Pazar, Mart 05, 2006

TEDRİCEN İNTİHAR

İntihar, yani kendi canına kıyma oldum olası korkunç bir eylem gelir bana. Özellikle gençlik çağlarımda karşılıksız aşk yüzünden ya da inanç bunalımına girip intihar ettiği söylenenlerle ilgili haberleri okudukça intihar eden kişiyi gözümde yaşamayı hak etmeyecek kadar zayıf ya da bastığı toprağı kirletecek kadar yaratıcıya saygısız kimseler olarak canlandırırdım. Kuşkusuz gençlik çağları kimimizde az kimimizde çok olsa da hayattaki her şeyi siyah ya da beyaz olarak algıladığımız yıllardır. Bu siyah-beyaz algılama doğru bir yaklaşım olmamakla beraber gençlik çağına özgü fizyolojik ve psikolojik temelleri olan bir yaklaşımdır ve dozunda olmak kaydıyla normaldir. Anormal olan ise bu yaklaşımın olgunluk çağı sayılan yaşlarda da sürdürülmesidir ( toplumum olarak yaşadığımız birçok sorunun bu anormal yaklaşım biçiminden kaynaklandığını düşünüyorum). Tıp fakültesi yıllarımda ve yirmi yılı aşan hekimlik hayatımda yaşadıklarım ve gördüklerim intihar olayı ve intihar edenler konusundaki düşüncelerimi neredeyse tamamen değiştirdi. Bu tür olayların aşağı yukarı tamamına yakınının temelinde ciddi akıl ve ruh hastalıklarının ya da ilaç ve madde bağımlılıklarının olduğunu daha tıp fakültesinin ilk yıllarında öğrenmiştim, ama anlamam çok yakından tanıdığım, çok değerli arkadaşlarımın ya da meslektaşlarımın bazılarının intihar etmelerinden sonra oldu.

Öğrenmekle anlamak( isterseniz siz buna “bilmek” deyin) arasındaki farkı fark etmek kanımca çok önemlidir. Halkımızın kahir ekseriyeti sigaranın sağlığa zararlı olduğunu okul öncesi dönemde çevre ve ebeveynlerinden öğrenirler, okul çağları boyunca da öğretmenleri tarafından her vesile ile bu zararlar vurgulanır. Hele hele hekimler bu işin ilmini öğrenirler, sigaranın verdiği zararları hücre düzeyinden organ düzeyine kadar, patofizyolojisinden kliniğine kadar ayrıntılı biçimde öğrenirler. Ancak anlayanlar sayısı çok sınırlı olsa gerektir ki sigaranın zararlarını öğrencilerine ve halka öğreten kişiler : temel eğitim ya da lisede öğretmenlerimiz, hastanelerde hekimlerimiz, tıp fakültelerinde hocalarımız sigara bağımlısı olabilmektedir. Açık bir biçimde “tedricen intihar” olan sigara bağımlılığı bir hastalıktır. Sigara içen kendisine doğrudan, çevresindekilere zehir solutarak, toplumun tümüne ise kötü örnek olarak zarar vermektedir. Sigara içmeyi yasaklamak, sigara içeni kınamak bu süper zararlı ile mücadele etmekte daima yetersiz kalmıştır çünkü bu bir çok durumda bir bağımlılık, bir tür psikiyatrik rahatsızlıktır. Sigara bağımlısı kişilere yardımcı olabilmek için temel şart bu tedrici intihar sürecinin tıbben durdurulabileceğinin bilincinde olmaktır. Hastanelerimizde bazen psikiyatri bazen de aile hekimliği ya da halk sağlığı ünitelerine bağlı olarak çalışan sigara bırakma poliklinikleri mevcuttur. Çevremizdeki sigara bağımlılarını kınamak, azarlamak, cezalandırmak yerine bu polikliniklere başvurmaları yönünde cesaretlendirmek bu kişilere yapabileceğimiz en büyük iyilik olacaktır.

Başlığında “intihar” gibi ürkütücü bir kelimenin yer aldığı bu anti-sigara yazıyı yazmak nereden aklıma mı geldi? İşte dün Konya’da yayınlanan günlük gazetelerden birinde okuduğum ve dehşet içinde kaldığım “Konya yılda 300 ton sigara içiyor” başlıklı haberden bir bölüm:

“Bir çok zararı olan sigara, hem insan sağlığı için hem de maddi açıdan tehdit olmaya devam ediyor. Konya’da tüketilen yıllık 300 ton sigaranın maddi karşılığı 75 trilyonun üzerinde. Sigarayı bırakma oranı ise buna nazaran çok az.

4 binin üzerinde zararlı madde içeren sigara, insan hayatını tehdit etmeye devam ediyor. Her yıl dünyada yaklaşık 3 milyon civarında kişinin sigaradan kaynaklı rahatsızlık nedeniyle ölmesine rağmen , sigaraya başlama yaşı Türkiye’de her geçen gün düşmeye devam ediyor. Özenti, stres ve sıkıntı gibi nedenlerle başlanan sigarayı bırakmak ise bu kadar kolay olmuyor. Özellikle son zamanlarda gerek Hükümetin kapalı alanlarda sigara içilmemesi konusunda başlattığı çalışmalar, gerekse sivil toplum örgütlerinin düzenlediği eğitim amaçlı programlar yanında, ilaç firmalarının da sigara bıraktırıcı çeşitli ilaçları üretmelerine karşın istenilen sonuçlara henüz ulaşılamadı.

Tekel Konya Bölge Müdürlüğü’nden edindiğimiz bilgilere göre, Konya’da aylık 90 ila 100 ton sigara satılıyor. Yani aylık 20 trilyon TL sigaraya gidiyor. Yabancı sigara firmalarının ürünleri, Tekel ürünlerine göre iki kat satıyor. Kısaca, Tekel ve yabancı firmaların satmış olduğu sigaralara verilen paralarla Konya’ya onlarca fabrika ve iş yeri açmak mümkün. Günde bir paket sigara içen bir kişinin sigaraya verdiği parayla 20 yılda bir ev satın alınabiliyor. Sigaraya her gün verilen para, 1-2 kilogram et, 5 kilo meyve ya da 20 ekmeği satın almaya yetiyor.”


Ne dersiniz yazık olmuyor mu insanımıza, ülkemize, milli servetimize? Hele de tedavisi olan bir rahatsızlık karşısında elimiz kolumuz bağlı duruyorsak…

MEVLANA İHTİFALLERİ ÜZERİNE

İzleyenler fark etmişlerdir. Köşemizin demirbaş sözü Mevlana’ya aittir: “Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır.” Bu ve benzeri binlerce güzel sözü ve kitapları yüzlerce yıldır meşale gibi yolumuzu aydınlatan Mevlana Celaleddin i Rumi’nin ölümünün sene-i devriyesi dolayısıyla düzenlenen programların birini daha geride bıraktık.

Yerel basında bir yandan “İhtifaller dolayısıyla Konya dünyanın başkenti oldu” gibi abartılı şişinmeler, bir yandan da “Konya’ya tanıtma imkanını yine değerlendiremedik” türünden gereksiz sızlanmalar…

Birilerine boyun büküp davetiye ya da bilet “ayarlamak” gibi bir huyum olmadığından ihtifalleri izleyebileceğimi hiç düşünmemiştim. Ama hoş bir rastlantı sonucu 17 Aralık Cumartesi günü saat 13’te kendimi Mevlana Kültür Merkezi’nde buldum. Buradaki birkaç gözlemimi ve çevremdekilerin bazı izlenimlerini aktarmak istiyorum:

-“Ayin-i şerif”in ciddi bir olay olduğunu düşünerek geç kalıp edepsiz duruma düşmemek için saat 12: 50’de Merkez’in önünde olduk. İki kez kontrolde geçtikten sonra salona girip yerimizi aldık. 13’te başlamadı program, hadi dedik dünyanın dört bir yanından gelen var, 10 dakika müsamaha gösterilecektir. 13:15’te de başlamadı, hatta 13:30’da da. Anlaşılan burada icra edilen sanat ve “ayin-i şerif” Devlet Tiyatroları’nda sahnelenen bir oyun kadar ciddiye alınmıyor. Çünkü Devlet Tiyatroları’nda kapılar saat 20’de kapanıyor ve oyun başlıyor, bundan sonra içeriye girilmesi de, oyunun geç başlatılması da hem sanata ve sanatçıya, hem de sanatsevere saygısızlık olarak görülüyor.

-Mevlana Kültür Merkezi gerçekten muazzam bir eser. Ancak, özellikle salon, fayans kaplı duvarlarıyla büyük bir otopsi salonu kadar soğuk. Selçuklu tarzında duvar süslemeleri hem salonu ısıtacak, hem de izleyicileri Mevlana’nın yaşadığı çağdaki atmosfere yakınlaştıracaktır.

-Davetiye/biletlerde “çocuk getirilmemesi” ısrarla vurgulamış olmasına rağmen salonda mebzul miktarda çocuğun oynaştığına ya da ağlaştığına şahit olduk. Hatta bir ara önümdeki sırada oturan yabancı bir bayanın arkasındaki çocuğa ve annesine öyle bir kızgınlıkla baktığına şahit oldum ki utançtan iliklerime kadar kızardığımı hissettim. Biz sıradan izleyiciler olarak böyle kızarıyorsak, bu çocukların salona alınmasına izin veren “yetkili” ya da “görevli”lerin almaları gereken rengi tarif etmek biraz güç olsa gerek. Ama ben eminim ki buna hiçbir “yetkili” ya da “görevli” içi rahat biçimde izin vermemiştir. Bu, uzaktan gelip çocuklarını ortada bırakmak istemeyen ama yine de ihtifalleri izlemek isteyen misafirleri kırmamak adına yapılmıştır. Bu yıl geçti, ama gelecek yıla bunun çözümünü bulmak gerekiyor: Örneğin Merkez içinde çocukların gönül huzuru içinde bırakılabileceği bir yer hazırlanması gibi…

Eleştirinin olmadığı yerde gelişme de olmaz. Bütün bu eleştiriler kişi ya da kurumları kötülemek ya da karalamak için değil, daha iyiye, daha güzele ulaşmak içindir. Her şeye rağmen Konya büyük bir olayın altından kazasız-belasız, skandalsız kalkmıştır. Emeği geçen herkese binlerce teşekkür!
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Hiç yorum yok: