı ağızla aynı soruyu soralım: "Sahi yav! Bu iş nasıl oluyo da oluyo?"
Hemen aklıma geliveren bir kaç nedenini sıralayıverelim bu durumun: Bazı “büyük”ler her konuya maydanoz olayım derken sağlıklı düşünmeye fırsat bulamıyor. Bu türün temsilcileri siyaseti de bilirler, mimarlığı da; psikolojiyi de bilirler, tarihi de. Hele dini öyle bilirler ki İslam tarihi boyunca yetişmiş binlerce din bilgini cahil cüheladan başka bir şey değildir onların gözünde. Bazıları patronun çıkarlarını korumak için pek bi eleştirdiği "dün dündür bugün bugündür" çukurunun içinde debelenip durur. Para alan tabii ki birazcık emir de alacaktır, bu nedenle hoş görüp gidiverelim bu garibanları(!). Bazıları ise kendisini yurtdışı gezilere götürecek bir siyasiye yaranmak için sık sık kiraya verir kalemini. Böyle bir kaç yazı yaz. Sonra takıl devletlünün peşine; milletin kesesinden ye-iç-yat-kalk, Türkiye'ye dönünce de ballandıra ballandıra anlat onları köşenden. Oh ne rahat, lüküs hayat!
Bu örnekler uzar gider. Sözü daha fazla uzatmadan bu yazıyı kaleme almamda etken olan olaya geleyim. Geçen gün arşivimi gözden geçirirken çok satan bir ulusal günlük gazetenin artık basınımızın duayenlerinden diyebileceğimiz bir yazarı şunları yazmış olduğunu fark ettim:
"Fikret Mualla, Türkiye'ye döner. Ayvalık Lisesi'ne resim öğretmeni atanır.
Sonra...
"Elektriği olmayan ilçenin, resim öğretmenine de ihtiyacı yoktur" diyerek istifa eder.
Ama asıl "gülünçlü Türkiye'm manzarası" Mualla'dan resim hocalığı yapabilmesi için "akıl hastası değildir" raporu istenmesi...
Abidin Dino'yla, Bakırköy Akıl Hastanesi'ne giderler.
Mualla'nın "ruh sağlığı yerindedir" raporu alması için bir hafta yatması gerekmektedir.
Ancak...
Mualla, "ya sonra beni dışarı bırakmazlarsa" korkusu içindedir.
Ne var ki orada, Neyzen Tevfik ve Taha Carım ile karşılaşır.
Onların parasız kaldıkça gelip burada birkaç hafta geçirdiklerini öğrenir.
Kuşkuları silinir.
Ne abuk, sabuk şeyler!..
Fikret Mualla gibi bir sanatçıdan resim hocalığı yapması için "akıl hastası değildir" raporu istemek!...
Güzin Dino'yu Adana Lisesi'nde öğretmenken, kocası Abidin Dino "komünisttir" diye kovmaya kalkışmak... Ama, Güzin Hanım'ın, "Müdür bey Müdür bey beni kovmaya kalkıştığınız bu liseyi, eşimin babası bu kentte valiyken yaptırmıştı. Lise onun adını taşıyor" diye kükremesi üzerine apışıp kalmak."
Neresinden tutarsanız elinizde kalıverecek bu satırlarda beni infiale sevk eden son paragrafta okuduklarım oldu. Cümle aleme demokrasi, hak-hukuk ve çağdaşlık dersleri veren bu "abi" tutuyor devletin lisesinin müdürünü "bu okulu benim kocamın babası burada valiyken yaptırmıştı" diyen öğretmen hanımın karşısında apışıp kaldırıyor.
Bir insanın bırakın eşinin fikirlerinden dolayı devlet memuriyetinden uzaklaştırılmasını, ne kadar aykırı olursa olsun fikirlerinden dolayı en ufak bir ayrımcılığa dahi maruz kalmasını asla hoş görmem ve bunu her platformda savunurum. Ancak fikir hürriyetini ya da adaleti talep ederken "benim falanımın falanı okul yaptırmıştı" ve benzeri ham, hatta nezaketsiz sözlerin sarf edilmesine de karşıyım. O günlerin konjonktürüne uygun olarak "komünist avcılığı" yapıp üstlerine yaranmaya çalışan müdür şu soruları soruverseydi, öğretmen hanım acaba ne cevap verirdi: "Eşinizin babasının okul yaptırmış olmasının size nasıl bir ayrıcalık sağlayacağını düşünüyorsunuz? Üstelik eşinizin babası burada vali iken milletin parası ile yaptırmıştır o okulu; görevi gereği bir okul yaptırmış olmasını psikolojik baskı unsuru olarak mı kullanmaya çalışıyorsunuz?"
HAVASAL(!) FİŞEKLERİ PATLATSAK DA MI SAKLASAK, PATLATMASAK DA MI YASAKLASAK?
Özellikle yaz gelip düğün dernek sezonu açılınca havai fişekler de ister istemez gündemime girer. Değişik duygular oluşturur havai fişek patlamaları ruhumda, değişik çağrışımlar uyandırır zihnimde. Mesela, her şey gibi dilin de değiştiği, kanunilerin yasal, hayatilerin yaşamsal, hislilerin duygusal olduğu bir zamanda havai fişeğin neden “havasal” fişek olmadığını sorarım kendi kendime. Bu soruya bir karşılık bulmak zor ama sanıyorum işin sırrı “havai”de yatıyor. Biz toplum olarak hava atmayı, havadan sudan şeylerle uğraşmayı, havai olmayı seviyoruz.
İki bin küsur yıl önce Çin’de icat edilen havai fişeği bizim kuşak bayramdan bayrama görürdü. Son on yıldır Türkiye’nin her yerinde yazları ağırlıklı olmak üzere her zaman havai fişek gösterilerine rastlıyoruz. Konyamızda önce tek tük, mütevazı ve mahçup başlayan patlamalar ahalinin bu işte iyi hava olduğunu, ilgili esnafın ise kaymaklı kadayıf tadında kar bıraktığını fark etmesiyle aldı başını gidiyor. Gecenin on ikisinde yanınızdaki bahçeden, arkanızdaki lokantadan, bir sokak sonranızdaki parktan atılmaya başlayan havai fişekler kokusuyla burnunuzun direğini sızlatmış, uyuyan çocuğunuzu uyandırmış, evinizin çatısına düşmüş de yangın tehlikesine yol açmış kimsenin umurunda değil. Mühim bir zatın hareminden birileri rahatsız olmadıkça, yine bu emsal zevatın bu fişekleri satan veya gösteriyi yapan ticaret erbabıyla araları açılmadıkça ya da hafazanallah depodaki havai fişek patlayıp birkaç kişi ölmedikçe sayın yetkili cinsinden kimsenin kılı kıpırdamaz.
Havai fişek patlamalarına karıştırılan tabanca, tüfek patlamalarını da bildiğiniz için aklınıza polis gelir. Ararsınız, bu belediyle ilgili bir sorundur derler. Belediyeyi ararsınız zabıtaya havale ederler. Zabıtaya söylersiniz, yav şimdi 100 lira ceza için 200 liralık masraf mı yaptırmak istiyorsunuz diye mızmızlanırlar. Efendim, saat kaçtan sonra bu işler yasaktır diye sorarsınız her ağızdan başka bir cevap alırsınız, bilgi edinme başvurusunda bulunursunuz bilmem hangi tarihte bu konu görüşülmüştü, arayın bulun derler. Son olarak “Google Hoca’ya baş vurursunuz. Antalya Valiliği’nin 2 Haziran 2008 tarihli “Antalya ili mülki hudutları dahilinde havai fişek kullanımı ve atılmasındaki usul ve esaslar” yazısını bulursunuz. Antalya Valiliği’ni kutlamak lazım. Darısı Konya Valiliği’nin başına.
İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Cihan Demirci, “Havai fişeklerin sesi, dumanı ve ışığıyla kuşları korkuttuğunu, sağır ettiğini, onları şoka sokarak ölümlerine bile neden olduğunu” belirtmiş. Havai fişeklerin verdiğin rahatsızlığın insanlarla sınırlı olmadığını öğrenince hem üzüldüm, hem sevindim. Üzüntüm, bir yandan sadece gösteriş olsun diye patlatılan havai fişeklerin zararının havaların gerçek hakimi olan kuşlara da zararlı olmasının verdiği üzüntü. Sevincim ise bu konuda hayvanseverlerin de desteğini alma ümidinin verdiği sevinç.
Kuşkusuz kimsenin güzel günlerini canının istediği biçimde kutlaması, sevincini göstermesi sınırlandırılmamalı. Burada tek sınır, valiliklerin yaptığı düzenlemelerden de öte, başkalarını rahatsız etmemektir. Bir yıl kadar önce Balçiçek Pamir’in Sabah gazetesinde yazdığı gibi “görmemişin fişeği olmuş” dedirtmemektir.
Tabii ki öncelikle yetkililerin harekete geçmelerini, zaten hareket halindeyseler yaptıkları düzenlemeleri, aldıkları önlemleri, kestikleri cezaları basın yoluyla halkla paylaşmalarını arzu ediyorum. Bu olmazsa, insanıyla hayvanıyla tüm canlıları aziz gören aktivistlerden yetkilileri harekete geçirebilmek için yardım ve destek bekliyorum.
İki bin küsur yıl önce Çin’de icat edilen havai fişeği bizim kuşak bayramdan bayrama görürdü. Son on yıldır Türkiye’nin her yerinde yazları ağırlıklı olmak üzere her zaman havai fişek gösterilerine rastlıyoruz. Konyamızda önce tek tük, mütevazı ve mahçup başlayan patlamalar ahalinin bu işte iyi hava olduğunu, ilgili esnafın ise kaymaklı kadayıf tadında kar bıraktığını fark etmesiyle aldı başını gidiyor. Gecenin on ikisinde yanınızdaki bahçeden, arkanızdaki lokantadan, bir sokak sonranızdaki parktan atılmaya başlayan havai fişekler kokusuyla burnunuzun direğini sızlatmış, uyuyan çocuğunuzu uyandırmış, evinizin çatısına düşmüş de yangın tehlikesine yol açmış kimsenin umurunda değil. Mühim bir zatın hareminden birileri rahatsız olmadıkça, yine bu emsal zevatın bu fişekleri satan veya gösteriyi yapan ticaret erbabıyla araları açılmadıkça ya da hafazanallah depodaki havai fişek patlayıp birkaç kişi ölmedikçe sayın yetkili cinsinden kimsenin kılı kıpırdamaz.
Havai fişek patlamalarına karıştırılan tabanca, tüfek patlamalarını da bildiğiniz için aklınıza polis gelir. Ararsınız, bu belediyle ilgili bir sorundur derler. Belediyeyi ararsınız zabıtaya havale ederler. Zabıtaya söylersiniz, yav şimdi 100 lira ceza için 200 liralık masraf mı yaptırmak istiyorsunuz diye mızmızlanırlar. Efendim, saat kaçtan sonra bu işler yasaktır diye sorarsınız her ağızdan başka bir cevap alırsınız, bilgi edinme başvurusunda bulunursunuz bilmem hangi tarihte bu konu görüşülmüştü, arayın bulun derler. Son olarak “Google Hoca’ya baş vurursunuz. Antalya Valiliği’nin 2 Haziran 2008 tarihli “Antalya ili mülki hudutları dahilinde havai fişek kullanımı ve atılmasındaki usul ve esaslar” yazısını bulursunuz. Antalya Valiliği’ni kutlamak lazım. Darısı Konya Valiliği’nin başına.
İstanbul Üniversitesi Biyoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Cihan Demirci, “Havai fişeklerin sesi, dumanı ve ışığıyla kuşları korkuttuğunu, sağır ettiğini, onları şoka sokarak ölümlerine bile neden olduğunu” belirtmiş. Havai fişeklerin verdiğin rahatsızlığın insanlarla sınırlı olmadığını öğrenince hem üzüldüm, hem sevindim. Üzüntüm, bir yandan sadece gösteriş olsun diye patlatılan havai fişeklerin zararının havaların gerçek hakimi olan kuşlara da zararlı olmasının verdiği üzüntü. Sevincim ise bu konuda hayvanseverlerin de desteğini alma ümidinin verdiği sevinç.
Kuşkusuz kimsenin güzel günlerini canının istediği biçimde kutlaması, sevincini göstermesi sınırlandırılmamalı. Burada tek sınır, valiliklerin yaptığı düzenlemelerden de öte, başkalarını rahatsız etmemektir. Bir yıl kadar önce Balçiçek Pamir’in Sabah gazetesinde yazdığı gibi “görmemişin fişeği olmuş” dedirtmemektir.
Tabii ki öncelikle yetkililerin harekete geçmelerini, zaten hareket halindeyseler yaptıkları düzenlemeleri, aldıkları önlemleri, kestikleri cezaları basın yoluyla halkla paylaşmalarını arzu ediyorum. Bu olmazsa, insanıyla hayvanıyla tüm canlıları aziz gören aktivistlerden yetkilileri harekete geçirebilmek için yardım ve destek bekliyorum.
“OLMAZ OLSAYDI BU İCAT” MI DİYELİM?
Bilmem doğru, bilmem yanlış, dolmuşu Türklerin icat ettiği söylenir. Batı’daki gibi büyük grupların ulaşımını sağlayan körüklü-körüksüz ya da tek katlı-iki katlı otobüsler, metrolar, banliyö trenleri ile Hacı Murat’ından Rolls Royce’una özel otomobiller arasında bir seçenek olarak dolmuş aslında hiç de kötü bir icat değil. Amma… Son zamanlarda dolmuşlarla ilgili öyle olumsuz durumlara şahit oldum ki, olmaz olsaydı bu icat dememek elde değil. Bir tanesini anlatayım bakalım siz ne diyeceksiniz, Minibüsçüler Odası Başkanımız Sayın Muhsin Dinek ne diyecekler?
Mevsim kış. Şiddetini arttıran rüzgar kar taneciklerini insanın gözüne gözüne sokuyor. Benim gibi çarşıda işini bitirip dolmuşun en arka sırasına kurulmuşların keyfi yerinde.
Fenni Fırın civarından bindiğim dolmuş neredeyse boş. Herhalde bu kış gününde kimse evinden çıkmak istemiyor. Sürücümüz bir yandan ha bire çalıp duran cep telefonuna cevap yetiştirebilmek bir yandan da belki bir müşteri çıkarsa onu da almak için oldukça yavaş ilerliyor. Eve bir an önce varmayı istiyorum istemesine ancak sürücünün ağırdan aldırmasına da takmıyorum. Sonuçta o da boş gitmesin, birkaç müşteri alıp çoluk çocuğuna ekmek parası götürsün. Dolmuşun ağır hareketleri içinde daldığım bu düşüncelerden birden bire yükselen sesler çıkardı beni.
Mesele şu… Ağır ağır giden, hatta Migros’un önünde durup acaba bir müşteri çıka mı diye resmen kontak kapatan sürücümüz Dört Yol’u geçince birden hızlanıyor ve Numune Hastanesi’nin önünde kendi elinde bir serum şişesi, hanımının kucağında birkaç aylık bir bebekle dolmuşa durması için işaret eden, hatta dolmuşun peşinden birkaç adım koşan bir karı-kocayı almadan yola devam ediyor.
Bu manzara karşısında vicdanı sızlayan bir yolcu sürücüyü uyarıyor, Şöför bey, şu garibanları da alsaydınız diye. Şöför bey bir hışmı ile, kardeşim benim dakkam dolmuş, acele etmem lazım, diye diklenince yolcu da, şöför bey tabi dakkalarınızı telefona cevap yetiştirmeye harcadınız, deyiveriyor. O anda hatlar kopuyor. Sürücümüz, in arabamdan aşağı, huzuru bozamazsın arabamda, diye dayılanıyor. Yolcu da, sen kamu hizmeti yapıyorsun, senin taahhüt ettiğin hizmete güvenerek durağa çıkmış yolcuyu almadan geçemezsin, diye diretiyor. Sürücümüz, araba benim değil mi, istediğimi alırım istediğimi almam, diyerek sıkılmış yumruğunu gösteriyor…
***
Bay sorumlu vatandaş olarak bir şeyler yapmak istiyorum. Diyorum ki dolmuşlarda mal sahibinin, sürücünün falan isimleri, resimleri olur, bir de şikayet telefonları yazar. Bu sürücümüzün adını alayım telefonla meslek odasına bildireyim. Kafamı kaldırıp ön camın üst tarafına, isimlerin, resimlerin, telefon numaralarının olduğu yere bakıyorum. Gözlerimi kırpıştırıp bir daha bakıyorum. Oğuşturup bir daha bakıyorum. Ama göremiyorum, çünkü onların yerinde sadece ücret tarifesi var.
Minibüsçüler Odası Başkanımız Sayın Muhsin Dinek’in itirazları olursa ya da bu yazıyı okuduktan sonra yaptıklarını ahaliye duyurmak isterlerse sütunumuz kendilerine açıktır.
Mevsim kış. Şiddetini arttıran rüzgar kar taneciklerini insanın gözüne gözüne sokuyor. Benim gibi çarşıda işini bitirip dolmuşun en arka sırasına kurulmuşların keyfi yerinde.
Fenni Fırın civarından bindiğim dolmuş neredeyse boş. Herhalde bu kış gününde kimse evinden çıkmak istemiyor. Sürücümüz bir yandan ha bire çalıp duran cep telefonuna cevap yetiştirebilmek bir yandan da belki bir müşteri çıkarsa onu da almak için oldukça yavaş ilerliyor. Eve bir an önce varmayı istiyorum istemesine ancak sürücünün ağırdan aldırmasına da takmıyorum. Sonuçta o da boş gitmesin, birkaç müşteri alıp çoluk çocuğuna ekmek parası götürsün. Dolmuşun ağır hareketleri içinde daldığım bu düşüncelerden birden bire yükselen sesler çıkardı beni.
Mesele şu… Ağır ağır giden, hatta Migros’un önünde durup acaba bir müşteri çıka mı diye resmen kontak kapatan sürücümüz Dört Yol’u geçince birden hızlanıyor ve Numune Hastanesi’nin önünde kendi elinde bir serum şişesi, hanımının kucağında birkaç aylık bir bebekle dolmuşa durması için işaret eden, hatta dolmuşun peşinden birkaç adım koşan bir karı-kocayı almadan yola devam ediyor.
Bu manzara karşısında vicdanı sızlayan bir yolcu sürücüyü uyarıyor, Şöför bey, şu garibanları da alsaydınız diye. Şöför bey bir hışmı ile, kardeşim benim dakkam dolmuş, acele etmem lazım, diye diklenince yolcu da, şöför bey tabi dakkalarınızı telefona cevap yetiştirmeye harcadınız, deyiveriyor. O anda hatlar kopuyor. Sürücümüz, in arabamdan aşağı, huzuru bozamazsın arabamda, diye dayılanıyor. Yolcu da, sen kamu hizmeti yapıyorsun, senin taahhüt ettiğin hizmete güvenerek durağa çıkmış yolcuyu almadan geçemezsin, diye diretiyor. Sürücümüz, araba benim değil mi, istediğimi alırım istediğimi almam, diyerek sıkılmış yumruğunu gösteriyor…
***
Bay sorumlu vatandaş olarak bir şeyler yapmak istiyorum. Diyorum ki dolmuşlarda mal sahibinin, sürücünün falan isimleri, resimleri olur, bir de şikayet telefonları yazar. Bu sürücümüzün adını alayım telefonla meslek odasına bildireyim. Kafamı kaldırıp ön camın üst tarafına, isimlerin, resimlerin, telefon numaralarının olduğu yere bakıyorum. Gözlerimi kırpıştırıp bir daha bakıyorum. Oğuşturup bir daha bakıyorum. Ama göremiyorum, çünkü onların yerinde sadece ücret tarifesi var.
Minibüsçüler Odası Başkanımız Sayın Muhsin Dinek’in itirazları olursa ya da bu yazıyı okuduktan sonra yaptıklarını ahaliye duyurmak isterlerse sütunumuz kendilerine açıktır.
İFTARDA BULUŞMUŞLAR, SANKİ HEP BİR ARADA DEĞİLMİŞLER GİBİ
1985-1995 döneminde yoğun bir iftar trafiği yaşanmıştı Türkiye’de. İhtimaldir ki o dönemde başlatılan komünizme karşı yeşil kuşak oluşturma projesinin bir parçası olarak kurulan yüzlerce vakıf ve dernek kitlesel iftarlar düzenlemeye başlamışlardı. Sağcılar tarafından ele geçirilen odalar, yenice palazlanan holdingler, ihracatı ve reklamı keşfeden şirketler de bu kervana katılmışlardı. İnsanlar iftardan iftara koşarlar, oralarda hem yeni ortaya çıkan bir sosyal hayatın parçası olmanın, hem de sivrilmeye başlayan nevzuhur kanaat önderlerinin konuşmalarını dinlemenin mutluluğuna erişirlerdi. Tabi bu işin bir de ticari yanı vardı, kentleşme hızlanmış, o güne kadar alışık olunmayan büyüklükte lokantalar açılmıştı ve onların Ramazan falan demeden müşteri bulma ihtiyacı vardı. Dönemin kitlesel iftarları bu ihtiyaçla da birebir örtüşüyordu.
Sonra bu kitlesel iftarlarda bir azalma oldu. İnsanlar da, kurumlar ve kuruluşlar da sanki yorulmuşlardı. Toplumsal bağlam önemli ölçüde değişmişti. Zafere kadar Rusların kökünü kazımaya çalışan Afgan mücahitleri zaferden sonra bir birilerinin kökünü kazımaya başlamışlar, Bosna’daki ve Çeçenya’daki direniş herhalde içlerinde ne bizim yardımsever vatandaşın ne de Türkiye’nin bulunmağı malum güçlerin anlaşmasıyla sona erdirilmiş, devlet öğrenciler için bol miktarda yurt yapmış, öğrenci kredileri, belediyelerin verdiği burslarla da desteklenerek, olabildiğince arttırılmıştı. Yani söylenecek söz biraz azalmıştı. Bunda adına 28 Şubat süreci denen bir sürecin etkisi olduğu da muhakkak. Dernekler ve vakıflar bu süreç içinde faaliyetlerini azaltmışlar, sıradan devlet memurları, hatta ticaret erbabı, fişleniriz falan diyerek bu tür iftarlardan uzak kalmaya azami dikkati göstermeye başlamışlardı.
Bu yılki manzara iftar trafiğinde yeniden bir patlama yaşadığımızı gösteriyor. Gazetelere baktığımda derneklerin, vakıfların, odaların, holdinglerin, şirketlerin yeniden iftar verme yarışına girdiklerini görüyorum. Kitlesel iftarların toplumsal açıdan yararlı olduğuna inanan bir kişi olarak bir noktaya dikkat çekecek ve bir öneriden bulunacağım. Faturalarını umumiyetle gerçek kişilerin değil, tüzel kişilerin ödediği bu iftarlara hep aynı sosyoekonomik seviyeden (orta ve üstü) insanlar davet ediliyor. Yani parası bir anlamda bütün toplumun katkılarıyla oluşan fonlardan ödenen bu iftarlarda ne ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının giderilmesi, ne de değişik sosyoekonomik seviyedeki insanları bir noktada buluşturma gibi bir gaye var. Oysa iftarlar bu çok önemli iki ihtiyacı birden gidermek için bulunmaz fırsattır. Üstelik bunu yapmak reklamınızı yapmanıza da hiç mi hiç engel olmaz.
Birkaç rast gele örnekle meramımı belki daha iyi anlatabilirim: İşadamı derneklerinden işçilerini de davet ettikleri, tabip odalarından hastabakıcıları da davet ettikleri, holdinglerden Ramazan paketi gönderdikleri aileleri de davet ettikleri iftarlar bekliyorum. Bu iftarlar o insanların belki ilk kez görecekleri ve belki de bir daha da göremeyecekleri yüksek binalardaki ya da lüks otellerdeki lokantalarda verilmeli. Tabii ki bu iftar verenlerin bu zamana kadar kendi aralarında verdikleri iftarlarda olduğu gibi hadsiz hesapsız israf yapılmaması kaydıyla.
Sonra bu kitlesel iftarlarda bir azalma oldu. İnsanlar da, kurumlar ve kuruluşlar da sanki yorulmuşlardı. Toplumsal bağlam önemli ölçüde değişmişti. Zafere kadar Rusların kökünü kazımaya çalışan Afgan mücahitleri zaferden sonra bir birilerinin kökünü kazımaya başlamışlar, Bosna’daki ve Çeçenya’daki direniş herhalde içlerinde ne bizim yardımsever vatandaşın ne de Türkiye’nin bulunmağı malum güçlerin anlaşmasıyla sona erdirilmiş, devlet öğrenciler için bol miktarda yurt yapmış, öğrenci kredileri, belediyelerin verdiği burslarla da desteklenerek, olabildiğince arttırılmıştı. Yani söylenecek söz biraz azalmıştı. Bunda adına 28 Şubat süreci denen bir sürecin etkisi olduğu da muhakkak. Dernekler ve vakıflar bu süreç içinde faaliyetlerini azaltmışlar, sıradan devlet memurları, hatta ticaret erbabı, fişleniriz falan diyerek bu tür iftarlardan uzak kalmaya azami dikkati göstermeye başlamışlardı.
Bu yılki manzara iftar trafiğinde yeniden bir patlama yaşadığımızı gösteriyor. Gazetelere baktığımda derneklerin, vakıfların, odaların, holdinglerin, şirketlerin yeniden iftar verme yarışına girdiklerini görüyorum. Kitlesel iftarların toplumsal açıdan yararlı olduğuna inanan bir kişi olarak bir noktaya dikkat çekecek ve bir öneriden bulunacağım. Faturalarını umumiyetle gerçek kişilerin değil, tüzel kişilerin ödediği bu iftarlara hep aynı sosyoekonomik seviyeden (orta ve üstü) insanlar davet ediliyor. Yani parası bir anlamda bütün toplumun katkılarıyla oluşan fonlardan ödenen bu iftarlarda ne ihtiyaç sahiplerinin ihtiyaçlarının giderilmesi, ne de değişik sosyoekonomik seviyedeki insanları bir noktada buluşturma gibi bir gaye var. Oysa iftarlar bu çok önemli iki ihtiyacı birden gidermek için bulunmaz fırsattır. Üstelik bunu yapmak reklamınızı yapmanıza da hiç mi hiç engel olmaz.
Birkaç rast gele örnekle meramımı belki daha iyi anlatabilirim: İşadamı derneklerinden işçilerini de davet ettikleri, tabip odalarından hastabakıcıları da davet ettikleri, holdinglerden Ramazan paketi gönderdikleri aileleri de davet ettikleri iftarlar bekliyorum. Bu iftarlar o insanların belki ilk kez görecekleri ve belki de bir daha da göremeyecekleri yüksek binalardaki ya da lüks otellerdeki lokantalarda verilmeli. Tabii ki bu iftar verenlerin bu zamana kadar kendi aralarında verdikleri iftarlarda olduğu gibi hadsiz hesapsız israf yapılmaması kaydıyla.
GÜNDEMDEN DAMLALAR
Bugün sizlerle Merhaba’nın 3 Kasım 2008 Pazartesi günü eriştiğim internet sayfasındaki haber başlıklarına kısa kısa değinerek birlikte olacağım.
Su altı sır yuvası- Bir açıdan bakılırsa insanoğlu hep bir sır dünyası içinde yaşamıştır ve yaşayacaktır da. Mikroskobu bulduğunda artık görünmeyen canlılar dünyasının tamamını gördüğünü sanan insanoğlu elektron mikroskopla daha göreceği çok şey olduğunun şuuruna ulaşabilmiş midir acaba?
Bir yudum Osmanlı!- Atalarımızın başarılarından cesaret, hatalarından ders alabiliyorsak ne mutlu bize. Yok sadece başarılardan bahsedip şişiniyorsak vay halimize (çünkü şişip şişip patlamamız çok zaman almayacaktır).
Özel polikliniklerde de katılım bedeli alınmıyor- Bildiğimiz kadarıyla katılım bedeli aile hekimliği sisteminin başladığı illerde sevk zincirine uyulmadığı, yani aile hekimini atlayarak hastanelere gidildiği zaman uygulanıyor. Bu sistem içinde özel polikliniklerin yeri neresidir anlayamadım.
82 Anayasası yama tutmuyor- Tutmaz. Başka anayasalar da tutmaz. Tutuyorsa zaten o anayasanın “ana”lığından şüphelenmek lazım. Anayasalar bir ana fikir, dünyaya belirli bir bakış etrafında şekillenen çok temel metinlerdir. Biz de olduğu gibi ayrıntılara girilmez. Girilirse üç gün sonra halkın ihtiyaçlarına cevap vermemeye başlar, içtihadın dahi önüne engel hale gelir, ikide bir yama ihtiyacı hasıl olur. Birilerinin yangından mal kaçırmak için madde sokuşturduğu yeni bir anayasanın da eskilerinden farkı olmayacaktır. Söylemedi demeyin.
Bakanlardan Öksüz’e taziye ziyareti- Ziyaret edemiyoruz ama biz de mevtaya rahmet, kalanlara sabrı cemil niyaz ediyoruz.
41 trafik polisine sertifika verildi- Sıradan memurlar için bile okulu bitir ondan sonra kitap kapağı açma devri biteli neredeyse bir asır oldu. Sürekli eğitim ve sürekli mesleki gelişim çağımızın vazgeçilmez kavramlarından. Polisimizin de bu tür eğitimlere tabi tutulması hem onların rahat hizmet etmesine hem de vatandaşın hizmetten daha memnun kalmasına yol açacaktır. Programı düzenleyenleri de sertifika alanları da kutluyorum.
Geç bulduk; yitirmek istemiyoruz- Bu haber Şevkat-Der ile ilgili. Şevkat-Der tabii ki darda kalan kadınlara büyük bir hizmet sunuyor, bunu herkes taktir ediyor. Ben gözden kaçırıldığını düşündüğüm başka bir konuya temas etmek istiyorum. Şevkat-Der Konya’nın tanıtımına ve imajına da çok önemli katkılarda bulunuyor. Milyarlar döküp Konya’yı tanıtıyorum diyenlerin yapamadıklarını yapan bu derneğe destek vermeleri lazım. Yapamayanın yapabilene yardım etmesi de büyük bir fazilettir.
Gaz zammı zulme dönüştü- Gaz zammı haberi herkesi üzdü. Herhalde en çok üzülen de Belediye Başkanımız Tahir Bey olmuştur, çünkü bu zam onun kirliliğini azaltmak için başlattığı çalışmalara en büyük sekteyi vuracak. Demek ki kaza ve gaza güvenmemek lazım. Birisi uçar gider, öbürüne zam gelir.
Su altı sır yuvası- Bir açıdan bakılırsa insanoğlu hep bir sır dünyası içinde yaşamıştır ve yaşayacaktır da. Mikroskobu bulduğunda artık görünmeyen canlılar dünyasının tamamını gördüğünü sanan insanoğlu elektron mikroskopla daha göreceği çok şey olduğunun şuuruna ulaşabilmiş midir acaba?
Bir yudum Osmanlı!- Atalarımızın başarılarından cesaret, hatalarından ders alabiliyorsak ne mutlu bize. Yok sadece başarılardan bahsedip şişiniyorsak vay halimize (çünkü şişip şişip patlamamız çok zaman almayacaktır).
Özel polikliniklerde de katılım bedeli alınmıyor- Bildiğimiz kadarıyla katılım bedeli aile hekimliği sisteminin başladığı illerde sevk zincirine uyulmadığı, yani aile hekimini atlayarak hastanelere gidildiği zaman uygulanıyor. Bu sistem içinde özel polikliniklerin yeri neresidir anlayamadım.
82 Anayasası yama tutmuyor- Tutmaz. Başka anayasalar da tutmaz. Tutuyorsa zaten o anayasanın “ana”lığından şüphelenmek lazım. Anayasalar bir ana fikir, dünyaya belirli bir bakış etrafında şekillenen çok temel metinlerdir. Biz de olduğu gibi ayrıntılara girilmez. Girilirse üç gün sonra halkın ihtiyaçlarına cevap vermemeye başlar, içtihadın dahi önüne engel hale gelir, ikide bir yama ihtiyacı hasıl olur. Birilerinin yangından mal kaçırmak için madde sokuşturduğu yeni bir anayasanın da eskilerinden farkı olmayacaktır. Söylemedi demeyin.
Bakanlardan Öksüz’e taziye ziyareti- Ziyaret edemiyoruz ama biz de mevtaya rahmet, kalanlara sabrı cemil niyaz ediyoruz.
41 trafik polisine sertifika verildi- Sıradan memurlar için bile okulu bitir ondan sonra kitap kapağı açma devri biteli neredeyse bir asır oldu. Sürekli eğitim ve sürekli mesleki gelişim çağımızın vazgeçilmez kavramlarından. Polisimizin de bu tür eğitimlere tabi tutulması hem onların rahat hizmet etmesine hem de vatandaşın hizmetten daha memnun kalmasına yol açacaktır. Programı düzenleyenleri de sertifika alanları da kutluyorum.
Geç bulduk; yitirmek istemiyoruz- Bu haber Şevkat-Der ile ilgili. Şevkat-Der tabii ki darda kalan kadınlara büyük bir hizmet sunuyor, bunu herkes taktir ediyor. Ben gözden kaçırıldığını düşündüğüm başka bir konuya temas etmek istiyorum. Şevkat-Der Konya’nın tanıtımına ve imajına da çok önemli katkılarda bulunuyor. Milyarlar döküp Konya’yı tanıtıyorum diyenlerin yapamadıklarını yapan bu derneğe destek vermeleri lazım. Yapamayanın yapabilene yardım etmesi de büyük bir fazilettir.
Gaz zammı zulme dönüştü- Gaz zammı haberi herkesi üzdü. Herhalde en çok üzülen de Belediye Başkanımız Tahir Bey olmuştur, çünkü bu zam onun kirliliğini azaltmak için başlattığı çalışmalara en büyük sekteyi vuracak. Demek ki kaza ve gaza güvenmemek lazım. Birisi uçar gider, öbürüne zam gelir.
YAĞMURUN SESİNE BAK!
Yağmuru bekliyorduk çoktan. İyice bir yağsa da ot yaprak, börtü böcek kendine gelse diyorduk. Yağdı da çok şükür.
Bilmem bu şehrin ileri gelenleri yağmurlu bir havada cadde sokak dolaştılar mı hiç? İleri gelenleri deyince yönetici zümreyi kast ediyorum, yoksa biliyorum ki fukarasından Karun’una, cahilinden tahsillisine geri kalan falan yok Konya’mızda. Sayın Valimize belki meşguliyetleri ve yaşı böyle bir fırsatı vermiyordur ama Büyükşehir ve merkez ilçe belediyelerimizin sayın başkanlarının zaman olarak da yaş olarak da böyle bir tecrübe yaşamaya müsait olduklarını sanıyorum.
Sayın yetkililer, azcık bir yağmurda bile bu şehrin caddeleri sokakları yürünmez hale geliyor. Kaldırımlarda taşların söküldüğü yerlerde küçük gölcükler oluşuyor, yolların ise standart olarak her yağmurda orta büyüklükte göle dönüşen bölümleri var. Maşallah kendi hız tutkularından başka hiçbir şeyi önemsemeyen sürücülerimiz bu göllere bir daldılar mıydı bütün dikkatini yandaki kaldırımdaki küçük gölcüklere batmamaya vermiş gariban yaya başından aşağı bir bidon su boca edilmiş gibi oluyor.
Tepki göstermek lazım, ama kime?
Aman ha, size banyo yaptıran sürücüye tepki göstermeyin. Arabanın içinden kaç kişi çıkacağı, ellerinde ya da bellerinde neler olacağı hiç belli olmaz. İşin daha vahimi yediğiniz küfür ve dayak da yanınıza kar kalır.
Hal böyleyken meseleyi kişiselleştirmeden kök nedenleri analiz etmek ve kurumsal tepkiler göstermek daha akılcı gibi görünüyor.
Birinci kök nedenin yolların en ufak yağışta göl haline gelen kısımlarının bulunması olduğunda hemfikir olmayan yoktur herhalde.
Kim düzeltecek şehir içindeki bu yolları?
Belediye.
Düzeltiyor mu?
Hayır.
Neden?
Çok meşguller.
Neyle?
Yol kalitesini zerre kadar arttırmayan asfaltlar döküp kaldırıma da yaya geçişini zora sokan totemler dikmekle. Bir de, garibanların ulaşımına pek de katkısı olmayan ancak markalı araçların şehir içinde daha da hızlı gitmesini sağlayan alt geçitlerle.
Şikayetçi oldun mu?
Olmadım.
Neden?
Daha önceki şikayetlerime bize şehirciliği mi öğretiyorsun deyip geçtiler. O sebepten, bu defa şikayetim Yaradan’a!
İkinci kök neden trafikteki arabaların şehir içi hız limitlerine uymamaları.
Bunu kim düzeltecek?
Birincisi trafik polisi, ikincisi sürücülerin kendisi.
Düzeltiyorlar mı?
Hayır.
Neden?
Herhalde trafikle ilgili polis sayısı yetersiz, radar sayısı yetersiz. Organizasyon bozukluğu olup olmadığı konusunda bilgimiz yok. Güvenlik kurumlarıyla ilgili bilgi almak da yorum yapmak da zor işler. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak mümkün olmadığından daha fazla söz etmemek lazım.
Sürücülere gelince, onlar kendilerinin ya da bir yakınlarının canı yanana kadar hiçbir şeye aldırış etmeyen bir kültürden geliyorlar, onların düzelmesi için insanca bir uyarı yaparsanız başınıza neler gelebileceğini az önce yazdım. Onların düzelmesi için Yaradan’dan bir mucize beklemek lazım.
Bilmem bu şehrin ileri gelenleri yağmurlu bir havada cadde sokak dolaştılar mı hiç? İleri gelenleri deyince yönetici zümreyi kast ediyorum, yoksa biliyorum ki fukarasından Karun’una, cahilinden tahsillisine geri kalan falan yok Konya’mızda. Sayın Valimize belki meşguliyetleri ve yaşı böyle bir fırsatı vermiyordur ama Büyükşehir ve merkez ilçe belediyelerimizin sayın başkanlarının zaman olarak da yaş olarak da böyle bir tecrübe yaşamaya müsait olduklarını sanıyorum.
Sayın yetkililer, azcık bir yağmurda bile bu şehrin caddeleri sokakları yürünmez hale geliyor. Kaldırımlarda taşların söküldüğü yerlerde küçük gölcükler oluşuyor, yolların ise standart olarak her yağmurda orta büyüklükte göle dönüşen bölümleri var. Maşallah kendi hız tutkularından başka hiçbir şeyi önemsemeyen sürücülerimiz bu göllere bir daldılar mıydı bütün dikkatini yandaki kaldırımdaki küçük gölcüklere batmamaya vermiş gariban yaya başından aşağı bir bidon su boca edilmiş gibi oluyor.
Tepki göstermek lazım, ama kime?
Aman ha, size banyo yaptıran sürücüye tepki göstermeyin. Arabanın içinden kaç kişi çıkacağı, ellerinde ya da bellerinde neler olacağı hiç belli olmaz. İşin daha vahimi yediğiniz küfür ve dayak da yanınıza kar kalır.
Hal böyleyken meseleyi kişiselleştirmeden kök nedenleri analiz etmek ve kurumsal tepkiler göstermek daha akılcı gibi görünüyor.
Birinci kök nedenin yolların en ufak yağışta göl haline gelen kısımlarının bulunması olduğunda hemfikir olmayan yoktur herhalde.
Kim düzeltecek şehir içindeki bu yolları?
Belediye.
Düzeltiyor mu?
Hayır.
Neden?
Çok meşguller.
Neyle?
Yol kalitesini zerre kadar arttırmayan asfaltlar döküp kaldırıma da yaya geçişini zora sokan totemler dikmekle. Bir de, garibanların ulaşımına pek de katkısı olmayan ancak markalı araçların şehir içinde daha da hızlı gitmesini sağlayan alt geçitlerle.
Şikayetçi oldun mu?
Olmadım.
Neden?
Daha önceki şikayetlerime bize şehirciliği mi öğretiyorsun deyip geçtiler. O sebepten, bu defa şikayetim Yaradan’a!
İkinci kök neden trafikteki arabaların şehir içi hız limitlerine uymamaları.
Bunu kim düzeltecek?
Birincisi trafik polisi, ikincisi sürücülerin kendisi.
Düzeltiyorlar mı?
Hayır.
Neden?
Herhalde trafikle ilgili polis sayısı yetersiz, radar sayısı yetersiz. Organizasyon bozukluğu olup olmadığı konusunda bilgimiz yok. Güvenlik kurumlarıyla ilgili bilgi almak da yorum yapmak da zor işler. Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak mümkün olmadığından daha fazla söz etmemek lazım.
Sürücülere gelince, onlar kendilerinin ya da bir yakınlarının canı yanana kadar hiçbir şeye aldırış etmeyen bir kültürden geliyorlar, onların düzelmesi için insanca bir uyarı yaparsanız başınıza neler gelebileceğini az önce yazdım. Onların düzelmesi için Yaradan’dan bir mucize beklemek lazım.
Salı, Mart 16, 2010
“SADİ" CARNOT
Henri de Toulouse-Lautrec’in bir eserine rastlayınca aklıma düştü Sadi Carnot. Kaba bir gözle bakılırsa bir biriyle yan yana gelmeyecek iki isim Toulouse-Lautrec’le Carnot.
Biri ünlü olmakla birlikte alkolik, genelev çalışanlarının resimlerini çizen, hatta geneleve yerleşip orada yaşayan, frengiden genç yaşta hayata gözlerini yuman bir ressam.
Diğeri ...
Sadi Carnot denilince aklımıza hemen lise yıllarında fizik derslerinde duyduğumuz, adıyla bilinen teoremi, makinesi, çevrimi olan, termodinamiğin ikinci kanununu bulan kişi gelir. Söz ettiğimiz Sadi Carnot o değil.
Fizikçi Sadi Carnot’nun tam adı Nicolas Léonard Sadi Carnot. 1796’da doğmuş ve 1832’de henüz 36 yaşındayken koleradan ölmüş. Salgın hastalık nedeniyle ölen bu genç bilim adamının şahsi eşyaları da hastalık bulaşır kaygısıyla kendisiyle birlikte gömüldüğünden arkada ona, onun sürdürdüğü çalışmalara ait çok az şey kalmıştır.
Bizim üzerinde durmak istediğimiz Sadi Carnot’nun tam adı Marie François Sadi Carnot. 1837’de doğmuş. Fizikçi Sadi Carnot’nun yeğeni. Ağabeyini genç yaşta kaybeden Hippolyte Carnot bu elim olaydan 5 yıl sonra doğan oğluna onun adını vermiş. Mühendislikte başlayan başarılı kariyeri Fransa Cumhurbaşkanı olarak sonlanmış. Bakın nasıl bir sonlanma...
Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Sante Geronimo Caserio adlı İtalyan bir anarşist tarafından bıçaklanır ve ertesi gün ölür.
***
Çeşitli dillerde kişi adları arasında ilginç benzerlikler olabiliyor. Örneğin Selma Lagörlof’taki Selma’nın bizdeki kadın ismi ile, Finlerdeki Hakan’ın bizdeki erkek adı Hakanla bir ilgisi yok. Sadi Carnot’lardaki Sadi’yi de bu emsal benzerliklerden sanırdım. Ne kadar yanıldığımı birkaç yıl önce Sadi Şirazi hakkında bilgi toplarken anladım. Meğer Carnot’lardaki Sadi bizim bildiğimiz, çocuklarımıza koyduğumuz Sadi isminin tıpkısının aynısı imiş.
Sadi Şirazi’nin hayranı olan Lazare Nicholas Marguerite Carnot oğluna üçüncü ad olarak Sadi’yi seçmiş. Hem de ne seçim, diğer adlar sadece resmi belgelerde kalmış, ailesi dahil herkes onu Sadi olarak bilmiş, çağırmış. Ölümünden sonra yine üçüncü ad olarak yeğenine verilen bu ad, tıpkı amcasında olduğu gibi orijinal Fransızca adları unutturmuş ve koskoca Fransa’nın cumhurbaşkanı İranlı bir şair-bilgenin adıyla anılır olmuş.
Böyle bir şeyin ülkemizde olduğunu düşünebiliyor musunuz? Düpedüz Müslüman-Türk adları taşıyan siyasetçiler için bile ne yakıştırmalar yapıldığının tanığı olmayan var mı aramızda? Fransız babalar beğendikleri bir Müslüman İranlının adını çocuklarına vermişler. Ne çocuklar Müslüman olmuş, ne de Fransa İran oluyor diye kıyamet koparılmış. Büyük devlet böyle olunuyor demek ki!
***
Yazıma Henri de Toulouse-Lautrec’in bir eserinden bahsederek başlamıştım, yine o eserden bahsederek bitireyim: Söz konusu resminde başucundaki hekim kafası sarılı olarak yatakta yatan Sadi Carnot’nun nabzını alıyor. Modern zamanlar öncesinde hekimin elindeki en önemli tanı yöntemlerinden biri olan nabız alma hastaların hayati fonksiyonlarının hala takibinde kullanılıyor. Nabız almanın sanattaki yansımalarına başka yazılarda değineceğiz.
Biri ünlü olmakla birlikte alkolik, genelev çalışanlarının resimlerini çizen, hatta geneleve yerleşip orada yaşayan, frengiden genç yaşta hayata gözlerini yuman bir ressam.
Diğeri ...
Sadi Carnot denilince aklımıza hemen lise yıllarında fizik derslerinde duyduğumuz, adıyla bilinen teoremi, makinesi, çevrimi olan, termodinamiğin ikinci kanununu bulan kişi gelir. Söz ettiğimiz Sadi Carnot o değil.
Fizikçi Sadi Carnot’nun tam adı Nicolas Léonard Sadi Carnot. 1796’da doğmuş ve 1832’de henüz 36 yaşındayken koleradan ölmüş. Salgın hastalık nedeniyle ölen bu genç bilim adamının şahsi eşyaları da hastalık bulaşır kaygısıyla kendisiyle birlikte gömüldüğünden arkada ona, onun sürdürdüğü çalışmalara ait çok az şey kalmıştır.
Bizim üzerinde durmak istediğimiz Sadi Carnot’nun tam adı Marie François Sadi Carnot. 1837’de doğmuş. Fizikçi Sadi Carnot’nun yeğeni. Ağabeyini genç yaşta kaybeden Hippolyte Carnot bu elim olaydan 5 yıl sonra doğan oğluna onun adını vermiş. Mühendislikte başlayan başarılı kariyeri Fransa Cumhurbaşkanı olarak sonlanmış. Bakın nasıl bir sonlanma...
Sadi Carnot, 24 Haziran 1894’te Sante Geronimo Caserio adlı İtalyan bir anarşist tarafından bıçaklanır ve ertesi gün ölür.
***
Çeşitli dillerde kişi adları arasında ilginç benzerlikler olabiliyor. Örneğin Selma Lagörlof’taki Selma’nın bizdeki kadın ismi ile, Finlerdeki Hakan’ın bizdeki erkek adı Hakanla bir ilgisi yok. Sadi Carnot’lardaki Sadi’yi de bu emsal benzerliklerden sanırdım. Ne kadar yanıldığımı birkaç yıl önce Sadi Şirazi hakkında bilgi toplarken anladım. Meğer Carnot’lardaki Sadi bizim bildiğimiz, çocuklarımıza koyduğumuz Sadi isminin tıpkısının aynısı imiş.
Sadi Şirazi’nin hayranı olan Lazare Nicholas Marguerite Carnot oğluna üçüncü ad olarak Sadi’yi seçmiş. Hem de ne seçim, diğer adlar sadece resmi belgelerde kalmış, ailesi dahil herkes onu Sadi olarak bilmiş, çağırmış. Ölümünden sonra yine üçüncü ad olarak yeğenine verilen bu ad, tıpkı amcasında olduğu gibi orijinal Fransızca adları unutturmuş ve koskoca Fransa’nın cumhurbaşkanı İranlı bir şair-bilgenin adıyla anılır olmuş.
Böyle bir şeyin ülkemizde olduğunu düşünebiliyor musunuz? Düpedüz Müslüman-Türk adları taşıyan siyasetçiler için bile ne yakıştırmalar yapıldığının tanığı olmayan var mı aramızda? Fransız babalar beğendikleri bir Müslüman İranlının adını çocuklarına vermişler. Ne çocuklar Müslüman olmuş, ne de Fransa İran oluyor diye kıyamet koparılmış. Büyük devlet böyle olunuyor demek ki!
***
Yazıma Henri de Toulouse-Lautrec’in bir eserinden bahsederek başlamıştım, yine o eserden bahsederek bitireyim: Söz konusu resminde başucundaki hekim kafası sarılı olarak yatakta yatan Sadi Carnot’nun nabzını alıyor. Modern zamanlar öncesinde hekimin elindeki en önemli tanı yöntemlerinden biri olan nabız alma hastaların hayati fonksiyonlarının hala takibinde kullanılıyor. Nabız almanın sanattaki yansımalarına başka yazılarda değineceğiz.
Cumartesi, Şubat 06, 2010
"TAM İYİLİK HALİ"
Uzun süredir gerçekleştirmeye çalıştığım bir yolculuğa nihayet çıkabiliyorum. Saat 20. Üç buçuk saat sonra Ankara’da, on buçuk saat sonra Samsun’da ve on bir buçuk saat sonra da Bafra’da olmayı planlıyorum. Yol gözümde büyüyor, ben küçülüyorum. Küçülüyor, küçülüyor ve ilkokula giden bir çocuk oluyorum.
***
Zekiye Öğretmen’i hemen fark edebiliyorum diğerlerinden. Diğerlerinden daha uzun boylu, daha çelimsiz ve daha müşfik. Ne diğer çocuklardan daha zeki olmam ne de eğitim sisteminin harikulade olması sınıfta okumayı ilk söken olamamın nedeni. İşin sırrı Zekiye Öğretmen’in çocuk kalbimin en çok muhtaç olduğu şeye, sonsuz bir “şevkat”e sahip olmasında. Okuma yarışmasında kırmızı kordelayı Zekiye Öğretmen’in favorisi olarak yakama taktıramamanın ezikliğini hala yüreğimde hissediyorum. Ama kendime göre bir mazeretim vardı. Ben “takır takır” okumuştum o şiiri. Tek hatam kendi kültürümde olmayan bir kelimeyi kendi kültürümde olan bir diğeriyle değiştirmek olmuştu. Aradan geçen kırk yılı aşkın zamanda hep aynı şeyi yapageldim, kendi kültürümde olmayan kelimeleri kendi kültürümde olanlarla değiştirdim. Doğal olanın, insancıl olanın bu olduğuna inandığım için. Şu ya da bu nedenle insanların kültürlerinde olmayan şeyleri onlara zorla onaylattırmanın yanlış olduğunu düşündüğüm için.
***
Yanımdaki koltukta oturan gençle iletişim kurmaya çalışıyorum. Sinop’a gidiyorum deyince önce nükleer santral konusuna, oradan Sinop Hapishane’sine getiriyorum sözü. “Tabii ki nükleer santrallerin olumsuz etkileri, çevre ve insan sağlığı açısından riskleri olabilir” diyor yol arkadaşım “ama Sinop’un makus talihini değiştirebilmek için başka seçenek de kalmadı” diye ekiyor. Kuşkusuz katılmıyorum bu görüşlere ama birazdan uykunun bastırması ile bölünecek bir sohbetle de onun görüşlerini değiştirebileceğimi düşünmediğim için nükleer santrallerin zararları konulu söylevimi uzatmakta ısrar etmiyorum. O, şimdi müze haline getirilen Sinop Hapishanesi’nde dizi çekimlerine başlandığını, bunun da şehrin tanıtımına katkı sağladığını anlatmaya başlıyor. Televizyonla ilgisi bir yerel TV’de haftada bir sağlığın tedavi edici hekimlikten ibaret olmadığını halka anlatmaya çalışmak olan ben konuyu hapisanelerde yaşanan trajedilere çekmek istiyor ve genç yol arkadaşıma Kerim Korcan’ın Linç adlı romanından bahsediyorum. “Tatar Ramazan”ın senaryosunun da da Kerim Korcan’ın bir öyküsünden yola çıkılarak hazırlandığını söylediğimde ilgisi daha bir artıyor, not defterini çıkarıp Linç’i ve yazarının adını kaydediyor.
***
Günlerdir yapılan hazırlıklardan sonra nihayet Fikri Amcam geliyor. Bir yanında Satı Ninem, diğer yanında Şevki Amcam.. “İçeri”den çıkmış bir adamı ilk defa görüyorum. Uzun boyu, koyu lacivert paltosu, topuklarına basılmış sivri burunlu iskarpin ayakkabıları ile sanki bir masal adamı. Yanımıza iyice yaklaştığında benzinin sapsarı olduğunu ve sık sık öksürdüğünü fark ediyorum. Odun getirtiyor bana Satı Ninem ve sobayı iyice yaktırıyor. Fikri Amcam avuç avuç ilaç kullanıyor. Gelen giden “Bu kadar ilaca para mı yeter?” diye söylendiğinde “Sinop Hapishanesinde verem ettiler yavrumu, ilacını devlet veriyor, verse ne, vermese ne...” diyor Satı Ninem ağlayarak.
***
Büyük dedesinin adını taşıyan Rasim’i sıkıntılı görüyorum. Daha yedi yaşında bir çocuğa hiç yakışmayan bir durgunluk var üzerinde. Doktor aklı ya, hemen bir hastalığı falan olup olmadığını soruyorum annesine. Bütün okul arkadaşlarının grip nedeniyle raporlu olduğu günlerde bile derslerine devam edecek kadar sağlıklı olduğunu öğreniyorum. Annesi çok duygusal bir çocuk, vardır kafasına takılan bir şey diyor. Öğleden sonra Küçük Rasim’i neşesi yerine gelmiş görüyorum. Annesinin anlattığına göre kurban edilecek koç için çok üzüldüğünü söylemiş, annesi yavrum üzülme onlar cennete gidecek deyince gülümseyerek tamam şimdi anladım demiş.
***
Ne büyük sevinçti annemle babamın hastaneden gelmesi. Ağabeyim boynuma sarılıp “bir kardeşimiz olmuş” diye müjdeli haberi verdi. Nasıl müjdeli haber olmasındı, artık ben de abi olmuştum. Anamın yanıbaşında uyuyan bu küçücük varlığa bakarak “Adı ne ana?” diye sormuştum. Anam derin bir iç geçirip “Günsüz doğdu oğlum, adını koymadık” dedi. Günsüz neydi, günsüz doğanlara neden ad koymazladı? Bir terslik vardı ya bu işlerde. Hadi Hayırlısı... Birkaç gün sonra ağabeyim “babam kardeşimizin adını Durbey koymuş” dedi. Kendimce iyi bir haber olarak yorumladım bunu. Adını koyduklarıan göre, her ne ise o tersliğin ortadan kakmış olduğunun işaretiydi bu. Bir sabah uyandığımda anamı kolları göğsünün üstünde kenetlenmiş, bakışları pencereden dışarıda çok ama çok uzak bir yere odaklanmış buldum. “Ana kardeşimi sevebilir miyim?” diye sorduğum olanca sevecenliimle. Anam, bakışları hala o çok ama çok uzak yerlere odaklı, “Kardeşini götürdüler oğlum” dedi. Çok tuhafıma gitmişti. Bir bebeği annesinden ayrı nereye götürebilirlerdi? Dayanamadım sordum. “Nereye götürdüler ana?”Annem hıçkırıklara boğularak cevapladı :“Cennete yavrum.” .
***
Cennet... Yani “tam iyilik hali”nin olduğu yer. Bir yandan insanoğlunun bu dünyadaki acıları, adaletsizlikleri yok etmedeki başarısızlığı nedeniyle sığındığı bir kaçış kapısı, öte yandan da insanda “tam iyilik hali” özleminin hiçbir zaman yok edilemeyeceğinin bir kanıtı. Bana öyle geliyorki bu özlemin bitmesi, bir anlamda insanın insanlığını yitirmesi...
***
Zekiye Öğretmen’i hemen fark edebiliyorum diğerlerinden. Diğerlerinden daha uzun boylu, daha çelimsiz ve daha müşfik. Ne diğer çocuklardan daha zeki olmam ne de eğitim sisteminin harikulade olması sınıfta okumayı ilk söken olamamın nedeni. İşin sırrı Zekiye Öğretmen’in çocuk kalbimin en çok muhtaç olduğu şeye, sonsuz bir “şevkat”e sahip olmasında. Okuma yarışmasında kırmızı kordelayı Zekiye Öğretmen’in favorisi olarak yakama taktıramamanın ezikliğini hala yüreğimde hissediyorum. Ama kendime göre bir mazeretim vardı. Ben “takır takır” okumuştum o şiiri. Tek hatam kendi kültürümde olmayan bir kelimeyi kendi kültürümde olan bir diğeriyle değiştirmek olmuştu. Aradan geçen kırk yılı aşkın zamanda hep aynı şeyi yapageldim, kendi kültürümde olmayan kelimeleri kendi kültürümde olanlarla değiştirdim. Doğal olanın, insancıl olanın bu olduğuna inandığım için. Şu ya da bu nedenle insanların kültürlerinde olmayan şeyleri onlara zorla onaylattırmanın yanlış olduğunu düşündüğüm için.
***
Yanımdaki koltukta oturan gençle iletişim kurmaya çalışıyorum. Sinop’a gidiyorum deyince önce nükleer santral konusuna, oradan Sinop Hapishane’sine getiriyorum sözü. “Tabii ki nükleer santrallerin olumsuz etkileri, çevre ve insan sağlığı açısından riskleri olabilir” diyor yol arkadaşım “ama Sinop’un makus talihini değiştirebilmek için başka seçenek de kalmadı” diye ekiyor. Kuşkusuz katılmıyorum bu görüşlere ama birazdan uykunun bastırması ile bölünecek bir sohbetle de onun görüşlerini değiştirebileceğimi düşünmediğim için nükleer santrallerin zararları konulu söylevimi uzatmakta ısrar etmiyorum. O, şimdi müze haline getirilen Sinop Hapishanesi’nde dizi çekimlerine başlandığını, bunun da şehrin tanıtımına katkı sağladığını anlatmaya başlıyor. Televizyonla ilgisi bir yerel TV’de haftada bir sağlığın tedavi edici hekimlikten ibaret olmadığını halka anlatmaya çalışmak olan ben konuyu hapisanelerde yaşanan trajedilere çekmek istiyor ve genç yol arkadaşıma Kerim Korcan’ın Linç adlı romanından bahsediyorum. “Tatar Ramazan”ın senaryosunun da da Kerim Korcan’ın bir öyküsünden yola çıkılarak hazırlandığını söylediğimde ilgisi daha bir artıyor, not defterini çıkarıp Linç’i ve yazarının adını kaydediyor.
***
Günlerdir yapılan hazırlıklardan sonra nihayet Fikri Amcam geliyor. Bir yanında Satı Ninem, diğer yanında Şevki Amcam.. “İçeri”den çıkmış bir adamı ilk defa görüyorum. Uzun boyu, koyu lacivert paltosu, topuklarına basılmış sivri burunlu iskarpin ayakkabıları ile sanki bir masal adamı. Yanımıza iyice yaklaştığında benzinin sapsarı olduğunu ve sık sık öksürdüğünü fark ediyorum. Odun getirtiyor bana Satı Ninem ve sobayı iyice yaktırıyor. Fikri Amcam avuç avuç ilaç kullanıyor. Gelen giden “Bu kadar ilaca para mı yeter?” diye söylendiğinde “Sinop Hapishanesinde verem ettiler yavrumu, ilacını devlet veriyor, verse ne, vermese ne...” diyor Satı Ninem ağlayarak.
***
Büyük dedesinin adını taşıyan Rasim’i sıkıntılı görüyorum. Daha yedi yaşında bir çocuğa hiç yakışmayan bir durgunluk var üzerinde. Doktor aklı ya, hemen bir hastalığı falan olup olmadığını soruyorum annesine. Bütün okul arkadaşlarının grip nedeniyle raporlu olduğu günlerde bile derslerine devam edecek kadar sağlıklı olduğunu öğreniyorum. Annesi çok duygusal bir çocuk, vardır kafasına takılan bir şey diyor. Öğleden sonra Küçük Rasim’i neşesi yerine gelmiş görüyorum. Annesinin anlattığına göre kurban edilecek koç için çok üzüldüğünü söylemiş, annesi yavrum üzülme onlar cennete gidecek deyince gülümseyerek tamam şimdi anladım demiş.
***
Ne büyük sevinçti annemle babamın hastaneden gelmesi. Ağabeyim boynuma sarılıp “bir kardeşimiz olmuş” diye müjdeli haberi verdi. Nasıl müjdeli haber olmasındı, artık ben de abi olmuştum. Anamın yanıbaşında uyuyan bu küçücük varlığa bakarak “Adı ne ana?” diye sormuştum. Anam derin bir iç geçirip “Günsüz doğdu oğlum, adını koymadık” dedi. Günsüz neydi, günsüz doğanlara neden ad koymazladı? Bir terslik vardı ya bu işlerde. Hadi Hayırlısı... Birkaç gün sonra ağabeyim “babam kardeşimizin adını Durbey koymuş” dedi. Kendimce iyi bir haber olarak yorumladım bunu. Adını koyduklarıan göre, her ne ise o tersliğin ortadan kakmış olduğunun işaretiydi bu. Bir sabah uyandığımda anamı kolları göğsünün üstünde kenetlenmiş, bakışları pencereden dışarıda çok ama çok uzak bir yere odaklanmış buldum. “Ana kardeşimi sevebilir miyim?” diye sorduğum olanca sevecenliimle. Anam, bakışları hala o çok ama çok uzak yerlere odaklı, “Kardeşini götürdüler oğlum” dedi. Çok tuhafıma gitmişti. Bir bebeği annesinden ayrı nereye götürebilirlerdi? Dayanamadım sordum. “Nereye götürdüler ana?”Annem hıçkırıklara boğularak cevapladı :“Cennete yavrum.” .
***
Cennet... Yani “tam iyilik hali”nin olduğu yer. Bir yandan insanoğlunun bu dünyadaki acıları, adaletsizlikleri yok etmedeki başarısızlığı nedeniyle sığındığı bir kaçış kapısı, öte yandan da insanda “tam iyilik hali” özleminin hiçbir zaman yok edilemeyeceğinin bir kanıtı. Bana öyle geliyorki bu özlemin bitmesi, bir anlamda insanın insanlığını yitirmesi...
Pazar, Şubat 24, 2008
ŞEHİRLER ve KENTLER
Dr. Mehmet Uhri istanbul’da yaşayan bir hekimdir. Dr. Uhri, doktor olan ama doktorluğuyla değil de dili bugünkü nesle pek bir şey ifade etmeyen şiirleriyle bilinen Cenab Şahabettin’e atfedilen “Tıbbiyeden bazen doktor çıkar” sözünü “hem doktor, hem de edip” olunabileceğini göstererek tashih eden ender şahsiyetlerden biridir. Muhtemeldir ki sizinde benim gibi öykü, anı, deneme türlerinin hangisine dahil edeceğini bilemeyeceiğiniz, ama çok seveceğiniz anlatılar içeren “Hayat Semaverin Deminde” adlı eseri Selis yayınlarından çıkmıştır.
Bugün sizlerle Dr. Uhri’nin “Şehirler ve Kentler” başlıklı bir yazısını paylaşmak istiyorum. Olur a “sayın yetkili”ler de okuyup yararlanırlar...
***
Kongreye konuşmacı olarak davet edilen Arkeoloji profesörünü karşılama ve mihmandarlık görevi bana verilmişti. Ankara'dan geliyordu. Havaalanında karşıladığımda ilk sözü saatini gösterip "özellikle erken geldim, zamanımız varken Emirgan'da kahvaltı yapmak istiyorum" oldu.
Emirgan çınaraltı sakin sabahlarından birindeydi. Bizimki "buraya her ne kadar Çınaraltı deseler de biz ıhlamur ağacının altına oturalım" diyerek köşeye yöneldi. Çay bahçesindeki ağaçlardan birinin ıhlamur ağacı olduğunu o güne kadar fark etmediğimi düşündüm. Boğazın esintisi ile ıhlamur çiçeklerinin kokusu duyuluyordu. Arkeoloji profesörü gelen kahvaltıyı atıştırırken bir yandan da konuşma metnine göz atıyordu. Bir ara notlarından kafasını kaldırıp boğaza, geçen küçük teknelere baktı.
- Hey gidi İstanbul. Şehir dedin böyle olur. Ankara'dan gelince insan daha iyi anlıyor.
- Bence biraz haksızlık ediyorsunuz. Ankara da sonuçta başkent değil mi?
- Evet, Ankara bir kent, hatta başkent ama şehir değil.
Şaşırdığımı görünce açıklama gereksinimi duydu.
- İnsanların önce köyler kurduğunu, bunların büyüyerek kasaba ve şehirlere dönüştüğünü düşünüyoruz. Halbuki arkeolojik olarak bu doğru değil. Bazı yerler başlangıcından itibaren şehir olarak kuruluyor. Örneğin Çatalhöyük, Troia, Efes şehir olarak kurulmuştur. İstanbul da başlangıcından itibaren çevresinde köyleri olan kocaman bir şehirdir.
- Peki ya Ankara?
- Ankara kasabadan kente dönüşmüştür. Bu nedenle her daim kasaba kültürünü barındırır ve onu yansıtır. Planlı kentleşme mantığı ile modern şehircilik örneğidir ama şehrin rasgeleliğini barındırmaz. Her şey planlı ve programlıdır, Ankara'da.
- Böylesi daha iyi değil mi?
- Kimine göre öyle ama bana göre değil. Mısır çarşısına, Tahtakale'ye özelliğini veren kahveci, kunduracı, aktar ve düğmecinin bir arada olmasıdır. Planlı kentleşmede meslek grupları ayrı yerlerde toplanmıştır. Halbuki tarih boyunca şehirler farklılıkları bir arada bulundurarak var olmuş, zenginleşmiştir.
- Yani şehir ve kent farklı kavramlar, öyle mi?
- Kesinlikle. Şehir farklılıkların, rastlantısallığın bir aradalığıdır. Kendine özgü canlılığı, hoşgörüsü vardır. Kentler ise insanoğlunun kurgusudur, yapaydır. Bu yüzden şehrin canlılığını bulamazsın, kentlerde.
Kahvaltıyı bitirmiş, kahvelerimizi sipariş etmiştik. Garson masamızı toplarken bir süre daha hayranlıkla boğaza baktı. "Ama Ankara ve benzeri kentler büyüyor ve büyümeye devam ediyor" diyerek üsteledim. Gülümsedi;
- Olabilir. Şehirler şehir olarak kentler kent olarak büyür. İstanbul'un yeni yerleşim yerleri Bahçeşehir, Ataşehir diye adlandırılırken Ankara'da bunların karşılığı olarak Bilkent'in Batıkent'in olması rastlantı mı sanıyorsun?
Kahvesini yudumlayıp sürdürdü sözlerini.
- Ankara'da böyle bir çay bahçesine sabah 08.00 de gidersen neredeyse tek tip giyinmiş memurları, 10.00 da gidersen esnaf grubunu, 12.00 den sonra gidersen üniversite öğrencilerini görürsün. Halbuki oturduğumuz çay bahçesinde günün her saati her türden insanı görebilirsin. Şehri şehir yapan da bu rastlantısallıktır. Dahası kentlerde altında oturmak için böyle ıhlamur ağacını da zor bulursun. Polen yüzünden çiçek açan ağaç dikimi yasaktır, modern kentleşme kültüründe.
- Peki ama canlılığını yitiren şehir yok mu? Sanırım tarihte böyle örnekler de var.
- Var elbet. Küçülüp köy haline gelemez ki, şehir. Özündeki farklılıkları elemeye, kendini saflaştırmaya çalışınca başlıyor şehirlerin çöküşü. Tek tip insana ulaşınca da canlılığını yitiriyor. Tarih bunu bize gösteriyor ama yine de içindeki farklıları, ötekileri arayıp elemekten uzak duramıyor insanoğlu.
Masamızın ucuna konan serçeye baktık bir süre. Kalan ekmeği ufalayıp önüne attık. Diğerleri de geldi. Bir süre daha konuşmadan bakındı boğaza ve martılara. Sonra eliyle boğazı gösterip;
- Ama İstanbul gibi bazı şehirler var ki; her daim yaşıyor.insanların tek tip yapılmasına direnip başka insanlarla da olsa canlılığını, farklılığını ve hoşgörüsünü sürdürebiliyor. Uygarlıklar yok oluyor, şehir yine canlı kalabiliyor. O yüzden biraz erken gelip kahvaltımı bu görkemli şehre bakarak yapmak istedim.
Kahvelerimizi bitirip eşyalarımızı topladık. Boğazdan gelen esinti onca çınar ağacının arasında ıhlamur çiçeklerinin kokusunu hissettirdi, yine. Notlarını toplayıp çantasına yerleştirdi. Yol boyunca konuşmadan boğazı ve şehri izledi. Kongre mekanına vardığımızda keyifli kahvaltı ve sohbet için teşekkür edip ağır adımlarla dinleyicilerin arasına karıştı.
Bugün sizlerle Dr. Uhri’nin “Şehirler ve Kentler” başlıklı bir yazısını paylaşmak istiyorum. Olur a “sayın yetkili”ler de okuyup yararlanırlar...
***
Kongreye konuşmacı olarak davet edilen Arkeoloji profesörünü karşılama ve mihmandarlık görevi bana verilmişti. Ankara'dan geliyordu. Havaalanında karşıladığımda ilk sözü saatini gösterip "özellikle erken geldim, zamanımız varken Emirgan'da kahvaltı yapmak istiyorum" oldu.
Emirgan çınaraltı sakin sabahlarından birindeydi. Bizimki "buraya her ne kadar Çınaraltı deseler de biz ıhlamur ağacının altına oturalım" diyerek köşeye yöneldi. Çay bahçesindeki ağaçlardan birinin ıhlamur ağacı olduğunu o güne kadar fark etmediğimi düşündüm. Boğazın esintisi ile ıhlamur çiçeklerinin kokusu duyuluyordu. Arkeoloji profesörü gelen kahvaltıyı atıştırırken bir yandan da konuşma metnine göz atıyordu. Bir ara notlarından kafasını kaldırıp boğaza, geçen küçük teknelere baktı.
- Hey gidi İstanbul. Şehir dedin böyle olur. Ankara'dan gelince insan daha iyi anlıyor.
- Bence biraz haksızlık ediyorsunuz. Ankara da sonuçta başkent değil mi?
- Evet, Ankara bir kent, hatta başkent ama şehir değil.
Şaşırdığımı görünce açıklama gereksinimi duydu.
- İnsanların önce köyler kurduğunu, bunların büyüyerek kasaba ve şehirlere dönüştüğünü düşünüyoruz. Halbuki arkeolojik olarak bu doğru değil. Bazı yerler başlangıcından itibaren şehir olarak kuruluyor. Örneğin Çatalhöyük, Troia, Efes şehir olarak kurulmuştur. İstanbul da başlangıcından itibaren çevresinde köyleri olan kocaman bir şehirdir.
- Peki ya Ankara?
- Ankara kasabadan kente dönüşmüştür. Bu nedenle her daim kasaba kültürünü barındırır ve onu yansıtır. Planlı kentleşme mantığı ile modern şehircilik örneğidir ama şehrin rasgeleliğini barındırmaz. Her şey planlı ve programlıdır, Ankara'da.
- Böylesi daha iyi değil mi?
- Kimine göre öyle ama bana göre değil. Mısır çarşısına, Tahtakale'ye özelliğini veren kahveci, kunduracı, aktar ve düğmecinin bir arada olmasıdır. Planlı kentleşmede meslek grupları ayrı yerlerde toplanmıştır. Halbuki tarih boyunca şehirler farklılıkları bir arada bulundurarak var olmuş, zenginleşmiştir.
- Yani şehir ve kent farklı kavramlar, öyle mi?
- Kesinlikle. Şehir farklılıkların, rastlantısallığın bir aradalığıdır. Kendine özgü canlılığı, hoşgörüsü vardır. Kentler ise insanoğlunun kurgusudur, yapaydır. Bu yüzden şehrin canlılığını bulamazsın, kentlerde.
Kahvaltıyı bitirmiş, kahvelerimizi sipariş etmiştik. Garson masamızı toplarken bir süre daha hayranlıkla boğaza baktı. "Ama Ankara ve benzeri kentler büyüyor ve büyümeye devam ediyor" diyerek üsteledim. Gülümsedi;
- Olabilir. Şehirler şehir olarak kentler kent olarak büyür. İstanbul'un yeni yerleşim yerleri Bahçeşehir, Ataşehir diye adlandırılırken Ankara'da bunların karşılığı olarak Bilkent'in Batıkent'in olması rastlantı mı sanıyorsun?
Kahvesini yudumlayıp sürdürdü sözlerini.
- Ankara'da böyle bir çay bahçesine sabah 08.00 de gidersen neredeyse tek tip giyinmiş memurları, 10.00 da gidersen esnaf grubunu, 12.00 den sonra gidersen üniversite öğrencilerini görürsün. Halbuki oturduğumuz çay bahçesinde günün her saati her türden insanı görebilirsin. Şehri şehir yapan da bu rastlantısallıktır. Dahası kentlerde altında oturmak için böyle ıhlamur ağacını da zor bulursun. Polen yüzünden çiçek açan ağaç dikimi yasaktır, modern kentleşme kültüründe.
- Peki ama canlılığını yitiren şehir yok mu? Sanırım tarihte böyle örnekler de var.
- Var elbet. Küçülüp köy haline gelemez ki, şehir. Özündeki farklılıkları elemeye, kendini saflaştırmaya çalışınca başlıyor şehirlerin çöküşü. Tek tip insana ulaşınca da canlılığını yitiriyor. Tarih bunu bize gösteriyor ama yine de içindeki farklıları, ötekileri arayıp elemekten uzak duramıyor insanoğlu.
Masamızın ucuna konan serçeye baktık bir süre. Kalan ekmeği ufalayıp önüne attık. Diğerleri de geldi. Bir süre daha konuşmadan bakındı boğaza ve martılara. Sonra eliyle boğazı gösterip;
- Ama İstanbul gibi bazı şehirler var ki; her daim yaşıyor.insanların tek tip yapılmasına direnip başka insanlarla da olsa canlılığını, farklılığını ve hoşgörüsünü sürdürebiliyor. Uygarlıklar yok oluyor, şehir yine canlı kalabiliyor. O yüzden biraz erken gelip kahvaltımı bu görkemli şehre bakarak yapmak istedim.
Kahvelerimizi bitirip eşyalarımızı topladık. Boğazdan gelen esinti onca çınar ağacının arasında ıhlamur çiçeklerinin kokusunu hissettirdi, yine. Notlarını toplayıp çantasına yerleştirdi. Yol boyunca konuşmadan boğazı ve şehri izledi. Kongre mekanına vardığımızda keyifli kahvaltı ve sohbet için teşekkür edip ağır adımlarla dinleyicilerin arasına karıştı.
Perşembe, Aralık 06, 2007
Beyaz Önlük Giyen Doktor Kendini Tanrı mı Görüyor?*
Doktorlar için tanrı ya da yarı tanrı yakıştırması bazen onları suçlamak bazen
de 'gaza getirmek' için kullanılagelmekte. Ne amaçla kullanılırsa kullanılsın bu
yakıştırmanın gerçeğe yaklaşamadığını, hatta gerçeğe yaklaşılmasını
engellediğini düşünüyorum. İlla dinsel kökenli bir yakıştırma yapılacaksa rahip,
haham ya da şaman (ya da benzerleri) daha doğru bir yakıştırma olur herhalde. Ne
de olsa tanrının evidir (Hotel-Dieu!) onların hizmet verme yeri.
Bir çok meslekte üniforma var. Hekimliğinde üniforması beyaz önlük olmuş. Tüm
üniformalarda olduğu gibi simgesel bir anlamı ve etkisi var. Beyaz önlüğün
iyileştirici etkisini çocukluğumdan ve kendi çocuklarımdan çok iyi hatırlıyorum.
Üniformalıya baştan bir özel alan çizilmiştir, o alanın uzmanı olduğu için
hakimi de odur, mahkumu da; üniforma ister çöpçü üniforması olsun, ister hekim
üniforması, fark etmez.
Zamanın değişmesiyle modeller de değişiyor. Bu değişiklikler bazen somut
zorunlulukların ya da yeni imkanların ortaya çıkmasının sonucu iken bazen de
modanın değişmesiyle ilgili olabiliyor. Hasta-hekim ilişkilerindeki değişime de
aynı gözle bakmak gerekiyor herhalde. Bir zamanlar hasta-odaklı sağlık hizmeti
isteriz diye tutturan bazı kişilerin şimdi o modelin ima dahi edilmesine
tahammülleri olmadığını kendi çevremden biliyorum.
Hastayla hekimin 'partner' olması konusu, bilemiyorum Avrupa'da nasıldır ama
bizde biraz hayali duruyor. Partner olabilmek için tarafların olabildiğince eşit
olması gerekiyor, hem de yasalar önünde bütün türk vatandaşlarının eşit olması
gibi soyut bir eşitlik değil. Bir başka husus da 'partner' olabilmek için
sorumluluk almanın gerekliliği. Bizler ne yazık ki yetki kullanmayı seven ancak
sorumluluğu hep başkalarına yüklemeyi seven bir milletin çocuklarıyız. Vel
hasılı kelam, bu 'partner'lik işi için gitmemiz gereken uzunca bir taşlı-dikenli
yol var.
Sonuç olarak hasta-hekim ilişkilerindeki sorunların bakış açımızla ve
eğitimimizle ilgili olduğunu düşünüyorum. Tıp fakültelerinde ve eğitim
hastanelerinde öğrenciler ve asistanlar hekim, hasta ve hastalık gibi
kavramlardaki değişiklikler göz önüne alınarak eğitilimelidir. Basın,
siyasetçiler, sağlık yöneticileri hekimler kadar hastaların ve yakınlarının da
görevleri/sorumlulukları olduklarını topluma anlatmalılar. Unutulmamalı ki
hasta-hekim ilişkisi bir sistem içinde vuku bulmaktadır. Sorunlu sistemi dikkate
almadan sorunsuz hasta-hekim ilişkisi beklentisi içinde olmak ham bir hayalden
ibarettir.
*Başlık için bakınız
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7436583&yazarid=44
de 'gaza getirmek' için kullanılagelmekte. Ne amaçla kullanılırsa kullanılsın bu
yakıştırmanın gerçeğe yaklaşamadığını, hatta gerçeğe yaklaşılmasını
engellediğini düşünüyorum. İlla dinsel kökenli bir yakıştırma yapılacaksa rahip,
haham ya da şaman (ya da benzerleri) daha doğru bir yakıştırma olur herhalde. Ne
de olsa tanrının evidir (Hotel-Dieu!) onların hizmet verme yeri.
Bir çok meslekte üniforma var. Hekimliğinde üniforması beyaz önlük olmuş. Tüm
üniformalarda olduğu gibi simgesel bir anlamı ve etkisi var. Beyaz önlüğün
iyileştirici etkisini çocukluğumdan ve kendi çocuklarımdan çok iyi hatırlıyorum.
Üniformalıya baştan bir özel alan çizilmiştir, o alanın uzmanı olduğu için
hakimi de odur, mahkumu da; üniforma ister çöpçü üniforması olsun, ister hekim
üniforması, fark etmez.
Zamanın değişmesiyle modeller de değişiyor. Bu değişiklikler bazen somut
zorunlulukların ya da yeni imkanların ortaya çıkmasının sonucu iken bazen de
modanın değişmesiyle ilgili olabiliyor. Hasta-hekim ilişkilerindeki değişime de
aynı gözle bakmak gerekiyor herhalde. Bir zamanlar hasta-odaklı sağlık hizmeti
isteriz diye tutturan bazı kişilerin şimdi o modelin ima dahi edilmesine
tahammülleri olmadığını kendi çevremden biliyorum.
Hastayla hekimin 'partner' olması konusu, bilemiyorum Avrupa'da nasıldır ama
bizde biraz hayali duruyor. Partner olabilmek için tarafların olabildiğince eşit
olması gerekiyor, hem de yasalar önünde bütün türk vatandaşlarının eşit olması
gibi soyut bir eşitlik değil. Bir başka husus da 'partner' olabilmek için
sorumluluk almanın gerekliliği. Bizler ne yazık ki yetki kullanmayı seven ancak
sorumluluğu hep başkalarına yüklemeyi seven bir milletin çocuklarıyız. Vel
hasılı kelam, bu 'partner'lik işi için gitmemiz gereken uzunca bir taşlı-dikenli
yol var.
Sonuç olarak hasta-hekim ilişkilerindeki sorunların bakış açımızla ve
eğitimimizle ilgili olduğunu düşünüyorum. Tıp fakültelerinde ve eğitim
hastanelerinde öğrenciler ve asistanlar hekim, hasta ve hastalık gibi
kavramlardaki değişiklikler göz önüne alınarak eğitilimelidir. Basın,
siyasetçiler, sağlık yöneticileri hekimler kadar hastaların ve yakınlarının da
görevleri/sorumlulukları olduklarını topluma anlatmalılar. Unutulmamalı ki
hasta-hekim ilişkisi bir sistem içinde vuku bulmaktadır. Sorunlu sistemi dikkate
almadan sorunsuz hasta-hekim ilişkisi beklentisi içinde olmak ham bir hayalden
ibarettir.
*Başlık için bakınız
http://hurarsiv.hurriyet.com.tr/goster/haber.aspx?id=7436583&yazarid=44
Cuma, Ağustos 31, 2007
SEFER DER ESBKEŞAN
Geçen Pazar Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi'ndeki dostlarımızla Kulu'daydık. Ev sahibimiz Kulu Belediye Başkanı Sayın Ahmet Yıldız'ın her anında bize eşlik ettiği bu gezi yıllardır Konya-Ankara ve Ankara-Konya seferlerimiz sırasında tam ortasından geçtiğimiz ama topu topu 15 dakika bile mola vermediğimiz Kulu hakkında ne kadar az şey bildiğimizi ortaya koydu. Doğrusu kendimi "Ol mahiler kim derya içerdirler deryayı bilmezler" mısraındaki balıklar gibi hissettim.
Kulu, Cihanbeyli, Şereflikoçhisar yöresi tarihte "Esbkeşan" adıyla bilinirmiş. Hatta bu adın adı geçen yerleşim yerleri için bir çeşit dönüşümlü olarak kullanıldığı da söyleniyor. İnternet yoluyla yaptığım kısa bir araştırmada Farsça'da "at çeken" anlamına gelen "esbkeşan"ın özel ad olmadığını öğrenmek beni şaşırttı. Tarihi belgelerde geçen "Adları yazılı muhtelif zevat ve eşhas uhdelerinde bulunan esbkeşan taifesi", "Konya livasına tabi Turgud, İnsuyu, Karışözü ve Eskiil kazalarının isimleri yazılı muhtelif karye ve çiftliklerinde mukim esbkeşan ashabı" gibi ibareler "esbkeşan"ın muhtemelen at yetiştiren ya da at arabalarını sevk ve idare eden bir mesleğin mensuplarına verilen ad olduğunu düşündürdü. İşin özünü kuşkusuz tarih ve dil bilimi erbabı aydınlatacaklardır.
Dünyada 6 türü olan flamingoların "Phoenicopterus Roseus" türü Türkiye'de de yaşıyor. Gül renkli bu türe ait en büyük koloni ise Tuz Gölü'nde barınıyor. Uzak olmayan geçmişte tam 14 bin çift sayılmış Tuz Gölü kolonisinde, ancak bu sayısının giderek azaldığı belirtiliyor.
Azalmanın nedeni ise kuraklıkla birlikte Düden Gölü başta olmak üzere çevredeki irili ufaklı göllerin kuruma noktasına gelmesi sonucu hem ergin hem de yavru flamingoların yeterince beslenememesi.
Düden Gölü sadece flamnigoların beslenme alanı değil. Dünyada dikkuyruk ördeklerinin kuluçkaya yattığı ender yerlerden biri olması yanı sıra yaklaşık 180'den fazla kuş türünü de barındırıyor bu doğa harikası. İşte Düden Gölü sakinlerinden bazıları: Karakoyunlu batağan, angıt, poyrak kuşu, kılıçağa, uzunbacak, büyük cılıbıt, akdeniz martısı, ince gagalı martı, gülen sumru, boz kaz, çıkrıncın, posbaş dalağan, küçük cılıbıt, kocagöz, küçükkumkuşu, sarı saçaklı kumkuşu, akkanatlı sumru, bağırtkan.
Kulu, Düden Gölü'nü ve flamingolarını yeterince tanıtabiliyor diyemeyiz. Belediye ve Kaymakamlık'a bağlı birimler ile odalar, vakıflar, sivil toplum kuruluşları bir araya gelip bu konuda bir proje hazırlamalılar diye geçiyor insanın aklından. Belki de var böyle bir proje ama ben varlığını hissedemedim. Kuşkusuz sadece tanıtım projesi yapmak yetmeyecek, bu projenin doğurduğu sonuçları destekleyecek bir sosyal gelişim de gerekiyor. Kulu şu andaki haliyle çok sayıda ziyaretçiyi kaldıramayacak gibi görünüyor.
Gezi grubundaki bazı arkadaşlarımız pek haklı olarak Sayın Ahmet Yıldız'dan bir gözlem kulesi istediler. Başkan'da bunun düşünüldüğünü, ancak kuşlara ateş edilmek için kullanılabileceği kaygısıyla vazgeçildiğini belirtti. Kuşkusuz Başkan'a hak vermemek mümkün değil, ama bu kaygıların gözetleme kulesinde hem gelenlere bilgi verecek hem de emniyeti sağlayacak bir görevli istihdam edilerek çözülebilmesi zor bir iş olmasa gerek.
Kulu'daki gezimiz önce Tuz Gölü'ne, oradan Hirfanlı Barajı kenarındaki Hamidiye Çiftliği tesislerine kadar uzandı. Dönüşte gün batımındaki eşsiz görünümünü izlemek için tekrar Tuz Gölü'ne uğradık. Kulu'ya dönüşte Sayın Ahmet Yıldız'ın son yıllarda adına yakışmayan bir duruma düşen Olof Palme Parkı'nı yeniden hayata döndürdüğünü büyük bir memnuniyetle müşahade ettik. Park'ta çayımı yudumlarken hayal dünyamda Kulu'da yabancı ülkelerde çalışan ya da yaşayan yurttaşlarımızın sorunlarıyla bir sempozyuma katıldım. Başkan, AB Fonlarından bir kaynak bulmuştu, ülkemizden ve Avrupa ülkelerinden çok sayıda bilim adamı ve politikacı sempozyuma davet edilmişti. Hayal bu ya…( Neden gerçek olmasın ki?)
Kulu, Cihanbeyli, Şereflikoçhisar yöresi tarihte "Esbkeşan" adıyla bilinirmiş. Hatta bu adın adı geçen yerleşim yerleri için bir çeşit dönüşümlü olarak kullanıldığı da söyleniyor. İnternet yoluyla yaptığım kısa bir araştırmada Farsça'da "at çeken" anlamına gelen "esbkeşan"ın özel ad olmadığını öğrenmek beni şaşırttı. Tarihi belgelerde geçen "Adları yazılı muhtelif zevat ve eşhas uhdelerinde bulunan esbkeşan taifesi", "Konya livasına tabi Turgud, İnsuyu, Karışözü ve Eskiil kazalarının isimleri yazılı muhtelif karye ve çiftliklerinde mukim esbkeşan ashabı" gibi ibareler "esbkeşan"ın muhtemelen at yetiştiren ya da at arabalarını sevk ve idare eden bir mesleğin mensuplarına verilen ad olduğunu düşündürdü. İşin özünü kuşkusuz tarih ve dil bilimi erbabı aydınlatacaklardır.
Dünyada 6 türü olan flamingoların "Phoenicopterus Roseus" türü Türkiye'de de yaşıyor. Gül renkli bu türe ait en büyük koloni ise Tuz Gölü'nde barınıyor. Uzak olmayan geçmişte tam 14 bin çift sayılmış Tuz Gölü kolonisinde, ancak bu sayısının giderek azaldığı belirtiliyor.
Azalmanın nedeni ise kuraklıkla birlikte Düden Gölü başta olmak üzere çevredeki irili ufaklı göllerin kuruma noktasına gelmesi sonucu hem ergin hem de yavru flamingoların yeterince beslenememesi.
Düden Gölü sadece flamnigoların beslenme alanı değil. Dünyada dikkuyruk ördeklerinin kuluçkaya yattığı ender yerlerden biri olması yanı sıra yaklaşık 180'den fazla kuş türünü de barındırıyor bu doğa harikası. İşte Düden Gölü sakinlerinden bazıları: Karakoyunlu batağan, angıt, poyrak kuşu, kılıçağa, uzunbacak, büyük cılıbıt, akdeniz martısı, ince gagalı martı, gülen sumru, boz kaz, çıkrıncın, posbaş dalağan, küçük cılıbıt, kocagöz, küçükkumkuşu, sarı saçaklı kumkuşu, akkanatlı sumru, bağırtkan.
Kulu, Düden Gölü'nü ve flamingolarını yeterince tanıtabiliyor diyemeyiz. Belediye ve Kaymakamlık'a bağlı birimler ile odalar, vakıflar, sivil toplum kuruluşları bir araya gelip bu konuda bir proje hazırlamalılar diye geçiyor insanın aklından. Belki de var böyle bir proje ama ben varlığını hissedemedim. Kuşkusuz sadece tanıtım projesi yapmak yetmeyecek, bu projenin doğurduğu sonuçları destekleyecek bir sosyal gelişim de gerekiyor. Kulu şu andaki haliyle çok sayıda ziyaretçiyi kaldıramayacak gibi görünüyor.
Gezi grubundaki bazı arkadaşlarımız pek haklı olarak Sayın Ahmet Yıldız'dan bir gözlem kulesi istediler. Başkan'da bunun düşünüldüğünü, ancak kuşlara ateş edilmek için kullanılabileceği kaygısıyla vazgeçildiğini belirtti. Kuşkusuz Başkan'a hak vermemek mümkün değil, ama bu kaygıların gözetleme kulesinde hem gelenlere bilgi verecek hem de emniyeti sağlayacak bir görevli istihdam edilerek çözülebilmesi zor bir iş olmasa gerek.
Kulu'daki gezimiz önce Tuz Gölü'ne, oradan Hirfanlı Barajı kenarındaki Hamidiye Çiftliği tesislerine kadar uzandı. Dönüşte gün batımındaki eşsiz görünümünü izlemek için tekrar Tuz Gölü'ne uğradık. Kulu'ya dönüşte Sayın Ahmet Yıldız'ın son yıllarda adına yakışmayan bir duruma düşen Olof Palme Parkı'nı yeniden hayata döndürdüğünü büyük bir memnuniyetle müşahade ettik. Park'ta çayımı yudumlarken hayal dünyamda Kulu'da yabancı ülkelerde çalışan ya da yaşayan yurttaşlarımızın sorunlarıyla bir sempozyuma katıldım. Başkan, AB Fonlarından bir kaynak bulmuştu, ülkemizden ve Avrupa ülkelerinden çok sayıda bilim adamı ve politikacı sempozyuma davet edilmişti. Hayal bu ya…( Neden gerçek olmasın ki?)
Perşembe, Temmuz 19, 2007
ŞURADAN BURADAN
UNESCO 2007’yi Mevlana Yılı ilan etmiş mi, etmemiş mi? Bunlara girmeyeceğim. Elimde belgeler falan olmadığından değil, bir anlamda önemsemediğim için. Biz bu yılı Mevlana Yılı ilan etmişiz ya… Bence bu mensubu bulunduğum halk açısından UNESCO’nun ilan etmesinden daha önemli.
Mevlana Yılı dolayısıyla yaptırılan logonun çok cılız olduğunu, ilk bakışta dikkatleri çekmediğini ve önümüz yıl devlet kurumları tarafından tedavülden kaldırıldığında hemen herkesin kısa sürede unutacağını söylemek beni tabii ki memnun etmiyor. Bu konularda bendenizden çok daha fazla söz söyleme yetkisini haiz kültür ve sanat adamları dile getirirler diye uzunca süre sustum. Belki bazı dostlarımız bu yazdıklarımıza kızacaklardır ama ayan beyan olan ancak herkesin üç maymunları oynadığı bir gerçeği daha fazla söylemeden de duramazdım.
***
Belediyelerimizin en temel görevlerinden birinin insanlarımıza rahatça yürüyebilecekleri kaldırımlar temin etmek olduğunu bu köşede yazalıdan beri bir ayı aşkın bir süre geçti.
Kamuya açık alanlarda eleştirel konuşmalar yaparken, basın organlarında eleştirel yazılar yazarken isim zikretmenin ne derece netameli bir iş olduğunu hakkel yakin derecesinde bilen biri olarak isim de zikretmiştim ama ne adını andığım saygıdeğer yetkililerden bir cıt çıktı ne de açık bir biçimde yayaların hakkını ihlal ederek vatandaşa zulmedenlere dur denildi. Hatta vatandaşın biri işi daha da ileri götürerek karşı kaldırımı ( oraya kaldırım denilebilir mi, o da ayrı bir mesele) da işgal etti.
“Gereğini bilgilerinize arz ederim.”
***
Yeni bir şey yapmak bozuk bir şeyi düzeltmekten daha kolaydır. Bu cümleyi çok çeşitli vesilelerle hepimiz defalarca duymuşuzdur. Kuşkusuz bu cümlede ifade edilen hüküm doğrudur. Doğrudur ama bu doğruya mahkum olup kalmak her zaman doğru olmuyor.
Örneğin şehrin muhtelif yerlerinde onca bozuk yol varken onları o haliyle bırakıp yeni caddeler açmak ne kadar doğrudur? Hele de onarmadığınız sokaktan yüz kişi geçerken bu açtığınız caddeden 15 kişi bile geçmiyorsa …
***
Karatay Belediyesi gösterişten uzak hizmetleriyle tabiri caizse “sessiz ve derinden” giden bir belediyemiz. Sayın Başkan Mehmet Hançerlioğlu’nun önümüz dönemin yıldızı yükselen isimlerinden olacağını zannediyorum.
Sağ olsunlar mail adresimize gönderdikleri e-postalarla yaptıkları programlara, törenlere davet etmişler. Açıkça teşekkür ediyorum kendilerine. Tabii ki davetlerine icabet edemedim. Hem de çok istediğim halde. Peki ama neden derseniz onu da söyleyivereyim. Davet mesajları çoğunlukla aynı gün, nadiren de bir yarım gün önce ulaşıyor da ondan. Ama yine de teşekkür ediyorum Sayın Başkan’a nazik davetlerinin tümü için.
***
Şikayetçi olmanın kolay, yapmanın zor olduğunu biliyorum. Ama benim bu köşeden dillendirdiğim şikayetler yapılması zor olan şeylerle ilgili değil. Bunların kolayca düzeltilmesi mümkündür. Hatta “bütün saadetler mümkündür”…
BÜTÜN SAADETLER MÜMKÜNDÜR
Bütün saadetler mümkündür...
Şu kapının açılması,
İçeri girivermen,
Bahar, kuşlar, gündüz.
Ve bütün dünya
Bir an içinde gürültüsüz.
Bütün saadetler mümkündür...
Bahtsızların biraz gülümsemesi...
Körlerin gün görmesi,
Mümkündür bütün mucizeler...
Ana, baba, evlât, bütün kaybolanlar...
Ebedî bir sabahta buluşmamız bir daha.
Ölüler! Hepimiz için yalvarın Allah’a...
UNESCO 2007’yi Mevlana Yılı ilan etmiş mi, etmemiş mi? Bunlara girmeyeceğim. Elimde belgeler falan olmadığından değil, bir anlamda önemsemediğim için. Biz bu yılı Mevlana Yılı ilan etmişiz ya… Bence bu mensubu bulunduğum halk açısından UNESCO’nun ilan etmesinden daha önemli.
Mevlana Yılı dolayısıyla yaptırılan logonun çok cılız olduğunu, ilk bakışta dikkatleri çekmediğini ve önümüz yıl devlet kurumları tarafından tedavülden kaldırıldığında hemen herkesin kısa sürede unutacağını söylemek beni tabii ki memnun etmiyor. Bu konularda bendenizden çok daha fazla söz söyleme yetkisini haiz kültür ve sanat adamları dile getirirler diye uzunca süre sustum. Belki bazı dostlarımız bu yazdıklarımıza kızacaklardır ama ayan beyan olan ancak herkesin üç maymunları oynadığı bir gerçeği daha fazla söylemeden de duramazdım.
***
Belediyelerimizin en temel görevlerinden birinin insanlarımıza rahatça yürüyebilecekleri kaldırımlar temin etmek olduğunu bu köşede yazalıdan beri bir ayı aşkın bir süre geçti.
Kamuya açık alanlarda eleştirel konuşmalar yaparken, basın organlarında eleştirel yazılar yazarken isim zikretmenin ne derece netameli bir iş olduğunu hakkel yakin derecesinde bilen biri olarak isim de zikretmiştim ama ne adını andığım saygıdeğer yetkililerden bir cıt çıktı ne de açık bir biçimde yayaların hakkını ihlal ederek vatandaşa zulmedenlere dur denildi. Hatta vatandaşın biri işi daha da ileri götürerek karşı kaldırımı ( oraya kaldırım denilebilir mi, o da ayrı bir mesele) da işgal etti.
“Gereğini bilgilerinize arz ederim.”
***
Yeni bir şey yapmak bozuk bir şeyi düzeltmekten daha kolaydır. Bu cümleyi çok çeşitli vesilelerle hepimiz defalarca duymuşuzdur. Kuşkusuz bu cümlede ifade edilen hüküm doğrudur. Doğrudur ama bu doğruya mahkum olup kalmak her zaman doğru olmuyor.
Örneğin şehrin muhtelif yerlerinde onca bozuk yol varken onları o haliyle bırakıp yeni caddeler açmak ne kadar doğrudur? Hele de onarmadığınız sokaktan yüz kişi geçerken bu açtığınız caddeden 15 kişi bile geçmiyorsa …
***
Karatay Belediyesi gösterişten uzak hizmetleriyle tabiri caizse “sessiz ve derinden” giden bir belediyemiz. Sayın Başkan Mehmet Hançerlioğlu’nun önümüz dönemin yıldızı yükselen isimlerinden olacağını zannediyorum.
Sağ olsunlar mail adresimize gönderdikleri e-postalarla yaptıkları programlara, törenlere davet etmişler. Açıkça teşekkür ediyorum kendilerine. Tabii ki davetlerine icabet edemedim. Hem de çok istediğim halde. Peki ama neden derseniz onu da söyleyivereyim. Davet mesajları çoğunlukla aynı gün, nadiren de bir yarım gün önce ulaşıyor da ondan. Ama yine de teşekkür ediyorum Sayın Başkan’a nazik davetlerinin tümü için.
***
Şikayetçi olmanın kolay, yapmanın zor olduğunu biliyorum. Ama benim bu köşeden dillendirdiğim şikayetler yapılması zor olan şeylerle ilgili değil. Bunların kolayca düzeltilmesi mümkündür. Hatta “bütün saadetler mümkündür”…
BÜTÜN SAADETLER MÜMKÜNDÜR
Bütün saadetler mümkündür...
Şu kapının açılması,
İçeri girivermen,
Bahar, kuşlar, gündüz.
Ve bütün dünya
Bir an içinde gürültüsüz.
Bütün saadetler mümkündür...
Bahtsızların biraz gülümsemesi...
Körlerin gün görmesi,
Mümkündür bütün mucizeler...
Ana, baba, evlât, bütün kaybolanlar...
Ebedî bir sabahta buluşmamız bir daha.
Ölüler! Hepimiz için yalvarın Allah’a...
BUGÜN SUSACAĞIM
Bugün susacağım, canım bir şey yazmak istemiyor. Susacağım, ama görevimi de savsaklamayacağım. Ben susacağım, alıntılar konuşacak bugün.
Niye mi susuyorum? Biraz sıcaktan, biraz da duvara konuşuyormuşum hissine kapıldığımdan herhalde.
***
Duvara konuşmak denilince hemen aklıma belki yüzlerce defa dinlediğim ama her dinlediğimde de gülümsemekten kendimi alamadığım o fıkra gelir:
Kudüs'te görevlendirilen bir gazeteci, Ağlama Duvarı'nın önünden her geçişinde, yaşlı bir Musevî'nin orada öyle durup dua ettiğini fark etmiş. Bir hafta, iki hafta... Sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş. İzin alıp teybini açmış, sormuş adama:
- Adınız?
- David. Polonya Yahudisiyim. Yaşım 65. Smalla'da bir manav dükkânım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv'de bir çiçek serasında çalışıyor.
- Sizi her gün burada, Ağlama Duvarı'nın önünde, dua ederken görüyorum.
- Evet, her sabah dükkânı açmadan buraya gelirim. Dünya barışı ve insanların kardeşliği için dua ederim. Öğle tatilinde bu sefer insanların mutluluğu, acıların sona ermesi için Yaradan'a yalvarırım. Akşam da, eve dönerken, bu kez dürüst ve iyi insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günümü de burada, yine dua ederek geçiririm.
- Ne güzel! Kaç senedir bunu sürdürüyorsunuz?
- İsrail’e göçtüğümden beri, yani 40 yılı geçti. Gazeteci çok etkilenmiş, heyecanla sormuş:
- 40 yıldır her gün dua ediyorsunuz. 40 yıldır yılmadınız. Bugün nasıl bir duygu içindesiniz, neler hissediyorsunuz?
Uzun, uzun iç geçirmiş yaşlı Musevî; sonra bezgin bir sesle cevap vermiş:
- Vallahi artik bilemiyorum, demiş. İçimde, sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir his var...
***
Nedense benim de içimde öyle bir his var…
***
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nda ve Karayolları Trafik Yönetmeliğinde “yaya kaldırımı” şöyle tanımlanıyor:
“Karayolunun taşıt yolu kenarı ile gerçek veya tüzel kişilere ait mülkler arasında kalan ve yanlız yayaların kullanımına ayrılmış olan kısımdır.”
Türk Standartları Enstitüsü tarafından yayınlanan “Şehir İçi Yollar - Yaya Kaldırımı Koruyucu Engelleri - Tasarım Kuralları" El Kitabı”na göre, kaldırımlarda aranacak nitelikler ise şöyle sıralanıyor:
-Kısmen hemzemin kesişmeli, yarı erişme kontrollü çevre yollarında, yaya kaldırımı genişliği en az 1.50 metre olmalı.
-Yaya kaldırımı yapılması gerekli olmayan hallerde 0.75-2 metre genişliğinde banket yapılmalı.
-Bölge bağlantı, bölge içi toplayıcı, bölge içi ve servis yollarında taşıt yolunun her iki tarafına en az 2 metre genişliğinde yaya yolu yapılmalı.
-Ön bahçesiz yapı düzenine sahip yollardaki yaya kaldırımı, en az 2.50 metre genişliğinde, yaya trafiğinin yoğun olduğu ticaret, büro, resmi daireler gibi benzeri kullanımların yer aldığı merkezi iş bölgelerinde ise yaya kaldırımı genişliği, en az 5 metre olmalı.
-Yol genişliğinin el vermediği hallerde 3 metreye kadar genişlik inebilir. Ancak şehrin yapılaşmasına açık meskun alanlardaki yollarda yapılacak yeni düzenlemelerde yaya kaldırımı genişliği 1 metreden az olamaz.
-Yaya kaldırımında yayanın emniyetle yürümesine mani olacak çiçeklik, taş veya demir gibi her türlü engellerle, elektrik direği, trafik işaret direği, ilan levhaları ağaç ve benzeri elemanlar bulunmamalıdır.
-Yaya kaldırımında bordür taşı üst seviyesi taşıt yolu üst kaplamasından en fazla 0.15 metre yükseklikte olmalıdır.
-Yaya kaldırımının eğimi yüzey sularının akıtılması için taşıt yoluna doğru yüzde 2-3 oranında olmalıdır.
-Bordür taşı 0.70 metre ile 1 metre boyunda ve 0.15-0.20 metre genişliğinde olmalıdır.
-Yaya kaldırımı, parke taşı, beton döşeme blokları kolay sökülüp tekrar kullanılabilir malzemeyle kaplanmalıdır.
-Yaya kaldırımı üzerine yapılan alt yapıya ait rögar, baca kontrol ve benzeri tesislerin kapakları kaplama yüzeyiyle aynı düzlemde olmalıdır. Ayrıca, yayanın ayağının takılacağı beton veya demir baba veya diğer herhangi bir çıkıntı, bitmiş kaplama taşında topukların girebileceği genişlikteki delikli yüzeylerden kaçınılmalıdır.
***
Alıntılarımızı Necip Fazıl’dan bir dörtlükle noktalayalım:
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
***
Kaldırımlara gereken önemi vermeyenlerin Necip Fazıl’ı gerçekten sevdiklerine inanalım mı?
Bugün susacağım, canım bir şey yazmak istemiyor. Susacağım, ama görevimi de savsaklamayacağım. Ben susacağım, alıntılar konuşacak bugün.
Niye mi susuyorum? Biraz sıcaktan, biraz da duvara konuşuyormuşum hissine kapıldığımdan herhalde.
***
Duvara konuşmak denilince hemen aklıma belki yüzlerce defa dinlediğim ama her dinlediğimde de gülümsemekten kendimi alamadığım o fıkra gelir:
Kudüs'te görevlendirilen bir gazeteci, Ağlama Duvarı'nın önünden her geçişinde, yaşlı bir Musevî'nin orada öyle durup dua ettiğini fark etmiş. Bir hafta, iki hafta... Sonunda adamla bir röportaj yapmaya karar vermiş. İzin alıp teybini açmış, sormuş adama:
- Adınız?
- David. Polonya Yahudisiyim. Yaşım 65. Smalla'da bir manav dükkânım var. Evliyim. İki çocuğum Tel Aviv'de bir çiçek serasında çalışıyor.
- Sizi her gün burada, Ağlama Duvarı'nın önünde, dua ederken görüyorum.
- Evet, her sabah dükkânı açmadan buraya gelirim. Dünya barışı ve insanların kardeşliği için dua ederim. Öğle tatilinde bu sefer insanların mutluluğu, acıların sona ermesi için Yaradan'a yalvarırım. Akşam da, eve dönerken, bu kez dürüst ve iyi insanların esenliği için dua ederim. Cumartesi günümü de burada, yine dua ederek geçiririm.
- Ne güzel! Kaç senedir bunu sürdürüyorsunuz?
- İsrail’e göçtüğümden beri, yani 40 yılı geçti. Gazeteci çok etkilenmiş, heyecanla sormuş:
- 40 yıldır her gün dua ediyorsunuz. 40 yıldır yılmadınız. Bugün nasıl bir duygu içindesiniz, neler hissediyorsunuz?
Uzun, uzun iç geçirmiş yaşlı Musevî; sonra bezgin bir sesle cevap vermiş:
- Vallahi artik bilemiyorum, demiş. İçimde, sanki duvara konuşuyormuşum gibi bir his var...
***
Nedense benim de içimde öyle bir his var…
***
2918 sayılı Karayolları Trafik Kanunu'nda ve Karayolları Trafik Yönetmeliğinde “yaya kaldırımı” şöyle tanımlanıyor:
“Karayolunun taşıt yolu kenarı ile gerçek veya tüzel kişilere ait mülkler arasında kalan ve yanlız yayaların kullanımına ayrılmış olan kısımdır.”
Türk Standartları Enstitüsü tarafından yayınlanan “Şehir İçi Yollar - Yaya Kaldırımı Koruyucu Engelleri - Tasarım Kuralları" El Kitabı”na göre, kaldırımlarda aranacak nitelikler ise şöyle sıralanıyor:
-Kısmen hemzemin kesişmeli, yarı erişme kontrollü çevre yollarında, yaya kaldırımı genişliği en az 1.50 metre olmalı.
-Yaya kaldırımı yapılması gerekli olmayan hallerde 0.75-2 metre genişliğinde banket yapılmalı.
-Bölge bağlantı, bölge içi toplayıcı, bölge içi ve servis yollarında taşıt yolunun her iki tarafına en az 2 metre genişliğinde yaya yolu yapılmalı.
-Ön bahçesiz yapı düzenine sahip yollardaki yaya kaldırımı, en az 2.50 metre genişliğinde, yaya trafiğinin yoğun olduğu ticaret, büro, resmi daireler gibi benzeri kullanımların yer aldığı merkezi iş bölgelerinde ise yaya kaldırımı genişliği, en az 5 metre olmalı.
-Yol genişliğinin el vermediği hallerde 3 metreye kadar genişlik inebilir. Ancak şehrin yapılaşmasına açık meskun alanlardaki yollarda yapılacak yeni düzenlemelerde yaya kaldırımı genişliği 1 metreden az olamaz.
-Yaya kaldırımında yayanın emniyetle yürümesine mani olacak çiçeklik, taş veya demir gibi her türlü engellerle, elektrik direği, trafik işaret direği, ilan levhaları ağaç ve benzeri elemanlar bulunmamalıdır.
-Yaya kaldırımında bordür taşı üst seviyesi taşıt yolu üst kaplamasından en fazla 0.15 metre yükseklikte olmalıdır.
-Yaya kaldırımının eğimi yüzey sularının akıtılması için taşıt yoluna doğru yüzde 2-3 oranında olmalıdır.
-Bordür taşı 0.70 metre ile 1 metre boyunda ve 0.15-0.20 metre genişliğinde olmalıdır.
-Yaya kaldırımı, parke taşı, beton döşeme blokları kolay sökülüp tekrar kullanılabilir malzemeyle kaplanmalıdır.
-Yaya kaldırımı üzerine yapılan alt yapıya ait rögar, baca kontrol ve benzeri tesislerin kapakları kaplama yüzeyiyle aynı düzlemde olmalıdır. Ayrıca, yayanın ayağının takılacağı beton veya demir baba veya diğer herhangi bir çıkıntı, bitmiş kaplama taşında topukların girebileceği genişlikteki delikli yüzeylerden kaçınılmalıdır.
***
Alıntılarımızı Necip Fazıl’dan bir dörtlükle noktalayalım:
Kaldırımlar, çilekeş yalnızların annesi;
Kaldırımlar, içimde yaşamış bir insandır.
Kaldırımlar, duyulur, ses kesilince sesi;
Kaldırımlar, içimde kıvrılan bir lisandır.
***
Kaldırımlara gereken önemi vermeyenlerin Necip Fazıl’ı gerçekten sevdiklerine inanalım mı?
Çarşamba, Temmuz 11, 2007
BİR TIP DERGİSİNDEN ÇEVİRİ
Bu hafta İngilizlerin ünlü tıp dergisi British Medical Journal’da sürekli yazar olan Dr.Trisha Greenhalgh’dan yaptığım bir çeviriyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ünlü tıp dergisinden yapılan çevirinin bir günlük gazete köşesinde yer almasını tuhaf karşılayabilirsiniz. Ama şunu hatırlatmak isterim İngiltere gibi ülkelerde tıp dergileri sadece hekimlerin anlayabilecekleri bir dille yazılmış teknik konuların yer aldığı dergiler değillerdir. O dergilerde sosyal konular da, dinsel konular da, cinsel konular da yer alır. Ve kanaatimce İngiltere’nin hala dünyanın sayılı ülkelerinden bir olarak kalması bu bütüncül anlayışa bağlıdır.
***
ÜÇ NUMARALI ODADA KİMİN YATTIĞINI DUYDUN MU ?
Bir keresinde peritonit tanısıyla hastaneye alınmıştım.Ulusal Sağlık Sigortası'nın ameliyat yatağı sırasına giren çoğu hasta gibi,Acil Servis'te saatlerce kaldım. Nihayet yatırıldığım bölümün doktoru geldi ve beklettiği için özür diledi.Sonra bana çarpıcı bir yudum morfin yazdı.
Daha önce bu hastanede iki yıl asistan olarak çalışmıştım.Yarım günüm vital bulgularımı tabelaya kaydetmek için ikide bir ortaya çıkıveren hemşireler sayesinde bir uyuyup bir uyanmakla geçti.
Bir ara perdenin kenarından bir kafa uzandı,kim olduğunu çıkartamadığım(ama beni çok iyi tanıyan) bir intern sırıtarak konuşmaya başladı.
"Burada olduğunu John'dan duydum.Neyin var ? Apandisit mi ? Jinekolojik bir şey mi ?"
"Bilmiyorum." Sesimin kaybolup gittiğini duyabiliyordum.
Başka sorular da sordu,abuk sabuk konuşmuş olmalıyım
"Ooo! Unut gitsin. Dosyana bakayım. "
Bir süre sonra daha aşina simalar göründü; hastaneye yattığımı kantinde duyduklarını söylüyorlardı. Tabelama baktılar, serumumun damlalığı ile oynadılar ve geçmiş olsun dileyerek uzaklaştılar. Dışarıdaki bankonun önünde filimlerim hakkında tartıştıklarını duyabiliyordum.
Bunların hepsi sekiz yıl önce olmuştu. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde çalıştıkları hastaneye yatmak zorunda kalan üç doktorun daha hikayesini dinledim.Hepsinin başı uzaktan tanıdıklarından oluşan ziyaretçi kalabalıklarıyla derde girmişti. Az sayıda da olsa bazı davetsiz misafirler orada çalıştıkları ve hastayı tanıdıkları için hastaya ait kayıtlara bakma, hatta tedavi hakkında fikir yürütme hakkını kendilerinde görüyorlardı.
Hastamıza ait ayrıntılı bilgileri arkadaşlarıyla ya da tanışlarıyla tartışmayı reddetmek ve meslektaşlarımızla bazı bilgileri sadece gerektiğinde paylaşmamız gerekiyor. Ama hangimiz aynı standartları hastaların bizi hiç ilgilendirmeyen kişisel bilg,ileri konusunda uygulayabiliyoruz ?
Bir daha hastaneye düştüğümde, yakın arkadaşlarım olmayan kişilerce ziyaret edilmek istemiyorum.Arkadaşlarıma gelince, tıp eğitimi almış olsunlar ya da olmasınlar, rahatsız olduğum şeyleri onlara söyleyecek ve hastalığım hakkında benim onlara açıkladıklarım dışında araştırmalara kalkışmamalarını tembihleyeceğim.
***
Sağlıklı haftalar dileğiyle…
Bu hafta İngilizlerin ünlü tıp dergisi British Medical Journal’da sürekli yazar olan Dr.Trisha Greenhalgh’dan yaptığım bir çeviriyi sizlerle paylaşmak istiyorum. Ünlü tıp dergisinden yapılan çevirinin bir günlük gazete köşesinde yer almasını tuhaf karşılayabilirsiniz. Ama şunu hatırlatmak isterim İngiltere gibi ülkelerde tıp dergileri sadece hekimlerin anlayabilecekleri bir dille yazılmış teknik konuların yer aldığı dergiler değillerdir. O dergilerde sosyal konular da, dinsel konular da, cinsel konular da yer alır. Ve kanaatimce İngiltere’nin hala dünyanın sayılı ülkelerinden bir olarak kalması bu bütüncül anlayışa bağlıdır.
***
ÜÇ NUMARALI ODADA KİMİN YATTIĞINI DUYDUN MU ?
Bir keresinde peritonit tanısıyla hastaneye alınmıştım.Ulusal Sağlık Sigortası'nın ameliyat yatağı sırasına giren çoğu hasta gibi,Acil Servis'te saatlerce kaldım. Nihayet yatırıldığım bölümün doktoru geldi ve beklettiği için özür diledi.Sonra bana çarpıcı bir yudum morfin yazdı.
Daha önce bu hastanede iki yıl asistan olarak çalışmıştım.Yarım günüm vital bulgularımı tabelaya kaydetmek için ikide bir ortaya çıkıveren hemşireler sayesinde bir uyuyup bir uyanmakla geçti.
Bir ara perdenin kenarından bir kafa uzandı,kim olduğunu çıkartamadığım(ama beni çok iyi tanıyan) bir intern sırıtarak konuşmaya başladı.
"Burada olduğunu John'dan duydum.Neyin var ? Apandisit mi ? Jinekolojik bir şey mi ?"
"Bilmiyorum." Sesimin kaybolup gittiğini duyabiliyordum.
Başka sorular da sordu,abuk sabuk konuşmuş olmalıyım
"Ooo! Unut gitsin. Dosyana bakayım. "
Bir süre sonra daha aşina simalar göründü; hastaneye yattığımı kantinde duyduklarını söylüyorlardı. Tabelama baktılar, serumumun damlalığı ile oynadılar ve geçmiş olsun dileyerek uzaklaştılar. Dışarıdaki bankonun önünde filimlerim hakkında tartıştıklarını duyabiliyordum.
Bunların hepsi sekiz yıl önce olmuştu. Geçtiğimiz birkaç hafta içinde çalıştıkları hastaneye yatmak zorunda kalan üç doktorun daha hikayesini dinledim.Hepsinin başı uzaktan tanıdıklarından oluşan ziyaretçi kalabalıklarıyla derde girmişti. Az sayıda da olsa bazı davetsiz misafirler orada çalıştıkları ve hastayı tanıdıkları için hastaya ait kayıtlara bakma, hatta tedavi hakkında fikir yürütme hakkını kendilerinde görüyorlardı.
Hastamıza ait ayrıntılı bilgileri arkadaşlarıyla ya da tanışlarıyla tartışmayı reddetmek ve meslektaşlarımızla bazı bilgileri sadece gerektiğinde paylaşmamız gerekiyor. Ama hangimiz aynı standartları hastaların bizi hiç ilgilendirmeyen kişisel bilg,ileri konusunda uygulayabiliyoruz ?
Bir daha hastaneye düştüğümde, yakın arkadaşlarım olmayan kişilerce ziyaret edilmek istemiyorum.Arkadaşlarıma gelince, tıp eğitimi almış olsunlar ya da olmasınlar, rahatsız olduğum şeyleri onlara söyleyecek ve hastalığım hakkında benim onlara açıkladıklarım dışında araştırmalara kalkışmamalarını tembihleyeceğim.
***
Sağlıklı haftalar dileğiyle…
Cumartesi, Haziran 09, 2007
MUHTASAR AKSARAY SEYAHATNAMESİ
Türkiye Yazarlar Birliği Konya Şubesi’nden sevgili Ümit Taşkesen'in davetini aldığımda doğrusu bir çoğunu ismen tanısam da cismen ilk kez bir arada bulunacağım bir otobüs dolusu eli kalem tutan insanla birlikte yapacağım geziden hoşnut olup olmayacağım konusunda tereddüt etmiştim.
Konya-Aksaray yolundan her geçişimde adeta "Orada bir han var uzakta/ Gitmesek de görmesek de o han bizim hanımızdır" diyerek teğet geçtiğim Sultanhanı'nı yakından görmek heyecan vericiydi. Burada değerli kültür ve sanat adamı Prof. Dr. Haşim Karpuz hocanın verdiği bilgiler "han"ın "hamam"ın ne olduğunu iyice anlamamıza vesile oldu.
Aksaray'a girdiğimizde kavun içi montu ve siyah gözlükleriyle Keram İşkan karşıladı bizi. Konya'nın Aksaray ellerine gönderdiği bir "fevkalade büyükelçi" olarak değerlendirdiğim Kerem İşkan, gezimiz boyunca en ufak ayrıntılarla bile ilgilendi. Onun ve yeri gelince yılanı deliğinden çıkaran, yeri geldiğinde de taşı gediğine koymaktan geri durmayan dili ile Ahmet Köseoğlu'nun olağanüstü çabaları ile sevk ve idaredeki müstesna başarıları olmasaydı programım tam zamanında bitirilmesi asla mümkün olamazdı.
Aksaray Kültürparkı’ndaki mükellef kahvaltıdan sonra Eğri Minare'yi ve şehrin sahibi Somuncu Baba'yı ziyaret ettik. Selime, Aksaray'dan çıktıktan sonraki ilk durağımızdı. Usulüne uygun olarak restore edilmediği besbelli olan kümbetinde yatan Selime Hatun'u yol kenarından doğru selamladıktan sonra Selime Katedrali'ni örmek üzere tırmanışa geçtik. Rehberimiz Alev Hanım efradını cami ağyarını mani açıklamalarıyla oralarda kadim zamanlarda neler olup bittiği konusunda aydınlandık.
Belisırma yolunun Eyiste Deresi yolundan daha riskli olup olmadığı tartışmasını noktalayamadan kendimizi Melendiz Çayı kenarındaki lokantalardan birinde bulduk. Aksaray Telekom Müdürü olan Beyşehirli hemşehrimiz Ahmet Bey'in kültür ve sanata verdiği desteğin bizi ağırlamakla kalmayacağını, Aksaray'ın tarihiyle ilgili kitaplara da destek verebileceğini öğrenmek gönlümüzü genişletti.
Güzelyurt'un nazik kaymakamının otobüsümüzü teşrif ederek bize "hoşgeldiniz" demesi ve en kısa süre içinde en yüksek verimi alabileceğimiz bir gezi için imkanlarını seferber etmesi büyük incelikti. Hengameci Sokak’ta kendimi yüzyıllar öncesinde, Kilise Camii'nde Anadolu'nun İslamlaşma döneminde, Sivişli Kilisesi'nde mübadelenin hemen öncesinde hissettim. Bu sözlerimin tarihsel gerçeklikle örtüşmediğinin farkındayım, ama insanın duygu dünyası zaman zaman gerçekliği aşmasa ne insanın “homo erectus”tan öte bir varlık olması, ne de şimdiki kültür ve sanat birikimini yaratabilesi mümkün olabilir miydi?
Vadiler benim için hep çekici olmuştur, en çok da tabanından akan su ve etrafındaki yeşillik. Tabii ki söz konusu olan Ihlara Vadisi olunca işin içine bir de inanç faktörü de giriyor. Hangi inançtan olursa olsun, insanların zulme karşı direniş öyküleri gönül tellerimi titretir. Ne zaman Ihlara'ya varsam İsa peygamberin safiyeti ve o safiyete bağlı bir yaşam kurmak isteyen insanlar gelir gözlerimin önüne. Bu duygularla Yılanlı Kilise'ye ulaştığımda içeridekilerin dışarı çıkmasını bekleyen kalabalık, içeri girdiğimde karanlıktan neredeyse hiçbir şeyin görülemediği bir ortamda patlayan flaşların görme duyumu iyiden iyiye felç etmesi beynimde bugüne dair düşünceler uyandırdı: Sadece vadiye iniş çıkış değil, bu alandaki tüm ziyaretçi hareketleri ciddi düzenlemelere tabi tutulmalı, iç mekanların aydınlatılması için aklı ve gönlü mecz edecek çözümler üretilmeli.
Akşamüzeri daha ayrıntılı olarak tanıma fırsatı bulduğumuz Aksaray Kültürpark'ı şehirlerimizin muhtelif yerlerinde adeta mezbelelik halindeki alanlarda betondan bunalan insanlar için nasıl çağdaş soluklanma alanları yaratılabileceğinin güzel bir örneği. Beni tek rahatsız eden nokta benzer alanlar hizmete sokulamazsa buranın şehrin kalabalığını taşıyamayıp çökeceği düşüncesi oldu.
Bir hakkı teslim etmek adına "Hoca, reklam yapıyorsun" ithamını göze alabileceğim nadir mekanlardan biridir Aksaray’daki Ağaçlı Tesisleri. Yıllar içinde hizmet birimlerinin ve hitap ettiği müşteri kitlesinin büyümesine rağmen kalitesinde en ufak bir azalma olmayan bu güzel tesiste verdiği akşam yemeğinde Aksaray Valisi Sayın Sebati Buyuran'la birlikte olmak bizim için bir onurdu. Sebati Bey'in öğrencilik yıllarında Hisar dergisi'nde çalışmış olduğunu öğrenmek, Aksaray'da kültür, sanat ve turizm faaliyetlerinin gelişmesi için şevkle çabaladığını görmek günün yorgunluğunu unutturan güzelliklerdendi.
Saat 23:30'da Konya'ya ulaştığımızda gözlerimizden ağır ağır gelen uykunun ağırlığının yanı sıra hafızalarımızdan uzun süre silinmeyecek sanat, kültür ve tarih dolu bir gün geçirmiş olmanın mutluluğu okunuyordu.
Konya-Aksaray yolundan her geçişimde adeta "Orada bir han var uzakta/ Gitmesek de görmesek de o han bizim hanımızdır" diyerek teğet geçtiğim Sultanhanı'nı yakından görmek heyecan vericiydi. Burada değerli kültür ve sanat adamı Prof. Dr. Haşim Karpuz hocanın verdiği bilgiler "han"ın "hamam"ın ne olduğunu iyice anlamamıza vesile oldu.
Aksaray'a girdiğimizde kavun içi montu ve siyah gözlükleriyle Keram İşkan karşıladı bizi. Konya'nın Aksaray ellerine gönderdiği bir "fevkalade büyükelçi" olarak değerlendirdiğim Kerem İşkan, gezimiz boyunca en ufak ayrıntılarla bile ilgilendi. Onun ve yeri gelince yılanı deliğinden çıkaran, yeri geldiğinde de taşı gediğine koymaktan geri durmayan dili ile Ahmet Köseoğlu'nun olağanüstü çabaları ile sevk ve idaredeki müstesna başarıları olmasaydı programım tam zamanında bitirilmesi asla mümkün olamazdı.
Aksaray Kültürparkı’ndaki mükellef kahvaltıdan sonra Eğri Minare'yi ve şehrin sahibi Somuncu Baba'yı ziyaret ettik. Selime, Aksaray'dan çıktıktan sonraki ilk durağımızdı. Usulüne uygun olarak restore edilmediği besbelli olan kümbetinde yatan Selime Hatun'u yol kenarından doğru selamladıktan sonra Selime Katedrali'ni örmek üzere tırmanışa geçtik. Rehberimiz Alev Hanım efradını cami ağyarını mani açıklamalarıyla oralarda kadim zamanlarda neler olup bittiği konusunda aydınlandık.
Belisırma yolunun Eyiste Deresi yolundan daha riskli olup olmadığı tartışmasını noktalayamadan kendimizi Melendiz Çayı kenarındaki lokantalardan birinde bulduk. Aksaray Telekom Müdürü olan Beyşehirli hemşehrimiz Ahmet Bey'in kültür ve sanata verdiği desteğin bizi ağırlamakla kalmayacağını, Aksaray'ın tarihiyle ilgili kitaplara da destek verebileceğini öğrenmek gönlümüzü genişletti.
Güzelyurt'un nazik kaymakamının otobüsümüzü teşrif ederek bize "hoşgeldiniz" demesi ve en kısa süre içinde en yüksek verimi alabileceğimiz bir gezi için imkanlarını seferber etmesi büyük incelikti. Hengameci Sokak’ta kendimi yüzyıllar öncesinde, Kilise Camii'nde Anadolu'nun İslamlaşma döneminde, Sivişli Kilisesi'nde mübadelenin hemen öncesinde hissettim. Bu sözlerimin tarihsel gerçeklikle örtüşmediğinin farkındayım, ama insanın duygu dünyası zaman zaman gerçekliği aşmasa ne insanın “homo erectus”tan öte bir varlık olması, ne de şimdiki kültür ve sanat birikimini yaratabilesi mümkün olabilir miydi?
Vadiler benim için hep çekici olmuştur, en çok da tabanından akan su ve etrafındaki yeşillik. Tabii ki söz konusu olan Ihlara Vadisi olunca işin içine bir de inanç faktörü de giriyor. Hangi inançtan olursa olsun, insanların zulme karşı direniş öyküleri gönül tellerimi titretir. Ne zaman Ihlara'ya varsam İsa peygamberin safiyeti ve o safiyete bağlı bir yaşam kurmak isteyen insanlar gelir gözlerimin önüne. Bu duygularla Yılanlı Kilise'ye ulaştığımda içeridekilerin dışarı çıkmasını bekleyen kalabalık, içeri girdiğimde karanlıktan neredeyse hiçbir şeyin görülemediği bir ortamda patlayan flaşların görme duyumu iyiden iyiye felç etmesi beynimde bugüne dair düşünceler uyandırdı: Sadece vadiye iniş çıkış değil, bu alandaki tüm ziyaretçi hareketleri ciddi düzenlemelere tabi tutulmalı, iç mekanların aydınlatılması için aklı ve gönlü mecz edecek çözümler üretilmeli.
Akşamüzeri daha ayrıntılı olarak tanıma fırsatı bulduğumuz Aksaray Kültürpark'ı şehirlerimizin muhtelif yerlerinde adeta mezbelelik halindeki alanlarda betondan bunalan insanlar için nasıl çağdaş soluklanma alanları yaratılabileceğinin güzel bir örneği. Beni tek rahatsız eden nokta benzer alanlar hizmete sokulamazsa buranın şehrin kalabalığını taşıyamayıp çökeceği düşüncesi oldu.
Bir hakkı teslim etmek adına "Hoca, reklam yapıyorsun" ithamını göze alabileceğim nadir mekanlardan biridir Aksaray’daki Ağaçlı Tesisleri. Yıllar içinde hizmet birimlerinin ve hitap ettiği müşteri kitlesinin büyümesine rağmen kalitesinde en ufak bir azalma olmayan bu güzel tesiste verdiği akşam yemeğinde Aksaray Valisi Sayın Sebati Buyuran'la birlikte olmak bizim için bir onurdu. Sebati Bey'in öğrencilik yıllarında Hisar dergisi'nde çalışmış olduğunu öğrenmek, Aksaray'da kültür, sanat ve turizm faaliyetlerinin gelişmesi için şevkle çabaladığını görmek günün yorgunluğunu unutturan güzelliklerdendi.
Saat 23:30'da Konya'ya ulaştığımızda gözlerimizden ağır ağır gelen uykunun ağırlığının yanı sıra hafızalarımızdan uzun süre silinmeyecek sanat, kültür ve tarih dolu bir gün geçirmiş olmanın mutluluğu okunuyordu.
Çarşamba, Haziran 06, 2007
İÇİNDE BELEDİYE BAŞKANI ADI GEÇEN BİR YAZI
Anlatırlar… Zamanın güçlü partisi belediye başkanlarını toplamış, genel başkan huzurunda her başkan yaptığı icraatları anlatmış. Sabırla tüm anlatılanları dinleyen genel başkan sonunda mikrofonu eline almış ve “Bana yaptığınız yolu, döşediğiniz kaldırımı falan anlatmayın! Onlar zaten göreviniz, tabii ki en iyi şek,ilde yapacaksınız …” demiş.
Bir dostumun “Ne büyük bir genel başkan” diye gözlerinin içi ışıldayarak anlattığı bu manzara ne yalan söyleyeyim orada bulunan beş-on kişiden bir tek beni etkilememişti. Etkilememişti çünkü belediyelerimizin kahir ekseriyetinin henüz yol, kaldırım vb. sorunların üstesinden gelemediğini biliyordum.
***
Giderek hareketsizleşen, hareketsizleştikçe de sağlıksızlaşan bir toplumun sağlığı için kaygılı bir hekim olarak her zaman, her yerde, her şartta ve her çeşidiyle hareket etmeyi savuna gelmişimdir. Bazıları gibi hareket denince özel mekanlarda, özel zamanlarda, özel giysilerle yapılan sporları anlamıyorum. Bahçede çalışmayı, merdiven inip-çıkmayı, hele hele de yürümeyi hareketli yaşamın herkese, her keseye uygun seçenekleri olarak görüyorum. Yürüme beden ve ruh sağlığı açısından yararlı olduğu kadar belli mesafeler için zararları ve riskleri hergün daha da belirginleşen otomobille ulaşıma sıfır maliyetli ciddi bir alternatiftir.
Bu nedenle yürümeyi teşvik amacıyla Batı ülkelerinde dev kampanyalar düzenleniyor, akıl almaz diyebileceğimiz paralar sarf ediliyor.
***
Peki bizde durum nedir?
***
Otomobille ulaşım hala bir toplumsal statü göstergesi olarak algılandığından bizde yürümeye meraklı sayısı oldukça az. Bu nedenden olsa gerek belediyelerimiz yürüyen azınlığın değil otomobilli çoğunluğun hizmetinde olmayı önemsiyorlar( demokrasiyi çoğulcu yönetim biçimi değil de çoğunlukçu yönetim biçimi olarak algılarsanız bu durumu çok doğal da bulabilirsiniz). Ancak belediye yetkilileri günü kurtaran değil, geleceğin sağlıklı şehirlerinin temellerini atan kişiler olarak populizme pabuç bırakmadan aklın, bilimin ve çağdaş dünyanın gereklerini yerine getirmek zorundadırlar.
Bu nedenle çok önemli hizmetlere imza atan Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tahir Akyürek ve Meram Belediye Başkanı Sayın Refik Tuzcuoğlu bir sabah saat 08:30 civarında eski SSK (yeni Konya Eğitim ve Araştırma) Hastanesi civarını bir dolaşmalılar. Örneğin Piyale Sokak’a girerek “Benim yaya vatandaşım nereden yürüyecek? Hay Allah! Biz yeni yeni caddeler açarken, köprülü kavşaklar inşa ederken nasıl olmuş da yıllardır var olan bir sokağın kaldırımını unutmuşuz (ya da var olan kaldırımın işgal edilmesine duyarsız kalmışız)?” demeliler.
Daha önce defalarca dile getirdiğimiz bu hastane çevresindeki trafik, yaya kaldırımı, park vb. sorunların çözülmesi için bencileyin sıradan vatandaşların konuşmasının-yazmasının etkili olabileceğini düşünmüyorum, çünkü sıradan olmayan bir vatandaşın (bir önceki valimiz Sayın Atilla Osmançelebioğlu’nun eşinin) içinde bulunduğu bir otomobilin bu çevrede kaza yapması bile buralardaki sorun yumağına hakkıyla el atılmasına yetmedi. Bendeniz sadece duyarlı bir vatandaş olarak tarihe not düşmek istedim.
O kadar…
Bir dostumun “Ne büyük bir genel başkan” diye gözlerinin içi ışıldayarak anlattığı bu manzara ne yalan söyleyeyim orada bulunan beş-on kişiden bir tek beni etkilememişti. Etkilememişti çünkü belediyelerimizin kahir ekseriyetinin henüz yol, kaldırım vb. sorunların üstesinden gelemediğini biliyordum.
***
Giderek hareketsizleşen, hareketsizleştikçe de sağlıksızlaşan bir toplumun sağlığı için kaygılı bir hekim olarak her zaman, her yerde, her şartta ve her çeşidiyle hareket etmeyi savuna gelmişimdir. Bazıları gibi hareket denince özel mekanlarda, özel zamanlarda, özel giysilerle yapılan sporları anlamıyorum. Bahçede çalışmayı, merdiven inip-çıkmayı, hele hele de yürümeyi hareketli yaşamın herkese, her keseye uygun seçenekleri olarak görüyorum. Yürüme beden ve ruh sağlığı açısından yararlı olduğu kadar belli mesafeler için zararları ve riskleri hergün daha da belirginleşen otomobille ulaşıma sıfır maliyetli ciddi bir alternatiftir.
Bu nedenle yürümeyi teşvik amacıyla Batı ülkelerinde dev kampanyalar düzenleniyor, akıl almaz diyebileceğimiz paralar sarf ediliyor.
***
Peki bizde durum nedir?
***
Otomobille ulaşım hala bir toplumsal statü göstergesi olarak algılandığından bizde yürümeye meraklı sayısı oldukça az. Bu nedenden olsa gerek belediyelerimiz yürüyen azınlığın değil otomobilli çoğunluğun hizmetinde olmayı önemsiyorlar( demokrasiyi çoğulcu yönetim biçimi değil de çoğunlukçu yönetim biçimi olarak algılarsanız bu durumu çok doğal da bulabilirsiniz). Ancak belediye yetkilileri günü kurtaran değil, geleceğin sağlıklı şehirlerinin temellerini atan kişiler olarak populizme pabuç bırakmadan aklın, bilimin ve çağdaş dünyanın gereklerini yerine getirmek zorundadırlar.
Bu nedenle çok önemli hizmetlere imza atan Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Sayın Tahir Akyürek ve Meram Belediye Başkanı Sayın Refik Tuzcuoğlu bir sabah saat 08:30 civarında eski SSK (yeni Konya Eğitim ve Araştırma) Hastanesi civarını bir dolaşmalılar. Örneğin Piyale Sokak’a girerek “Benim yaya vatandaşım nereden yürüyecek? Hay Allah! Biz yeni yeni caddeler açarken, köprülü kavşaklar inşa ederken nasıl olmuş da yıllardır var olan bir sokağın kaldırımını unutmuşuz (ya da var olan kaldırımın işgal edilmesine duyarsız kalmışız)?” demeliler.
Daha önce defalarca dile getirdiğimiz bu hastane çevresindeki trafik, yaya kaldırımı, park vb. sorunların çözülmesi için bencileyin sıradan vatandaşların konuşmasının-yazmasının etkili olabileceğini düşünmüyorum, çünkü sıradan olmayan bir vatandaşın (bir önceki valimiz Sayın Atilla Osmançelebioğlu’nun eşinin) içinde bulunduğu bir otomobilin bu çevrede kaza yapması bile buralardaki sorun yumağına hakkıyla el atılmasına yetmedi. Bendeniz sadece duyarlı bir vatandaş olarak tarihe not düşmek istedim.
O kadar…
Pazar, Nisan 22, 2007
Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörü Dr. Chan'e Açık Mektup
Alison KATZ
Sevgili Dr. Chan, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörlüğü görevini uluslararası sağlık otoritesinin güç sahibi azınlıklarca artan biçimde baskılandığı, hizmet ettiği insanlardan ayrıldığı ve halk sağlığı misyonundan uzaklaştığı iki cesaret kırıcı on yıldan sonra devraldınız.
Kısaca, halk yararına çalışan çoğu sosyal ve ekonomik kurumlar gibi DSÖ de neoliberal küreselleşmenin kurbanı oldu. Kıdemli ya da daha az kıdemli pozisyonlarda görev yapan bir kısım DSÖ çalışanı bu sürecin kötü sonuçlarıyla mücadele ettiler, ancak yıkım çok büyüktü. Önlenebilir hastalık ve ölümlerin sürüp gitmesi trajedisine ve skandaline ek olarak DSÖ hizmet ettiği insanlar arasındaki dostlarını kaybetti, yeni etki alanları arayışında zengin ve güç sahibi "ortaklar" kazandı.
"Herkes İçin Sağlık", 1945-1975'in yani daha adil, dolayısıyla da daha sağlıklı, bir dünya için otuz yıllık bir samimi ilerlemenin sonunda DSÖ'nün sloganı oldu. Bu, halkların kendi kaderini belirleme ve ulusal kaynakları kontrol etme hakkı da dahil olmak üzere güç ve kaynakların yeniden dağılımı ihtiyacının geniş ölçüde tanındığı ve temel sağlık ihtiyaçlarının karşılanması için evrensel ölçekte kapsamlı halk sağlığı hizmetlerine güçlü bir bağlılığın olduğu, bir "sömürgeleşmeye karşı çıkma" dönemiydi. Bir iyimserlik, ahlaki yaklaşım ve samimi ilerleme devriydi.
İyimserlik tam anlamıyla doğrulandı çünkü dünya barışı, güvenliği ve herkesin iyiliğini sağlamak için bol miktarda kaynağa sahipti; dahası aynı kaynaklara hâlâ da sahip.
"Herkes İçin Sağlık" bir ütopya değil. O var ve ulaşılabilir. G8 tarafından tanımlanan ve sınırlanan "Binyıl Kalkınma Hedefleri"ne göre ulaşılması çok daha mümkün bir hedef.
Otuz yıl ilerleme ve tersine hareket döngülerinin süresi ise eğer, halkın güçlü azınlıkların imtiyazlarını sürdürmelerine inatla karşı çıkacakları yeni bir 30 yıllık ilerleme döngüsüne giriyoruz. Ve sizin DSÖ Genel Direktörü olduğunuz beş yıl bu yeni ilerleme dönemi ile örtüşmektedir.
Sözlerime son vermeden, seçildiğinizden bu yana yaptığınız muhtelif konuşmalarınızda (1) değindiğiniz noktaların bazıları üzerine yorumlarımı aktarmak isterim.... Eminim ki yaklaşımınız -engellenmeden yarısını dahi hayata geçirebilseniz- bu ilerlemeyi güçlendirecek ve hızlandıracaktır.
1. Yoksulluk ve güvensizlikten çok eşitsizlik ana odak olmalıdır.
Yoksulluğu ve güvensizliği çok haklı olarak "DSÖ tüzüğünün kalbinde" diye tanımladığınız ahengin en büyük düşmanları olarak belirttiniz. "Sağlık esas olarak hem gelişmeyle hem de güvenlikle ve dolayısıyla ahenkle ilişkilidir" dediniz.
Sosyal adaletçi bakış açısı daha da ileri giderek barış ve güvenliğin adalet olmadan sağlanamayacağını, sağlığın ise adil ve özgürleştirici gelişme olmadan kazanılamayacağını söylemeyi gerektirir.
Bugün, göreceli olanı mutlak olana tercih etmek için değil; eşitsiz güç ilişkileri bizatihi hem yoksulluğun hem de güvensizliğin kaynağı olduğu için ve eşitsizlik, her türlü maddi zenginlik ya da yoksunluk seviyesinden bağımsız olarak, sağlık için, güvenli ve sağlıklı toplumlar için kötü olduğundan "yoksulluktan ziyade eşitsizliğe" odaklanmalıyız.
2000 yılında erişkinlerin en zenginlerinin yüzde 1'i küresel servetin yüzde 40'ına, yüzde 10'unun yüzde 85'ine sahip olduğu dünyada eşitsizlikler sadece bölücü olmaları bakımından kaba değil aynı zamanda ölümcüldür de.
2. Dikkatleri zenginler üzerinde odaklama, ama yoksullarla buluşma zamanı
Dikkati yoksullar üzerine odaklamak ama onları zenginlerle buluşturarak ortaklıklar kurmaya çalışmak moda oldu. Eşitsizliği temel sorun olarak dile getirmek için bu durumu tersine çevirmek gerekir. Şimdi dikkati zenginler ve güçlüler üzerine odaklama zamanı çünkü onlar eşitsiz güç ilişkileri mekanizmaları üzerine uzmandırlar. Onlar eşitsizlikleri üreten, güçlendiren ve hızlandıran politika ve stratejilerin mimarlarıdır. Bu sistemler iyice incelenmeli ve kamu denetimine ve demokratik kontrole açılmalıdır.
Yoksullar G8 zirvelerine, "küresel fon"un yada "yardımseverlik vakıfları"nın genel kurullarına, hatta çokuluslu şirketlerin yönetim kurulu başkanlarının Dünya Ekonomik Forumu'na katılamazlar.
Ancak yoksullar da toplantılar düzenliyorlar ve Dünya Sosyal Forumu'nda, ulusal ve bölgesel forumlarda, sendikalarda, siyasi hareketlerde ve başka yerlerde -mükemmel olmasa bile- temsil ediliyorlar.
3. Kamu-özel ortaklığı mı, yoksa güvenilir, adaletli vergiye dayalı bir düzen mi?
"Halk sağlığı alanı giderek artan sağlık inisiyatifleriyle birlikte eylem için karmaşık ve kalabalık bir arena haline gelmiştir" dediniz ve bize DSÖ'nün "tüzüğünden gelen zorunlulukla sağlıkta yönlendirici ve koordine edici otorite olarak hareket etmesi" gerektiğini hatırlattınız.
Bildiğiniz gibi, kamu-özel sektör ortaklıkları aşikar çıkar çatışmalarının 30 yıl önce bu gibi düzenlemeleri hukuk dışı kılmasına rağmen küresel sağlık çalışmaları için politik bir paradigma haline geldi. Kamusal sorumlulukları olan kurumlar ve örgütler finansman sağlamanın tek yolu olduğu için özel sektörle ortaklıklar kurmak zorunda kalıyorlar.
Bu durum, neo-liberal ekonomik rejimlerde kamu sektörünün bütçelerinin tırpanlanmasına ve vergi tabanlarının yok edilmesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Bu gelişmeler bizatihi ulusaşırı şirketlerin hükümetlere ve uluslararası finans kurumlarına yönelik dayatmaların bir sonucudur.
Çözüm, tüm kamu hizmetlerine yetecek kadar hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yeterli temel vergilerin alınması, düzenli bütçeler ayrılarak DSÖ gibi halk sağlığı örgütlerinin uluslararası sorumluluklarını ticari faaliyetlerin bozmasına meydan bırakmayacak biçimde yapmaları için gerekli finansman da dahil olmak üzere, ekonomik adaletin sağlanmasıdır.
"Vakıfların, fon ajanslarının ve bağışçı hükümetlerin verdiği paranın benzeri görülmemiş miktarda" olduğunu bildirdiniz. Bu fonları, hakkınız ve göreviniz olduğu üzere, vizyonunuzu ve önceliklerinizi gerçekleştirmek için kullanabilirseniz bu tamamen olumlu bir şeydir.
Dediğiniz gibi "Temel Sağlık Hizmeti" sağlık sistemlerine kapasite oluşturmanın temel taşıdır. Aynı zamanda sağlık gelişimi ve toplumsal sağlık güvenliğinin de merkezindedir. TSH, somut, adil vergi temelli ve diğer borç silme ve onarma, uluslararası ticari aktivitelerinin demokratik kontrolü gibi yeniden dağıtıcı adaletle desteklenmezse laftan öteye gidemez.
4. Bilgi kamu yararına olmalıdır, dünya ticari "bilim"i satın alamaz
Teknik otorite olmanın DSÖ'nün dört eşsiz varlığından biri olduğunu belirttiniz ve "rehberliğimizde kesinlikle otoriter olabilmeliyiz" ve "DSÖ araştırma ve geliştirme gündemine müdahale etmelidir" dediniz. DSÖ'nün teknik sağlık otoritesi rolü elbette onun en önemli yanı ve üstünlüğüdür. Her şeyin ötesinde, dile getirilmesi önemli olan konu; mevcut bilimdeki kriz ve bilgi sistemlerinin yeniden kamu yararına geri kazanılmasıdır.
Bilimin ticarileşmesi ve endüstri ile akademik kurumların yakın ilişkisi (2) DSÖ'nün dikkatle izlediği bir konu olmalıdır. Bu bağlamda, toplumun DSÖ'nün Çernobil'in sağlığa etkileri ve genetiği değiştirilmiş gıdaların güvenilirliği hakkındaki son raporlarının tarafsız bilim adamlarının danışmanlığında, başkalarının çıkarlarınca engellenmeden, hazırlandığı konusunda teminat istemekte ısrar etme hakkı vardır.
Bilimin geleneksel ideallerinin yozlaşmasıyla ilgili olarak Lancet dergisindeki bir başyazıda şöyle denilmektedir: "Akademik kurumlar bağımsız akademik statülerini korumak yerine kendileri için keşiflerini pazarlama çareleri arayan işyerleri haline geldiler".
Aynı derecede endişe verici bir başka şey de bilginin daha önce eşine rastlanmayan bir biçimde özeleştirilmesi anlamına gelen yeni, ticarileşmiş entelektüel telif hakları rejimidir. Bilgi kamu mülkiyetinde olmalı, herkes erişebilmelidir. Hepsinden öte doğru ve güvenilir olmalıdır.
Önlenebilir hastalıklar ve ölümler yüksek oranlarda sürüp giderken, yeni enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkarken ve eskileri hortlarken, çevresel tahribatın mahvedici etkileri ortaya çıkarken ve halk sağlığı için kaynaklar sürekli kısıtlanırken dünya ticari "bilim"e güç yetiremez. DSÖ, dünyanın sağlık konusundaki teknik otoritesi olarak, bilimsel araştırmanın yapılma ve finanse edilme biçimini, bilginin elde edilme ve uygulanma biçimini dönüştürmede önderlik yapmalıdır.
5. Uluslararası sivil hizmet çalışanlarının etik değerleri ve bağımsızlığı
"Sağlık mesleğinin etik temellerini paylaşıyoruz. Bu meslek insanların acılarını önlemeye ve dindirmeye adanmış bakım, sağaltma ve bilim temelli bir meslektir. Bu bize ahlaki otoritemizi ve en soylu etik değerler sistemini kazandırmaktadır" dediniz.
Neoliberal zamanlarda çalışanların kamu hizmeti görenler ya da arkadaşlar olarak ne DSÖ emirlerine yakın durmaları ne de etik değerlere saygıyı korumaları her zaman kolay olmadı. Baskı çoğu zaman karşı durulamaz boyutlara ulaştığında uluslararası sivil görevlilerin bağımsızlığı önemli oranda zedelendi.
Bildiğiniz gibi, çalışanlarla ilişkiler o kadar kötü bir noktaya geldi ki DSÖ tarihinde ilk kez 2005 Kasım'ında 700 kişinin katıldığı bir iş durdurma eylemi gerçekleşti. Sadece çalışanların derin tatminsizliklerini değil, aynı zamanda bir BM organının uluslararası çalışma standartlarını hiçe saymasını da yansıtan bu olay ciddi disiplin cezası tehditlerine karşın gerçekleşti.
İş durdurma ayıplanacak, üzülecek ya da cezalandırılacak bir olay değil (3), üye ülkelere ve DSÖ'nün seçiciler kitlesine radikal değişikliklerin gerektiğini haber veren gerekli bir sinyaldir.
Geçen yirmi yıl içindeki gidişata karşı çıkan çalışanlar çoğunlukla önlenebilir hastalıkların ve ölümlerin sosyal ve ekonomik köklerini açıkça belirleyen, tartışmayı doğrudan uluslararası güçler arasına yerleştiren ve sağlığın sağlık sektörü dışı belirleyicilerini dikkate alan kapsamlı bir halk sağlığı bakış açısında ısrar eden Alma Ata Deklarasyonu'na bağlılıkları nedeniyle "suçlu"durlar.
Bunlar DSÖ'nün Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu'nun kurulmasında etkili olan, "Herkes İçin Sağlık" ilkelerine ve değerlerine dönülmesini isteyen sivil toplum örgütlerinin başını çektiği geniş bir hareketin parçalarıdır.
Bazıları, Çalışanlar Derneği vasıtasıyla, üye ülkelere, görevleri gereği (4) rüşveti, kayırmacılığı, kuralların ve işlemlerin kötüye kullanımını ve etkisiz iç adalet sistemini gösterdikleri için de suçludurlar.
Bugün çalışanların ilgilerinin ve bakış açılarının ilgi ve saygı ile kabul edilebileceği medeni ve onurlu bir yönetim ilişkisi için bir şans vardır. İlk adım DSÖ'nün sadece "sağlığa hak-temelli bir yaklaşımı" desteklemekle kalmayıp İLO Sözleşmelerine tam olarak uyan "hak temelli" bir kuruluş olduğunu açıklaması olabilir. Çalışanların morali ve motivasyonları liderliğe olan güvenleri arttıkça yükselecektir.
6. "Herkes İçin Sağlık" politikası değer yüklü ve açıkça politiktir
Arkadaşlarımla yukarıdaki konular hakkında tartışırken benim görüşlerim hakkında şunları söylediler: Sen bir STK için çalışmalısın, senin bakış açın politik, DSÖ bir yürütme organı değildir. Bu yorumlardan ilkine cevabım DSÖ çalışanlarının Herkes İçin Sağlık ilkelerine ve değerlerine başka herhangi bir organizasyonun çalışanlarından daha fazla adanmış olmaları, aynı şekilde tüm BM çalışanlarının BM Şartı'nın müdafaa için en ön cephede yer almalarıdır.
İkinci yoruma cevabım sağlığın politik olduğu ve aynen sağlık ve sağlık bakımı hakkındaki neo-liberal proje gibi "Temel Sağlık Hizmetleri" yaklaşımı ve "Herkes İçin Sağlık"ın da tümüyle politik bir yaklaşım olduğudur. Günümüzün uluslararası sağlık yapılanması politik değerleri, niyetleri ve ilgileri inkar etmekte ve kendini tarafsız, nesnel ve bilimsel gerçeklerle donanmış olarak göstermektedir. Ancak bilimsel nesnellik alttaki değerlerin ve ilkelerin bilincinde olmayı ve onaylamayı gerektirir.
DSÖ Tüzüğünün oluşturulmasına katılan devletler, BM Şartı ile birlikte, DSÖ'yü kurarken dokuz etik ilkeyi kabul ettiler. Bu ilkeler bizim "ahlaki otorite"mizin kaynağıdır ve o değer yüklü ve -eğer politika toplumsal yapıların ve işlevlerin, özellikle gücün ve kaynakların üyelerinin yararına olarak dağıtılması ile ilgili olarak düzenlenmesi ise- oldukça politik bir belgedir.
Benim DSÖ'nün yürütme organı olmadığı yolundaki üçüncü yoruma cevabım ise DSÖ yürütme organı olmamakla birlikte sağlık için temel ihtiyaçların karşılanmasını garantilemek için -ciddi bilimsel ve güvenli kanıtlar temelinde- politikaları ve stratejileri belirleme ve geliştirme anlamında açık bir savunucu role sahiptir, şeklinde.
7. Çatışan bağlılıklar
Neo-liberal on yıllarda, DSÖ çalışanları ve diğer uluslararası hizmet görenler, kendilerini bir tarafta DSÖ'nün kurumsal yönetmelikleri ve BM Şartı, diğer tarafta ise -DSÖ hükümetler arası bir kurum olduğu için- üye ülkelere ve halihazırda DSÖ'yü yönetenlere ve onların yönetmelikleri yorumlamalarına karşı olmak üzere çatışan görevlerin yarattığı sıkıntılı bir durumda buldular. En aşikar örnekler BM müeyyidelerinin ve Irak'ın işgalinin neden olduğu halk sağlığı felaketleridir (5). Bu fiiller sırasıyla savaş suçu ve soykırım olarak vasıflandırılmıştır (6).
"Çatışan bağlılıklar"a daha az şaşırtıcı örnekler manşetlere çıkmayan ancak günlük olarak hatta daha geniş ölçekte, hastalığa hatta ölüme yol açan bazı politikalarla ve stratejilerle ilişkilidir. DSÖ ticaretin adil olmayan kurallarını, tiksindirici borçlanmayı, ekonomilerin merhametsizce "serbestleştirilmesini", kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini ve halkların ulusal kaynaklarının sürekli sömürülmesini dünya insanlarına açıklayamadı. Bu işlemlerin yoksulluk ve eşitsizlik ürettiklerine, halkın yeterli su ve gıda temin etmesini bozduğuna, dünya nüfusunun yarısından fazlasının tarifsiz sefalet içinde yaşamasın yol açtıklarına dair bol miktarda delil olmasına rağmen bunu gerçekleştiremedi.
Her yıl en az 10 milyon çocuk ölmektedir ve bunların büyük çoğunluğu önlenebilir. Hayatı tehdit eden, yapısal şiddet ilkeli, kesin bir karşı koyma gerektirir, ihtiyatlı uyarılar, ürkek kabullenişler bu gerçeği değiştiremez.
8. Tabi ki olağanüstü zamanlarda olağanüstü cevaplar gerekir
"Zengin ülkelerin vatandaşlarının halihazırda yaşamlarını sürdürdükleri tarz, genelde, ahlaki olarak kabul edilebilir"(7). Sosyal adalet ve Herkes için Sağlık mücadelesinin temeli "herkesin gözde önyargısı"nın son derece yanlış olduğunu fark etmektir.
DSÖ -ve diğer BM- çalışanları alternatif bilgi kaynaklarına başvurmadıklarından yanlış bilgilendirilmiş olabilirler. Ancak hiç birimiz bilgiye ulaşımın mümkün olmadığını söyleyemeyiz. Şimdi, BM ve DSÖ çalışanlarının BM Şartı'na ve DSÖ kuruluş tüzüğüne hizmet biçimlerinin ahlaki olarak kabul edilebilir mi olduğuna ya da bu inancın bizim bizim en sevdiğimiz önyargımız mı olduğuna karar verme zamanıdır.
Dr. Chan, dile getirdiğiniz bakış açısı ve yaklaşım örnek gösterilmeye layıktır ve çalışanlar için bir ilham kaynağıdır. Bununla birlikte eğer çalışanlar yaklaşımınızın gerçekleştirilmesine yardım etmelerini istiyorsanız; onların inandıkları şeyler üzerine cesaretlerini toplamalarını, güçlü bir muhalefet karşısında sıkı durmalarını ve DSÖ'nün kuruluş tüzüğüne bağlı kalmalarını da sağlamanız gerekir.
Dipnotlar:
(1). Genel Direktör seçildikten sonra 9 Kasım 2006'da Dünya Sağlık Asamblesi'ne yapılan konuşma, 4 Ocak 2007'de DSÖ çalışanlarına yapılan konuşma.
(2). Bu bölüm Toplumda Bilim Enstitüsü Bilgi Mukavelesi'nden alınmıştır. www.i-sis.org.uk/conventiononknowledge.php
(3). On yedi yıl hizmetten sonra, iş bırakma eyleminden üç hafta sonra ve iki yıllık kontratımın yenilenmesine üç hafta kala işime son verildi. Bu durum İsveç sendikalarınca ve çalışanlar birliği avukatlarınca misilleme (bir insan hakkı ihlali) olarak değerlendirildi.
(4). Yönetim Kurulu Kararı(EB91/1993/REC/1)'na göre
(5). Şubat 2003'ün hemen öncesinde, DSÖ işgal sonrası acil sağlık önlemleri konusunda hazırlığa başladı. Şiddetin önlenmesine değil de bir "temizlik harekatı"na katkıda bulunmak istemeyen çalışanlar yönetime BM Şartı'na uygunluğu sorgulayan bir dilekçe vereceklerini bildirdiler. Onlara eğer böyle bir şey yaparlarsa istifalarının isteneceği söylendi.
(6). Örnek olarak bakınız International War Crimes Tribunal çalışanlarınca İlk Celse için hazırlanan Başlangıç Şikayeti http://deoxy.org/wc/warcrim2.htm BM yaptırımlarının etkileri hakkında rapor http://www.geocities.com/iraqinfo/sanctions/holocaust.html
(7). Thomas W. Pogge, World Poverty and Human Rights, Polity Press 2002
http://www.bianet.org/2007/03/02/92822.htmadresinde yayınlanan bu yazı Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi'nden Dr. Nazmi Zengin tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
Sevgili Dr. Chan, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) Genel Direktörlüğü görevini uluslararası sağlık otoritesinin güç sahibi azınlıklarca artan biçimde baskılandığı, hizmet ettiği insanlardan ayrıldığı ve halk sağlığı misyonundan uzaklaştığı iki cesaret kırıcı on yıldan sonra devraldınız.
Kısaca, halk yararına çalışan çoğu sosyal ve ekonomik kurumlar gibi DSÖ de neoliberal küreselleşmenin kurbanı oldu. Kıdemli ya da daha az kıdemli pozisyonlarda görev yapan bir kısım DSÖ çalışanı bu sürecin kötü sonuçlarıyla mücadele ettiler, ancak yıkım çok büyüktü. Önlenebilir hastalık ve ölümlerin sürüp gitmesi trajedisine ve skandaline ek olarak DSÖ hizmet ettiği insanlar arasındaki dostlarını kaybetti, yeni etki alanları arayışında zengin ve güç sahibi "ortaklar" kazandı.
"Herkes İçin Sağlık", 1945-1975'in yani daha adil, dolayısıyla da daha sağlıklı, bir dünya için otuz yıllık bir samimi ilerlemenin sonunda DSÖ'nün sloganı oldu. Bu, halkların kendi kaderini belirleme ve ulusal kaynakları kontrol etme hakkı da dahil olmak üzere güç ve kaynakların yeniden dağılımı ihtiyacının geniş ölçüde tanındığı ve temel sağlık ihtiyaçlarının karşılanması için evrensel ölçekte kapsamlı halk sağlığı hizmetlerine güçlü bir bağlılığın olduğu, bir "sömürgeleşmeye karşı çıkma" dönemiydi. Bir iyimserlik, ahlaki yaklaşım ve samimi ilerleme devriydi.
İyimserlik tam anlamıyla doğrulandı çünkü dünya barışı, güvenliği ve herkesin iyiliğini sağlamak için bol miktarda kaynağa sahipti; dahası aynı kaynaklara hâlâ da sahip.
"Herkes İçin Sağlık" bir ütopya değil. O var ve ulaşılabilir. G8 tarafından tanımlanan ve sınırlanan "Binyıl Kalkınma Hedefleri"ne göre ulaşılması çok daha mümkün bir hedef.
Otuz yıl ilerleme ve tersine hareket döngülerinin süresi ise eğer, halkın güçlü azınlıkların imtiyazlarını sürdürmelerine inatla karşı çıkacakları yeni bir 30 yıllık ilerleme döngüsüne giriyoruz. Ve sizin DSÖ Genel Direktörü olduğunuz beş yıl bu yeni ilerleme dönemi ile örtüşmektedir.
Sözlerime son vermeden, seçildiğinizden bu yana yaptığınız muhtelif konuşmalarınızda (1) değindiğiniz noktaların bazıları üzerine yorumlarımı aktarmak isterim.... Eminim ki yaklaşımınız -engellenmeden yarısını dahi hayata geçirebilseniz- bu ilerlemeyi güçlendirecek ve hızlandıracaktır.
1. Yoksulluk ve güvensizlikten çok eşitsizlik ana odak olmalıdır.
Yoksulluğu ve güvensizliği çok haklı olarak "DSÖ tüzüğünün kalbinde" diye tanımladığınız ahengin en büyük düşmanları olarak belirttiniz. "Sağlık esas olarak hem gelişmeyle hem de güvenlikle ve dolayısıyla ahenkle ilişkilidir" dediniz.
Sosyal adaletçi bakış açısı daha da ileri giderek barış ve güvenliğin adalet olmadan sağlanamayacağını, sağlığın ise adil ve özgürleştirici gelişme olmadan kazanılamayacağını söylemeyi gerektirir.
Bugün, göreceli olanı mutlak olana tercih etmek için değil; eşitsiz güç ilişkileri bizatihi hem yoksulluğun hem de güvensizliğin kaynağı olduğu için ve eşitsizlik, her türlü maddi zenginlik ya da yoksunluk seviyesinden bağımsız olarak, sağlık için, güvenli ve sağlıklı toplumlar için kötü olduğundan "yoksulluktan ziyade eşitsizliğe" odaklanmalıyız.
2000 yılında erişkinlerin en zenginlerinin yüzde 1'i küresel servetin yüzde 40'ına, yüzde 10'unun yüzde 85'ine sahip olduğu dünyada eşitsizlikler sadece bölücü olmaları bakımından kaba değil aynı zamanda ölümcüldür de.
2. Dikkatleri zenginler üzerinde odaklama, ama yoksullarla buluşma zamanı
Dikkati yoksullar üzerine odaklamak ama onları zenginlerle buluşturarak ortaklıklar kurmaya çalışmak moda oldu. Eşitsizliği temel sorun olarak dile getirmek için bu durumu tersine çevirmek gerekir. Şimdi dikkati zenginler ve güçlüler üzerine odaklama zamanı çünkü onlar eşitsiz güç ilişkileri mekanizmaları üzerine uzmandırlar. Onlar eşitsizlikleri üreten, güçlendiren ve hızlandıran politika ve stratejilerin mimarlarıdır. Bu sistemler iyice incelenmeli ve kamu denetimine ve demokratik kontrole açılmalıdır.
Yoksullar G8 zirvelerine, "küresel fon"un yada "yardımseverlik vakıfları"nın genel kurullarına, hatta çokuluslu şirketlerin yönetim kurulu başkanlarının Dünya Ekonomik Forumu'na katılamazlar.
Ancak yoksullar da toplantılar düzenliyorlar ve Dünya Sosyal Forumu'nda, ulusal ve bölgesel forumlarda, sendikalarda, siyasi hareketlerde ve başka yerlerde -mükemmel olmasa bile- temsil ediliyorlar.
3. Kamu-özel ortaklığı mı, yoksa güvenilir, adaletli vergiye dayalı bir düzen mi?
"Halk sağlığı alanı giderek artan sağlık inisiyatifleriyle birlikte eylem için karmaşık ve kalabalık bir arena haline gelmiştir" dediniz ve bize DSÖ'nün "tüzüğünden gelen zorunlulukla sağlıkta yönlendirici ve koordine edici otorite olarak hareket etmesi" gerektiğini hatırlattınız.
Bildiğiniz gibi, kamu-özel sektör ortaklıkları aşikar çıkar çatışmalarının 30 yıl önce bu gibi düzenlemeleri hukuk dışı kılmasına rağmen küresel sağlık çalışmaları için politik bir paradigma haline geldi. Kamusal sorumlulukları olan kurumlar ve örgütler finansman sağlamanın tek yolu olduğu için özel sektörle ortaklıklar kurmak zorunda kalıyorlar.
Bu durum, neo-liberal ekonomik rejimlerde kamu sektörünün bütçelerinin tırpanlanmasına ve vergi tabanlarının yok edilmesine bağlı olarak ortaya çıkıyor. Bu gelişmeler bizatihi ulusaşırı şirketlerin hükümetlere ve uluslararası finans kurumlarına yönelik dayatmaların bir sonucudur.
Çözüm, tüm kamu hizmetlerine yetecek kadar hem ulusal hem de uluslararası düzeyde yeterli temel vergilerin alınması, düzenli bütçeler ayrılarak DSÖ gibi halk sağlığı örgütlerinin uluslararası sorumluluklarını ticari faaliyetlerin bozmasına meydan bırakmayacak biçimde yapmaları için gerekli finansman da dahil olmak üzere, ekonomik adaletin sağlanmasıdır.
"Vakıfların, fon ajanslarının ve bağışçı hükümetlerin verdiği paranın benzeri görülmemiş miktarda" olduğunu bildirdiniz. Bu fonları, hakkınız ve göreviniz olduğu üzere, vizyonunuzu ve önceliklerinizi gerçekleştirmek için kullanabilirseniz bu tamamen olumlu bir şeydir.
Dediğiniz gibi "Temel Sağlık Hizmeti" sağlık sistemlerine kapasite oluşturmanın temel taşıdır. Aynı zamanda sağlık gelişimi ve toplumsal sağlık güvenliğinin de merkezindedir. TSH, somut, adil vergi temelli ve diğer borç silme ve onarma, uluslararası ticari aktivitelerinin demokratik kontrolü gibi yeniden dağıtıcı adaletle desteklenmezse laftan öteye gidemez.
4. Bilgi kamu yararına olmalıdır, dünya ticari "bilim"i satın alamaz
Teknik otorite olmanın DSÖ'nün dört eşsiz varlığından biri olduğunu belirttiniz ve "rehberliğimizde kesinlikle otoriter olabilmeliyiz" ve "DSÖ araştırma ve geliştirme gündemine müdahale etmelidir" dediniz. DSÖ'nün teknik sağlık otoritesi rolü elbette onun en önemli yanı ve üstünlüğüdür. Her şeyin ötesinde, dile getirilmesi önemli olan konu; mevcut bilimdeki kriz ve bilgi sistemlerinin yeniden kamu yararına geri kazanılmasıdır.
Bilimin ticarileşmesi ve endüstri ile akademik kurumların yakın ilişkisi (2) DSÖ'nün dikkatle izlediği bir konu olmalıdır. Bu bağlamda, toplumun DSÖ'nün Çernobil'in sağlığa etkileri ve genetiği değiştirilmiş gıdaların güvenilirliği hakkındaki son raporlarının tarafsız bilim adamlarının danışmanlığında, başkalarının çıkarlarınca engellenmeden, hazırlandığı konusunda teminat istemekte ısrar etme hakkı vardır.
Bilimin geleneksel ideallerinin yozlaşmasıyla ilgili olarak Lancet dergisindeki bir başyazıda şöyle denilmektedir: "Akademik kurumlar bağımsız akademik statülerini korumak yerine kendileri için keşiflerini pazarlama çareleri arayan işyerleri haline geldiler".
Aynı derecede endişe verici bir başka şey de bilginin daha önce eşine rastlanmayan bir biçimde özeleştirilmesi anlamına gelen yeni, ticarileşmiş entelektüel telif hakları rejimidir. Bilgi kamu mülkiyetinde olmalı, herkes erişebilmelidir. Hepsinden öte doğru ve güvenilir olmalıdır.
Önlenebilir hastalıklar ve ölümler yüksek oranlarda sürüp giderken, yeni enfeksiyon hastalıkları ortaya çıkarken ve eskileri hortlarken, çevresel tahribatın mahvedici etkileri ortaya çıkarken ve halk sağlığı için kaynaklar sürekli kısıtlanırken dünya ticari "bilim"e güç yetiremez. DSÖ, dünyanın sağlık konusundaki teknik otoritesi olarak, bilimsel araştırmanın yapılma ve finanse edilme biçimini, bilginin elde edilme ve uygulanma biçimini dönüştürmede önderlik yapmalıdır.
5. Uluslararası sivil hizmet çalışanlarının etik değerleri ve bağımsızlığı
"Sağlık mesleğinin etik temellerini paylaşıyoruz. Bu meslek insanların acılarını önlemeye ve dindirmeye adanmış bakım, sağaltma ve bilim temelli bir meslektir. Bu bize ahlaki otoritemizi ve en soylu etik değerler sistemini kazandırmaktadır" dediniz.
Neoliberal zamanlarda çalışanların kamu hizmeti görenler ya da arkadaşlar olarak ne DSÖ emirlerine yakın durmaları ne de etik değerlere saygıyı korumaları her zaman kolay olmadı. Baskı çoğu zaman karşı durulamaz boyutlara ulaştığında uluslararası sivil görevlilerin bağımsızlığı önemli oranda zedelendi.
Bildiğiniz gibi, çalışanlarla ilişkiler o kadar kötü bir noktaya geldi ki DSÖ tarihinde ilk kez 2005 Kasım'ında 700 kişinin katıldığı bir iş durdurma eylemi gerçekleşti. Sadece çalışanların derin tatminsizliklerini değil, aynı zamanda bir BM organının uluslararası çalışma standartlarını hiçe saymasını da yansıtan bu olay ciddi disiplin cezası tehditlerine karşın gerçekleşti.
İş durdurma ayıplanacak, üzülecek ya da cezalandırılacak bir olay değil (3), üye ülkelere ve DSÖ'nün seçiciler kitlesine radikal değişikliklerin gerektiğini haber veren gerekli bir sinyaldir.
Geçen yirmi yıl içindeki gidişata karşı çıkan çalışanlar çoğunlukla önlenebilir hastalıkların ve ölümlerin sosyal ve ekonomik köklerini açıkça belirleyen, tartışmayı doğrudan uluslararası güçler arasına yerleştiren ve sağlığın sağlık sektörü dışı belirleyicilerini dikkate alan kapsamlı bir halk sağlığı bakış açısında ısrar eden Alma Ata Deklarasyonu'na bağlılıkları nedeniyle "suçlu"durlar.
Bunlar DSÖ'nün Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu'nun kurulmasında etkili olan, "Herkes İçin Sağlık" ilkelerine ve değerlerine dönülmesini isteyen sivil toplum örgütlerinin başını çektiği geniş bir hareketin parçalarıdır.
Bazıları, Çalışanlar Derneği vasıtasıyla, üye ülkelere, görevleri gereği (4) rüşveti, kayırmacılığı, kuralların ve işlemlerin kötüye kullanımını ve etkisiz iç adalet sistemini gösterdikleri için de suçludurlar.
Bugün çalışanların ilgilerinin ve bakış açılarının ilgi ve saygı ile kabul edilebileceği medeni ve onurlu bir yönetim ilişkisi için bir şans vardır. İlk adım DSÖ'nün sadece "sağlığa hak-temelli bir yaklaşımı" desteklemekle kalmayıp İLO Sözleşmelerine tam olarak uyan "hak temelli" bir kuruluş olduğunu açıklaması olabilir. Çalışanların morali ve motivasyonları liderliğe olan güvenleri arttıkça yükselecektir.
6. "Herkes İçin Sağlık" politikası değer yüklü ve açıkça politiktir
Arkadaşlarımla yukarıdaki konular hakkında tartışırken benim görüşlerim hakkında şunları söylediler: Sen bir STK için çalışmalısın, senin bakış açın politik, DSÖ bir yürütme organı değildir. Bu yorumlardan ilkine cevabım DSÖ çalışanlarının Herkes İçin Sağlık ilkelerine ve değerlerine başka herhangi bir organizasyonun çalışanlarından daha fazla adanmış olmaları, aynı şekilde tüm BM çalışanlarının BM Şartı'nın müdafaa için en ön cephede yer almalarıdır.
İkinci yoruma cevabım sağlığın politik olduğu ve aynen sağlık ve sağlık bakımı hakkındaki neo-liberal proje gibi "Temel Sağlık Hizmetleri" yaklaşımı ve "Herkes İçin Sağlık"ın da tümüyle politik bir yaklaşım olduğudur. Günümüzün uluslararası sağlık yapılanması politik değerleri, niyetleri ve ilgileri inkar etmekte ve kendini tarafsız, nesnel ve bilimsel gerçeklerle donanmış olarak göstermektedir. Ancak bilimsel nesnellik alttaki değerlerin ve ilkelerin bilincinde olmayı ve onaylamayı gerektirir.
DSÖ Tüzüğünün oluşturulmasına katılan devletler, BM Şartı ile birlikte, DSÖ'yü kurarken dokuz etik ilkeyi kabul ettiler. Bu ilkeler bizim "ahlaki otorite"mizin kaynağıdır ve o değer yüklü ve -eğer politika toplumsal yapıların ve işlevlerin, özellikle gücün ve kaynakların üyelerinin yararına olarak dağıtılması ile ilgili olarak düzenlenmesi ise- oldukça politik bir belgedir.
Benim DSÖ'nün yürütme organı olmadığı yolundaki üçüncü yoruma cevabım ise DSÖ yürütme organı olmamakla birlikte sağlık için temel ihtiyaçların karşılanmasını garantilemek için -ciddi bilimsel ve güvenli kanıtlar temelinde- politikaları ve stratejileri belirleme ve geliştirme anlamında açık bir savunucu role sahiptir, şeklinde.
7. Çatışan bağlılıklar
Neo-liberal on yıllarda, DSÖ çalışanları ve diğer uluslararası hizmet görenler, kendilerini bir tarafta DSÖ'nün kurumsal yönetmelikleri ve BM Şartı, diğer tarafta ise -DSÖ hükümetler arası bir kurum olduğu için- üye ülkelere ve halihazırda DSÖ'yü yönetenlere ve onların yönetmelikleri yorumlamalarına karşı olmak üzere çatışan görevlerin yarattığı sıkıntılı bir durumda buldular. En aşikar örnekler BM müeyyidelerinin ve Irak'ın işgalinin neden olduğu halk sağlığı felaketleridir (5). Bu fiiller sırasıyla savaş suçu ve soykırım olarak vasıflandırılmıştır (6).
"Çatışan bağlılıklar"a daha az şaşırtıcı örnekler manşetlere çıkmayan ancak günlük olarak hatta daha geniş ölçekte, hastalığa hatta ölüme yol açan bazı politikalarla ve stratejilerle ilişkilidir. DSÖ ticaretin adil olmayan kurallarını, tiksindirici borçlanmayı, ekonomilerin merhametsizce "serbestleştirilmesini", kamu hizmetlerinin özelleştirilmesini ve halkların ulusal kaynaklarının sürekli sömürülmesini dünya insanlarına açıklayamadı. Bu işlemlerin yoksulluk ve eşitsizlik ürettiklerine, halkın yeterli su ve gıda temin etmesini bozduğuna, dünya nüfusunun yarısından fazlasının tarifsiz sefalet içinde yaşamasın yol açtıklarına dair bol miktarda delil olmasına rağmen bunu gerçekleştiremedi.
Her yıl en az 10 milyon çocuk ölmektedir ve bunların büyük çoğunluğu önlenebilir. Hayatı tehdit eden, yapısal şiddet ilkeli, kesin bir karşı koyma gerektirir, ihtiyatlı uyarılar, ürkek kabullenişler bu gerçeği değiştiremez.
8. Tabi ki olağanüstü zamanlarda olağanüstü cevaplar gerekir
"Zengin ülkelerin vatandaşlarının halihazırda yaşamlarını sürdürdükleri tarz, genelde, ahlaki olarak kabul edilebilir"(7). Sosyal adalet ve Herkes için Sağlık mücadelesinin temeli "herkesin gözde önyargısı"nın son derece yanlış olduğunu fark etmektir.
DSÖ -ve diğer BM- çalışanları alternatif bilgi kaynaklarına başvurmadıklarından yanlış bilgilendirilmiş olabilirler. Ancak hiç birimiz bilgiye ulaşımın mümkün olmadığını söyleyemeyiz. Şimdi, BM ve DSÖ çalışanlarının BM Şartı'na ve DSÖ kuruluş tüzüğüne hizmet biçimlerinin ahlaki olarak kabul edilebilir mi olduğuna ya da bu inancın bizim bizim en sevdiğimiz önyargımız mı olduğuna karar verme zamanıdır.
Dr. Chan, dile getirdiğiniz bakış açısı ve yaklaşım örnek gösterilmeye layıktır ve çalışanlar için bir ilham kaynağıdır. Bununla birlikte eğer çalışanlar yaklaşımınızın gerçekleştirilmesine yardım etmelerini istiyorsanız; onların inandıkları şeyler üzerine cesaretlerini toplamalarını, güçlü bir muhalefet karşısında sıkı durmalarını ve DSÖ'nün kuruluş tüzüğüne bağlı kalmalarını da sağlamanız gerekir.
Dipnotlar:
(1). Genel Direktör seçildikten sonra 9 Kasım 2006'da Dünya Sağlık Asamblesi'ne yapılan konuşma, 4 Ocak 2007'de DSÖ çalışanlarına yapılan konuşma.
(2). Bu bölüm Toplumda Bilim Enstitüsü Bilgi Mukavelesi'nden alınmıştır. www.i-sis.org.uk/conventiononknowledge.php
(3). On yedi yıl hizmetten sonra, iş bırakma eyleminden üç hafta sonra ve iki yıllık kontratımın yenilenmesine üç hafta kala işime son verildi. Bu durum İsveç sendikalarınca ve çalışanlar birliği avukatlarınca misilleme (bir insan hakkı ihlali) olarak değerlendirildi.
(4). Yönetim Kurulu Kararı(EB91/1993/REC/1)'na göre
(5). Şubat 2003'ün hemen öncesinde, DSÖ işgal sonrası acil sağlık önlemleri konusunda hazırlığa başladı. Şiddetin önlenmesine değil de bir "temizlik harekatı"na katkıda bulunmak istemeyen çalışanlar yönetime BM Şartı'na uygunluğu sorgulayan bir dilekçe vereceklerini bildirdiler. Onlara eğer böyle bir şey yaparlarsa istifalarının isteneceği söylendi.
(6). Örnek olarak bakınız International War Crimes Tribunal çalışanlarınca İlk Celse için hazırlanan Başlangıç Şikayeti http://deoxy.org/wc/warcrim2.htm BM yaptırımlarının etkileri hakkında rapor http://www.geocities.com/iraqinfo/sanctions/holocaust.html
(7). Thomas W. Pogge, World Poverty and Human Rights, Polity Press 2002
http://www.bianet.org/2007/03/02/92822.htmadresinde yayınlanan bu yazı Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi'nden Dr. Nazmi Zengin tarafından Türkçeye çevrilmiştir.
Pazar, Nisan 15, 2007
BİR YANDA SAĞLIK YAYINCISI, ÖTE YANDA SİLAH FUARCISI
BİR YANDA SAĞLIK YAYINCISI, ÖTE YANDA SİLAH FUARCISI
Sigara üreten bir şirketin tıp dergileri de yayınladığını düşünebiliyor musunuz? İnsanların sağlığına en büyük zararı veren bir maddenin üretimi ile insanların tam iyilik halinde yaşamasını sağlamaya yönelik yayınlar yapmak arasındaki çelişkiyi düşündüğünüzde "olamaz böyle bir şey" demekten başka bir seçeneğiniz olduğunu sanmıyoruz.
Peki sigara üretimi yerine silah ticaretini koysak durum ne olur? Onu da en az birinci sorumuzda olduğu kadar abes bulursunuz, çünkü bu silahların da en az sigara kadar insanları acıya düçar eden savaşlarda kullanıldıklarını herkes biliyor.
Hem sigara üretip hem de tıp dergileri yayınlayan bir şirket bilmiyoruz ama ne yazık ki bir yandan silah ticareti alanında faaliyet gösterirken bir yandan da sağlık alanında dünyada en ön sıralarda gelen bir yayıncılık kuruluşu olan bir şirket biliyoruz.
Bu yayıncılık kuruluşunun adı Elsevier. Hayır yanlış duymadınız, tıp dünyasında çok saygın bir yeri olan The Lancet'i yayınlayan Elsevier bu...
Elsevier bilim-teknoloji ve sağlık bilimleri alanlarında 7,000 dergi editörü, 70,000 editörler kurulu üyesi, 200,000 danışmanla çalışıyor. Elsevier yayınladığı 2 binden fazla dergi ve 17,000 kitapta 500 bini aşkın bilim adamının katkısı var. Sağlık bilimleri alanındaki yayınları 800 civarında dergi ve binlerce kitap ile 20 milyon sağlık çalışanına hitap ediyor.
Elsevier bir yandan Reed Exhibitions adlı kuruluşu ile ABD,İngiltere, Orta Doğu, Brezilya, Almanya ve Tayvan'da silah fuarları düzenlerken bir yandan da The Lancet'de savaşların insanlık için ne büyük sağlıksızlık kaynağı olduğundan dem vuran yazılar yayınlanıyor. Şirket kendini işi tamamen yasal kurallara uyarak yaptığını ve yaşadığımız tehlikeli dünyada silahların da gerekli olduğunu belirterek savunuyor. Savaşlardan en çok zarar gören toplulukların yoksul ülkelerin kadın ve çocukları olduğu gerçeği gözönüne alındığında Elsevier'in bu açıklamaları hiç de inandırıcı gelmiyor.
Aslında 2005 yılında Elsevier, The Lancet'de derginin Uluslararası Danışma Kurulu tarafından kaleme alınan bir yazı ile silah ticaretiyle ilgili faaliyetine son vermesi konusunda uyarılmıştı. Ama aradan geçen yıllara rağmen hala Elsevier'in bu yönde hiç bir hareketi yok.
British Journal of Medicine'ın eski editörlerinden Richard Smith' göre Elsevier'i içinde bulunduğu yanlıştan döndürmek için editöründen okuruna, araştırmacısından danışmanına Elsevier'in bilim ve sağlık alanındaki yayınlarıyla ilişkili herkesin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Elsevier'in en karlı yatırım alın olan bilim ve sağlık yayıncılığı aslında şirketin en zayıf olduğu alan, çünkü bu alandaki ürün şirketin maaşlı çalışanlarından çok buralara yazı gönderilen araştırıcılar, bu yazıları gözden geçiren danışmalar ve bilimsel yeterlilikleri konusunda karar veren editörlerin çoğunlukla hiçbir karşılık almadan gerçekleştirdikleri emekle oluşuyor. Dolayısıyla silah ticaretine ve savaşa karşı olmak meslek etiklerinin bir parçası olan bu kişilerin emekten gelen güçlerini kullanma konusunda düşünce ve eylem birliğine varmaları Elsevier'i dize getirebilecek tek yol gibi görünüyor.
Bizlerin de Türkiye'de yaşayan hekimler / araştırmacılar / bilim insanları, başta Türk Tabipleri Birliği olmak üzere sağlık çalışanları örgütleri, sağlık sendikaları, sivil toplum kuruluşları olarak Elsevier'e tepkimizi iletmek zorundayız diye düşünüyorum.
Sigara üreten bir şirketin tıp dergileri de yayınladığını düşünebiliyor musunuz? İnsanların sağlığına en büyük zararı veren bir maddenin üretimi ile insanların tam iyilik halinde yaşamasını sağlamaya yönelik yayınlar yapmak arasındaki çelişkiyi düşündüğünüzde "olamaz böyle bir şey" demekten başka bir seçeneğiniz olduğunu sanmıyoruz.
Peki sigara üretimi yerine silah ticaretini koysak durum ne olur? Onu da en az birinci sorumuzda olduğu kadar abes bulursunuz, çünkü bu silahların da en az sigara kadar insanları acıya düçar eden savaşlarda kullanıldıklarını herkes biliyor.
Hem sigara üretip hem de tıp dergileri yayınlayan bir şirket bilmiyoruz ama ne yazık ki bir yandan silah ticareti alanında faaliyet gösterirken bir yandan da sağlık alanında dünyada en ön sıralarda gelen bir yayıncılık kuruluşu olan bir şirket biliyoruz.
Bu yayıncılık kuruluşunun adı Elsevier. Hayır yanlış duymadınız, tıp dünyasında çok saygın bir yeri olan The Lancet'i yayınlayan Elsevier bu...
Elsevier bilim-teknoloji ve sağlık bilimleri alanlarında 7,000 dergi editörü, 70,000 editörler kurulu üyesi, 200,000 danışmanla çalışıyor. Elsevier yayınladığı 2 binden fazla dergi ve 17,000 kitapta 500 bini aşkın bilim adamının katkısı var. Sağlık bilimleri alanındaki yayınları 800 civarında dergi ve binlerce kitap ile 20 milyon sağlık çalışanına hitap ediyor.
Elsevier bir yandan Reed Exhibitions adlı kuruluşu ile ABD,İngiltere, Orta Doğu, Brezilya, Almanya ve Tayvan'da silah fuarları düzenlerken bir yandan da The Lancet'de savaşların insanlık için ne büyük sağlıksızlık kaynağı olduğundan dem vuran yazılar yayınlanıyor. Şirket kendini işi tamamen yasal kurallara uyarak yaptığını ve yaşadığımız tehlikeli dünyada silahların da gerekli olduğunu belirterek savunuyor. Savaşlardan en çok zarar gören toplulukların yoksul ülkelerin kadın ve çocukları olduğu gerçeği gözönüne alındığında Elsevier'in bu açıklamaları hiç de inandırıcı gelmiyor.
Aslında 2005 yılında Elsevier, The Lancet'de derginin Uluslararası Danışma Kurulu tarafından kaleme alınan bir yazı ile silah ticaretiyle ilgili faaliyetine son vermesi konusunda uyarılmıştı. Ama aradan geçen yıllara rağmen hala Elsevier'in bu yönde hiç bir hareketi yok.
British Journal of Medicine'ın eski editörlerinden Richard Smith' göre Elsevier'i içinde bulunduğu yanlıştan döndürmek için editöründen okuruna, araştırmacısından danışmanına Elsevier'in bilim ve sağlık alanındaki yayınlarıyla ilişkili herkesin birlikte hareket etmesi gerekiyor. Elsevier'in en karlı yatırım alın olan bilim ve sağlık yayıncılığı aslında şirketin en zayıf olduğu alan, çünkü bu alandaki ürün şirketin maaşlı çalışanlarından çok buralara yazı gönderilen araştırıcılar, bu yazıları gözden geçiren danışmalar ve bilimsel yeterlilikleri konusunda karar veren editörlerin çoğunlukla hiçbir karşılık almadan gerçekleştirdikleri emekle oluşuyor. Dolayısıyla silah ticaretine ve savaşa karşı olmak meslek etiklerinin bir parçası olan bu kişilerin emekten gelen güçlerini kullanma konusunda düşünce ve eylem birliğine varmaları Elsevier'i dize getirebilecek tek yol gibi görünüyor.
Bizlerin de Türkiye'de yaşayan hekimler / araştırmacılar / bilim insanları, başta Türk Tabipleri Birliği olmak üzere sağlık çalışanları örgütleri, sağlık sendikaları, sivil toplum kuruluşları olarak Elsevier'e tepkimizi iletmek zorundayız diye düşünüyorum.
Cuma, Ekim 20, 2006
Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörlük Seçimi Yaklaşıyor
Dr. Lee Jong-Wook'un Mayıs ayında ölmesiyle boşalan Dünya Sağlık Örgütü Genel Direktörlüğü seçimleri 9 Kasım’da yapılacak. Sağlık alanında dünyanın en etkili örgütünün tepe yöneticiliği için 13 aday var. Bu adaylardan birisi de Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti’nce teklif edilen Prof. Dr. Tomris Türmen.
İşte DSÖ Genel Direktörü adayları ve bazı özellikleri:
· Kazem Behbehani (Kuveyt tarafından önerildi) On beş yıldır DSÖ’de çalışıyor, son görevi dış ilişkilerle ilgili birimin sorumlu yardımcı genel direktörlüğü. İmmünoloji profesörü. Kuveyt’te tıp fakültesi dekanlığı, rektör yardımcılığı yaptı.
· Margaret Chan (Çin tarafından önerildi) Eski Hong Kong Sağlık Bakanı. 2003’ten beri DSÖ’de çalışıyor, son görevi bulaşıcı hastalıklarla ilgili birimin yardımcı genel direktörlüğü.
· Julio Frenk(Meksika tarafından önerildi) Meksika Sağlık Bakanlığı yaptı. Sağlık örgütlenmesi ve sosyoloji alanlarında doktorası var. DSÖ’de son görevi kanıt ve bilişim politikalarıyla ilgili biriminin üst yöneticiliği.
· David Gunnerson (İzlanda tarafından önerildi) İzlanda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Daimi Sekreteri
· Nay Htun (Burma tarafından önerildi) BM destekli Barış Üniversitesinde profesör. UNDP ASG/ Asya- Pasifik Bölgesi direktörlüğü yaptı.
· Karam Karam(Suriye tarafından önerildi) Lübnan Sağlık ve Turizm Bakanı.
· Bernard Kouchner (Fransa tarafından önerildi) Gastroenterolog. Sınır Tanımayan Doktorlar ve Yeryüzü Doktorları örgütlerinin kurucularından. Globus insani yardım örgütü başkanı, BM Kosova Misyonu eski yöneticisi. “inasni müdahele” (humanitarian intervention) kavramını ortaya atan kişi. Fransa Sağlık ve İnsani Yardım Bakanlarından
· Pascoal Mocumbi (Mozambik tarafından önerildi) Jinekolog. Mozambik’te Sağlık Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Başbalanlık görevlerinde bulundu. Halen Avrupa ve Gelişmekte Olan Ülkeler Klinik Denemeler Ortaklığı (EDCPT) Yüksek Temsilcisi
· Shigeru Omi (Japonya tarafından önerildi) DSÖ Batı Pasifik Bölgesel Ofisi Başkanı. SARS’la ilgili çalışmalarıyla tanınıyor.
· Alfredo Palacio Gonzales (Ekvator tarafından önerildi) Ekvator Başbakanı. Kardiyolog. Eski Sağlık Bakanı. 18 Ekim 2006'da adaylıktan çekildiği açıklandı.
· Pekka Puska (Finlandiya tarafından önerildi) Uluslararası Ulusal Halk Sağlığı Enstitüleri Birliği(IANPHI) Başkan Yardımcısı. Finlandiya Ulusal Halk Sağlığı Enstitüsü eski başkanı. DSÖ’de Bulaşıcı Olmayan Hastalıkları Önleme ve Sağlığı Geliştirme Birimi direktörlüğü yaptı.
· Elena Salgado Mendez(İspanya tarafından önerildi) İspanya Sağlık ve Tüketiciler Bakanı
· Tomris Türmen (Türkiye tarafından önerildi) DSÖ’de 14 yıldır çalışıyor, son görevi aile ve halksağlığı ile ilgili birimin üst yöneticiliği. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. ABD ve Kanada'da çocuk sağlığı ve hastalıklarıyla yenidoğan ihtisası yaptı. Sağlık Bakanlığı AÇSAP Genel Müdürlüğü ve Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevlerinde bulundu. DSÖ'de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplum sağlığı alanında çeşitli çalışmalar yürüttü. Dr. Türmen, DSÖ'deki göreviyle, uluslararası kuruluşlarda 'en yüksek seviyedeki Türk memuru' olma sıfatını taşıyor.
DSÖ Yönetim Kurulu adayları nasıl değerlendiriyor?
Öncelikle adaylar işin gerektirdiği temel özelliklere sahip olup olmadıklarına bakılıyor.
Bu özellikler teknik ve idari yeterlilik olmak üzere iki ana başlıkta toplanabilir.
Adayın teknik yeterliliği üç ölçüte göre değerlendirilir:
1- 5-10 yıllık küresel sağlık pratiği ya da araştırma deneyimi var mı?
2- kanıtları politikaya dönüştürme konusunda kanıtlanmış bilimsel kapasitesi ve yeterliliği var mı?
3- düşük ya da orta gelirli bir ülkede sağlık sistemini yönetme konusunda doğrudan deneyim sahibi mi?
Bu ölçütler göz önüne alındığında ilk 5’e giren adaylar: Frenk, Karam, Mocumbi, Omi ve Puska.
İdari beceriler de 3 gruba ayrılabilir:
1- yüksek düzey politik deneyim,
2- karmaşık bir örgütü yönetme ve sonuca gitme konusunda kanıtlanmış yetenek,
3- güçlü iletişim ve savunma becerisi.
Burada da yine 5 aday öne çıkıyor: Chan, Frenk, Gunnarsson, Kouchner ve Palacio. Görüldüğü gibi hem teknik hem de idari beceri kümlerinin kesişim alanında tek bir isim var: Frenk.
Frenk, Mocumbi ve Karam 2. defa aday gösteriliyorlar.
DSÖ Genel Direktörlü Nasıl Seçilir?
Yönetim Kurulu’nun Başkanı, Genel Direktör seçimini yapacağı toplantıdan en az 6 ay önce 192 üye ülkeye aday teklifi yapmaları için bildirimde bulunulur. Toplantıya iki ay kalana kadar aday teklifi yapılabilir.
Aday tekliflerine adayın özgeçmişi ve öncelikler ve straejilerle ilgi vizyonunu içeren en fazla üç sayfalık bir belge eklenir. Bu belgede
· adayın güçlü bir teknik ve halk sağlığı geçmişi olma,
· yoğun bir uluslararası sağlık deneyimi,
· örgütsel yönetim yeterliliği,
· halk sağlığı liderliği yaptığına dair kanıt,
· kültürel sosyal ve politik farklılıklara duyarlılık,
· DSÖ çalşımalarına güçlü bir adanmışlık,
· sağlıklı olma,
· örgütün çalışma dillerinden en az birisini çok iyi bilme
gibi kriterler uyduğu özellikle vurgulanmalıdır.
Yönetim Kurulu Başkanı teklif mektuplarını toplantıdan bir ay önce açarark çalışma dilleri olan Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolcaya çevirilerini yaptırır ve incelelemeleri için 34 kişiden oluşan Yönetim Kurulu üyelerine ulaştırır.
Yönetim Kurulu toplantısında seçim dört aşamada gerçekleşir:
1. YK adayların asgari şartları taşıyıp taşımadığını belirler
2. Bir ya da birkaç tur gizli oylanma ile aday sayısını 5’e indirir
3. Bu beş aday 30 dk. DSÖ’nün gelecekteki öncelikleriyle ilgili vizyonlarını sundukları, 30 dk. da sorlara cevap verdikleri bir mülakattan geçirilirler
4. Genel Direktör seçimi. Seçimde hiçbir aday yeterli oyu sağlayamazsa her defasında en az oy alan aday diskalifiye edilerek bir aday yeterli oyu alana kadar seçim turları sürdürülür. Belirlenen aday 192 üyeli ana karar organının onayına sunulur.
Richard Horton, The Lancet dergisinde yayınlanan değerlendirmesinde adayları küresel sağlık deneyimi, politika oluşturma kanıtları ve ülke sağlık sistemleri yönünden değerlendirdikten sonra Frenk, Kouchner ve Puska’ya en fazla şans tanıyor. Richard Horton’a göre Genel Direktörlük yarışının favorisi Meksikalı Julio Frenk.
Frenk önceki dönemde de aday gösterilmiş, ABD’nin desteklediği bir aday olmasına karşın seçilememişti. Öte yandan daha önceki seçimin favorisi olarak gösterilen Mocumbi’nin seçimi kaybetmesi kimsenin DSÖ Genel Direktörlüğü’nü çantada kekelik görmemesi gerektiğini düşündürüyor.
DSÖ Genel Direktörü seçimine hakların sağlığı perspektifinden bakan Halkın Sağlığı Hareketi (People’s Health Movement, PHM) ise Genel Direktör adaylarına bir mektup yazarak aşağıdaki soruları yöneltti:
1. Önümüzdeki on yılda DSÖ için öncelikleriniz neler olacak?
2. Temel Sağlık Hizmetleri’ni güçlendirmek için küresel bir strateji geliştirilmesi sizin için bir öncelik midir? Öncelikse Toplumsal Temel Sağlık Hizmetleri’ni güçlendirmek için ne öneriyorsunuz?
3. Halk Sağlığı Hizmetleri sistemlerinde özelleştirme sonucu ortaya çıkan etkisizliklerin ve eşitsizliklerin bu sistemlerde oluşturduğu hasarın onarılması ihtiyacı noktasında nerede duruyorsunuz?
4. Küresel Sağlık İnisiyatiflerinin ve hastalığa-özgül inisiyatiflerin sayısında hızlı bir artış var. DSÖ’nün bu durumu denetlemesi için neler yapacaksınız?
5. Zararlı etkileri olan ticaret anlaşmaları(örneğin TRİPS)na karşı halk sağlığının korunmasında DSÖ’nün daha etkili bir rol oynamasını nasıl sağlayacaksınız?
6. Değişik ortaklıklar ve işbirlikçileri DSÖ’ye sağlığı geliştirici etkinlik konusundaki görüşlerini onaylatmak için baskı yapıyorlar. DSÖ bu baskılara nasıl direnecek?
7. Zengin ülke hükümetlerinin, özellikle de ABD’nin DSÖ politikalarının gelişiminde dengesiz bir biçimde etkili olmasını nasıl önleyeceksiniz?
8. DSÖ içinde sivil toplum kuruluşlarının etkisinin arttırılması için ne öneriyorsunuz?
9. DSÖ, doktorların çokluğu, sosyal bilimlerden, hukuk, ekonomi vb. tıp dışı disiplinlerden kişilerin ise yokluğu nedeniyle yıllardır eleştirilir. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir? DSÖ içinde disiplinler ve uzmanlar arasındaki bu dengesizliği gidermek için ne yapacaksınız?
10. Başkanlar göreve başladıklarında genellikle “Çalışanlarımız bizim en önemli kaynağımızdır” derler. DSÖ çalışmalarında bu önemli kaynağın rolünü nasıl arttıracaksınız, yönetimde çalışanların daha çok temsilini nasıl sağlayacaksınız?
11. Birçok kişi DSÖ Afrika Bölgesel Bürosunun kapasitesinin arttırılmasının özellikle gerekli olduğunu ileri sürüyor. Bu görüşlere katılıyorsanız neler yapacaksınız?
12. Mayıs 2008’de raporunu yayınlayana kadar Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu’nun çalışmalarını nasıl destekleyecek ve geliştireceksiniz, önerilerinin gerçekleştirilmesini nasıl sağlayacaksınız?
Adayların bu kritik sorulara verdikleri karşılıklar PHM’nin http://www.phmovement.org/ adresinden ulaşabilen web sitesinde yayınlanıyor.
Derleyen: Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Derneği adına Dr. Nazmi Zengin
İşte DSÖ Genel Direktörü adayları ve bazı özellikleri:
· Kazem Behbehani (Kuveyt tarafından önerildi) On beş yıldır DSÖ’de çalışıyor, son görevi dış ilişkilerle ilgili birimin sorumlu yardımcı genel direktörlüğü. İmmünoloji profesörü. Kuveyt’te tıp fakültesi dekanlığı, rektör yardımcılığı yaptı.
· Margaret Chan (Çin tarafından önerildi) Eski Hong Kong Sağlık Bakanı. 2003’ten beri DSÖ’de çalışıyor, son görevi bulaşıcı hastalıklarla ilgili birimin yardımcı genel direktörlüğü.
· Julio Frenk(Meksika tarafından önerildi) Meksika Sağlık Bakanlığı yaptı. Sağlık örgütlenmesi ve sosyoloji alanlarında doktorası var. DSÖ’de son görevi kanıt ve bilişim politikalarıyla ilgili biriminin üst yöneticiliği.
· David Gunnerson (İzlanda tarafından önerildi) İzlanda Sağlık ve Sosyal Güvenlik Bakanlığı Daimi Sekreteri
· Nay Htun (Burma tarafından önerildi) BM destekli Barış Üniversitesinde profesör. UNDP ASG/ Asya- Pasifik Bölgesi direktörlüğü yaptı.
· Karam Karam(Suriye tarafından önerildi) Lübnan Sağlık ve Turizm Bakanı.
· Bernard Kouchner (Fransa tarafından önerildi) Gastroenterolog. Sınır Tanımayan Doktorlar ve Yeryüzü Doktorları örgütlerinin kurucularından. Globus insani yardım örgütü başkanı, BM Kosova Misyonu eski yöneticisi. “inasni müdahele” (humanitarian intervention) kavramını ortaya atan kişi. Fransa Sağlık ve İnsani Yardım Bakanlarından
· Pascoal Mocumbi (Mozambik tarafından önerildi) Jinekolog. Mozambik’te Sağlık Bakanlığı, Dışişleri Bakanlığı ve Başbalanlık görevlerinde bulundu. Halen Avrupa ve Gelişmekte Olan Ülkeler Klinik Denemeler Ortaklığı (EDCPT) Yüksek Temsilcisi
· Shigeru Omi (Japonya tarafından önerildi) DSÖ Batı Pasifik Bölgesel Ofisi Başkanı. SARS’la ilgili çalışmalarıyla tanınıyor.
· Alfredo Palacio Gonzales (Ekvator tarafından önerildi) Ekvator Başbakanı. Kardiyolog. Eski Sağlık Bakanı. 18 Ekim 2006'da adaylıktan çekildiği açıklandı.
· Pekka Puska (Finlandiya tarafından önerildi) Uluslararası Ulusal Halk Sağlığı Enstitüleri Birliği(IANPHI) Başkan Yardımcısı. Finlandiya Ulusal Halk Sağlığı Enstitüsü eski başkanı. DSÖ’de Bulaşıcı Olmayan Hastalıkları Önleme ve Sağlığı Geliştirme Birimi direktörlüğü yaptı.
· Elena Salgado Mendez(İspanya tarafından önerildi) İspanya Sağlık ve Tüketiciler Bakanı
· Tomris Türmen (Türkiye tarafından önerildi) DSÖ’de 14 yıldır çalışıyor, son görevi aile ve halksağlığı ile ilgili birimin üst yöneticiliği. Ankara Üniversitesi Tıp Fakültesi mezunu. ABD ve Kanada'da çocuk sağlığı ve hastalıklarıyla yenidoğan ihtisası yaptı. Sağlık Bakanlığı AÇSAP Genel Müdürlüğü ve Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcılığı görevlerinde bulundu. DSÖ'de gelişmiş ve gelişmekte olan ülkelerde toplum sağlığı alanında çeşitli çalışmalar yürüttü. Dr. Türmen, DSÖ'deki göreviyle, uluslararası kuruluşlarda 'en yüksek seviyedeki Türk memuru' olma sıfatını taşıyor.
DSÖ Yönetim Kurulu adayları nasıl değerlendiriyor?
Öncelikle adaylar işin gerektirdiği temel özelliklere sahip olup olmadıklarına bakılıyor.
Bu özellikler teknik ve idari yeterlilik olmak üzere iki ana başlıkta toplanabilir.
Adayın teknik yeterliliği üç ölçüte göre değerlendirilir:
1- 5-10 yıllık küresel sağlık pratiği ya da araştırma deneyimi var mı?
2- kanıtları politikaya dönüştürme konusunda kanıtlanmış bilimsel kapasitesi ve yeterliliği var mı?
3- düşük ya da orta gelirli bir ülkede sağlık sistemini yönetme konusunda doğrudan deneyim sahibi mi?
Bu ölçütler göz önüne alındığında ilk 5’e giren adaylar: Frenk, Karam, Mocumbi, Omi ve Puska.
İdari beceriler de 3 gruba ayrılabilir:
1- yüksek düzey politik deneyim,
2- karmaşık bir örgütü yönetme ve sonuca gitme konusunda kanıtlanmış yetenek,
3- güçlü iletişim ve savunma becerisi.
Burada da yine 5 aday öne çıkıyor: Chan, Frenk, Gunnarsson, Kouchner ve Palacio. Görüldüğü gibi hem teknik hem de idari beceri kümlerinin kesişim alanında tek bir isim var: Frenk.
Frenk, Mocumbi ve Karam 2. defa aday gösteriliyorlar.
DSÖ Genel Direktörlü Nasıl Seçilir?
Yönetim Kurulu’nun Başkanı, Genel Direktör seçimini yapacağı toplantıdan en az 6 ay önce 192 üye ülkeye aday teklifi yapmaları için bildirimde bulunulur. Toplantıya iki ay kalana kadar aday teklifi yapılabilir.
Aday tekliflerine adayın özgeçmişi ve öncelikler ve straejilerle ilgi vizyonunu içeren en fazla üç sayfalık bir belge eklenir. Bu belgede
· adayın güçlü bir teknik ve halk sağlığı geçmişi olma,
· yoğun bir uluslararası sağlık deneyimi,
· örgütsel yönetim yeterliliği,
· halk sağlığı liderliği yaptığına dair kanıt,
· kültürel sosyal ve politik farklılıklara duyarlılık,
· DSÖ çalşımalarına güçlü bir adanmışlık,
· sağlıklı olma,
· örgütün çalışma dillerinden en az birisini çok iyi bilme
gibi kriterler uyduğu özellikle vurgulanmalıdır.
Yönetim Kurulu Başkanı teklif mektuplarını toplantıdan bir ay önce açarark çalışma dilleri olan Arapça, Çince, İngilizce, Fransızca, Rusça ve İspanyolcaya çevirilerini yaptırır ve incelelemeleri için 34 kişiden oluşan Yönetim Kurulu üyelerine ulaştırır.
Yönetim Kurulu toplantısında seçim dört aşamada gerçekleşir:
1. YK adayların asgari şartları taşıyıp taşımadığını belirler
2. Bir ya da birkaç tur gizli oylanma ile aday sayısını 5’e indirir
3. Bu beş aday 30 dk. DSÖ’nün gelecekteki öncelikleriyle ilgili vizyonlarını sundukları, 30 dk. da sorlara cevap verdikleri bir mülakattan geçirilirler
4. Genel Direktör seçimi. Seçimde hiçbir aday yeterli oyu sağlayamazsa her defasında en az oy alan aday diskalifiye edilerek bir aday yeterli oyu alana kadar seçim turları sürdürülür. Belirlenen aday 192 üyeli ana karar organının onayına sunulur.
Richard Horton, The Lancet dergisinde yayınlanan değerlendirmesinde adayları küresel sağlık deneyimi, politika oluşturma kanıtları ve ülke sağlık sistemleri yönünden değerlendirdikten sonra Frenk, Kouchner ve Puska’ya en fazla şans tanıyor. Richard Horton’a göre Genel Direktörlük yarışının favorisi Meksikalı Julio Frenk.
Frenk önceki dönemde de aday gösterilmiş, ABD’nin desteklediği bir aday olmasına karşın seçilememişti. Öte yandan daha önceki seçimin favorisi olarak gösterilen Mocumbi’nin seçimi kaybetmesi kimsenin DSÖ Genel Direktörlüğü’nü çantada kekelik görmemesi gerektiğini düşündürüyor.
DSÖ Genel Direktörü seçimine hakların sağlığı perspektifinden bakan Halkın Sağlığı Hareketi (People’s Health Movement, PHM) ise Genel Direktör adaylarına bir mektup yazarak aşağıdaki soruları yöneltti:
1. Önümüzdeki on yılda DSÖ için öncelikleriniz neler olacak?
2. Temel Sağlık Hizmetleri’ni güçlendirmek için küresel bir strateji geliştirilmesi sizin için bir öncelik midir? Öncelikse Toplumsal Temel Sağlık Hizmetleri’ni güçlendirmek için ne öneriyorsunuz?
3. Halk Sağlığı Hizmetleri sistemlerinde özelleştirme sonucu ortaya çıkan etkisizliklerin ve eşitsizliklerin bu sistemlerde oluşturduğu hasarın onarılması ihtiyacı noktasında nerede duruyorsunuz?
4. Küresel Sağlık İnisiyatiflerinin ve hastalığa-özgül inisiyatiflerin sayısında hızlı bir artış var. DSÖ’nün bu durumu denetlemesi için neler yapacaksınız?
5. Zararlı etkileri olan ticaret anlaşmaları(örneğin TRİPS)na karşı halk sağlığının korunmasında DSÖ’nün daha etkili bir rol oynamasını nasıl sağlayacaksınız?
6. Değişik ortaklıklar ve işbirlikçileri DSÖ’ye sağlığı geliştirici etkinlik konusundaki görüşlerini onaylatmak için baskı yapıyorlar. DSÖ bu baskılara nasıl direnecek?
7. Zengin ülke hükümetlerinin, özellikle de ABD’nin DSÖ politikalarının gelişiminde dengesiz bir biçimde etkili olmasını nasıl önleyeceksiniz?
8. DSÖ içinde sivil toplum kuruluşlarının etkisinin arttırılması için ne öneriyorsunuz?
9. DSÖ, doktorların çokluğu, sosyal bilimlerden, hukuk, ekonomi vb. tıp dışı disiplinlerden kişilerin ise yokluğu nedeniyle yıllardır eleştirilir. Sizin bu konudaki görüşünüz nedir? DSÖ içinde disiplinler ve uzmanlar arasındaki bu dengesizliği gidermek için ne yapacaksınız?
10. Başkanlar göreve başladıklarında genellikle “Çalışanlarımız bizim en önemli kaynağımızdır” derler. DSÖ çalışmalarında bu önemli kaynağın rolünü nasıl arttıracaksınız, yönetimde çalışanların daha çok temsilini nasıl sağlayacaksınız?
11. Birçok kişi DSÖ Afrika Bölgesel Bürosunun kapasitesinin arttırılmasının özellikle gerekli olduğunu ileri sürüyor. Bu görüşlere katılıyorsanız neler yapacaksınız?
12. Mayıs 2008’de raporunu yayınlayana kadar Sağlığın Sosyal Belirleyicileri Komisyonu’nun çalışmalarını nasıl destekleyecek ve geliştireceksiniz, önerilerinin gerçekleştirilmesini nasıl sağlayacaksınız?
Adayların bu kritik sorulara verdikleri karşılıklar PHM’nin http://www.phmovement.org/ adresinden ulaşabilen web sitesinde yayınlanıyor.
Derleyen: Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Derneği adına Dr. Nazmi Zengin
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)