Pazar, Mart 05, 2006
HASTANIN HAKLARININ TEMEL GÜVENCESİ: İYİ BİR TIP EĞİTİMİ
Anlattıklarımızı hasta hakları ile ilintilendirirsek halihazırda iyi doktorun ya da kötü doktorun özelliklerinin ne olduğunun tartışmasına ve bunların nasıl ödüllendirilip cezalandırılacağından önce iyi bir tıp eğitimi ve sağlık hizmeti sunum sistemini nasıl kuracağımızı tartışmalıyız. Bunu yapmazsak bataklığı kurutmak yerine elinde bir kutu sinek ilacı ile sivrisinek öldürmeye çalışanlardan farkımız kalmaz.
İyi bir tıp eğitimi dedik. Nasıl bir tıp eğitimi iyidir? Kuşkusuz bilimsel ve teknik açıdan çağdaş seviyeyi yakalamış bir eğitim. Ama bu yetmez. Yarının hekimlerinin kendilerini insan sağlığına ve hastalarının şifa bulmalarına kendilerini tam anlamıyla adayabilmeleri için hocalarının örnek “davranış”larını bizzat gözlemlemeleri ve daha tıp fakültesinden mezun olmadan “tutum” haline getirebilmeleri gerekir.
Bilimsel ve teknik anlamda ne kadar başarılı bir hekim olursa olsun öğrencilerine, asistanlarına etik davranışlarıyla örnek olmayan bir kişi tıp fakültesinde ya da eğitim hastanesinde hoca olmamalıdır. Ne yazık ki acı çekenlerin acılarını dindirmek, bulaşıcı hastalıklara kurban verdiğimiz çocuklarımızı, doğum kanamalarında ölen annelerimizi sağaltmak gibi büyük ideallerle tıp fakültelerine başlayan öğrencilerimiz uzun ve ağır bir eğitim süreci sonunda karşılaştığı kötü örnekler nedeniyle hastasını müşteri gibi gören, hasta bakımını angarya gibi algılayan bir çeşit Dr. Frankeştayn olarak sisteme dahil olabilmektedir. İdeallerini tıp fakültesi yıllarında kaybetmeyen bir çok gencimizi ise asistanlık yıllarında ve izleyen piyasa döneminde kaybetmekteyiz. Sözlerime belki bazı hocalarım kızacaklardır. Lütfen kimse kızmasın, birilerinin kral çıplak demesi için daha ne kadar beklemek gerekecek.
Öte yandan hiçbir tıp öğrencisi ya da asistan hocalarında gözlemlediği ideal hekimlik davranışlarını tutum haline getirmeden mezun edilmemelidir. Oysa mevcut tıp eğitimi sistemi içinde öğrenci ağırlıklı olarak teorik bilgilerden, çok az da pratik bilgilerden sınanarak başarılı ya da başarısız bulunmaktadır. Etik değerlerin neredeyse esamisi bile okunmamaktadır. Tıp fakültelerimizin aşağı yukarı yarısında tıbbi etik anabilim dallarının bulunmayışı, Sağlık Bakanlığı’nca hazırlanan tıpta uzmanlık yönetmeliği taslaklarında tıbbi etik uzmanlığına yer verilmemesi durumun vehametini ortaya koymak için yeter de artar bile.
KONYA DEVLET TİYATROSU’NDAN İYİ HABERLER
Geçen yazımızda KDT’nda yaşadığımız küçük bir olumsuzluğu sizlerle paylaşmıştık. Tiyatro yöneticileri konuya sanat adamlarına ve kurumlarına yakışan duyarlılık gösterdiler. KDT müdürü Yıldırım Gücük ve arkadaşları buluşmamızda sıkıntılarını aktardılar ve 2006 yılı içinde KDT’nda kapsamlı bir tadilat için ödenek ayrıldığını müjdelediler.
OKUDUKÇA
Ben ne zaman bir gül koklasam
Elindeki gül daha çok gül olur
Dolarsın gözlerime
Toz pembe bir düş gibi
Sedat UMRAN
KİTAPLAR ARASINDA
GÖRME BİÇİMLERİ
John Berger
Metis Yy, 10. baskı, İstanbul 2004.
Görme Biçimleri her yönüyle farklı bir kitap. Kapağına baktığınızda bile anlayabiliyorsunuz bunu. Her ne kadar yayınevi Berger’i tek yazarmış gibi sunsa da içerikten kitabın dört kişinin daha katkısıyla oluşturulduğu anlaşılıyor. Vaktiyle BBC televizyonu için yapılan bir dizinin daha sonra katkılarla kitaplaştırılmasıyla ortaya çıkan bu eser içeriğiyle de, yazarların çoğu kimseye aykırı gelebilecek görüşleriyle de farklı. Yazarların deyimiyle “yedi denemeden oluşan” kitabın dört bölümü yazı+resimlerden, üç bölümü ise sadece resimlerden, hem de hakkında hiçbir açıklama bulunmayan resimlerden oluşuyor. Ve kitabın arka kapak içine bakan son sayfasında şu cümleyle karşılaşıyorsunuz: “Bu kitabı tamamlamayı okurun kendisine bırakıyoruz.”
Özetle, başlıca amacı “bir sorular süreci başlatmak” olan kitap resim, fotoğraf ve reklam, kısaca görsellik üzerine Benjaminyen bir yaklaşım sunuyor bizlere.
İyi okumalar!
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
KONYA DEVLET TİYATROSUNUN EN ARKA SIRASI
Geçen Cuma akşamı eşim sinemaya gitme önerisinde bulununca aklıma hemen Konya-Karaman Tabip Odası’ndan edindiğim aylık oyun programı geldi ve “tiyatro olmaz mı?” diye karşılık verdim. “Hangi oyun var?” sorusuyla karşılaşacağımı bildiğim için çantamdan programı çıkardım, o akşam Konya Devlet Tiyatro’sunda “Definename” adlı oyun sahneye konuluyordu. “Haydi” dedik ve iki çocuğumuzla birlikte oyunun başlamasından yarım saat önce Konya Devlet Tiyatrosu gişesinin önündeki kuyrukta yerimizi aldık.
Etraf olağan üstü kalabalıktı. “Definename” popüler bir yazarın popüler bir eseri olmamasına karşın bu kadar büyük ilgi doğrusu beni keyiflendirdi. Geçmiş yıllarda yerel basının adeta ezberlediğimiz bir başlığı olan “Konya’da tiyatroya ilgi az” demek ki artık değişmişti. Demek ki geçen yıl tiyatroyu sevdirmek, ilgiyi arttırmak için Tıp Fakültesi’ne bile gelip öğrencilere konferans veren zamanın Konya Devlet Tiyatrosu müdiresi Tomris Çetinel Hanım’ın emekleri boşa gitmemişti.
Gişe görevlisi “Beyefendi sadece balkondaki en arka sıramızda yer var, almak isterseniz vereyim” dedi. Nasıl istemezdik, çoluk çocuk aklımıza tiyatro düşmüş ve gelmiştik.
Balkona çıkıp en arka sırayı gördüğümüzde dehşete düştük. Tahrip olmuş koltuklar, koltukların yerini almak üzere konulmuş arkalığı kırık sandalyeler… Acaba bir yanlışlık mı var diye biletlerimize baktık. “Sıra: Z” yazıyordu. Z sırası en arkanın bir önü idi. “Demek ki yerimiz bir öndeymiş” derken biletinde aynen bizim gibi sıra Z ve bizimle aynı numaralar yazan başkaları da gelmez mi?
Gidip yetkililerle görüşebilirdim ama oyun başlamak üzereydi. Hem “en arka sıra”yı kabul etmiştim. Biletinde benimle aynı sıra ve numara yazan kişi büyük olasılıkla benden önce bilet almıştı ve ben bir başkasını kaldırıp daha iyi bir yere oturmayı isteyebilecek tıynette bir insan değildim.
Koltuğum rahatsız olsa da oturdum, bir güzel izledim “Definename”yi. Oyun beni derin düşüncelere sürüklemedi, aldığım estetik haz ruhumu yüceltmedi. Ama hoşça vakit geçirdik ailecek. Belki oyunun kendisi değil, ama sanatçıların performansı salondan yükselen alkışları, hatta daha fazlasını hak ediyordu.
Tiyatro’dan ayrılırken eşim “yetkililere bildirsek durumu” dedi. Düşündüm ki, evet bir “ayıplı hizmet” sunulmuştu bize, durumu bildirdiğimizde mutlaka çok kibar olan yetkili bizi dinleyecek, “kusura bakmayın yanlışlık olmuş” diyecek, ya da “ne yapalım bize verilen imkan bu” diye haklı olarak yakınacak ve oradan ayrılacağız. Oysa durum kamuya mal edilmeli ki sadece Tiyatro’da değil benzeri diğer yerlerde de bu tür durumlar bir daha yaşanmasın, devlet kuruluşlarında “ayıplı hizmet” sunulmasın.
Evet, Konya Devlet Tiyatrosu’nun en arka sırasında durum bu… Sadece en arka sıra değil, Tiyatro’nun tamamı eski, bakımsız ve ilgiye muhtaç. İlgililere arz olunur.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
ÇÖPE ATILAN MİLLİ SERVET: İLAÇ İSRAFI
Kuşkusuz SSK’nın uyguladığı ilaç rejiminin eleştirilecek yanları vardı, ancak bunların çözümü ülkenin sırtına nerden baksanız üç milyar dolarlık bir ek yük yüklemek değildi. Pahalı ilaç yazma özgürlüğüne kavuşan hekimler, karlarının az-ödemelerinin geç olsa da iş kapasitelerini arttıran eczacılar, hastane eczanesindeki uzun kuyruklarda beklemekten kurtulan SSKlılar ve bir önceki yıla göre hem kutu hem de dolar bazında satışlarını neredeyse % 40lara kadar arttıran ilaç sektörü. Herkes memnun görünüyor. Kaybeden kim o halde? Geçen yıl ilaç sektöründe satış artışının dünya ortalamasının %6 dolayında olduğu göz önüne alınırsa kaybedenin “millet” olduğu kolayca anlaşılacaktır.
Tabii ki bu yazdıklarım işin önemli, kökten ve düzeltilmesi biraz zor bir boyutudur. Ancak işin bir de ilaç israfı boyutu var ki gerçekten de milli servetin çöpe atılması anlamına geliyor. Geçen haftalarda bu konu ile ilgili çok önemli bir haber çeşitli basın organlarında yer aldı. Cep telefonlarının kaçak olup olmadığı, alt kimlik-üst kimlik, içki yasağı, Rektör Aşkın olayı gibi ateşli konular arsında biraz silik kaldığı için gözden kaçtığını sandığım bu haberi aşağıya alıntılıyorum:
Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Dr. Orhan Gümrükçüoğlu:
"Yıllık ilaç israfımız 500 milyon dolar!"
Sağlık Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı Dr. Orhan Gümrükçüoğlu, "Akılcı İlaç Kullanımı"nın, bir hastalığın önlenmesi, kontrol altına alınması veya tedavi edilmesi için, doğru ilaçların, uygun nedenlerle, gerektiği zamanlarda, uygun hastalara, gerektiği miktarda ve uygun fiyatla ulaştırılması olduğunu bildirdi.
Akılcı ilaç kullanımı konusunda, hekimler, sağlık çalışanları ve eczacıların, mutlaka endikasyonu ve tetkikleri ile birlikte yeteri kadar ve dozda ilaç ile tedaviye yönelmeleri gerektiğini anımsatan Gümrükçüoğlu, ilgililerin zaten bu bilinçte oldukları inancını taşıdığını belirtti.
Vatandaşlara da, "kesinlikle" doktor önerisi ve reçetesi olmadan, ilaç kullanmamalarını tavsiye eden Gümrükçüoğlu, "İlaç birtakım yan etkileri olabilen bir üründür. İlaçların doktor tavsiyesi olmadan dozu, kullanım şekli ve hangi hastalığı iyi edeceği kararlaştırılmadan, kendi kendine kullanılması halinde, bu yan tesirlerin ölüme kadar götürebilecek etkileri olduğunu önemle hatırlatıyoruz" dedi.
Bir çok vatandaşın evlerindeki ecza dolaplarında, düşme ve kanamalar için gerekli olanlar dışında, çok sayıda ilaç bulundurulduğunu belirten Gümrükçüoğlu, "Vatandaşlarımızın evleri adeta küçük birer eczane birimi gibi. Evlerde 500-1000 YTL arasında ilaç bulunduruluyor. Bu son derece yersiz" dedi.
Türkiye'de yıllık ilaç israfının tutarıyla ilgili soru üzerine, Gümrükçüoğlu, "Abartılı olmayan bir rakamla, bizde 500 milyon dolardan aşağı olmadığı kanaati var." karşılığını verdi.
Gümrükçüoğlu, Türkiye'de en fazla ağrı kesiciler, antiromatizmal ilaçlar ve antibiyotiklerin tüketildiğini kaydederek, toplumun akılcı ilaç kullanımı konusunda belli bir kültüre ulaşmasının amaçlandığını bildirdi.
Herhangi bir soğuk algınlığı veya enfeksiyonda, antibiyotiklere yüklenilmemesini isteyen Gümrükçüoğlu, bu ilacın insan hayatı açısından önemli olan diğer rahatsızlıklarda kullanılmasının yararlı olacağını söyledi.
Öte yandan, SB İlaç ve Ecz G Md.lüğü verilerine göre, Türkiye'de 2004-2005 Kasım ayları arasında 200 milyon kutu antibiyotik tüketildi.
Aynı dönem içinde 150 milyon kutu solunum sistemi ilacı, 110 milyon kutu ağrı kesici, 98 milyon kutu kalp ve tansiyon, 45 milyon kutu mide, 33 milyon kutu da sinir sistemi ilacı alındı.
OKUDUKÇA
Sözün özü gülüm
insan diye doğmuş da insan olmuşsan
adam diye anılıyorsan ucundan kıyısından
yaşamak zor bu rezil dünyada
hele Türkiye’de yaşamak
hele yirmibirinci asırda
çok zor şey be gülüm
hergün olmak gibi zor
Dr. Hüsnü Bozkurt
KİTAPLAR ARASINDA
HASTALAR İNSANDIR
Dr. M. Oğuz Yenidünya
"Hastalar İnsandır" plastik ve rekonstrüktif cerrahi doçenti Dr. M. Oğuz Yenidünya'nın denemelerinden oluşuyor.
Hekimlerin, hastaların, sağlık ve eğitim sistemimizin sıcak ama bazen de yakıcı bir dille sorgulandığı bir kitap. Yayıncının da belirttiği gibi "Dr. M. Oğuz Yenidünya, insanımızı içtenlik ve merhamet dünyasına çağırıyor. Neşterini çağın kavurduğu çirkin yüzümüze vuruyor"
İşte kitaptan bazı başlıklar:
Nöbet doktoru/ Tanımlanmamış yeni sendromlar/Doktorlar birgün hastalanır mı ? / Evet biz para kazanalım ama hastalarda sağlıklarım kazanmasınlar mı ? / İnternin adı: Reha / Yoğun bakım -Girilmez / Hastaneye düşmek / Biliyorum. Sizin doktorunuz böyle konuşmuyor / Hastenenin galoşları / Üzülme iyileşeceksin / Sizin hastanız yeşil kartlı mı yoksa sıradan bir yeşil böcek mi ? / Tıbbi flaster ne işe yarar ?/Üçgenin üç köşesi: Hasta- Doktor - Allah... Sadece bu başlıklar bile size çok şey hatırlatmıyor / düşündür müyor mu ?
Ve kitaptan bir pasaj:
"Mustafa Arsan abinin kızına "baban ne iş yapar ? diye sormuşlar. "Nöbet doktoru" demiş. Çocukcağız ne zaman babasını arasa, sorsa aldığı cevap, "kızım, baban nöbette, yarın gelecek" olmuş çünkü. Yarın! Hangi yarın ?
Nöbet doktoruna " nöbet parası" ödeyelim mi ? diye tartışmalar yapılıyor, bazı kurullarda. Niçin ödesinler ki, nöbet doktoru zaten ! Nöbet tutmak vazifesi onun. Ama maliyede memur olup saat 17.00'den 19.00'a kadar mesaiye kalan mesai parası almalıdır. Çünkü o mesai memuru değildir.
Bir vakitler, daha dördüncü sınıfta iken, kalabalık amfilerde, pek gururlu bir genel cerrahi hocamız akut batını anlatırken "çocuklar hastanede mesai yoktur" diyordu. Artık bende biliyor ve söylüyorum:
"Burada mesai yok..."
"Hastalar insandır" adı doğrusu bana ilk etapta "Hekimler de insandır" diye karşıt değil ama tamamlayıcı bir kitabın yazılması gereğini düşündürdüyse de yukarıda alıntıladığımız bölümden de anlaşıldığı üzere "kitap"ta hekimlerin hakkı da fazlasıyla teslim edilmiş.
Dr. Yenidünya'nın kitabını bulmakta biraz güçlük çekseniz de “hemen okuyun diyorum”, zahmetime değdi diyeceksiniz.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
SAĞLIK TARAMALARI
Kuşkusuz sağlık hizmetini vatandaşın ayağına götürmek, hele de söz konusu olan yerleşim yerinde temel sağlık hizmetlerinin dahi verildiği bir birim yoksa çok güzel bir şey. Hayatında ilk kez doktoru böyle taramalarda gören kişiler olduğunu biliyorum. Ayrıca bu taramalar sırasında teşhis konarak hayati önemde hastalığını tedavi ettirmek için yollara düşenleri de.
Bu hizmetlerin bazı kurallara uyulduğunda çok daha yararlı olabileceğini düşünüyor ve görüşlerimi kamuoyu ile paylaşmak istiyorum.
1-Sağlık Bakanlığı’nın sağlık taramaları ile ilgili bir yönetmelik hazırlayarak “sağlık taraması”nın tanımını yapması, bu işin evsafını, bu işi kimlerin, nasıl yapacağını, belirlemesi gerekiyor. Bu yapılmazsa bugünkü kaos devam eder. Nasıl bir kaos mu? Hiçbir hekimin görev almadığı, sadece sağlık memuru ve hemşire ile de yapılan işe sağlık taraması denilebiliyor. Bu gerçekten sağlık taraması mıdır? Sadece bir organın muayene edildiği ya da bir hastalığın arandığı taramalar mıdır sağlık taraması, yoksa tüm vücudu tarayanlar mı? Elinde bir stetoskopla dil basacağı olan bir hekimle sağlık taraması olur mu? Sadece kan alıp laboratuarda inceleyerek sağlık taraması yapılabilir mi? Aklına esen dernek ya da vakıf sağlık taraması yaptırabilir mi? Siyasi partiler için ne dersiniz? Peki ya da özel sağlık kuruluşları neden yaparlar bu taramaları?
2-Sağlık taramaları için mutlaka il sağlık müdürlüklerinden izin alınmalıdır. Ayrıca il sağlık müdürlükleri taramalardan daha çok verim alınması için koordinatörlük yapmalıdır. İlde yapılan tüm sağlık işlemlerinde sağlık müdürlüklerinin denetleyici olmalarının gereği açıktır.
3-Sağlık taramalarında hastaların tespiti önemli bir durum olmakla birlikte ileri tetkik ve tedavi için bir plan yapılmamışsa bu taramadan elde edilen amaca ulaşılamamaktadır. Hastanın ameliyat gerektiren bir hastalığı varsa bu ameliyatı olabilmesine zemin hazırlayacak sosyal hizmet ve danışmanlık hizmetleri de mutlaka verilmelidir. Bu da taramanın buna uygun planlanmasına, ekibin önceden hazırlıklı olmasına bağlıdır. Kısacası bir dernek başkanının aklına tarama yaptırmak esip birkaç sağlık personeli ile anlaşması amacına ulaşacak bir sağlık taraması için asla yeterli değildir.
4- Mevcut anlamda gerçekleştirilen sağlık taramaları esas olarak bozuk bir sağlık sisteminin göstergesidir. Yani, gününü birinde köye üç beş sağlık personeli gelecek ve insanları sıraya dizip üstünkörü bir muayeneden geçirecekler ve böylece sağlık taraması yapılmış olacak. Bu belki Afrika’nın çölleri için gereklidir ama bizim ülkemizin gelişmişlik seviyesine uygun değildir. Bizim taramalarımız artık belli bir hastalığa yönelik olmalıdır. Talessemi aranmalıdır, şaşılık aranmalıdır ya da bir kanser türü. Böyle olduğu zaman sağlık taramaları anlamlı olur ve ülkemize yakışır hale gelir.
KİTAPLAR ARASINDA
İATOKRASİ, TIP, KÜLTÜR
Dr. Tolga Ersoy, Sorun Yy., İstanbul, 1998
Dr. Tolga Ersoy "nev-i şahsına münhasır" tabirine tam da uyan hekimlerden biri. Niçin mi böyle diyoruz? Dil-Tarih,Coğrafya Fakültesi'nde antropoloji doktorası yapan bir başka hekim duyulmuş görülmüş bir şey değil de ondan.
İkisi öykü dalında olmak üzere toplam yedi kitabın yazarı Dr. Ersoy. Tıbbın sosyal, felsefi ve siyasi yönlerini irdeleyen ve araştırmalarını kitap halinde topluma sunan bir meslektaşımızın olması bizler için sevindirici bir durum, ama...
"Ama"sı şu: Dr. Ersoy her şeye belli bir ideolojinin gözlüğünden bakıyor. Esas itibariyle bu normaldir de. Hepimiz dünyaya ve olaylara belli bir açıdan bakmak durumundayız. Ancak Dr. Ersoy baktığında gördüğü şeyleri anlatış tarzı en azından bir kısmımıza rahatsız edici, hatta rencide edici gelebilir. Kanımızca bunun en büyük zararı, bu üslupla söylenenlere insanların reseptörlerini kapatmaları, dolayısıyla da dile getirilen "doğru"ların heba olup gitmesidir.
Üç bölümden oluşan "İatokrasi, Tıp ve Kültür"ün ilk bölümü "İatokrasiye Giriş (Tıp-Kültür-Antropoloji) başlığını taşıyor. Yoğun İllich etkisi hissedilen bu bölümün sonunda "İngiltere'de Emekçi Sınıfın Durumu", "Aşılar, Tekeller, Darbeler" ve "Sağlık Adacıkları" başlıklarını taşıyan üç adet ek var. Birinci ekin bu kitaba ne amaçla konulduğunu anlamakta bir hayli zorlandık doğrusu...
İkinci bölüm "Verem ve Ezilenler Üzerine Notlar", "Kannibalizm Üzerine Notlar" ve "Epilepsi ve Dostoyevski" başlıklı üç yazıdan oluşuyor. Ilk yazı Susan Sontag'dan mülhem olduğu için çok şey söylemeye gerek yok. Kannibalizm üzerine bir şeyler okumak isteyenlere ise, ne yalan söyleyelim, Hilmi Yavuz'un "Modernleşme, Oryantalizm ve İslam" kitabındaki yazısını öneririz. Bu bölümün son yazısı olan "Epilepsi ve Dostoyevski" ne yazık ki yanlı bir yaklaşımı barındırıyor: Hz. İsa ve Hz. Muhammed'e sara hastalığını yakıştırmak hiç bir bilimsel temele dayanmamaktadır. Birer insan olan peygamberlerin hasta olmayacaklarını kimse iddia edemez. Ancak, ne İncil'de, ne Kur'an'da, ne de Hadis'te ya da Siyer'de anılan peygamberlerde sara olabileceğini akla getirecek herhangi bir bilgi yokken sara tanısı koymanın "diagnostik mantık"la bağdaşmamaktadır.
Üçüncü bölüm "Kontrasepsiyon ve Kültür" ve "Tıp Dilinin Metaforu İçin Deneme" başlığını taşıyan yazılardan oluşuyor. Birinci yazıda Kuran'da Fatır Suresi'nin 11. ayetine dayanılarak İslam'da doğum kontrolünün kısıtlanmış ve yasaklanmış olduğu iddia edilmekte. İslam Dünyası'nda yaşamış binlerce alim yüzyıllardır bu yasağı keşfedememişken Dr. Ersoy'un bir mealden alıntıladığı bir "ayet"le işi bitirivermesi aşırı bir kolaya kaçış olmuş doğrusu... "Tıp Dilinin Metaforu Için Deneme" Sontag'ı okumamışlar ya da ağır geldiği için okuyamayanlar için bir başlangıç olabilir.
Değerlendirmemizi yazarın "önsöz"ünden aldığımız ve içtenlikle katıldığımız bir cümlesiyle noktalayalım: "Tıbbın yeniden insana döneceği gelecek güzel günlerin ümidiyle..."
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
SAĞLIK ALANINDA SİVİL TOPLUM KURUŞULARI
Sivil toplum kuruluşları her geçen gün sayısı artan ve her geçen gün adından daha çok söz ettiren kuruluşlar. Özellikle Avrupa Birliği fonlarından yaralanmak için yürütülen faaliyetlerin bir ortağının da sivil toplum kuruluşu olmasının istenmesinden beri sivil toplum kuruluşlarına ilgi daha da arttı. Birkaç ay önce bu köşeden okuduğunuz bir yazımda sivil toplum kuruluşlarından bahsetmiş ve adeta neye sivil toplum kuruluş diyeceğimize şaşırıp kaldığımızdan dem vurmuştum. Avrupa Birliği kaynaklarından edindiğimiz bilgiye göre sivil toplum kuruluşları bireylerin ve grupların devletten kaynaklanmayan ve devletçe yönetilmeyen her türlü toplumsal faaliyeti gerçekleştiren kuruluşlar. Bu tanımlama İngilizcedeki “non-governmetal organization” yani kısaca NGO’ya tam tamına uyarken Türkçemize yerleştirilen “sivil toplum kuruluşu” ya da kısaca STK’yı karşılamıyor. Neden karşılamıyor? “Sivil” kısmına diyeceğimiz olamaz ama “toplum” kelimesi sözlükteki anlamı “herhangi bir topluluk” olsa bile yan anlam olarak “halk”ı çağrıştırıyor ve sivil toplum kuruluşlarının geniş halk kitlelerinin katılımıyla kurulan ve onları temsil eden, onların sözcüsü olan kuruluşlar olduğu intibaını veriyor. Oysa gerçekte bu çok az sayıda sivil toplum kuruluşu için doğru. Sivil toplum kuruluşlarının büyük çoğunluğu, hele hele de her gün gazetelerde, her akşam televizyonlarda adını duymaktan artık gına geldiklerimiz 10-15 kişinin oluşturdukları, son derece teknik konularda çalışan, halktan çok Avrupa ya da Amerika’daki benzer amaçlı kuruluşların yetkilileri ile temasta olan oluşumlardır. Kuşkusuz amacımız bu tür kuruluşları yok edilmesi gereken, kökü dışarıda, işbirlikçi, halk düşmanı ilan etmek, karalamak değildir. Bu kuruluşlar da ülkemize, halkımıza çok değerli katkılarda bulunabilmektedir. Biz sadece isimlendirme ile yapılanma arasındaki çelişkiye değinip isimlendirmelerin yanıltıcılığına değinmek istedik.
Bugünkü yazımızın asıl konusu yukarıda anlattığım bir eli yağda bir eli balda türünden Avrupa Birliği destekli vs. sivil toplum kuruluşları değil. Bunlar burada, Konya’da faaliyet gösteren, her gün tabelasını gördüğümüz, kapısını çalsak tanıdık gelen simaların bizi içeri buyur edebilecekleri mütevazı kuruluşlar. Bu kuruluşların da bir çoğu hakikatten Konya’ya çok değerli hizmetleri olan kuruluşlar, ancak isimlendirme ile yapılanma arasındaki çelişki bunlar için de söz konusu. Kuşkusuz "İsimlendirme ile yapılanma arasında çelişki olursa ne olacak? Sen isimlere değil yapılan işlere bak!" diyebilirsiniz. İlk bakışta haklı bile görünseniz tahlil edildiğinde görülecektir ki bu dernek, vakıf , oda, birlik vb. kuruluşların bir tüzüğü ya da senedi vardır. Bunlar çeşitli kamu kurumları tarafından denetlenmektedir. En azından bu denetlemeler sırasında bir denetçinin çıkıp da “sizin isminiz ile yaptıklarınız arasında tutarsızlık var, faaliyetlerinizi mercek altına alacağız” demesi bile kuruluşun çalışmalarını duraksatabilir. Ayrıca halk arasında da “yahu bunların isimleri şöyle ama durmadan böyle işlerle uğraşıyorlar” gibi sadece söz konusu kuruluşa değil bütün sivil toplum kuruluşlarına güveni sarsıcı söylentilere de yol açabilir ki uzun erimde bu daha da olumsuz sonuçlar doğurabilecek bir durumdur.
Anlayacağınız üzere bizim yapmak istediğimiz uyarı görevini yapmak, kimseyi afişe etmek değil. O nedenle hiçbir sivil toplum kuruluşumuzun adını buraya yazmayacağım. Sadece kafamdan kurduğum, muhayyel örnekler vereceğim:
-Sürekli kronik (süregen) hastalıkları olan kişilere yardımcı olan bir Acil Hastaları Koruma ve Kollama Vakfı düşünün… Acil hastalık biliyorsunuz hemen tedavi edilmesi gereken, hemen tedavi edilmediğinde kişiyi aşırı derecede acı içinde bırakan ya da tedavisi çok zor başka durumlara yol açan hastalık. Bakıyorsunuz ismini andığımız vakıf sürekli burun kemiğinde çarpıklık gibi hiçbir aciliyeti olmayan hastaların tedavisine yardımcı oluyor.
-Meram Kulak Hastalıkları Derneği adlı bir dernek kulak hastalıkları ile ilgili hiçbir faaliyet göstermiyor, sadece onlara işitme cihazı satmakla meşgul. Hem de pahalısından!
-Gerontoloji Vakfı adlı bir vakfın isminin ne anlama geldiğini bile bilmiyor halkın çoğu. Bu vakıf bir kreş inşaatı yaptırıyor. Doğaldır ki bu kreş inşaatini gören herkes "gerontoloji"nin çocuklarla ya da eğitimle ilgili bir kelime anlamına geliyor sanıyor. Halbuki gerontoloji yaşlılık bilimi, yaşlıların hastalıklarıyla ilgilenen tıp şubesi anlamına geliyor.
-Hekimler Dayanışma Derneği adında bir dernek düşünün. Bu derneğin tek yaptığı şey dünyanın adı duyulmadık ülkelerindeki savaşlarla ilgili olarak haftada iki tane basın açıklaması yapmak. Hekim nerde? Dayanışma nerede? Tanıma göre sivil toplum kuruluşu sayılan on üyeli bu dernekte “toplum” nerede?
Sözün özü “ya göründüğün gibi ol, ya olduğun gibi görün” sözüyle ünlü kişinin yaşadığı şehirde sivil toplum kuruluşu yetkilileri kendilerine ve kuruluşlarına bir bakıp “ya ismimize uygun faaliyetler yapalım, ya da yaptığımız faaliyetlere uygun isimler alalım” demelidirler.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
HASTANE CADDESİ’NİN TRAFİK SORUNU
Şimdi yabancı ülkelerden örnek vereceğim ve bunda bir sakınca da görmüyorum, çünkü bahsedeceğim konu uluslar üstü. Ulusal değerlerle değil tüm insanlığın değerleri olan akıl, mantık ve bilimle ilgili. Trafikten bahsedeceğim bugün.
Batı ülkelerine gittiğimde ilk dikkatimi çeken şey trafik olmuştur. Kırmızı ışıkta durmamak falan gibi şeyleri zaten beklemediğim için trafik lambalarına riayet edilmesine değil de trafik lambası olmayan yerlerde sürücülerle yayalar arasındaki ilişkiye şaşırıp kalmıştım ilk gittiğim yabancı ülke olan Danimarka’da. Karşıya geçmek için kaldırımın kenarında durmuştum. Yoldan hızla geçen bir aracın da yavaşlayıp durduğunu gördüğümde herhalde bana bir şey soracak sanmış ve “gariban tam da soracak adamı buldu” diye mırıldanmıştım. Bir süre ben sürücüye baktım, sürücü de bana baktı ve herhalde anladı oralarda yabancı olduğumu ki eliyle buyurun yol sizin işareti yaptı. Şok oldum. Kendi ülkemde hayal bile edemeyeceğim bir durumdu bu. Benim ülkemde bırakın trafik lambası olmayan bir yayaya yol vermeyi, lambaların olduğu yerlerde bile geçiş hakkını sürücülerin paşa keyifleri belirliyordu. Yayalar lambalara değil, otomobillerin durup durmadığına bakarak karşıdan karşıya geçebiliyorlardı. Bahsettiğim şoku yaşayalıdan beri geçen onbeş yıl içinde değişen bir şey olmadığını söylesem yalan olmaz herhalde.
Danimarka günlerimde Konya Büyükşehir Belediye Başkanı Kopenhag’daymış diye duymuştum. O zaman ne hanyayı bilirdim ne Konya’yı, ne de Konya’ya yerleşeceğimi. Fakat Kopenhag’daki belediyecilik hizmetlerini bilmem nedeniyle Kopenhag’ı görmüş bir belediye başkanına sahip olduğu için Konya’nın çok şanslı bir şehir olduğunu düşünmüştüm. Öyle ya, sayın başkan Kopenhag’da gördüğü güzel şeyleri herhalde döndüğünde Konya’da uygulayacaktı.
Danimarka dönüşü Konya’da çalışma imkanı doğunca aklıma Kopenhag’ı gören başkan geldi. Konya’ya heyecanla geldim ve şehrin olabildiğince geniş bir alanını kısa bir süre içinde gezdim. Kopenhag gezisinden işaretler arıyordum. En azından bisiklet yollarını bulabilirim sanıyordum, çünkü her iki şehir de düz bir konuma sahiptiler her iki şehirde de bisiklet yoğun olarak kullanılıyordu. Aradığımı bulamadım. Bulamayacağımı da anlayınca şöyle bir kanıya vardım: “Sayın Başkan Kopenhag’da ev sohbetlerinden ve siyasi konferanslardan başını alıp yolu sokağı görememiş herhalde.”
Bisiklet yolları üzerine hep kafa yorarım. “Kopenhag’da oluyor da neden Konya’da olmuyor”un cevabını sanıyorum ki buldum: “Kopenhag’da bisiklete herkes biniyor, Konya’da ise sadece ekonomik durumu iyi olmayanlar biniyor.” Sanıyorum ki bizde ye kürküm ye zihniyeti her zaman hakim olduğu için hizmetler de genellikle ekonomik düzeyi iyi olanların ihtiyaçlarına göre planlanmakta.
***
Bilgisayarımın başına oturduğum zaman aklımda Hastane Caddesi’nin trafiğiyle ilişkili bir şeyler yazmak vardı. Bir de baktım ki eskilerin “tedai” dedikleri çağrışımlar beni doksanlı yıllara götürdü. Bana ayrılan yeri tamamen nerdeyse onlarla doldurmak üzereyim. Artık, gelelim sadede.
Efendim, Hastane Caddesi’ndeki trafik bir keşmekeş içindedir. Diyeceksiniz ki eskiden beri böyledir. Evet eskiden beri o caddede bir trafik sıkıntısı vardı, ama son yapılan düzenlemelerle yolun daraltılmasından sonra bu sıkıntı arttı. Şahsen aklıma takılan soru Numune Hastanesi önünde kaldırımların genişletilmesinin ne hikmeti olduğudur. Hani bir alışveriş merkezi önü olsa da gelip gideni engellemeden ahali rahat rahat vitrin bakabilsin diye düşünülmüş olsa neyse. Bir arkadaşım yolun daraltılmasına şöyle bir izah getirildiğini anlatıyordu: “Yol daralınca trafik daha hızlı akarmış”. Bunu duyan muzip bir dostum da cevabı yapıştırıverdi: “Hortum mu bu kardeşim?”
İşin esprisi bir yana, normal zamanlarda bile sorunlu olan Hastane Caddesi trafiğinin olağan üstü durumlarda ne hale geleceğini yetkililer umarız ki düşünmüş ve tedbirlerini almışlardır. Aksi halde hastaneye arı kovanı gibi ambulans giriş-çıkışı gerektiğinde faciaya bir de trafik faciası eklenmesi işten bile değildir.
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
KİMLİKSİZ İNŞAATLAR
Bunlar gereklidir, ama yeterli değildir.
Henüz sağlamken belli aralıklarla yaptıracağımız sağlık kontrollerimiz için, hastalandığımız zaman ise doğru teşhis alabilmemiz için nitelikli sağlık personeline, bunların çalışmalarını sürdürebilecekleri sağlık kuruluşlarına, tedavimiz için gerekli olacak ilaçlara ve cerrahi ekipmana da ihtiyacımız vardır.
Bunlar da gereklidir, ama yeterli değildir.
Hem sağlıklıyken aldığımız kişisel korunma önlemlerinin hem de hastalandığımızda gördüğümüz tedavinin yeterince etkili olabilmesi için “sağlıklı bir çevre”de yaşamamız en temel koşuldur.
Çevre denildiği zaman kimimiz dağı, taşı, ormanı anlarken kimimiz de küresel ısınmayı, atık ve artıkların doğada oluşturduğu tahribatı hatırlayabiliriz.
Kuşkusuz çevre denilince bunlar da akla gelmelidir, ancak her an içinde bulunduğumuz ve bu nedenle de kolayca müdahale edebileceğimiz yakın çevremiz bizim için birinci derecede önemlidir. Evimiz, sokağımız, mahallemiz ve şehrimiz… Her birimiz bir çoğunu bir ucundan öte ucuna yürüme kat edebileceğimiz şehirlerimiz için bir şeyler yapabilsek, şehirlerimizi sağlıklı hale getirebilsek küresel boyuttaki çevre sorunlarının da kolayca halledilebileceğini sanıyorum.
Amerika kökenli bir halk sağlığı kuruluşunun broşürünü gördüm geçen günlerde. “Sağlıklı bir evde oturmak, sağlıklı bir şehirde yaşamak son model MR cihazlarına sahip olmaktan daha önceliklidir” deniliyordu bu broşürde. ABD gibi çoğu kişinin yaşamaya can attığı bir ülkede sağlıklı bir evde oturmak, sağlıklı bir şehirde yaşamak halk sağlığı sorunu ise bizim ülkemizde haydi haydi sorundur bunlar. Bu sorunların yeterince dillendirilmiyor olması yok olmalarından değil, ne yazık ki halkımızın sağlık alanında önceliklerimizin ileri teknoloji sahibi olmamız gerektiğine inandırılmasındandır. Allahın günü TV ekranlarında lazerli bilmem ne ameliyatlarının faziletleri konusunda enformasyon bombardımanına tutulan halk bunları talep etmeyip de ne yapsın? İşte bu noktada yurtsever aydınlarımızın devreye girmesi, halka bunun bir yanılsama olduğunu göstermesi gerekmektedir.
Aslında sağlıklı konutların ve sağlıklı şehirlerin standartları mevzuatımızda -örnek almaya çalıştığımız Batı standartlarından hiç de aşağı olmamak üzere- belirlenmiştir. Sorunumuz bu mevzuatın uygulanmasında, uygulanıp uygulanmadığının takibindedir ki bu noktada belediyelere büyük görevler düştüğü hepimizin malumudur.
Yazımızın başından beri anlattıklarımız doğrultusunda“Kaçak yapılaşma şehirlerde yaşayan insanlarımızın en büyük sağlık sorunudur.” diye bir cümle kursak herhalde yanlış olmaz. Mevcut hükümet “bir daha imar affı yok, hatta ruhsatsız yapıya elektrik-su bağlayan görevli sorumludur” söylemiyle işe başlamıştı, ama son zamanlarda kaçak yapılara elektrik-su bağlanabilmesine yeşil ışık yakıldığı yolunda duyumlar aldık. İmar affı beklentisi ise ne yazık ki başını sokacak bir yuva hayaliyle yaşayan garibanlardan daha çok apartman dairesine ek olarak bir de bahçeli ev sahibi olmak isteyen hali vakti yerinde yurttaşlarımızın rüyalarına giriyor. Böyle bir ortamda Konya sokaklarını adımlarken insan nerede bir inşat görse acaba ruhsatı var mı, yoksa kaçak mı diye kendi kendine sormadan edemiyor. Aslında bu sorunun cevabını, okuma yazma bilen herkes inşaatlarda bulundurulmasının zorunlu olduğunu sandığım bir levhada bulabilir. Ama o levhayı asan kim? Bırakın ara sokakları, ana caddelerde bile bir çok inşaatta böyle bir levhayı göremiyoruz.
Kısıtlı zaman ve imkanım dahilinde Konya Büyükşehir Belediyesi’inin web sayfalarından imarla ilgili mevzuata ulaşmaya çalıştım. Maalesef Belediyemizin sayfalarında böyle bir bilgi yer almıyor. Ben de diğer illerin belediyelerine ait web sayfalarına başvurmak zorunda kaldım. Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin İmar Yönetmeliği Madde 12.09’da sadedinde olduğumuz konu ile ilgili olarak şunlar yazıyor:
YAPI YERİNDE BULUNDURULMASI GEREKEN LEVHA VE BELGELER
(….) Ayrıca inşaat süresince yapı yerinde mal sahibinin, mimarının, statik ve tesisat proje müelliflerinin, yapı denetimini üstlenen kuruluş veya kişilerinin , müteahhidinin isimleri ile inşaat ruhsat numara ve tarihini içeren en az (0.75/1.00) metre boyutlarında bir levhanın, herkes tarafından rahat görülebilecek bir yerde asılı olarak bulundurulması gereklidir. Aksine davranışlarda sorumluluk yapı sahibine ve müteahhidine aittir. İmar Kanununun 42inci.maddesi kapsamında işlem yapılır.
Sanıyorum ki Bursa Büyükşehir Belediyesi’ninkine benzer bir imar yönetmeliği bizim Belediye’mizce de hazırlanmıştır ve yukarıdaki hükmün aynını içeriyordur. Yukarıda belirttiğim gibi vakti ve imkanı kıt bir vatandaş olarak ben sadece internet ortamında arama yapabildim ve ulaşamadım. Benim Konya Büyükşehir Belediyesi İmar Yönetmeliği’ne ulaşıp ulaşmamam da sorun değil. Sorun Belediye’nin inşaatların kimliksizliğinin önüne geçmesidir. “Mal sahibinin, mimarının, statik ve tesisat proje müelliflerinin, yapı denetimini üstlenen kuruluş veya kişilerinin, müteahhidinin isimleri ile inşaat ruhsat numara ve tarihini içeren …” levhayı bulundurmayan inşaatlar kimliksiz inşaatlardır. Kimliksiz inşaatların belki de büyük çoğunluğu ruhsatlı inşaatlardır, ama görenlerde kafa karışıklığına yol açmakta, Belediye’yi de, inşat sahiplerini de zan altında bırakmaktadır.
Sözü daha fazla uzatmamak için tam da burada aklıma gelen Bektaşi fıkrasını anlatmayayım. Ne demişler, “Dinleyen anlatandan arif olmalı!”
Anlarsınız ya…
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
NASIL KAHRAMAN OLDUM?
Olacak şey değildi… 6023 değişiyormuş. Sadece 6023 sayılı Tabip Odaları Kanunu değil, Eczacı Odaları, Dişhekimi Odaları kanunları da…Yerlerine “geri” bir kanun geliyormuş.
Bir zaman sonra üyesi olduğum doktorlar e-posta grubunda da aynı haber gündeme gelince iki tepkim oldu. Birincisi 6023’ün zaten yeterince “geriletilmiş” bir kanun olduğu, ikincisi ise bilen ya da elinde olan birilerinin bu kanun taslağını herkesle, en azından bencileyin ilgi duyanlarla, paylaşması.
Heyecanla bekledim, ama nafile…Ne 6023’ün geriletilmişliği konusunda, ne de yeni taslağın içeriği konusunda bir cevap veren olmadı. Derken karlı bir kış gününde bizim tabip odası reisinin titrek bir sesle “Üstadım misafirlerimiz var amma idare heyetimizin azalarından her biri bir mazeret uydurup kaytardığı içün bizim odamızdan kimse yok, gel beni yalnız bırakma” ricası üzerine Orta Anadolu Tabip Odaları Toplantısı’nda buldum kendimi. Tevafuk bu ya…Tam karşımda oturan Tabip Odaları Merkez Heyeti Reisi’nin elinde taslağın ilk sayfasını görme fırsatına nail oldum.
Ne bahtiyarlıktı benim için! Gizli taslak örgütümün reisi olan “sağlam” bir meslektaşımın ellerindeydi. Örgütümüzün “canlı olarak ele geçirilen” bu belgeyi örgütün ülke sathındaki temsilcileriyle paylaşacağından emindim. Çünkü hattı müdafaa değil sathı müdafaa olduğuna inanan kimseler olarak “çok özel bir dönemi” birlikte yaşıyorduk!
Toplantı bitti, misafirler gitti… İki ayı aşkın bir süre bekledikten sonra anladık ki bu tasarının bizimle paylaşılacağı falan yok. Kendi başımızın çaresine bakalım dedim.
Çoluk çocuğun ekmeğinden kesip X class bir uçak bileti alarak karda kıyamette İstanbul’un yolunu tuttum. Böyle durumlarda bizi hiç kırmayan “minik kuş”a müracaat ettim. Ne sakalımız var, ne de çok satan bir gazetede köşemiz, ama sağ olsun bizi kırmadı bizi minik kuş, “SAĞLIK MESLEK ODALARI VE BİRLİKLERİ KANUN TASARI TASLAĞI’nı elime tutuşturdu.
Artık ben de elinde Sıhhat ve İçtimai Muavenet Vekaleti’nin gizli taslaklarından birine sahip mühim bir vatandaş olmuştum…Duruşum, bakışım, yürüyüşüm değişmişti. Hatta sıradan biri olarak gittiğim İstanbul’dan dönüşte havaalanının VİP salonunu kullanacak kadar ileri götürmüştüm işi!
Can çıkmayınca huy çıkmazmış…Mühim bir vatandaşa dönüşmüş olsam da sıradan insanlara özgü işler yapmaktan alıkoyamadım kendimi. Ve belgeyi eşe dosta sızdırmaya başladım…
Muayenehanede uzun süredir işler kesat gidiyordu. İyice sinek avladığım günlerde gözüme kestirdiğim bir arkadaşı telefonla arıyor rutin hal-hatır sorma faslından sonra konuyu etibba odasına, sıhhiye vekaletine falan getirip “seninle bir mevzu görüşeceğim, müsait misin?” diyerek lafı bağlıyordum. Yarım saate kalmıyor muayenehaneme damlıyordu oltayı attığım arkadaş. Hoşbeşten sonra kırmızı renkte “ÇOK GİZLİ” damgasını taşıyan taslağı uzattığım arkadaş faltaşı gibi açılmış gözlerle bana bakarken “aramızda kalısın, bi incele” diyordum hafiften kasılarak. Garibanlar genellikle ilk ve son sayfalarını inceliyorlardı, ama bir kaçı sayfa sayfa okuyup “bir fotokopisini alalım” bile dediler. Onlara “kusura bakma dostum” derken hayatta hiç almadığım kadar zevk aldığımı söylesem yalan olmaz.
Bu gizli taslak sayesinde hekimler arasındaki itibarımın giderek artmaya başladığını hissediyordum. Ben davet etmeden ziyaretime gelenler de ha bire çoğalıyordu. Zavallılar lafı döndürüp dolaştırıyorlar ama bir türlü “ şu belgeyi bir de biz görsek” diyemiyorlardı. Ben yeterince nazlandığıma kanaat getirince artık hiçbir işe yaramayan çelik kasamdan “gizli belge”yi çıkartıyor ve sesimi alçaltıp bazı izahlar yaparak onların da mutlu hekimler sınıfına yükselmesini sağlıyordum.
Bir gün dünyam kararıverdi. Herzevekilin birisi ele geçirdiği taslağın 8. versiyonunu internette yayınlamıştı. Bendeki 4. versiyon olduğu için birileri bu taslağı görürse kariyerim fena halde sarsılacaktı. Hemen basın kuruluşlarına ve arkadaşlara haber saldım: Yarın saat 14’te Hotel İrene Smart Saloon’da “Kamuoyundan gizli tutulan Sağlık Meslek Odaları Ve Birlikleri Kanun Tasarı Taslağı’ ile ilgili basın açıklaması yapacağım.” Saat 13:45’te otelin toplantı salonuna girdiğimde içerisi ana baba günüydü. Gencinden yaşlısından hekimler, gazetelerden, radyolardan, televizyonlardan muhabirler…
“Muhterem Meslektaşlarım, Basınımızın Kıymetli Mensupları, bugün size mesleğimize, ve meslek örgütümüze yapılan haince bir saldırıyı açıklayacağım” diye söze başladım ki bir alkış tufanı koptu salonda. Ardından sloganlar “örgütüme uzanan eller kırılsın” “vur vur inlesin, bakanımız dinlesin” vs, vs…Güçlükle susturabildim kalabalığı. Sükuneti sağlayınca aldım sazı elime, hicazdan girdim karciyardan çıktım ve sonunda çakmağımı çakıp gizli taslağın 4. versiyonunu ateşe verdim.
....
Ertesi sabah bizim hatunun heyecan içinde seslenmesiyle uyandım. “Uyan, bey uyan! Televizyonda seni gösteriyorlar.” Hakikatten de ulusalıyla yereliyle, basılısıyla görüntülüsüyle bütün medya benden bahsetti durdu o gün. Bir ara BBC mi BMJ mi onun muhabiri arıyor da dediler ama yüz vermedim, meşgul dedirttim.
Gizli belgeyi yakarak bırakın karizmayı çizdirmekten kurtulmayı ulusal bir kahraman olmuştum.
"KENT KÜLTÜRÜ VE KENTLİLİK BİLİNCİ"
Bir ara epeydir fırsat bulamadığım yürümeyi ne kadar özlediğimi düşünmeye dalmıştım ki kulak zarlarını delen bir korna sesiyle irkildim. İlk anda yaya olarak dalgınlıkla hatalı bir hareket yaptım da bana mı çalıyorlar diye kuşkulanmadım dersem yalan olur. Hayır, bana çalınmıyordu korna. Trafikte hata yapan bir sürücü ya da yayaya da çalınmıyordu. Son derece lüks bir otomobil parkın kenarında durmuş ha bire korna çalıp duruyordu. Neden sonra direksiyonunda fevkalade şık giyimli bir beyin bulunduğu otomobilden daha da şık giyimli bir bayan indi ve parkın öbür ucunda futbol maçı yapan ilköğretim beş ya da altı sınıf öğrencileri olması muhtemel çocuklara doğru dönüp "Ahmeeet! Ahmeet! Yavrum, haydi gidiyoruz" diye ünledi. Yavrusu maça öyle bir vermişti ki kendini top atsanız duyacağı yoktu. Bayan yavrucağına kızgınlığını ifade eden el kol hareketleri yaparak otomobile binerken şık bey yeniden kornaya basmaya başladı. Üç beş kez daha daaat, düüüt sesi çıkardıktan sonra otomobil yolun çocukların maç yaptıkları yere en yakın bölümüne ilerledi, orada durdu. Olabildiğince yüksek perdeden daaat düüütler yeniden salvo halinde yankılanmaya başlandı.
Parkın karşısında bahçe içinde güzel evler vardı. Yoldan geçen ben bu kadar rahatsız olmuşsam kim bilir huzur içinde yaşamak için şehrin bu tenha muhitine sığınmış insanlar neler hissetmişlerdir?
O güzel otomobil ile maç heyecanına dalmış evladının yakınına kadar gidip kapıyı açıp inmeyi ve bir kaç adım atıp kimseyi rahatsız etmeden meramını anlatmak varken mahalleyi ayağa kaldırmak da ne oluyor acep ? diye düşünürken aklıma bir süre önce yerel televizyon haberlerinden kulağıma takılan bir haber geldi. Yanılmıyorsam belediye ile ilgili bir haberdi.
Eve vardığımda ilk işim Büyükşehir Belediyesi’nin internet sayfasından haberi aramak oldu.
Haber şöyle idi:
"Konya Büyükşehir Belediyesi Sosyal Araştırmalar Merkezi Müdürlüğü (SAMM) tarafından Kent Kültürü ve Kentlilik Bilinci Projesi kapsamında organize edilen 52 Bin Öğrenciye Eğitim Semineri programının 13.’sü altı ilköğretim okulunun katılımı ile gerçekleştirildi. Büyükşehir Belediyesi Mevlana Kültür Merkezi’ndeki programa Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Osman Gürbüz, Büyükşehir Belediyesi Genel Sekreteri Haşmet Okur, Genel Sekreter Yardımcısı Süleyman Şenol Aydın, KOSKİ Genel Müdür Vekili Ahmet Sorgun, Karatay Kaymakamı Mustafa Hakan Güvençer, İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürü Turan Gündoğdu, öğretmenler ve öğrenciler katıldı. Programın açış konuşmasını yapan Sosyal Araştırmalar Merkezi Müdürü Mücahit Sami Küçüktığlı, 13.’sünü düzenledikleri programda, öğrencilerin kent kültürü ve kentlilik bilinci konusunda bilgilendirilmelerini sağladıklarını söyledi. İl Milli Eğitim Müdürlüğü Şube Müdürü Turan Gündoğdu, eğitimin sadece okullarda, ailede, belli fiziki mekanlarda verilen bir etkinlikten ziyade, her ortamda bütün bireyleri içine aldığını belirterek, Büyükşehir Belediyesi öncülüğünde gerçekleştirilen eğitim seminerlerinde emeği geçenlere teşekkür etti. Büyükşehir Belediyesi Başkan Vekili Osman Gürbüz de, İl Milli Eğitim Müdürlüğü ile ortaklaşa düzenlenen eğitim seminerlerinin kent kültürü ve kentlilik bilincinin artırılmasına katkı sağladığını vurgulayarak, şehirde birlikte yaşarken, ortaya çıkan olumsuzlukların kaldırılması için herkesin sorumlulukları olduğunu söyledi. Konuşmaların ardından Uzman Pedagog Battal Odabaşı tarafından verilen eğitim seminerine geçildi. Öğrecilere “Kentli İnsan, Bilinçli İnsan”dır konulu seminerini sunan Odabaşı, bir kişinin başarılı olması için önce kendini, sonra ilişkilerini, daha sonra da çevresini kontrol etmesi gerektiğini ifade etti. Kentliliğin tüketmekle değil, üretmekle olacağını kaydeden Odabaşı, “Kentlilikte önemli olan unsur, sosyal dokudur. Sinemaya, tiyatroya gitmek ve kitap okumanın, kent kültürü ve tarihi mirasa sahip çıkmanın önemini bilmemiz gerekiyor” dedi. Seminerden sonra, okulların belirlediği birer öğrenciye Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek adına takdirname ve hediyeleri verildi. Ayrıca, Büyükşehir Belediyesi tüm öğrencilere çeşitli hediyeler verirken, okul kütüphanelerine de kitap armağan etti. Programda öğrenciler, tiyatro, halk oyunları ve mehter takımının gösterisi ile eğlendiler.”
Haberi okuyunca derin düşüncelere daldım. "Kent kültürü ve kentlilik bilinci" ne demektir ve hemşehrilerimize nasıl kazandırılacaktır? Büyükşehir belediyemizin binbir zahmet ve masrafla yaptıklarına bakılırsa bazen iktidar partisinin milletvekillerinden bilmem ne kolları başkanlarına kadar mühim zevatı halkla buluşturarak, bazen de ilk öğretimdeki çocuklarımızı saatlerce bir salonda tutarak, yarışmalar, festivaller, paneller sempozyumlar düzenlemek, takvimler, kitaplar bastırmak ve saire, ve saire...
Kuşkusuz bu sayılanların yapılması gereklidir ve yararlıdır. Ancak… Bunlar yapıldığında o güzel otomobili ile maç heyecanına dalmış evladının yakınına kadar gidip kapıyı açıp inmeyi ve bir kaç adım atıp kimseyi rahatsız etmeden meramını anlatmayı (bence kent kültürü ve kentlilik tam da burada başlar) öğretebilecek miyiz muhtemelen üniversite bitirmiş, lüks otomobillere binen şık giyimli bay ve bayanlara?
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
TEDRİCEN İNTİHAR
Öğrenmekle anlamak( isterseniz siz buna “bilmek” deyin) arasındaki farkı fark etmek kanımca çok önemlidir. Halkımızın kahir ekseriyeti sigaranın sağlığa zararlı olduğunu okul öncesi dönemde çevre ve ebeveynlerinden öğrenirler, okul çağları boyunca da öğretmenleri tarafından her vesile ile bu zararlar vurgulanır. Hele hele hekimler bu işin ilmini öğrenirler, sigaranın verdiği zararları hücre düzeyinden organ düzeyine kadar, patofizyolojisinden kliniğine kadar ayrıntılı biçimde öğrenirler. Ancak anlayanlar sayısı çok sınırlı olsa gerektir ki sigaranın zararlarını öğrencilerine ve halka öğreten kişiler : temel eğitim ya da lisede öğretmenlerimiz, hastanelerde hekimlerimiz, tıp fakültelerinde hocalarımız sigara bağımlısı olabilmektedir. Açık bir biçimde “tedricen intihar” olan sigara bağımlılığı bir hastalıktır. Sigara içen kendisine doğrudan, çevresindekilere zehir solutarak, toplumun tümüne ise kötü örnek olarak zarar vermektedir. Sigara içmeyi yasaklamak, sigara içeni kınamak bu süper zararlı ile mücadele etmekte daima yetersiz kalmıştır çünkü bu bir çok durumda bir bağımlılık, bir tür psikiyatrik rahatsızlıktır. Sigara bağımlısı kişilere yardımcı olabilmek için temel şart bu tedrici intihar sürecinin tıbben durdurulabileceğinin bilincinde olmaktır. Hastanelerimizde bazen psikiyatri bazen de aile hekimliği ya da halk sağlığı ünitelerine bağlı olarak çalışan sigara bırakma poliklinikleri mevcuttur. Çevremizdeki sigara bağımlılarını kınamak, azarlamak, cezalandırmak yerine bu polikliniklere başvurmaları yönünde cesaretlendirmek bu kişilere yapabileceğimiz en büyük iyilik olacaktır.
Başlığında “intihar” gibi ürkütücü bir kelimenin yer aldığı bu anti-sigara yazıyı yazmak nereden aklıma mı geldi? İşte dün Konya’da yayınlanan günlük gazetelerden birinde okuduğum ve dehşet içinde kaldığım “Konya yılda 300 ton sigara içiyor” başlıklı haberden bir bölüm:
“Bir çok zararı olan sigara, hem insan sağlığı için hem de maddi açıdan tehdit olmaya devam ediyor. Konya’da tüketilen yıllık 300 ton sigaranın maddi karşılığı 75 trilyonun üzerinde. Sigarayı bırakma oranı ise buna nazaran çok az.
4 binin üzerinde zararlı madde içeren sigara, insan hayatını tehdit etmeye devam ediyor. Her yıl dünyada yaklaşık 3 milyon civarında kişinin sigaradan kaynaklı rahatsızlık nedeniyle ölmesine rağmen , sigaraya başlama yaşı Türkiye’de her geçen gün düşmeye devam ediyor. Özenti, stres ve sıkıntı gibi nedenlerle başlanan sigarayı bırakmak ise bu kadar kolay olmuyor. Özellikle son zamanlarda gerek Hükümetin kapalı alanlarda sigara içilmemesi konusunda başlattığı çalışmalar, gerekse sivil toplum örgütlerinin düzenlediği eğitim amaçlı programlar yanında, ilaç firmalarının da sigara bıraktırıcı çeşitli ilaçları üretmelerine karşın istenilen sonuçlara henüz ulaşılamadı.
Tekel Konya Bölge Müdürlüğü’nden edindiğimiz bilgilere göre, Konya’da aylık 90 ila 100 ton sigara satılıyor. Yani aylık 20 trilyon TL sigaraya gidiyor. Yabancı sigara firmalarının ürünleri, Tekel ürünlerine göre iki kat satıyor. Kısaca, Tekel ve yabancı firmaların satmış olduğu sigaralara verilen paralarla Konya’ya onlarca fabrika ve iş yeri açmak mümkün. Günde bir paket sigara içen bir kişinin sigaraya verdiği parayla 20 yılda bir ev satın alınabiliyor. Sigaraya her gün verilen para, 1-2 kilogram et, 5 kilo meyve ya da 20 ekmeği satın almaya yetiyor.”
Ne dersiniz yazık olmuyor mu insanımıza, ülkemize, milli servetimize? Hele de tedavisi olan bir rahatsızlık karşısında elimiz kolumuz bağlı duruyorsak…
MEVLANA İHTİFALLERİ ÜZERİNE
İzleyenler fark etmişlerdir. Köşemizin demirbaş sözü Mevlana’ya aittir: “Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır.” Bu ve benzeri binlerce güzel sözü ve kitapları yüzlerce yıldır meşale gibi yolumuzu aydınlatan Mevlana Celaleddin i Rumi’nin ölümünün sene-i devriyesi dolayısıyla düzenlenen programların birini daha geride bıraktık.
Yerel basında bir yandan “İhtifaller dolayısıyla Konya dünyanın başkenti oldu” gibi abartılı şişinmeler, bir yandan da “Konya’ya tanıtma imkanını yine değerlendiremedik” türünden gereksiz sızlanmalar…
Birilerine boyun büküp davetiye ya da bilet “ayarlamak” gibi bir huyum olmadığından ihtifalleri izleyebileceğimi hiç düşünmemiştim. Ama hoş bir rastlantı sonucu 17 Aralık Cumartesi günü saat 13’te kendimi Mevlana Kültür Merkezi’nde buldum. Buradaki birkaç gözlemimi ve çevremdekilerin bazı izlenimlerini aktarmak istiyorum:
-“Ayin-i şerif”in ciddi bir olay olduğunu düşünerek geç kalıp edepsiz duruma düşmemek için saat 12: 50’de Merkez’in önünde olduk. İki kez kontrolde geçtikten sonra salona girip yerimizi aldık. 13’te başlamadı program, hadi dedik dünyanın dört bir yanından gelen var, 10 dakika müsamaha gösterilecektir. 13:15’te de başlamadı, hatta 13:30’da da. Anlaşılan burada icra edilen sanat ve “ayin-i şerif” Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen bir oyun kadar ciddiye alınmıyor. Çünkü Devlet Tiyatroları’nda kapılar saat 20’de kapanıyor ve oyun başlıyor, bundan sonra içeriye girilmesi de, oyunun geç başlatılması da hem sanata ve sanatçıya, hem de sanatsevere saygısızlık olarak görülüyor.
-Mevlana Kültür Merkezi gerçekten muazzam bir eser. Ancak, özellikle salon, fayans kaplı duvarlarıyla büyük bir otopsi salonu kadar soğuk. Selçuklu tarzında duvar süslemeleri hem salonu ısıtacak, hem de izleyicileri Mevlana’nın yaşadığı çağdaki atmosfere yakınlaştıracaktır.
-Davetiye/biletlerde “çocuk getirilmemesi” ısrarla vurgulamış olmasına rağmen salonda mebzul miktarda çocuğun oynaştığına ya da ağlaştığına şahit olduk. Hatta bir ara önümdeki sırada oturan yabancı bir bayanın arkasındaki çocuğa ve annesine öyle bir kızgınlıkla baktığına şahit oldum ki utançtan iliklerime kadar kızardığımı hissettim. Biz sıradan izleyiciler olarak böyle kızarıyorsak, bu çocukların salona alınmasına izin veren “yetkili” ya da “görevli”lerin almaları gereken rengi tarif etmek biraz güç olsa gerek. Ama ben eminim ki buna hiçbir “yetkili” ya da “görevli” içi rahat biçimde izin vermemiştir. Bu, uzaktan gelip çocuklarını ortada bırakmak istemeyen ama yine de ihtifalleri izlemek isteyen misafirleri kırmamak adına yapılmıştır. Bu yıl geçti, ama gelecek yıla bunun çözümünü bulmak gerekiyor: Örneğin Merkez içinde çocukların gönül huzuru içinde bırakılabileceği bir yer hazırlanması gibi…
Eleştirinin olmadığı yerde gelişme de olmaz. Bütün bu eleştiriler kişi ya da kurumları kötülemek ya da karalamak için değil, daha iyiye, daha güzele ulaşmak içindir. Her şeye rağmen Konya büyük bir olayın altından kazasız-belasız, skandalsız kalkmıştır. Emeği geçen herkese binlerce teşekkür!
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
Pazar, Kasım 13, 2005
BİLGİ EDİNME
Selçuklu Belediyesi Konya’da Belediyeler Kanunu’ndaki son değişikliklerle kurulması zorunlu hale getirilen “kent meclisi”ni oluşturmuş tek belediye. Önceki yazılarımda da belirttiğim gibi atılan bu adımın arkasının getirilmesi gerekiyor. Çalışma gruplarının sağlıklı biçimde oluşturulması ve bir aksiyon planı yapılmasındaki sıkıntıların giderilmesi şart. Yoksa Kent Meclis’i de Çalışma Grupları da belediye yetkililerinin başkanlık ettiği, yandaş kişi ve kuruluşların temsil edildiği,sadece isimden ibaret göstermelik oluşumlar haline gelir. Bunu önlemenin bir yolu bu konuda bir yönetmelik çıkartmak olabilir. İşin üzerine ciddi olarak eğilen belediyelerde bu yapılmıştır. Selçuklu Belediyemizin de bu konuda bir şeyler yaptığını Kent Meclisi Yönetmeliği’ni çıkarttığını sanıyorum. Ancak bu yönetmeliği edinmek için elektronik ortamdan yaptığım başvuruya herhangi bir karşılık alamadım.
Yine aynı yolla Konya Büyükşehir Belediyesi’nden KOMEK’le ilgili bazı bilgileri talep ettik. Sağ olsunlar, hemen ilgilendiler Halkla İlişkiler Birimi’nden Sn. Emine Akıncı telefonla arayarak isteklerimizi detaylandırmamı istediler. Birkaç gün sonra da e-posta yoluyla sorularımın cevaplarını hiç değilse şeklen aldım.Duyarlılıkları için teşekkür ediyorum.
Bütün bunlar özlemini çektiğimiz "açık toplum" hedefine doğru adım adım yaklaştığımızın, ancak daha gidecek çok yolumuzun da olduğunun habercileri. Bugünkü konumuz olan bilgi edinme ile sınırlı bir açıdan bakarsan yapılacak ilk şeyler olarak 1- 4982 Sayılı Bilgi Edinme Hakkı Kanunu Kanunu’nun konusu olan kamu kurum ve kuruluşları ile kamu kurumu niteliğinde olan mesleki kuruluşlar ( meslek odaları) ın bilgi edinme birimlerini ivedilikle kurmaları gerekiyor, 2-Sivil toplum kuruluşları bilgi edinme hakkı konusunda toplumu bilinçlendirmelidir. Böylece hem gereksiz ve eksik başvurularla kumlar meşgul edilmemiş olur hem de bir devrim niteliğinde olan bu hakkın Kanun’un 1. maddesinde belirtildiği gibi demokratik ve şeffaf yönetimin gereği olan eşitlik, tarafsızlık ve açıklık ilkelerine uygun olarak gerçekten hizmet etmiş olması sağlanır. Aslında geçtiğimiz ayın sonunda sivil toplum kuruluşları için bilgi edinme konusunda etkinlik düzenlemek için güzel bir fırsat vardı. 28 Eylül Uluslararası Bilgi Edinme Hakkı Günü’ydü ama toplum olarak biz bu günü ıskaladık.Bildiğim kadarıyla o gün bir tek Tüketiciler Birliği’nin Konya’da mukim genel başkan yardımcısı Sn. Kemal Özer bir basın bildirisi yayınladı. O da yerel basından öte ülke gündemine taşınmadı. Ümidimiz o ki bu anlamlı gün de her yıl aralık ayında kutlanan İnsan Hakları Günü gibi toplumun tümü tarafından benimsenir ve bu konudaki bilincimizi yükseltecek etkinliklerle kutlanır.
OKUDUKÇA
bir kartaldın yaralandın içini doldurdular
dekor yaptılar seni vitrine kondurdular
sarp bir kaya olsaydı ya altındaki
ve bir bıldırcın şu göbekli müşteri.
işte böyle kartal kardeş pusu denen namussuz
alıp götürdü seni ziyan oldu bütün yaz
bak bir şey kımıl kımıl şu çalının içinde
haydi kıpırda biraz.
İbrahim Tenekeci
KİTAPLAR ARASINDA
ÖLÜMÜME İLİŞKİN BİR YAZI
Çev. Celal Soydan
İmge Kitabevi Yy, Ankara 2005
Ölümüme İlişkin Bir Yazı, Pakistan-Hint Edebiyatından Öyküler alt başlığını taşıyor. Kitap ilginç adını içindeki ikinci öyküden almış. Pakistan ve Hindistan'da yaşayan 14 yazarın 16 öyküsünün yer aldığı bu mini antoloji zevkle okunacak ve okurken de aramızdaki mesafe biraz uzak olmakla birlikte aynı kültür havzasının insanları olduğumuzu hissedebileceğimiz bir eser.
Bu münasebetle şu sıralar büyük bir depremle acılara gark olan Pakistan-Hindistan-Keşmir'lilere başsağlığı diliyor, hepimizin bu insanlar için bir şeyler yapmak için harekete geçmemizi diliyorum.
ACELEYE GETİRİLMİLİŞ BİR KİTAP HAKKINDA KISA BİR ÖYKÜ
Oda görevlisi surat etmeden aidatını ödeyen bir üye bulmuş olmanın sevinciyle veda edip çıktıktan sonra kitabı karıştırmaya başladım. Ağustos 2005 tarihinde TTB Yayınları arasından çıkmıştı. Kitapların “önsöz”ünü okuyan sapkın bir güruha mensup olmam nedeniyle epey bir önsöz aradım, ama nafile. Kitabın bir önsözü bile yoktu. Kitaptan gıcık kapmam ve bir güzel eleştirmem için bu neden yeterde artardı bile.
Kitapların öncelikle bir başını okurum, bir de -sözüm meclisten dışarı- kıçını. Bu kitabın başında bir önsöz olmadığına göre işe kıçından, yani kaynaklardan başlamalıydım.
Kaynaklar arasında SÜ Sosyoloji Bölümü Öğretim üyelerince Konya-Karaman Tabip Odası ile işbirliği halinde Konya’da çalışan hekimler üzerinde yapılan ve tükenmişlik düzeylerini de içeren bir çalışmanın kitaplaştırılmış hali olan HEKİMLER ve HEKİMLİK (Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya 2004) adlı kitabı göremedim. Durumu anlatıp “Ne ilginç!” diye ünlediğimde oda arkadaşım “Neresi ilginç bunun be hocam. Konya’da yapılmış diye görmezden gelinmiştir.” şeklindeki yorumuna nasıl cevap vereceğimi düşünürken dikkatimi bu konuda yapılmış ve yayınlanmış bir başka çalışmanın da kaynaklarda yer almadığı çekti. Hemen arkadaşıma cevabı yetiştirdim: “ Arkadaş, TTB çevresinde Konya ya da başka bir şehir diye ayırım yapılmaz. Bak, İstanbul’da yapılmış ve İstanbul Tabip Odası tarafından yayınlanmış bir çalışma da yer almıyor kaynaklarda.” Bir elimde Dr. Ali Özyurt’un “İSTANBUL'DA HEKİMLERİN TÜKENMİŞLİK DÜZEYLERİ” adlı kitabı, öbür elimde değerlendirmeye çalıştığımız kitap, zor ikna ettim arkadaşımı Konya’ya ayırımcılık yapılmadığına. Evet hiçbir ile ya da kimseye ayırımcılık yapılmamıştı ama konuyla ilgili iki önemli kaynak ıskalanmıştı.
Yakalamıştım işte kitabın bir eksiğini. Ama bir tane yetmezdi. Önsözü olmayan bir kitap daha fazlasını hak ediyordu. Onun için zülfikarı çekip biraz daha kesip biçmeli, kelle uçurmalıydım. Bunun için de kitabın başına gitmeliydim. Gittim de…
Kitabın başında yazdığına göre iki profesör, bir doçent ve üç doktor, ayrıca bir de kitabın sonunda TTB ve tabip odası yönetimleri dışında epidemiyoloji bilimi kapsamında katkı verdiği için teşekkür edilen bir doçent bu çalışmaya katkıda bulunmuş. Bunca değerli bilim insanının katkıda bulunduğu bir çalışmayı eleştirmeye elimiz de dilimiz de varmıyor. Ama söylemek istediklerimiz var bu çalışma üzerine. Hem de hafifsenecek şeyler değil bunlar. N'apsak da bunları zülfü yare dokunmadan söyleyebilsek derken muzipliği dillere destan bir arkadaşımız bir öneride bulundu. Ne düşünüyorsun be hocam, söyleyeceklerimizi biz söylemeyelim, başkasına söyletelim." dedi ve odadan çıktı. Yine soğuk bir şakaya maruz kaldığımızı düşünürken bizimki elinde bir kitapla içeri girdi. "Bak hocam, biz birşey demeyelim, sadece bu kitaptan alıntı yapalım. Oku şurayı, altını çizdiğim yeri bir oku. Hak vermezsen ne istersen ısmarlayacağım sana." Önce kitabın kapağına bakacak oldum ama izin vermedi. "Hele bir oku altı çizili yerleri, sonra bakarsın be adam" diye söylendi.
Başladım okumaya: "hekimlerin tümüne uygulanamayan bir anket, ancak onları temsil eden ve doğru seçilmiş bir örneğe uygulandığında sonuçları itibariyle doğru ve anlamlı olur. Bir anket için gerekli doğru örneği seçmek için bulunmuş bilimsel yöntemler ve usuller vardır."
Muzip arkadaşımı "sen bir harikasın" diyerek taltif ettikten sonra kitabın kapağına baktım. “Köşeli Yazılar” başlığını taşıyordu. Sağ alt köşede TTB’nin amblemi yer alıyordu. Yazarı ise Dr. Mustafa Sütlaş’tı. “Yahu bu kitap ne zaman yazılmış da hemen tartıştığımız çalışmanın eleştirisi çıkmış” diye düşünürken gayri ihtiyari bir hareketle yeniden okuduğum sayfaya döndüm. 134. sayfaydı. Sayfanın başında “Yanlış olan ne?” diye bir başlık vardı. 135. sayfanın son satırında ise 22.10.2001 tarihi dikkatimi çekti. “Demek ki kaçırmamışım” sözleri çıkıverdi ağzımdan. Arkadaşım “neyi kaçırmamışsın be hocam” diye sordu. Gülerek karşılık verdim:“Neyi olacak, TTB’nin çalışmasına ilk eleştiri yazan kimse olma fırsatını.” Arkadaşım oturduğu koltuktan doğrulup “Yahu hocam, eleştirsen ne, eleştirmesen ne. Dinleyen mi olacak? TTB bırak eleştirileri, bastığı kitaplardaki bilimsel verileri bile dikkate almaz. İlker Belek’in kitabını bilirsin. O kitaptaki veriler karşısında TTB ne yaptı? Tınmadı bile.” İçimden “vay be, bizim arkadaş muziplik yapmaktan başka şeyler de biliyormuş” derken telefon zangır zangır ötmeye başladı.
Ameliyathaneden çağırıyorlardı. Arkadaşıma bir müsait zamanda tamamını okumak üzere arkadaşımın kitabına el koyduğumu bildirerek odadan çıktım.
SAĞLIK ALANINDA REKLAMLAR
TDK Sözlüğü’nde reklamın Fransızca “réclame” kelimesinden dilimize geçtiği ve “bir şeyi halka tanıtmak, beğendirmek ve böylelikle sürümünü sağlamak için denenen her türlü yol” anlamına geldiği yazıyor. Bu tanımdaki sürüm sağlamak tabirine dikkatinizi çekmek isterim. Reklamın duyuru ya da ilandan farkı bu sürüm sağlam işinde yatıyor. Sürüm sağlamak yani talep yaratma, tüketimi özendirmek. Bunun için de reklam, duyuru ya da ilandan farklı olarak akla değil, duygulara özellikle de bilinç altına hitap eder. Bu ise, en azından bazı durumlar için insanı “ahsen-i takvim” konumundan “esfel-i safilin” konumuna indirgeyen bir yaklaşım biçimidir.
Sağlık alanında reklam yapmak da yaptırmak da çeşitli yasal düzenlemelerle yasaklanmıştır. İşin sadece yasal yanı değil ahlaki yanı da vardır. Reklamların yanlış yönlendirmeleri ne ülkemizin sağlık sorunlarının çözülmesine ne vatandaşlarımızın daha sağlıklı bir hayat sürmelerine hiçbir katkıda bulunmamakta, aksine bir yanılsama oluşturarak sorunların daha da artmasına neden olmaktadır. Hekimler açısından ise durum daha da vahimdir. Dünyanın en onurlu ve saygın mesleği sıradan bir ticarete indirgenmektedir.
Reklamların “açık reklam” türünde olanları göreceli olarak zararsız sayılabilir. Çünkü bunların formatını biliriz. Gazete ya da derginin reklam için ayrılan kısımlarında yer alan cicili bicili, özel bir dille hazırlanmış kısacık bir yazı ile adeta “ben reklamım ey okuyucu!” diye bağırır bunlar. Kuşkusuz bunlar da tanıtım ya da duyurunun ötesine taştıklarında zararlıdırlar. En zararlı olanları içlerinde “EN BAŞARILI YÖNTEM”, “SON TEKNOLOJİ” VE BENZERİ abartı sıfatları taşıyanlardır. Siz siz olun içinde “en”, “son” kelimeleri geçen ifadeleri kuşkuyla karşılayın.
Bir de “gizli reklam” var. Bu hem hekimlik hem de gazete ya da dergicilik açısından tam bir felaket. Haberci kalkıyor düğün değil bayram değil bir haber yapıyor bir hekim ya da sağlık kuruluşu ile ilgili. Hiç de gündemde olmayan bir hastalık konusunda yapılan çok başarılı tedaviler döktürülüyor, o hekim ya da sağlık kuruluşunun boy boy fotoğraflarıyla birlikte. Aşırı örneklerde haberin içinde halkın bu müthiş hizmetten kolayca yararlanabilmesi için adres, hatta telefon numaraları veriliyor ya da bu muazzam haberin yanıbaşında adı geçen kişi ya da kuruluşun reklamı/ilanı yer alıyor. Ne hekimlik ne de yayıncılık etiğine uymayan bu tür kıytırık haberler ne yazık ki bazen gazetelerimizin ilk sayfalarının tamamını bile işgal edebiliyor( ilgilenenlere isterlerse örnekler verebilirim).
Biz bunlardan şikayet ederken aldığımız duyumlara göre daha da kötü bir gizli reklam türü ortaya çıkmış ki “edep ya hu!” dememek elde değil. Şöyle imiş prosedür: Sağlık kuruluşunun elemanları “haber”i kendileri yazıyorlar, gelip CD ya da disketi anlaşılan ücretle birlikte gazete idarehanesine bırakıyorlar. Ertesi gün o haber müşterinin istediği yerde aynen getirildiği gibi yayınlanıyor. Ne bir haberci eli değebiliyormuş bu tür “haber”lere, ne de yazı işlerinden bir müdahale yapılabiliyormuş.
Durum bu, ey okuyucu! Hem sağlık hizmeti hem de habercilik özel sektör marifetiyle yapılsalar dahi öz itibarıyla kamu hizmetleridir. Reklamlarla bu derece dejenere edildiklerinde bunların kamuya hizmet edemeyeceğini herkesin anladığını sanıyorum. Benim seslenmek istediğim kesim reklamlar üzerinden elde ettikleri gelirle ceplerini doldurduklarını sanan, gerçekte ise bindikleri dalı kesmekten başka bir iş yapmayan sağlık ve yayıncılık profesyonelleri.
Beyler, bu cadde çıkmaz sokak. Lütfen, kendinize ve halkımıza daha fazla zarar vermeden dönün bu yanlıştan!
OKUDUKÇA
büyük bir şaşaadır ölüm
ebruli nurlarla gelir
öyle bir yanardağdır ki öfkesi
mutantan destur'larla gelir
…
sen sen ol korkma karanlıktan
dik ışık çekirdeklerini
çünkü en berrak sular bile
en yağlı çamurlarla gelir
Attila İlhan
KİTAPLAR ARASINDA
KİMLİK
Kaan Arslanoğlu
Adam Yy., İstanbul 1998
Halen Sağlık Bakanlığı Kartal Eğitim ve Araştırma Hastanesi'nde psikiyatri uzmanı olarak görev yapan Kaan Arslanoğlu ülkemizde "politik-psikolojik roman"ın ilk akla gelen isimlerinden biri. Roman yazmaya 1985 yılında başlamış ve sırasıyla "Devrimciler", "Kimlik", "Çağrısız Hayalim", "Kişilikler", "Öteki Kayıp" adlı eserleri vermiştir. Ayrıca "Yanılmanın Gerçekliği" adlı psikolojik-felsefi araştırma kitabı da olan yazar, eleştirmen Fethi Naci tarafından "en iyi on Türk romancısı" arasında sayılmakta…
"Kimlik" İstanbul'da tıp fakültesini bitirdikten sonra mecburi hizmet için Anadolu ilçelerinden birindeki SSK hastanesine giden Doktor Necati'nin şahsında 12 Eylül 1980 öncesinde ve sonrasında "toplum mühendisleri" tarafından şekilden şekile sokularak en yakın çevresini, hatta kendisini bile tanıyamaz hale getirilen bir kuşağın dramını anlatıyor.
Kimimizin öğrencilik yıllarındaki politik açmazlarımızı, kimimizin "mecburi hizmet yılları"mızın tanıdık ortamını, kimimizin Anadolu'da çalışan pratisyen hekimlerin zor çalışma koşullarını, ama hepimizin mutlaka kendimizden bir şeyleri bulacağı, kolay okunur bir roman "Kimlik".
“KAZ GRİBİ”
Homo economicus virüsü çok çeşitli alanlarda çalışan insanları etkiliyor. Bulaştığı kimselerde ekonomi hakkında saplantılara yol açıyor bu virüs: ekonomi hayatı sürdürebilmek için gerekli bir araç olmaktan çıkıyor, uğruna her şeyin yapılabileceği bir amaç haline geliyor.
Sağlık çalışanları hastalık etkenlerine konusunda oldukça bilgili olmalarına karşın bu etkenlerle sık karşılaştıkları için büyük risk altındadırlar. Bu durum Homo economicus virüsü için de geçerlidir ve bu virüs bulaştığı sağlık çalışanlarında “kaz gribi” adlı bir tablo oluşturmaktadır.
Hiç de alçak gönüllülük göstermeden buradan ilan ediyorum. Bu tablonun adını ben koydum ve ilk defa siz Yeni Meram okurlarına açıklıyorum. Televizyoncu dostlarımız ilgi gösterip haber bültenlerinde FLASH, FLASH, FLASH - TÜRK DOKTORU YENİ BİR HASTALIK TANIMLADI diye izleyiciye sunarsalar “ananızın ak sütü gibi helal olsun, herhangi bir hak falan istemiyorum” diyeceğime de peşinen söz veriyorum.
Tablonun adını ben koydum ama nasıl koydum? İzah edeyim. “Kaz” kısmını Başbakan’dan aldım. Hani bir kaç ay önce demişti ya “Vatandaşı yolunacak kaz görmeyin” diye. İşte o cümleden ve o cümledeki anlamıyla aldım “kaz”ı. Gribin de kuş gibinden mülhem olduğunu zaten anlamışsınızdır.
Başbakan’ın açıklaması basına “özel hastaneler vatandaşı yoluyor” biçiminde yansıdı. Konya’daki özel hastane yetkililerinin bu sözler üzerine, aradan bir hafta kadar geçtikten sonra, yaptıkları basın toplantısı ise yerel basında “yolunan vatandaş değil devlet” manşetleriyle yer aldı. Aslında bu basın toplantısında gazetelerde yeterince yer verilmeyen önemli görüşler açıklanmıştı. Örneğin, yolma işinin özel hastanelere mahsus olmadığı, devletin kendi hastanelerinde de bu işlemin tereyağından kıl çeker gibi kolayca ve sessiz sedasız yapıldığı söylenmişti. Bir de yolunmanın sadece hastanelerde değil, poliklinik, özel dal merkezi vs yerlerde de olduğunu vurgulamışlardı. Her birinin ayrı ayrı üzerinde durulması gereken bu görüşler gazete haberlerinin ötesinde devletin denetim organlarınca değerlendirilmeli, sağlık yöneticiliği ve sağlık ekonomisi ile ilgili fakültelerde araştırma konusu yapılmalıdır.
Kanımca yolunanın vatandaş mı yoksa devlet mi, yolanın da devlet hastaneleri ya da özel hastaneler mi, veyahut ayaktan tedavi kuruluşları mı yoksa yataklı tedavi kuruluşları mı olduğu önemli değil. Ortada bir yolunma var mı yok mu? Önemli olan bu. Yolunma varsa Başbakan’a düşen ise bunu ilan etmek değil, gereğini yapmaktır. Sayın Başbakan’ın konuşmasından sonra herhangi bir sağlık kuruluşuna işlem yapıldı mı? Sanmıyorum.
Aslını sorarsanız sağlık sektöründe çalışıp da hala sağlam kalabilen ve sayıları virüsün bulaşıcılığına göz önüne alındığında şaşırtıcı derecede çok olan arkadaşlarımıza gıpta etmemek elde değil. Onlar gerçek birer kahraman. Çünkü sağlık ortamı adeta “kaz gribi”ne yakalanın diye dizayn edilmiş. Örneğin, yapılan ayaktan teşhis ve tedavi hizmetlerinin faturaları sorgusuz sualsiz ödeniyor. Acilen hastaneye yatırdığı hastasını ameliyat eden bir doktorun yaptığı işlemler, istediği tetkikler, kullandığı malzemeler didik didik araştırıldıktan sonra devlet ödeme yaparken, yakın görme bozukluğu ile polikliniğe ya da dal merkezine başvuran hastaya istediğiniz kadar tetkik yapın, MR’lar, anjiolar isteyin sizin ödemeniz tıkır tıkır yapılıyor. Söylentiye bakılırsa bir özel dal merkezinin laboratuar cirosunun bir hastanenin laboratuar cirosunu geçebilmesi bundan dolayı olsa gerek.
Bunları birkaç ulusal gazetenin asla ön plana çıkarılmayan birkaç köşe yazarı dile getirdi. Yetkililerimizden çıt çıkmadı, herkes lal ü ekbem. Yerel gazetelerimizden birinde yazan bir meslektaşımız da Başbakan’ı uyardı kendi üslubunca. Yine kimse duymadı. Duymadı ama fısıltılar kesilmedi. Yetkililer bu işin üzerine gidinceye kadar da kesilecek gibi değil.
Benden söylemesi.
AH MİNEL TEKNOLOJİ!
İki hafta önce bu köşede yayınlanan “Bilgi Edinme” başlıklı yazımda tarafımdan Valiliğe yapılan, oradan ilgili birim olan Emniyet Müdürlüğü’ne havale edilen bir başvurudan sonuç alamadığımı belirtmiştim. Büyük bir titizlikle olayın üzerine eğilen Valilik ve Emniyet Müdürlüğü görevlileri yazının yayınlandığı gün yaptıkları açıklamalarla başvuruma cevap verildiğini ancak benim teknolojinin azizliğine uğradığımı anlamama yardımcı oldular. Başvuruma gönderilen karşılık, her nasılsa mail server’ım olan Yahoo tarafından “inbox”a değil, yerli yersiz reklamların, virüslü iletilerin yönlendirildiği “bulk mail” adlı kutuya yönlendirilmiş. Ben de 30-40 tanesi birikince toptan sildiğim maillerin bulunduğu bu kutuya bakmamışım. Olay bundan ibaretmiş efendim.
OKUDUKÇA
Bir sır daha var, çözdüklerimden başka
Bir ışık daha var, bu ışıklardan başka
Hiç bir yaptığınla yetinme, geç öteye !
Bir şey daha var, bütün yaptıklarından başka
Ömer Hayyam
KİTAPLAR ARASINDA
İNSANLIĞIN MAHREM TARİHİ
Theodore Zeldin
Ayrıntı Yy, 3. baskı, İstanbul 2003
Oxford Üniversitesi St. Anthony Koleji öğretim üyesi olan yazar çağımızın önde gelen düşünürleri arasında sayılmaktadır. Yirmi beş bölümden oluşan kitapta Zeldin, unutulmuşları derli toplu biçimde okuyucuya sunarak insanlık hafızasını tazelemeyi amaçlamakta.
Birlikte kural verelim Zeldin'e:
"... çağımızın özgün yanı, dikkatlerin çatışmadan bilgiye doğru yönelmeye başlaması. Felaketleri, hastalıkları ve suçları daha ortaya çıkmadan önlemek ve dünyayı bir bütün olarak ele almak, çağın yeni tutkusu. Kadınların kamusal alana adım atması, var oluşun nihai amacının fethetmek olduğunu ileri süren geleneğin reddini sağlamlaştırıyor; insanlar birbirlerinin duygularıyla, kurumlar oluşturmak ve onları yıkmaktan daha çok ilgileniyorlar.
Yine de, bütün bu yeni özlemlere karşın, insan davranışının büyük bölümünü eski düşünce biçimleri yönetiyor. Kemikleşmiş zihniyetlerin inatçılığı karşısında ne politika ne de ekonomi etkili olabilmiştir. Zihniyetler buyrukla değiştirilemez, çünkü yok edilmesi hemen hemen imkansız olan bir şeye, anılara dayanırlar. Buna karşılık kişilerin ufkunu genişleterek anılarının genişlemesini sağlamak mümkündür. Bu genişleme gerçekleştiğinde, aynı nakaratı tekrarlayarak ve aynı hataları yineleyerek yaşayıp gitme olasılıkları azalacaktır."
Bir Batılı olan yazarın Doğu ile ilgili bazı bilgi ve değerlendirmelerinin bariz yanlışlıklar içerdiğini görmek insanı rahatsız etse de 459 sayfanın tamamını sabırla okuduğunuzda düşünce dünyanızda yeni pencerelerin açılacağından emin olabilirsiniz.
İyi okumalar!
SAĞLIK TEŞKİLATI ve SİYASET
Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış iddiasıyla ortaya çıktı. Bir çeşit parti ideolojisi olarak açıkladığı “muhafazakar demokrasi” ülkemiz açısından bu belki isim olarak yeni idi, ama içerik olarak hiç de yabancı sayılmazdı. Belki bu orijinal olmama nedeniyle, belki de insanımızın dünyada süregelen bir çok haksızlıktan sorumlu tuttuğu ABD yönetimine hakim olan neokonservatifleri hatırlattığı için “muhafazakar demokrasi” tabiri unutulmaya terk edildi. “Muhafazakar demokrasi”nin iyi mi kötü mü olduğu konusunda bir şey söyleyemem, ancak bir iktidar partisinin ideolojisinden çark etmesinin ülke demokrasisi ve insanları açısından iyi bir şey olduğunu düşünmüyorum. Çünkü, artık bizi yönetenleri hangi ideolojik bağlamda sorgulayabileceğimizi ya da değerlendireceğimizi bilemiyoruz. Yani iktidar partisinin kendini tanımladığı, “ben buyum, beni buna göre değerlendirin” dediği bir ölçü yok ortada.
İdeolojik anlamda durum bu. Peki yönetim anlamında durum nasıl? Doğrusunu isterseniz Türkiye’de iktidar olma iddiasındaki hiçbir partiden farklı ideolojik söylemler beklenmemeli kanaatindeyim. Hepimiz adımız gibi biliyoruz ki şu anda gerek dışarıdaki dünya konjonktürü gerekse içerideki siyasi ve siyaset dışı dengeler buna izin vermiyor. Dolayısıyla Adalet ve Kalkınma Partisi siyasette yeni bir anlayış derken biz ideolojik anlamda değil yönetim anlamında eskisinden farklı bir yaklaşımı anlıyorduk.
Ne demek istediğimizi örnekler üzerinden açıklamak daha kolay olacak. Mensubu olduğum sağlık alanını ele alalım. Bakanlık teşkilatından başlayarak sadakat değil liyakatın geçerli olduğu bir atama sistemi bekliyorduk. Öyle sıkı bir sistem falan değildi beklediğimiz. Müsteşar yardımcılarını, genel müdürleri falan değerlendirmeye almayacaktık. Taşra teşkilatında, il sağlık müdürleri, başhekimler vb. personelin atamalarına bakacaktık yeni bir yönetim anlayışı uygulanıp uygulanmadığını anlamak için. Bırakın yönetici kademelerindeki bu kişileri, hemşirelerin, hatta müstahdemlerin ve müstecirlerin çalıştırdığı geçici işçilerin bile iktidar partisinin il yönetimince atandığını anladığımızda büyük bir hayal kırıklığı yaşadık. Yeni anlayış bu ise ben de dinozorum.
Kişisel olarak, gerek Sağlık Bakanı’nın gerekse atadığı üst düzey bürokratların olabildiğince iyi niyetli ve hakikatten yeni bir yönetim anlayışı iddialarında samimi olduklarını ve bunun için çalıştıklarını düşünüyorum. Ancak başarılı olamıyorlar, çünkü “taban” böyle istemiyor. “Taban”da kendini çizgi film kahramanı Hi-Men sanan bir sürü partili “Güç bende artık” diyor. Bir ara “taban”ın abuk sabuk isteklerine direnç gösteren Sağlık Bakanı’nın Başbakan’a en çok şikayet edilen bakan haline geldiğini ve bunun üzerine uyarıldığını biliyoruz. Sayın Bakan, tam anlamıyla, sağlık alanında uluslarüstü bilimsel verilere dayanan bir sağlık yönetimi anlayışıyla tabanın “Rabbena, hep bana”cı anlayışı arasında sıkışıp kalmıştır. Bu anlayışlar arasında bir seçim yapmak zorunda kaldığında yanlış bulduğumuz ama ufak tefek yöneticilik deneyimlerimiz olduğu için de saiklerini anlayabildiğimiz nedenlerle tercihini “taban”dan yana kullanmıştır.
Kanaatimce sorunun özü şudur. İktidar partisinin yeni bir siyaset anlayışı söylemi ne ideolojik ne de yönetim anlamında “taban”a dayanmıyordu. Tabana dayanmayan söylemlere sarılanların ise “tavan”ın altında kaldıkları, yani eskiden beri var olagelen bozuk sistemin dümen suyuna girdikleri, tarih boyunca tekerrür edip durduğu apaçık olan bir hakikattir.
Sağlıkta dönüşüm programı, aile hekimliği sitemi, ulusal ilaç kurumu ve saire teferruattır.
Vaziyet bundan ibarettir efendim. Hepimize geçmiş olsun.
Cumartesi, Eylül 24, 2005
BUDAPEŞTE GÜNLÜĞÜ
1 Haziran 1997
Romanya Havayolları'na ait pervaneli bir uçakla Bükreş'ten Budapeşte'ye ulaştık.Otelimiz Tuna nehri üzerindeki Margit adasında olduğu için "bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle"*. Üstelik "çocuklar gibi şendik" de, ama ne "bin atlı"ydık ne de "akınlarda"ydık... Bilimsel bir toplantıya katılmak için Macaristan'a gelmiş beş-on Türk vatandaşının oluşturduğu, çantaları omuzlarında, fotoğraf makinaları boyunlarında, etrafa şaşkın şaşkın bakan bir turist kafilesiydik.
2 Haziran 1997
Dev kongre merkezine gidip kayıtlarımızı yaptırdık. Bilimsel program çok yoğun; yine de aradaki boşluklardan ve günlerin uzun olmasından yararlanarak Budapeşte'yi gezmeyi ihmal etmiyoruz. Her ne kadar yıllarca Doğu Bloku içinde kalmışsa da tam anlamıyla bir Avrupa kenti Budapeşte. Demek ki bir ülkenin yönetim biçimi, o yönetimin ideolojisi önemli; ama daha da önemli olan halka mal olmuş kültür: birisi dalganın üzerindeki köpük, yok olup gidiveriyor; diğeri ise denizin kendisi...
3 Haziran 1997
Bir buçuk asırdan fazla Osmanlı egemenliğinde kalmış bu şehri o müze senin bu şato benim, şu meydan senin bu park benim dolaşıyoruz.. Beni daha çok Budin, yani Buda kısmı cezbediyor. Dümdüz olan Peşte'den bakıldığında tarihi mekanları, yeşilliği ve tepeleriyle Bogaziçi'ni hatırlatıyor Buda.
"Tuna üstünde güneş batarken
Sevgili yurdumu andırır bana
Bir hayal isterim Boğaziçi'nden
Bakarım "İstanbul!" diye her yana"
4 Haziran 1997
Oldukça yorucu bir günün akşamında oteldeki odamdayım . Kafilemizin gezi programına aldırmama rağmen sıra bir türlü Gül Baba'ya gelmedi yine. Sebep mi ? Tabii ki kafiledeki bayanların alışveriş merkezlerine bir girdiler mi bir daha çıkamamaları !
Bir yolunu bulup gitmeliyim Gül Baba'ya.Ve demeliyim Evliya Çelebi gibi:
"Aşık-ı sadıkınım ettim ziyaret ben geda
Bülbül-i guya gibi efgan edem ey Gül Baba."
5 Haziran 1997
Nihayet bu gün ikindi üzeri kongre programında yapılan ani bir değişikliği fırsat bilip tenhalaşmış sokakları çekine çekine adımlayarak Gül Baba'ya doğru yola düştüm. Bir taraftan akşamın yakın olması diğer taraftan da etrafta itimat telkin etmeyen tiplerin kol gezmesi nedeniyle koşaradım çıktım Gül Baba'ya.
Türbe'nin tepesindeki hilali gördüğümde kan ter içindeydim. Bir bahçe duvarına yaslanıp derin bir nefes aldım. Birden burnuma terlemiş atların eyerlerinden yayılan gön kokusuna karışmış kan kokusu, kulaklarıma ise at kişnemeleri, kılıç şakırtıları ve "Allah! Allah!" haykırışları doldu. Çöküp o duvarın dibine, milletimin bu diyarlarda “ehl-i küffar”ı titreten akıncılarından Avrupa Birliği kapılarında merhamet dilenen siyasilerine uzanan serencamını dokunsan yaşlar boşanacak gözlerle düşünüp kaldım, "tarifsiz kederler içinde"...
Hava kararıyordu. Şehrin bu tenha muhitinde bir yabancı olarak tek başına bulunmak akıl karı değildi. Hızla Matyaş Kilisesi civarındaki turistik lokantaların birinde verilen davete döndüm. Çigan müziği orijinaldi. Esmer derili Macar vatandaşları "török"** olduğumuzu öğrenince dönüp dolaşıp "katibim" şarkısını söylediler bize. Tabii ki ne kadar forint*** o kadar şarkı !
6 Haziran 1997
Macarlar Türklere "yiğit düşman" derlermiş, belki bu nedenle belki de tarihin kanlı sayfalarını bir daha açılmasın dileğiyle kapattıklarının simgesi olması için bir sokağa Türk Sokağı adını vermişler. Bu "bizim" sokağa, yani Török Utca'ya ulaştığımızda kafile mensuplarına "İşte Gül Baba'ya giden yol" dedim. Çok gitmeden sola, tepeye doğru sapan Gülbaba Utca'ya döndük. Kafilede bayanlar da olduğu için bu kez ağır ağır tırmanmaya başladım bayırı. İki katı aşmayan evleriyle, Arnavut kaldırımı döşeli yoluyla şirin bir Osmanlı sokağıydı burası. Türbe Ter'e çıktığımızda herkes heyecan içindeydi...Türbe açık değildi.Etrafta bilgi alacak kimse olmadığı gibi bilgi içeren herhangi bir levha falan da yoktu. Manzara-i umumiyeden türbenin henüz bitirilemeyen esaslı bir tadilat geçirmekte olduğu anlaşılıyordu.
Yolculuğumuzun başından beri aynı ülkenin pasaportunu taşıma ve aynı meslekten olma dışında hiç bir ortak paydamızın olmadığını düşündüğüm insanların Gül Baba Türbesi önünde el açıp Fatiha okumaları Türkiye'de tuğlaları bir arada tutan harcın ne olduğu konusunda hepimizi düşüncelere sevk etmesi gereken göz yaşartıcı bir sahneydi. Burada sanki Kur'an'ın "Onlar için ölüler demeyin. Onlar diridir, lakin siz bilmezsiniz" diyen ayeti lisan-ı hal ile tefsir olunuyordu. Öyle ya, dünya gailelerinin gerek madde gerekse mana olarak bölük pörçük ettiği bu "diri"ler topluluğunu yüzyıllar önce gurbette yadigar bırakılmış bir "ölü" Fatiha okumakta bir araya getiriyordu.
Gül Baba'dan inerken hepimize bir durgunluk çökmüştü.Yorulmuşlar mıydı kafilemizin üyeleri yoksa dün benim yaşadıklarımı onlar da mı yaşamışlar, hissettiklerimi onlar da mı hissetmişlerdi? Kimseye soramazdım bunu. Sormadım da. Herkesin benliğinin derinliklerinde duyabileceği bir "sır"dı bu.
7 Haziran 1997
Bir saat sonra THY uçağı ile Budapeşte'den İstanbul'a uçan ilk yolcular olacağız.Elveda Gül Baba: Şah-ı Süleyman zamanında Merzifon'dan gelerek buraları vatan tutan kahraman. Elveda Attila Jozsef****: Sonunda mezartaşına adının dosdoğru yazılacağı toprağı bulan adam. Elveda Budapeşte: kaytan bıyıklı akıcılarımızın şehri.
Ayrılmadan önce türkülerimize, şiirlerimize, daha da ötede benliğimize sinmiş olan Tuna'ya uzun uzun bakıyorum. "Tuna nehri akmam diyor" mu ? Hayır demiyor. Etrafında bakımlı parklar, bahçeler uzanıyor; suyun üstünde izmaritler, meyve kabukları, naylon poşetler yüzmüyor. "Akma Tuna akma ben bir dertliyim" diyorum önce, ama sonra su serpiyor yüreğime onun bu bakımlı hali..."Ne suyun bizimdir artık ne de selin" diyemiyorum, bu sana haksızlık olur Tuna.
"Tuna boylarında sıra serviler / Tanyeli estikçe sessiz ağlarmış" diyor şair. Ben de sessizce ağlayarak Tuna'ya veda ediyorum. Elveda Tuna: yitik sevdalarımızın nehri…
----
* Metin içinde kaynağı belirtilmeyen alıntılar türkülerimizden, Yahya Kemal Beyatlı+Enis Behiç Koryürek+Fuat Köprülü+Arif Nihat Asya+Orhan Veli Kanık'ın şiirlerinden ve Evliya Çelebi'nin Seyahatname'sinden yapılmıştır.
**Török: Macarca Türk
*** Forint: Macar para birimi
****1905-1937 yılları arasında yaşamış uluslararası üne sahip Macar şairi
-------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
CEVABI BEKLENEN SORULAR
Bir ay kadar önce yerel basınımızda -aslında ulusal basının da manşetlerden vermesi gereken- bir haber vardı:"Belediyeler cevaplamıyor". Haberde, Selçuk Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü Öğretim Üyesi Doç. Dr. Akif Çukurçayır'ın, belediyelere ait internet sayfalarındaki iletişim linklerine gönderilen talep ve şikayetlerin amacına ulaşıp ulaşmadığını öğrenmek amacıyla bir çalışma yaptığı, internet sayfası bulunan 80 belediyenin sitelerinden % 29'una başarılı erişim bile sağlanamadığı, mesaj göndermeyi başarabildikleri belediyelerinden ise sadece % 12.%'inden cevap alabildikleri belirtiliyordu. Bugün yazacaklarım tam da bu haberde değinilen konu ile ilgili.
Hem evim, hem de işim Meram'da olduğu için Meram Belediyesi web sayfaları diğerlerine oranla daha fazla dikkatimi çekmiştir. Bu sayfaları ziyaret ettiğim bir gün "BAŞKANA MESAJ" diye bir bölüm gözüme çarpmıştı. Bir kaç kez şahsen de görüşmüşlüğümüz olan Sn. Refik Tuzcuoğlu'na nazik bir dille Meram Belediyesi Aşkan Parkı ile ilgili bir görüşümü ve bir sorumu iletmiştim. Aradan bir ayı aşkın bir zaman geçmesine rağmen cevap alamayınca aynı yoldan ikinci bir mesaj gönderdim. Bir ay daha bekledim yine çıt çıkmadı. Acaba hatalı bir işlem mi yapıyorum da cevap alamıyorum diyerek web sayfasını incelerken bu defa "İSTEK-ŞİKAYET HATTI" adını taşıyan bir başka bölüme rastladım. "Sayın Başkan herhalde çok meşguller, bu gibi küçük işlerle ilgili mesajlara cevap verecek vakitleri olmayabilir, ben bu hatta yazarsam cevap alabilirim soruma" diyerek sevindim. Sevindim ama, sevincim kursağımda kaldı. En az otuz kez mesajımı iletmeye çalıştıysam da her defasında "Sayın Nazmi Zengin mesajınız gönderilememiştir" mealinde bir karşılık aldım.Sonunda pes ettim ve buradan, Yeni Meram'dan mesajımı ulaştırmaya çalışmak zorunda kaldım.
Mesajımın Aşkan Parkı'yla ilgili olduğunu yukarıda belirtmiştim. Dert ettiğim şey zerre kadar kişisel bir çıkarım olmayan küçücük bir şey. Sadece bir hemşehri, sadece bir Meram sakini olarak adı geçen parkta yapılan değişikliklerin hoş olmadığını vurgulamak ve merakımı mucib olan bir inşaat hakkında bilgi istemek.
Yanılmıyorsam Mayıs sonu idi...Bu parkın kenarlarına neredeyse adam boyuna yakın bir duvar çekilmeye başlanmıştı. Parkın estetiğini bozacak ve gelip geçenin gözlerinin park içindeki yeşillikten, güzellikten nasiplenmesini engelleyecek bu duvardan duyduğum rahatsızlığı yetkililere nasıl iletebilirim diye düşünürken bir kaç gün sonra baktım ki duvar diz boyuna indirilmiş ve estetik bir malzeme kullanılmaya başlanmış. Ölümü görüp sıtmaya razı olmak kabilinden diz boyu duvara da gerek yoktu ama neyse demiştim ki bir kaç gün sonra parkın orta yeri sayılabilecek bir yerde çirkin bir kulübenin inşa edilmeye başlandığını gördüm. Bu ortama hiç mi hiç yakışmayan bu kulübe ne idi? Ne amaçla kullanılacaktı? Çok gerekli bir şey idiyse parkın kıyısında köşesinde hiç mi yer yoktu da orta yerine inşa ediliyordu?
Bunu öğrenmek istemiştim. Bu küçük işi dert edinmiştim kendime. Bütün Türk büyükleri, hatta büyüğüyle küçüğüyle Türk milletinin kahir ekseriyeti gibi Sayın Başkanlarımızın da küçük işlerle ilgilenmediklerini sanıyorum. Onlar büyük işlerle ilgileniyorlar. Yirmi yıl sonrasının Konyasını şekillendirmekle, geleceğin Konya sakinlerini memnun edecek işler yapmakla meşguller. Kuşkusuz güzel şeyler yapıldığını gördükçe seviniyor, tebriklerimizi iletmeye çalışıyoruz ama...
Peki ya bugünün Konyası? Peki ya bugünün Konyasında yaşayan "bir tek birey"in, mesela Nazmi Zengin'in, memnuniyeti? Öncelik bunlar olmalı değil mi?
İster belediye, ister valilik ya da üniversite, kamu hizmeti veren tüm kurum, kuruluş ve kişiler unutmamalıdırlar ki yüze yüze burnuna geldiğimiz Avrupa Birliği üyeliğine kabul edilebilmemiz için toplumun ya da gelecek kuşakların menfaatini, refahını, memnuniyetini değil insan teki olarak "birey"in şu andaki menfaatini, refahını, memnuniyetini öncelemeniz gerekli.
Bazı okuyucularımız "Arkadaş, belediyelere yüklenmek kolay iş, sen de bu kolaycılığa tutunmuş gidiyorsun" diyebilirler. İşin aslı öyle değil. Asıl kolay olan yağcılık yapmak, yağdanlık olmak. Bizimkisi zor zenaat. Hem belediyelere özgü de değil eleştirilerimiz. İşte örneği: 27 Ağustos 2005 tarihinde Konya Valiliği web sayfasından "BİLGİ EDİNME HAKKI"mızı e-posta yoluyla da kullanabileceğimizi öğrendik ve çok sevindik. Valiliğe gitmeden, park sorunu yaşamadan, gece gündüz demeden, kimseyi rahatsız etmeden arzu ettiğimiz konuda bilgi edinebilecektik. Hemen "gerçek kişiler" için hazırlanan "form"u doldurup gönderdik. Onbeş günü aşkın süre geçtiği halde karşılık alamadık. Belki ulaşmamıştır ya da başvuruda bir eksikliğimiz olmuştur diyerek dün "bir istekte bulunduk ama cevap alamadık, sonuçtan bilgi verilmesi mümkün mü" anlamında yeni bir e-posta daha gönderdik. Şu an beklemedeyiz.
Not: Bir süre önce Konya merkezdeki belediyelerin Sağlık İşleri Müdürlükleri hakkında internetten ne kadar bilgi edinebildiğime dair bir yazım yayınlanmıştı. Selçuklu Belediye Başkanı Sn. Adem Esen dışında üzerine alınan olmadı. Sayın Esen telefonla irtibat kurarak derdimizi anlamaya çalışma inceliğini gösterdi. Biz de anlattık. Umarız kademe kademe yenilendiğini gördüğümüz Selçuklu Belediyesi web sayfalarında -orada görevli hekim arkadaşlarımızın da katkılarıyla- Sağlık İşleri Müdürlüğü'ne ait değişiklikler de bir an önce gerçekleştirilir. Sayın Esen'e ilgisi için teşekkür ediyorum.
GEZİ/ZİYARET NOTU
8 Eylül Perşembe günü Selçuklu Bld. Başkan Yardımcıları Abdulkadir Gök ve Hüseyin Kaplan'la görüştük. Konuksever Başkan Yardımcılarından Selçuklu Belediyesi Kent Konseyi ve bu konseyin Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun faaliyetleri hakkında bilgi aldık. Oldukça yararlandığımız görüşmede dokuz üyeli Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun ilk toplantısını 13 Haziran 2005'te yaptığını ve bir aksiyon planı hazırladığını öğrendik. Gördüğümüz kadarıyla bu aksiyon planı sadece üzerinde çalışılabilecek konu başlıklarını içeriyor. Bu konularla ilgili olarak kimlerin, nasıl, nerede, ne zaman, kimlerle işbirliği yaparak ve kaynaklarını nereden temin ederek çalışacağına yönelik bilgi yok. Dolayısıyla bir aksiyon planından söz edebilmek imkansız. Artık yaz bitti. Tüm kurum ve kuruluşlar yeni bir çalışma dönemine girdi. Kent Konseyi'ni kurarak bu alanda öncülük yapan Selçuklu Belediyesi'nin Çevre ve Sağlık Çalışma Grubu'nun derhal toplanarak gerçek bir aksiyon planı hazırlamasının ve aksiyona geçmesinin zamanı da gelmiş demektir. Bekliyoruz.
OKUDUKÇA
Ben ne zaman bir kelebek görsem
Seni anımsarım
İncecik bir kelebek
Düşlerime konup konup kalkan
Ufalanmış bir hüzün tozuna
Bulanmış kanatları
Sedat Umran
KİTAPLAR ARASINDA
İRAN EDEBİYATI ÖYKÜLERİ ANTOLOJİSİ
Haz.: Dr. Haşim Hüsrevşahi
Dünya Yy., İstanbul 2005.
Kapı komşumuz İran'ı sadece bize rejim ihraç etmeye çalışan bir ülke olarak görmek ve bu nedenle oradan gelen herşeye almaçlarımız kapamak taktir edersiniz ki kafamızı kuma gömmek gibi bir yaklaşım olur. Çok sayıda soydaşımızın da yaşadığı bu ülkeyle kültürel mirasımızın ne denli ortaklıklar içerdiğini görmek için adı Konya'yla özdeşleşen Mevlana Celaleddin Rumi'nin Mesnevi'sini Farsça yazdığını hatırlamak bile yeter. Ayrıca her birini en az bir İranlı kadar bizden hissettiğimiz bilge kişiler olan Sadi Şirazi, Ferideddin Attar ve Ömer Hayyam'ı da anmak gerekir.
Meslektaşım Dr. Hüsrevşahi bu antolojiyle, bir anlamda daha önce Prof. Dr. Mehmet Kanar'ın hazırladığı antolojiyi günümüze kadar getiriyor. Kitaptan İran öykücülüğünün sadece Türkiye'de çok tanınan Sadık Hidayet ve Samet Behrengi'den ibaret olmadığını, özellikle kadın yazarların büyük bir hamle yaparak uluslararası platformlarda ses getiren ürünler ortaya koyduklarını öğreniyoruz.
Dr. Hüsrevşahi'nin geçen yıl Ankara'da Türk-İran Öykü Günleri düzenlediğini öğrenince, "neden bir sonraki program Konya'da olmasın?" diye aklımdan geçti. Bildiğim kadarıyla Konya'da Selçuk Üniversitesi'nin Fars diliyle ilgili bir bölümü var. Edebi bakımdan da, organizasyon bakımından da çok aktif öykücülerimiz de var. Yani un, şeker, yağ hepsi mevcut. Belediyemizin, Kültür Bakanlığımızın, Üniversitemizin ilgili birimlerinin, Yazarlar Birliği Konya Şubesinin, ülke çapında yazar ve yayıncılarımızın bulunduğu yerde benim helva yapmaya kalkışmam abes olur. Ben sadece kulaklara kar suyu kaçırıyorum.
-------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi