Cuma, Mart 31, 2006
“MERDİVEN ŞAİRİ”NİN HASTALIĞI
Her ne kadar yazımıza bir mısrası ile giriş yaptıysakda burada Ahmet Haşim’in şiirinden değil hastalığından bahsedeceğiz kısaca. “Şairlerin en garibi”ni merdivenin son basamağına, yani ölüme götüren hastalığından…
Hikayenin belgelerde yaşayan ilk delili 31 Mart 1932tarihli bir mektupta yer alır. Ahmet Haşim, AbdülhakŞinasi Hisar’a yazdığı mektupta “ …birden gayet ağırhastalandım. Bir akşam kalbimin tamamen durmasına birşey kalmamıştı.” der. Aynı mektuptan doktorların hemen kan almak suretiyle Haşim’in nefesinin kesilmesini önlediklerini anlıyoruz. Haşim tedavi ile akut devri biraz geciktirdiğinin farkındadır ama kalbine güveni sarsılmıştır: “Şimdi göğsümün altında anbean durmasını beklediğim müz’iç bir şey, işe yaramaz bir kalp taşıyorum.” Haşim İstanbul’da bir süre perhiz vb. usullerle tedavi edilmeye çalışılır ancak “ölümden beni kurtarmış olan dostlarım ve yüksek kıymetli doktorlarım” dediği İhsanRifat ve Fazıl Şerafeddin(Bürge)’in tedavileri başarılı olmaz. Hergün başka sorunlar ortaya çıkmaya başlar. Yakup Kadri Karaosmanoğlu’na yazdığı 19 Eylül1932 tarihli mektupta “sol tarafımda küçük birzatülcenp keşfedildi.” demekte ve bir haftaya kadar Frankfurt’a gideceğini bildirmektedir.
Gerçekten de bir hafta sonra “rüzgarlı, karanlık birsonbahar gecesi” Sirkeci’den trene biner Haşim. MenzilAlmanya’nın Frankfurt şehrindeki Prof. Volhard’ın kliniği, amaç ise “İstanbul’da tedavisi kısmen yapılan böbrekler”i hakkında Volhard’ın fikrini almaktır. Ahmet Haşim’in Frankfurt’ta yaşadıkları, gördükleri, düşündükleri ve en çok da hissettikleri dönüşünde önce Milliyet gazetesinde tefrika edilir, sonra da kitap olarak basılır. “Frankfurt Seyahatnamesi” adını taşıyan bu küçük hacimli eser gerçekten de türünün güzel örnekleri arasında sayılmakla birlikte o döneminTürk tıbbına yönelik keskin bir hicvi de barındırmaktadır.
Seyahatname’nin 2 Kanun-ı sani 1933 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan “Hasta” başlığını taşıyan bölümünde Haşim şöyle der: "Hasta telakkisi bizde ve orada ne kadar biribirinden ayrı şeylerdi! Bizde hasta cezalandırılması lazım bir kabahatli ve her türlü cefalara layık bir mücrimdir. Nabzınız fena attı mı, hararetten yüzünüzün derisi azıcık kızardı mı, hemen zalim çehreli fen ve cellat suratlı şevkat başucunuzda iki zebani gibi dikilir. Tatsız tuzsuz yemekler yutmak, iğrenç mayiler içmek, kapalı odalarda günlerce mahbus kalmak, kalın hırkalar giymek, korkunç kuşaklar sarmak ve başında yığın yığın sargılar taşımak gibi işkencelere bizde ‘tedavi’ ismi verilir. Bu anlattığımız hasta kılığıyla sahneye çıkacak bir adam seyircileri kahkaha ile güldürmekten emin olabilir.(…) Denilebilir ki bizde bin sene evvel ‘hasta’ ne ise, bugün de hasta odur. Kağnı gibi hasta da hiç bir tekamüle mahzar olmamıştır.”
Haşim, Türkiye’deki tıp uygulamalarından şikayetçidir ama bu şikayeti uğradığı bir hazakatzedeliğe falan bağlamak yanlış olsa gerek, çünkü yukarıda adları geçen İhsan Refik ve Fazıl Şerafeddin’den başka Nuri Fehmi (Ayberk), Kemal Cenap, Neş’et Ömer(İrdelp) gibi zamanın namlı doktorları da şairin tedavisi için adeta seferber olmuşlardır. Kanaatimiz odur ki yukarıdaki eleştiri dolu satırlar onun hırçın karakterinin bir yansımasıdır. Falih Rıfkı Atay’ın dediği gibi “Haşim yalnız herkesle değil, ara sıra kendi kendisiyle de bozuşur bir adamdır”. “Hasta” başlıklı yazı da onun hekimlerle bozuştuğu bir anın eseri olsa gerek!
İstanbul’a dönen Haşim’in morali bozuktur. Kendi tabiriyle “physiologique bir joie” içinde yaşayan şair artık yoktur. Sağlığı ne uzun uzun yazmaya, ne de resmi görevlerini yerine getirmeye uygun değildir. Onabir parça rahat ve sükun veren Strofantin adlı ilacı İstanbul’un altını üstüne getirtmesine rağmen bulduramamış, Frankfurt’taki hastane masraflarını ancak Falih Rıfkı Atay’ın yardımıyla ödeyebilmiştir. Yakup Kadri ve eşine yazdığı 10 Ocak1933 tarihli mektupta “...ben iyileşemiyorum. İnsanı ölmekten alıkoyan ve bir yarım hayat içinde bunalmış bırakan tıbba lanet ediyorum” der.
Yalnız yaşadığı evinde bakımsız kaldığı için bir ay süreyle Alman Hastanesi’ne yatırılırsa da yapılacakbir şey kalmadığı için “haliyle taburcu” edilir. Haşim, Kadıköy Bahariye Caddesi’ndeki Belvü Apartmanı’ndaki evinde gün be gün tükenmektedir. Ve nihayet 4 Haziran 1933 günü emr-i Hak vaki olur, cenazesi Eyüp’teki aile mezarlığına kaldırılır.
“Gün bitti. Ağaçta neşe söndü
Dallar ateş oldu. Kuş da yakut”
-------------------------------------------------------
Kaynaklar:
Ayvazoğlu B. Ömrüm Benim Bir ateşti. Ötüken Yayınları, İstanbul, 2002.
Haşim A. Bütün Eserleri IV. Dergah Yayınları, İstanbul, 1991.
Haşim A. Bütün Şiirleri. 2. baskı, Dergah Yayınları, İstanbul, 1994.
Özpalabıyıklar S. Eğlentisiz iki gömme töreni. Kitap-lık; 10(61):8-9; 2003.
Perşembe, Mart 30, 2006
TIBBİ YAYINLARDA ETİK İHLALLERİ
Tıptaki baş döndürücü gelişmeler ve bunların yayınlanarak tıp camiası ile paylaşılması son
yıllarda bu alanda çok önemli etik sorunların ortaya çıkmasına yol açmıştır. Tıp, toplumla çok iç içe bir bilim ve sanat alanı olduğu için bu sorunlar sadece tıp camiasının değil tüm toplum kesimlerinin ilgisini üzerinde toplamıştır.
Etik-dışı bir tıbbi yayın milli servetimiz olan araştırma fonlarının heba edilmesine, tıp camiasının ve toplumun yanıltılmasına, bilimin ilerlemesine ve bireylerin bu ilerlemeden yararlanmasına engel oluşturmaktadır. Örneğin herhangi bir ilaçla ilgili etik-dışı bir yayın yapılmış olsun. Bu yayına temel olan verilerin elde edildiği çalışma için toplumun kaynakları israf edilmiştir. O alanda çalışanların maaşları vb. giderleri de toplum tarafından ödenmektedir. İlacın yanlış tanıtılması tıp camiasını yanıltacak ve sonuçta A ilacının uygulandığı kişiler olumsuz yönde etkilenecek, tedavileri gecikecek ya da yan etkiler nedeniyle ciddi sorunlar ortaya çıkacaktır. Tıp bilimine ve hekimlere duyulan güvenin sarsılması da işin cabası…
Tıbbi Yayınlarda Etik İhlali Türleri
• Haksız imza
• İntihal
• Uydurmacılık
• Yinelenen yayın
• Dilimleme
• Yanlı kaynak seçimi
• Yanlı yayın
Haksız imza
Bilimsel bir yayında yazarlığı hak etmeyenlerin yazar olarak gösterilmesi(armağan yazarlık), hakkı olanların ise yazarlar arasına alınmaması hiç de az rastlanmayan durumlardan. Oysa Uluslararası Tıbbi Dergi Editörleri Komitesi(ICMJE)’ye göre bir makalede yazar sayılabilmek için a) çalışmanın planlanması ve tasarımına ya da verilerin analizi veya yorumlanmasına katkıda bulunmak, b) makaleyi yayını hazırlamak veya içeriğine önemli düşünsel katkı yapacak biçimde düzeltmek, c) makalenin yayınlanacak son biçimini onaylamak şarttır. Sadece veri toplamak, finans sağlamak, bölüm başkanı olmak, çalışma grubunu denetlemek yazarlık için yeterli değildir. Armağan yazarlık akademik yükseltmelerde yardım beklentisi, camiada tanınmış kişilerin yazarlar arasında olmasının yayının kabul şansını arttırması gibi nedenlere bağlanabilir. Bazen de yazarlar yayın ve atıf sayılarını arttırmak için anlaşarak birbirlerini yazarlar arasına koymaktadır. Amaç ne olursa olsun, hak etmeyenlerin yazarlar arasına alınmasının ya da hak edenlerin yazarlar arasına alınmamasının tıbbi yayın etiği ile bağdaşmadığı açık.
İntihal
Son aylarda basın organlarında giderek daha çok gündeme gelen intihal, aşırma ya da korsanlık olarak da bilinir. İntihal kısaca daha önce yapılmış bir yayının tümünün ya da bir kısmının kaynak göstermeksizin alınarak kendi yayınıymışçasına yeniden yayınlaması olarak tanımlanabilir. Bu etik-dışı davranışın eskiden kaynaklara ulaşmanın zor olduğu dönemlerde daha yaygın olduğu, günümüzde ise iletişim teknolojisindeki gelişmelerle yayınlara erişimin çok kolaylaşmasıyla birlikte azaldığı sanılıyor. Saygın bir uluslararası tıp dergisinde yayınlanan bir derlemenin kaynaklar arasında dahi anılmadan neredeyse tıpatıp bir çeviri ile Türkçe bir dergide yayınladığı ulusal gazetelere dahi aksetmiş üzücü bir intihal olayı olarak hala hafızalarımızda…
Uydurmacılık
Son yıllarda Batı’da “dry-lab” ya da “desk research” olarak da adlandırılan uydurmacılık gerçek olmayan verileri ve sonuçları yayınlamak olarak tanımlanabilir. Hekimleri uydurmacılığa iten faktörlerin başında akademik yükseltmeler için gerekli olan “yayın yapma baskısı” gelmektedir. Araştırma imkanları yetersiz olduğu halde kariyerinde hızla ilerlemek isteyen, kurumlarınca yeterli araştırma eğitimi verilip denetlenmeyen kişilerin bu yollara tevessül etme ihtimali ne yazık ki yükselmektedir.
Size çok şaşırtıcı gelebilir ama, uydurmacılığa çok ciddi kuruluşlarda ve bilimsel dergilerde dahi rastlanabiliyor. İşte bu konuda bilim etiği derslerinde anlatılan en ünlü örnek! Yıl: 1983. Yer: Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi. Aktör: Ünlü kardiyolog Dr. Eugene Braunwald’un Kalp Araştırmaları Laboratuarı’nda çalışan Dr. John Darsee. Dergi: Dünyanın en saygın tıp dergilerinden New England Journal of Medicine. Olay: Dr. Darsee’nin NEJM’de yayınladığı bir dizi makalede hastalar üzerinde yapıldığı belirtilen deneylerin bilgisayar ortamında uydurulduğu anlaşıldı ve bu yayınlar tıp literatüründen geri çekildi. Dr. Darsee ile birikte çalışanlar zan altında kaldılar ve çok sıkıntılı günler geçirdiler. Kalp Araştırmaları Laboratuarı aylarca bilimsel çalışmalarla değil Dr. Darsee sorunuyla uğraştı. ABD Ulusal Sağlık Enstitüsü (NIH) verdiği tüm proje desteklerini geri ödettirdi.
Yinelenen Yayın
Aynı verilerin ve sonuçların birden çok makale olarak yayınlanması da etik-dışı bir davranış. Bir makaleyi farklı dillerde yayınlamak da bu türe girer. Birçok tıp dergisi yayınlayacakları makaleler için tüm yazarların imzaladığı belgeler alarak, aynı zamanda “telif hakkı ihlali” de olan bu durumun önüne geçmeye çalışmaktadırlar.
Dilimleme
İlk bakışta çok masummuş gibi görünen ya da çoklu yayınla karıştırılan bu yöntemde yazarların tek bir çalışmadan elde ettikleri verileri ve sonuçları yapay olarak bölüp birden fazla çok makale halinde yayınlamaları söz konusu. Aynı hastalara yapılan birden fazla işlemin sonuçları normalde bir makale halinde yayınlanması gerekirken, her işlem için ayrı bir makale yazılarak aynı ya da farklı dergilerde yayınlanması bölerek yayınlamaya örnek olarak verilebilir.
Yanlı Kaynak Seçimi
Bazı araştırmacılar çalışmalarını yayınlarken bilinçli veya bilinçsiz olarak sadece kendi sonuçlarını destekleyen makaleleri kaynak gösterip aksi yöndeki makaleler için “üç maymunlar”ı oynayabilmektedirler. Halbuki makalenin “Tartışma” kısmında konuyla ilgili destekleyici veya aksi görüşteki makalelerin anılması ve bunların “Kaynaklar” kısmında da bildirilmesi dürüstlüğün bir gereğidir. Makaleyi okuyanların objektif bir değerlendirme yapmasını engelleyen bu tutum makalenin hakemlerce değerlendirilmesi aşamasında fark edilip editöre bildirilmesi sorunun tek çözümü gibi görünüyor.
Yanlı Yayın
Çağımızda bilimsel araştırmalar için bazen akıl almaz diye tanımlanabilecek kadar büyük finansmana gerek duyulduğunu, bu nedenle de birçok araştırmanın ancak tıbbi ilaç ya da gereç firmalarının vereceği destekle gerçekleştirilebildiğini hepimiz bilmekteyiz. Firma desteğiyle gerçekleştirilen araştırmaların yansızlık içinde yürütülüp yürütülmediği, araştırıcıların kişisel bir çıkar sağlayıp sağlamadığı akıllarda daima bir soru olarak kalmaktadır. Tıp dergilerinin yazarlardan araştırmayı destekleyen ticari kuruluşlar ile aralarında hiçbir çıkar ilişkisi olmadığını belirten yazılı belge istemeleri Batı’da artık gelenekselleşmiş bir uygulama haline gelmiştir. Oysa ülkemizde bazı hekimlerin tıbbi ilaç-gereç firmalarından etik olup olmadığına dikkat etmeden çeşitli imkanlar sağlamalarının adeta bir “başarı” sayılabildiği üzüntüyle müşahede edilmektedir.
Peki bu kadar çok türü olan tıbbi yayınlarda etik ihlallerinin önüne nasıl geçilecek?
Kuşkusuz her şeyin başı sağlık. Sağlık alanında sağlıklı yayınlar yapılmasının temel şartı da eğitim. Daha tıp fakültesi yıllarından başlayan ve sadece teoride kalmayıp öğretim üyelerinin bizzat örnek olduğu bir etik eğitimi tıbbi yayınlardaki etik ihlallerini en aza indirecektir. Tabii ki bu orta ve uzun vadede sonuç verecek bir öneri. Kısa vadede ise çok yayın yapmanın değil kaliteli yayın yapmanın önemine vurgu yapılması, etik ve disiplin kurullarının hakkıyla çalıştırılması bir çok ihlalin daha teşebbüs aşamasında önüne geçecektir.
-------------------
Selçuk BAKIŞ Dergisinde yayınlanmıştır( Mart 2006)
Salı, Mart 28, 2006
TOPLUM SAĞLIĞI ARAŞTIRMA ve GELİŞTİRME MERKEZİ’NDEN “VEREMİ DURDURUN” ÇAĞRISINA DESTEK
24 Mart Dünya Verem Günü’nde başlatılan kampanyanın çağrı metni Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi’nce Türkçe’ye çevrilerek basınla paylaşıldı.
VEREMİ DURDURUN ÇAĞRISI (THE CALL TO STOP TB)
Dünyadaki tüm liderleri, hükümetleri, örgütleri, sivil toplumu, birlikleri ve bireyleri “Veremi Durdurmak İçin Küresel Plan 2006-2015”i desteklemeye, finanse etmeye ve gerçekleştirmeye davet ediyoruz.
ÇÜNKÜ her yıl yaklaşık 2 milyon kişi veremden ölmekte, 9 milyon kişi verme yakalanmakta ve verem mikrobu dünya nüfusunun üçte birini enfekte etmektedir.
ÇÜNKÜ verem Afrika ve Avrupa bölgesinde küresel bir pandemi ve acil hastalıktır.
ÇÜNKÜ verem HİV/AIDS’le birlikte halkı en çok öldüren hastalıktır ve çoklu-ilaca dirençli verem türleri küresel bir tehdittir.
ÇÜNKÜ verem tedavi edilebilir bir hastalıktır.
ÇÜNKÜ Veremi Durdurun stratejisi sonuç vermektedir.
ÇÜNKÜ verem önümüzdeki 10 yılda 14 milyon hayat daha kurtarılacaktır.
ÇÜNKÜ veremli insanları tedavi etmek ve iyileştirmek bu hastalığın yayılmasını önler, yoksulluğu azaltır, sağlık sistemlerini güçlendirir.
ÇÜNKÜ veremi durdurmak için acilen yeni aşılara, ilaçlara ve teşhis yöntemlerine ihtiyaç vardır.
ÇÜNKÜ verem tedavisine ulaşmak bir insan hakkıdır.
ÇÜNKÜ şimdi eyleme geçersek 2050 yılında verem yok edilebilir.
YUKARIDA SAYILAN 10 NEDENDEN DOLAYI, biz kendimizi eylemlerimiz yoluyla veremsiz bir dünyaya adıyoruz.
VEREMİ DURURUN – HAYATLARI KUTARIN
------------------------------------------------------------------------------------------------
Toplum Sağlığı Araştırma ve Geliştirme Merkezi Başkanı Dr. Nazmi Zengin 24 Mart Dünya Verem Günü dolayısıyla şunları söyledi:
I. Dünya Savaşı ve peşinden gelen İstiklal Savaşı yıllarında ve hemen sonrasında vereme çok sayıda kurban verdik. Dedelerimin de bu kurbanlar arasında olması “verem”i benim için çok özel bir hastalık kılmıştır. Verem savaşı silahlı savaşlardan çıkan ülkemizin sağlık alanında verdiği en büyük savaş olmuştur. Bu savaşı başarıyla yürütmemizde kuşkusuz yeni ilaçların keşfi ve sağlık çalışanlarımızın üstün gayretleri etkili olmuştur. Ama bence daha da önemli olan, bu günlerde belki çok olağan sayılan ama henüz cumhuriyete yeni kavuşmuş bir toplum için fevkalade ileri adım sayılması gereken sivil toplumun verem savaşına katılmasıdır. Bu bakımdan Verem Savaş Dernekleri bugünün sağlık politikalarını yapanların da göz önünde bulundurması gereken muazzam bir örnektir.
Kısa süre önce Dünya Sağlık Örgütü 2004 yılına ait küresel verem verilerini yayınladı. Buna göre Türkiye’de 2004 yılı içinde 20 bine yakın yeni verem vakası saptandı. Böylece veremli sayımız 32 binleri aştı. 2004’te vereme verdiğimiz kurban sayısı ise dört bine dayandı. Bu verem savaşı alanında örnek gösterilen bir ülke için çok dramatik bir geriye gidiştir.
Yerel gazete haberlerine göre ise verem ülke genelinde olduğu gibi Konya’da da yayılma eğilimi gösteriyor. Konya’da verem hastası sayısında son 5 yılda yüzde 30 oranında artış olmuş. Bunda aşılama programında oluşan zaafiyet yanı sıra yaşanan ekonomik krizler, aile yapısının çözülmesi, göç, safahat hayatının artması gibi faktörler etkili olmuştur. Burada göz ardı edilmemesi gereken bir nokta da nokta şudur. Evet, verem yoksullarda, olumsuz şartlarda yaşayanlarda daha sık görülür ama sadece böyle kişilerde görülmez. Zenginlerde de görülebilir verem, hatta doktorlarda da.
Geçenlerde veremle ilgili bir dernek kurarak kamuoyunun dikkatini bu hastalığa çeken Dr. Mehmet Cenk Deliküçük kendisi vereme yakalanmış ve fevkalade zorluklar çekerek bu hastalığı yenmeyi başarmış ve şu anda kendisini veremle savaşa adamış bir meslektaşımdır. Bizzat tanıdığım verem hastası doktorlar olmuştur. Bunlardan biri vereme yatkınlığı olan bir aileden gelen bir doktor hanımdı. Daha sonra göğüs hastalıkları uzmanı oldu ve veremle savaş ordusuna katıldı. Bir başka meslektaşım ise askerlik hizmetini yaparken yakalanmıştı bu hastalığa. Kendi teşhisini kendisi koymuş ancak şikayetlerinin ciddiyetini bir türlü kabul ettirememişti diğer hekimlere. Bu yüzden hastalığının tedavisi gecikmiş, uzun süren bir mücadeleden sonra yakasını bu hastalıktan kurtarabilmişti.
Su uyur düşman uyumaz diye bir atasözümüz vardır. Verem de uyumaz. Uyanık olalım. Çocuklarımızın aşılarını ihmal etmeyelim. Verem kuşkusu varsa hemen verem savaş dispanserlerine ve göğüs hastalıkları kliniklerine başvuralım. Unutmayalım ki verem tedavi edilebilir bir hastalıktır ve tüm tedavi giderleri devlet tarafından karşılanmaktadır.
Cumartesi, Mart 11, 2006
14 MART DÜŞÜNCELERİ-II
Cumhuriyet döneminde ülkemizin yetiştirdiği en büyük ozanlardan olan Hasan Hüseyin bir şiirinde şöyle demektedir:
"Öyle geliyor ki bana
İsteyerek gitmezse eğer
Cennet bile sürgün gelir insana"
Bu dizeleri sizlere aktarmamın nedeni kamuoyunda son günlerde yoğun bir biçimde tartışılan bir konu, 27 Mart 2002 tarihinden itibaren mecburi ya da zorunlu hizmetin yeniden uygulamaya konması konusudur. Bu ülkede herkes bilir ki hekimlerin topluma hizmet sevdaları her zaman kazanma hırslarının kat kat önünde olmuştur ve olmaya devam etmektedir. Bu nedenle mecburi hizmete karşı çıkışımızı «büyük merkezlerde kalıp çok kazanma» hırsına bağlamak gibi ucuz teoriler üretenlere cevap bile vermeye değmez. Hekimlerin karşı çıktığı şey ülkemizin şu ya da bu köşesinde hizmet vermek değildir. Hekimlerin karşı çıktığı şey yeterli alt yapı oluşturulmadan, aracı gereci, tıbbi sekreteri, hemşiresi, ebesi sağlanmadan, sadece hekimlerin kuş uçmaz kervan geçmez diye tabir edilebilecek yerlere tayin edilmeleridir. Sadece tıbbi alt yapı ve personelin sağlanması da yetmez, ülkenin en uzun ve en pahalı eğitimini yaptırdığınız gençleri oy avcılığı amacıyla ekmek çıkaran fırını, gazete getiren bir ulaşım aracı olmayan bir köye göndermek onu heder etmek demektir. Bu hem o genç hekime hem de bu aziz millete yapılmış bir kötülüktür. Özetle, biz hekimler gerekli koşullar sağlandığında bırakın bu ülkeyi, dünyanın en ücra köşelerinde bile hizmete hazırız ancak ne zaman kaldırılıp ne zaman uygulamaya konulacağı belli olmayan bir mecburi hizmet baskısı altında siyasilerin şamar oğlanı olmayı asla kabul etmiyoruz.
BENİM OĞLUM BİNA OKUR
Tıp fakültelerinde eğitim hala standardize edilebilmiş değildir. Bunun en başta gelen nedeni kurumlar arasında imkanlar ve anlayışlar bakımından büyük farklılıklar olmasıdır. İmkan ve anlayışları kolayca standardize etmenin mümkün olmaması, hatta gerekli bile olmaması, nedeniyle biz şu soruya ortak bir cevap bulabilirsek en önemli adımı atmış olacağız diye düşünüyorum. Sorumuz" Hekimi ne amaçla yetiştiriyoruz?" sorusudur. Bu soruyu hem idealleri hem de gerçekleri göz önüne alarak cevaplamak zorundayız. Sadece idealleri göz önüne aldığımızda hayalci, sadece gerçekleri göz önüne aldığımız da ise ufuksuz bir hekim tipi yetiştirmiş oluruz. Bizim oda olarak görüşümüz sahada kullanabileceği çağdaş tıbbi bilgiler yanı sıra kendini, toplumunu ve dünyayı tanıyan, gelişmeye açık pratisyen hekimler yetiştirilmesidir. Pratisyen hekimliği uzman hekimliğin az gelişmiş ya da ilkel bir türü olarak gören, gösteren ve halkımıza öyle yansıtan bir anlayış kendisi az gelişmiş ve ilkel bir anlayıştır. Hekime toplumdaki onurlu yerini yeniden kazandırmak istiyorsak, sağlık alanındaki sorunlarımızı en aza indirmek istiyorsak ilk yapmamız gerekenlerden birinin bu anlayışı düzeltmek olduğunu düşünüyoruz. Bu amaçla toplumumuzun sağlık sorunlarından öncelikli olan ne ise onu merkeze alan, çağdaş eğitim ve öğrenim biliminin verilerinden yararlanan bir eğitimi programı tüm tıp fakültelerimizde benimsenmelidir.
Tıp eğitimi konusunda dünyada yıllardan beri var olan arayışlar geç de olsa ülkemizde de yansıma bulmuş değişik tıp eğitimi anlayışları uygulanmaya hatta tıp fakültelerinde tıp eğitimi anabilim dalları kurulmaya başlanmıştır. Bu olumlu bir gelişme olmakla beraber her fakülteye bir tıp eğitimi anabilim dalı kurulması bürokrasiyi arttırmak ve kadro işgal etmekten öte fayda sağlamayacaktır. Bu uygulamanın yerine Yüksek Öğretim Kurumu bünyesinde kurulan ve tüm tıp fakültelerindeki öğretim üyelerini gerektiğinde yüz yüze ama daha çok uzaktan eğitim ve sınama yöntemlerini kullanarak eğiten bir kuruluşun daha etkili olacağı düşüncesindeyiz.
DİL YARESİ
Daha önceki yazımızda değindiğimiz üzere Tıphane-i Amire adı verilen "modern anlam"daki ilk tıp okulumuzun eğitim dili Fransızca idi. Zaman içinde, özellikle de cumhuriyet döneminde tıp dilimizin Türkçeleşmesi için yoğun çaba harcanmıştır. Son yıllarda ülkemizde bırakın tıp dilimizdeki yabancı kelimelerin kat kat artmasını yeniden yabancı bir dilde tıp eğitimi gündeme gelmiştir. İmparatorluk döneminde ve henüz kurulmakta olan bir tıp fakültesinde yabancı dille eğitim bir noktaya kadar anlaşılabilir bir şeydir ancak gerek askeri gerekse kültürel alanda her türlü fedakarlığa katlanarak kurtuluş savaşı vermiş, kendi dilinde tıp eğitimini yerleştirmiş bir millete yüz küsur yıldan sonra tekrar yabancı bir dilde tıp eğitimi verilmeye başlanması ve üniversitelerimizin yabancı dilde tıp eğitimi veren fakülte açmak için adeta yarışa girmeleri kabul edilemez bir şeydir. Bu söylediklerimizden asla yabancı dillerin öğrenilmesine, o dillerde yazılmış eserlerden yararlanılmasına karşı olduğumuz anlaşılmamalıdır. Bizim karşı olduğumuz şey yabancı dil öğretimi değil, yabancı dille öğretimdir. Takdir edersiniz ki bu tutum milli benliğe ve bağımsız devlete duyulan saygının bir gereğidir.
ODASINA VARDIM
Tabip odalarının etkinliği günden güne daha da azaltılmaktadır. Bunda en büyük rol ülkemizin olağan üstü bir dönemden geçtiği bir dönemde kamuda çalışan hekimlerin tabip odalarına kayıt zorunluluğunun kaldırılmış olmasıdır. Bu olayla kan kaybetmeye başlayan odalarımızın etkinliği hükümetler tarafından çıkarılan her yasa, yönetmelik ya da yönerge ile daha da daraltılmıştır. Tabiplerin insan sağlığı üzerinde çalışmaları nedeniyle üretimden gelen güçlerini yani grev hakkını kullanamamaları meslek örgütümüzün bırakın diğer toplumsal yapılanmalarda söz sahibi olmasını devletin sağlıkla ilgili yapılanmalarından bile dışlanır duruma gelmesine yol açmıştır. Bununla birlikte Türk Tabipleri Birliği ve onun ülke genelinde örgütlenmiş kolları olan tabip odaları yasalarla kurulmuş, yasal kuruluşlarda temsil hakkı olan tek ve en eski hekim kuruluşu olma özelliğini sürdürmektedir. Yine Türk Tabipleri Birliği ve Tabip odalarımız maalesef tahsil etmekte fevkalade güçlük çektiğimiz üyelik aidatlarından başka bir gelir kaynağı olmadığı halde ücretsiz dağıtılan tıp dergileri çıkarmaya, mezuniyet sonrası eğitim toplantıları yapmaya ve her zeminde hekimlerin özlük haklarını savunmaya gayret göstermektedir. Bu nedenle ancak Türk Tabipleri Birliği ve Tabip Odaları çerçevesinde dayanışmamızı ve örgütlü demokratik mücadelemizi devam ettirmekle daha iyi bir hekimlik ortamına ve özlük haklarına kavuşmamız mümkün olacaktır.
Tabip odalarımıza meslektaşlarımız ve halkımız nezdinde itibar kaybettiren bir durum da odaların siyasetle uğraştığı iddiasıdır. Ne yazık ki bazı illerdeki oda yöneticilerimiz en azından görünüşte bu suçlamaya haklılık kazandıracak eylemlerde bulunmakta, basın ve yayın organlarına beyanatlar vermektedirler. Bununla birlikte hekimlerin toplum sorunlarıyla iç içe yaşayan, sadece bireysel sağlık sorunlarıyla değil de halk sağlığı sorunlarıyla da uğraşan insanlar oldukları göz önüne alınırsa ülkemizde var olagelen her sorunda tabip odalarının da söz söyleme hakkının olduğu hatta bunun bir hak değil vazife olduğu anlaşılacaktır. Dünyada bunca zenginliğe,kaynağa, üretime ve bilgi birikimine rağmen açlığa, yoksulluğa, cehalete, eşitsizliğe mahkum insanlar varsa ve hekimlerin bunlara öfke duymaları siyaset yapmaksa hekimler tabii ki siyaset yapacaklardır. Hekimlerin dünyayı saran terör çılgınlığı ve onun kadar acımasız olan savaş çığırtkanlığı bahane edilerek gündelik toplumsal yaşamın, var olan demokratik hayatın daraltılmasına karşı çıkmaları siyaset yapmaksa hekimlerin bu sorumluluktan kaçamayacakları aşikardır. Toplumsal sorunlarla bu kadarcık bir ilgilenmeyi olumsuz anlamda siyasetle uğraşmak olarak görüp aşağılarsak, esasında toplumsal sorunları bir uzlaşma zemininde çözme sanatı olan siyaseti toplumun sadece belli gruplarına havale edersek, o zaman rejimimizin adı demokrasi olmaktan uzaklaşır; ortaya Nazi Almanyasına, Stalin Rusyasına ya da Mc Carty Amerikasına benzeyen bir ülke çıkar ki bu da ülkemize de milletimize de en büyük haksızlık olur. Bu nedenle yapıcı, üretici siyasetle toplumun her bireyi gibi hekimlerin de, Tabip Odalarının da yasal sınırlar içinde olmak kaydıyla ilgilenmeleri doğal hatta gerekli sayılmalıdır.
Daha güzel 14 Martlarda tekrar birlikte olmak dileğiyle…
Konya-Karaman Tabip Odası Bülteni (Sayı: 16, Mart 2002)nde yayınlanmıştır
14 MART DÜŞÜNCELERİ-I
Eğlendik(?), sevindik(?), rahatladık(?) / Peki ama biz neyi kutladık?
"Ondört Martta biz neyi kutluyoruz?" sorusunu yönelttiğim meslektaşlardan aldığım cevaplar "İstanbul Tıp Fakültesinin kuruluşunu", "Tıbbiye-i Şahane'nin açılışını", "Türk Tabipler Birliği'nin faaliyete geçişini" gibi şeylerdi.
Eminim hepimiz öğrenciyken merak saikiyle ya da hocalarımızdan duymak suretiyle 14 Mart'ta ne olduğunu öğrenmişizdir. Ne var ki yoğun işlerimiz ve "hafıza-ı beşerin nisyan ile malul olması' aklımızdan çıkarmıştır bu bilgiyi, işte özetin özeti bir hatırlatma:
Bin sekizyüzlü yılların ilk yarısıdır... Devrin padişahı II. Mahmud yeni kurulan Asakir-i Mansure-i Muhammediye'nin hekim ihtiyacını karşılamak için Hekimbaşı Mustafa Behçet Efendi'den bir okul kurmasını ister. Mustafa Behçet uzun çalışmalardan sonra kadrosunu oluşturur, müfredat belirlenir ve "Zat-ı Şahaneleri" de yer tahsisini yapar. Tıphane-i Amire veya Dar'üt-Tıbb-ı Amire adı verilen "modern anlam"daki ilk tıp okulumuz 14 Mart 1827'de Vezneciler'de Tulumbacıbaşı Konağı'nın üst katında açılır. Bu okulda eğitim süresi dört yıl, eğitim dili ise Franızca'dır.
Özelleştirsek de mi savsaklasak, özelleştirmesek de mi saklasak?
"Hastaneler özelleştirilsin"... işte sağlıkla ilgili sorunların konuşulduğu her ortamda söylenen basma kalıp bir söz. ilk bakışta akla uygun gibi gelen bu sözü biraz irdelediğimizde hastanelerin özelleştirilmesinin özelleştirmeyi kutsayanların kafalarındaki takıntı haricinde neyi çözeceği muallakta kalmaktadır.
Dikkat edilirse insanlarımızı "hastaneler özelleştirilsin"e getiren çoklukla hastane hizmetlerinin iyi yürümemesidir ve bunun en önemli sebebi de birinci basamak sağlık hizmetlerinin gereğince verilememesidir. Dolayısıyla, sağlık ocaklarını/semt polikliniklerini ıslah etmeden, sevk zincirini işletmeden hastaneleri özelleştirmeye kalkışmak devenin kulağındaki sivilceye operasyon uygulamak gibi bir şey olacaktır. Kanaatimce bozuk olan, işlemeyen/işlettirilmeyen birinci basamak sağlık hizmetleri oiduğuna göre özelleştirmeden bir medet umuluyorsa hemen özelleştirtirilmesi gereken yer sağlık ocakları olmalı değil midir?
Bu söz uzar gider... Sonuç olarak söyleyeceğim şudur: "Alt yapı problemlerini halletmemiş ve gelir dağılımını adil hale getirmemiş bir ülkede "özelleştirme"nin her derde deva bir macun gibi sunulması tam anlamıyla "absürd" bir iştir..."
İki yüzü keskin bıçak:Tıbbi ilaç/gereç sektörü ve hekim
Hekimlerin mesleklerini uygulamaları için tıbbi ilaç/gereç sektörünün gerekliliği inkar edilemez. Ne var ki bu sektör artık hekimlere yardımcı olmaktan çıkmış, adeta onları yönlendiren, onları aracı/pazarlamacı olarak kullanan bir konuma gelmiştir. Bir taraftan liberal/kapitalist ekonominin üikemize daha bir yer-leşmesi, diğer taraftan "mantar gibi biten" tıp fakültelerinden yeterli bilimsel ve etik nosyonu almadan mezun olan hekimler... işte size bu durumun sorumlusu gibi görünen iki faktör. "Gibi görünen" diye bilinçli olarak söylüyorum çünkü esas faktör muhtemelen daha "derin"de...
İlaç/gereç sektörü-hekim ilişkilerinin ahlaki bir temel üzerinde yürümediği hepimizin malumu. Bazı hekimlerimizin zaman zaman "birey" olarak tenezzül buyurduğu bu bozuk ilişki biçimine artık ne yazık ki "bilimsel dernek ve kurumlar"ın düzenlediği etkinliklerde de rastlamaya başladık. Kongrelerde, sempozyumlarda reklam/tanıtımlarını doyasıya yapabilen sektör, bu yetmiyormuş gibi bilimsel programın en can alıcı yerine bir "reklam paneli" koydurabiliyor. Bireylerin hatalarından kurumlara göre daha kolay dönebileceğini düşünen bendeniz, bu durumu fevkalade ürkütücü buluyorum.
Reçetesiz ilaç kullanımı ayrı bir hastalık... Bu hastalık hala çok yaygın ve ne yazık ki bazılarını hala "kalfaların çekip çevirdiği eczanelerimiz"de konuya yeterli hassasiyet gösterilmemektedir. Geçenlerde babamın emekli karnesine geçirilmiş çok şık kabın üzerinde şunları okudum: "İlaç yalnız eczanede eczacı tarafından verilir". Burada ifade edilen "doğru"ya itirazımız yok kuşkusuz; fakat "Keşke reçetesiz ilaç alınmaması gerektiğini de vurgulasalardı eczacı refiklerimiz..." demeden de duramadık.
Reklamla tanıtım arasında sıkışan hekimi kim kurtaracak?
Reklam yasağım biz hekimler yıllar boyu kanuni zorunluluktan öte kişiiiğimize saygı meselesî olarak ele aldık. Bundan olsa gerek reklam yasağım neredeyse her türlü tanıtımı içine alacak biçimde algıladık. Yıllarca hiç bir sorun çıkmadı da neden şimdi çıkıyor?
Şimdi açık ya da kapalı biçimde reklam yapmayan/yaptırmayan yok gibi. Gazetelerin reklam sayfalarında ameliyatsız hemoroid tedavi edenler, gözlükleri attıranlar gırla gidiyor... Ya "memleketin ahvali siyasiye ve iktisadiyesiyle alakalı mühim havadisat"'ın arasında rasladığınız ismi büyük harflerle yazılmış bir klinikte uygulanan müthiş hizmetle ilgili "haber"e ne demeli?... Tüm bunları hekim arkadaşlarımızın "para hırsı"na yormak çok ucuz bir yaklaşım olur. En azından değişen sosyal yapıyı ve sağlık alamna kapitalizmin bir yılan gibi sessizce girişini dikkate almak gerekir.
Nerede eskinin taş çatlasa yüz binli nüfusa sahip şehirlerinde bir kaç eczanenin üzerine açılmış ve kime sorarsamz parmakla gösterilen, bir masa-bir kaç iskemle- bir paravan ve bir stetoskopla açılabilen muayenehaneleri? Şehirler büyümüş, hekim sayısı artmış, muayenehaneler ara sokaklara/kenar mahallelere dağılmış, eskiden sadece hastanelerde yapılabilen tanı ve tedavi işlemleri ayaktan yapılabilir olmuş... Ve yüz binlerce dolar yatırım yapmadan "benim muayenehanem var" demekten utanılır hale gelinmiş.
Bir de sağlık sektörüyle şuradan buradan ilintili kesimin yaptığı denetimsiz işlemler ve reklamlar konusu var. Bu da ayrı bir sıkıntı ve hekimi reklama zorlayan baskı unsuru. Astımdan kansere, kısırlıktan "bel gevşekliği"ne, basurdan gece işemelerine kadar her derde deva dağıtan "Lokman Hekim" tabelalı baharatçılar mı dersiniz, cilt hastalıklarım teşhis ve tedavi ettiğini radyo ve televizyonlardan hiç çekinmeden iddia eden kuaförler/epilasyoncular mı dersiniz... Bunlara hiç bir müeyyide uygulanmayan bir ülkede reklamla tanıtım arasında sıkışan hekimi kim kurtaracak?
Konya-Karaman Tabip Odası Haber Bülteni( Mart 1999 )nde yayınlanmıştır.
Pazartesi, Mart 06, 2006
BİR SAĞLIK OCAĞI DAHA ...
Şimdi bu sağlık ocağının açılmasının yanlış bir şey olduğunu söyleyeceğim ve yine kötü adam olacağım. Öyle ya, belediyemiz bir hizmet yapıyor ve ben buna yanlış diyorum, halkın ayağına götürülen böyle bir hizmete karşı çıkmak ise kötü adamların kalkışabileceği abes bir iş.
Bu işin yanlış olduğu hükmüme temel teşkil eden düşüncelerimi açıkladığımda da siz bana kötü adam demeye devam edecek misiniz bilmem?
Devlet eliyle yapılan sağlık hizmetlerinin tek elde toplanmaya çalışıldığı bir dönemde belediyelerin teşhis ve tedaviye yönelik sağlık kuruluşları açmasına anlam vermek mümkün değildir.
Belediyelerimiz geçmişte hizmete soktukları sağlık ocaklarını önemli ölçüde tasfiye etmişler ya da Sağlık Müdürlüğü'ne devretmişleridir. Çünkü belediyelerin elinde sağlık ocağı inşa etmek için arsa, malzeme ve işçi bulunduğu halde bu ocakların verimli bir biçimde işletilebilmesi için gerekli sağlık personeli yoktur.
Belediyelerimizden sağlık hizmetleri anlamında beklenen teşhis ve tedavi üniteleri kurmaları değil koruyucu sağlık hizmetleridir, bu nedenle belediyelerimiz ellerinde bulunan sınırlı sayıdaki sağlık personelini koruyucu sağlık hizmetlerinde kullanmalıdırlar. Sanıyorum ki koruyucu sağlık hizmetleri alanında etkinlik yapmak hem ciddi bir vizyon ve planlama gerektirdiğinden hem de tribünlerden kulakları sağır edecek kadar alkış getirmeyeceğinden belediyelerimiz kolay olan ve hemen alkış getiren teşhis ve tedavi hizmetlerine yönelmektedirler. Oysa sağlıklı bir Konya için koruyucu sağlık hizmetleri alanında yapılacak çalışmalar orta ve uzun vadede belediyelere prestij sağlamanın ötesinde Sağlık Bakanlığı'nın son dönemdeki uygulamalarıyla koruyucu hekimlik hizmetlerinde ortaya çıkan açığı da kapatacaktır.
Niyetim ne halka götürülen hizmete karşı çıkmak ne de güzel çalışmalarıyla dikkat çeken sayın belediye başkanının şevkini kırmak. Belediyelerin sağlık hizmetleriyle ilgili durumu ve işin püf noktalarını anlattım. Hâlâ kötü adam olduğuma inanıyorsanız diyecek bir sözüm yok. Ben de böyle bir adamım işte…
GEZİ/ZİYARET NOTU
Geçenlerde yolum Kovada Gölü Milli Parkı’na düştü. Kovada gölü Isparta’nın Ereğli ilçesi sınırları içinde yer alıyor. Aslında Ereğli Gölü’nün bir uzantısı, ama araya neredeyse 25 kilometrelik bir alüvyon tabakası girmiş.
Orman Genel Müdürlüğü Kovada Gölü çevresinde çok güzel bir çalışma yapmış. Göl çevresindeki ormanda örneklerini yıllar önce İskandinav ülkelerinde gördüğüm ve “bizim ülkemizde de olur mu bunlar acaba?” diye hayaller kurduğum türden yürüyüş yolları yapılmış. Yolların kenarında göl çevresinin zengin faunasına dahil ağaçların, bitkilerin adlarının Türkçe ve Latince olarak yazıldığı levhalar, dinlenmek ya da manzaranın tadına varabilmek için oturabileceğiniz banklar yer alıyor. İnanası gelmiyor insanın ama göl tertemiz: ne karpuz kabukları yüzüyor, ne de sigara izmaritleri… Bu yeryüzü cennetinin tuvaletlerini de anmadan geçmemek gerek. “Temizlik imandandır” diyen bir dinin ibadethaneleri olan camilerin tuvaletlerinde bile midenizin ağzınıza geldiği bir ülkede Orman Genel Müdürlüğü’nün yaptırdığı ve çevresinde ya da kapısında ne bir bekçinin ne de para kesen bir Deli Dumrul’un bulunmadığı tuvaletler tertemiz! Sabunu, hatta tuvalet kağıdı bile var.
Bu ülkede güzel şeyler de oluyor. Vatandaşlar olarak bunlara sahip çıkmamız gerekiyor.
OKUDUKÇA
Zencefil kokusunu duysam tanımam
Öğrenmem gereken çok şey var daha
Islat bilgisiz dudaklarımı
Ey deneyim denen gümüş maşrapa
Abdülkadir Budak
KİTAPLAR ARASINDA
BİR SAFA BAHŞEDELİM-Klasik Türk Şiirinden Seçmeler
Dr. Mustafa Çıpan
Konya Büyükşehir Belediyesi Yayınları
İstanbul 2005
Klasik Türk şiirinden 25 adet seçkin örneğin bulunduğu bu kitap 96 sayfadan oluşuyor. Elinize aldığınızda boyutlarıyla, kapağıyla, kağıdıyla, süslemeleriyle çok farklı, nezih bir çalışmayla karşılaştığınızı hemen anlıyorsunuz. Ama asıl fark kitabın arka kapak içindeki bir cebe gizlenmiş CD'yi keşfedince ortaya çıkıyor. Bu bakımdan, ortaya koyduğu eserlerinden sürekli 'en iyi'nin peşinde koştuğunu bildiğimiz değerli bilim ve sanat adamı Dr. Mustafa Çıpan'ın önsözde bu kitabın türünün ilk örneği olduğunu belirtmesi hiç de boş bir iddia, boş bir övünme değil.
Bakın nasıl davet ediyor Dr. Mustafa Çıpan bizleri kitabı okumaya, CD'yi dinlemeye:
Kendimizi "bad-ı saba" yerine koyup, şiirimizin kapısını açmaya, mana derinliğini hissetmeye ve ahenk güzelliğini duymaya,
Güzelliklere susamış nefeslerimizle şiirin üzerindeki külleri üflemeye, bir "kaknus" gibi onu yeniden külleri üzerinde diriltmeye,
Her şairde, şiir diliyle harikulade güzellikler bulacağımız, musikinin zenginleştirdiği bir seyre birlikte çıkmaya,
Zamanımızdan geçmiş günlere hicret ederek, bu güne kadar tam bir tarifi yapılamayan, bugünden sonra da yapılamayacak olan, içi aşkla dolu şiirlerden bugüne güzellikler aktarmaya,
Anadolu fatihlerinin torunları olarak, bize bırakılan muhteşem şiir mirasına sahip çıkmaya,
Yahya Kemal’in söyleyişiyle: "Kökü mazide olan ati" olma şuuruyla kimliğimizi bilmeye ve milli olma hüviyetini kazandıktan sonra milletler arası arenada kendimizi ifade etmeye ne dersiniz...
(...)
"Bir safa bahşedelim" efendim.
Bir okuyucu olarak bu güzel eser için Sayın Dr. Mustafa Çıpan’a ne kadar teşekkür etsek, kendisini ne kadar tebrik etsek az.. Kitabı yayınlayan Konya Büyükşehir Belediyesi de kuşkusuz teşekkür ve tebriği hak ediyor ancak bu hak ediş, bu esere ve belediyenin diğer yayınlarına ücretini ödeyen herkesin bu kitaplara rahatça ulaşabileceği zaman tamamlanacak. Sadece protokole ve hatırlı ziyaretçilere dağıtılan kitaplar basmak belediyeyi halkla bütünleşmekten uzaklaştırdığı gibi kentin tanıtımına da yeterli katkıyı sağlayamaz.
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
“SAĞLIKLI ŞEHİRLER PROJESİ”
Gezegenimiz 21. yüzyıla yarısı şehirlerde yaşayan 6 milyarı aşkın insanla girmiştir. Şehirli nüfusun bu denli büyük oluşu birçok avantaj ve dezavantajı da beraberinde getirmektedir. Sorun, şehirlerin nasıl yönetileceği ve şehirleşmenin hızla arttığı bir dünyada “herkes için sağlık” koşullarının nasıl yaratılacağıdır. Bu doğrultuda, Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ), Avrupa şehirlerindeki karar vericilerinin gündemine şehir sağlığı kavramını birinci sıraya yerleştirebilmek için uzun dönemli uluslararası bir gelişim projesi olarak "Sağlıklı Şehirler Projesi"ni başlatmıştır.
Sağlıklı Şehirler Projesi; sağlıkta ve sağlık hizmetlerine ulaşmada eşitsizliği azaltmak, yerel düzeyde sağlıklı toplum politikasını geliştirmek, sağlığı destekleyen fiziksel ve sosyal çevreyi oluşturmak, sağlık için toplum aktivitesini güçlendirmek yeni gelişmelere uyum gösteren bir toplum oluşumunu sağlamak herkes için sağlık stratejisi ve sağlık gelişimi prensipleri ile uyumlu sağlık hizmetleri kurmak amaçlarına yöneliktir.
“DSÖ Sağlıklı Şehirler Projesi”ne üye olabilmek için kapsamlı bir çalışma gereklidir. Proje, ilgili, kararlı, sonuç almak isteyen, bunun için düşünce üreten, işbirliğine açık, ortak çalışmaya yatkın, sorumluluk paylaşan her şehre açıktır.
Üyelik için neler gerekiyor?
Belediye Başkanı’nın üye olmak istediğini belirten bir mektubu DSÖ’ne göndermesi ve projeye politik destek sağlayacağını taahhüt etmesi
Belediye Meclisi’nin projeye üye olunacağını, yıllık aidatların ödeneceğini, proje ofisi kurulacağını ve proje koordinatörü atanacağını taahhüt eden bir karar alması
Şehirde sağlıkla ilgili karar vericiler(valilik, il sağlık md.lüğü, il çevre md.lüğü, üniversite, ilçe belediyeleri, sivil toplum kuruluşları)in taahhütlerinin alınması
“Sağlıklı Şehirler Proje Ofisi”nin kurulması
İyi İngilizce bilen bir proje koordinatörü atanması
“Şehir Sağlık Gelişim Planı”nın hazırlanması
“Şehir Sağlık Profili ve Sağlıklı Şehir Göstergeleri”nin hazırlanması
“Şehir Sağlık Profili”
Şehir Sağlık Profili şehir sakinlerinin sağlığının ve sağlıklarını etkileyen faktörlerin niceliksel ve niteliksel açıklamasıdır. Sorunları tanımlar, çözüm için önerileri ve faaliyetleri teşvik eder. Şehir sakinlerine sağlıkla ilgili doğru, güncel, tarafsız ve bağımsız bilgi sağlanması amaçlanır.
Şehir Sağlık Profili; şehirle ilgili sağlık bilgilerini özetler. Şehirdeki sağlık konularını, sağlığı etkileyen faktörleri ve sağlığın geliştirilmesi için önerilen faaliyet alanlarını tanımlar. Sağlıkla ilgili hedefleri belirler. Sağlığı etkileyen konular hakkında halka, politikacılara, profesyonellere ve karar vericilere kolayca anlaşılabilir bilgiler verir. Şehir sakinlerinin şehirdeki sağlıkla ilgili görüşlerini içerir. Şehirler Sağlık Profili için standart bir tanım yoktur. Her şehir kendi yapısına uygun bir profil oluşturur. Bu profiller nüfusa ilgili temel bilgileri ve hayati istatistikleri kapsar. İçeriğe alınabilecek diğer alanlar sağlık durumu, yaşam biçimleri, hayat şartları, sosyo-ekonomik şartlar, fiziksel çevre, eşitsizlikler, fiziksel ve sosyal altyapı, halk sağlığı hizmetleri ve politikalarıdır.
“Sağlıklı Şehir Göstergeleri” sağlığın ve sağlığı etkileyen faktörlerin ölçütleridir. Şehirler arasındaki karşılaştırmalar için temel oluşturur.
“Şehir Sağlık Gelişim Planı”
Şehir Sağlığı Planı bir şehrin sağlık vizyonunu ve bunun elde edilmesi için atılacak adımları ortaya koyar. “Şehir Sağlık Gelişim Planı” DSÖ’nün “Herkes İçin Sağlık” stratejisini yerel duruma uyarlar. Planın en önemli özelliği kapsamlı ve sektörler arası olmasıdır. Sağlıkla ilgili tüm faaliyetleri entegre eder ve tüm sektörler arasında bağlantı kurar. Plan sektörler arası işbirliği ve toplum katılımı yoluyla üretilir.
"Şehir Sağlık Gelişim Planı" Aşamaları
“Proje Yönetim Modeli”nin oluşturulması,
“Sağlıklı Şehir Parametreleri”nin belirlenmesi,
“Şehir Analizi”nin yapılması,
Bölgelerdeki eksikliklerin saptanması ve sınıflandırılması,
Eksikliklerin giderilmesi için “Beş Yıllık Uygulama Planı”nın hazırlanması,
Uygulama çalışmalarının başlatılması.
Sağlıklı Şehirler Projesi’ni andığımız ilk yazımızı “Top artık Sayın Başkan’da…” diye noktalamıştık. Topun aynı kişide kısa bir süreden fazla durmasının oyunun kurallarına aykırı olduğunu hatırlatalım. (Belgeler için bkz.: http://www.euro.who.int/document/E81924.pdf)
GEZİ/ZİYARET NOTU
Konya Tabip Odası Sağlıklı Çevre ve Şehir Komisyonu olarak merkez ilçe belediye başkanlarını ziyarete başladık. İlk randevumuz 2 Ağustos 2005 günü Karatay Belediye Başkanı Sayın Mehmet Hançerli ileydi. Sayın Hançerli’ye başta Dünya Sağlık Örgütü Sağlıklı Şehirler Projesi olmak üzere çeşitli görüşlerimizi aktardık. Başkan’ın “proje” kelimesine kulak kabarttığı, ancak bir not dahi almadığı gözümüzden kaçmadı. Yılların belediyecisi olan Hançerli’nin belediyecilikten sadece imara arazi açma, fakirlere yardım yapma, sünnet kampanyaları düzenleme gibi güzel olmaya güzel, ama artık sıradanlaşmış işleri anlamadığını zannediyoruz.
Acaba zannımızın kesin bilgi haline dönüşmesi için ne kadar zaman gerekecek?
OKUDUKÇA
Bu aşk burada biter ve ben çekip giderim
Yüreğimde bir çocuk cebimde bir revolver
Bu aşk burada biter iyi günler sevgilim
Ve ben çekip giderim bir nehir akıp gider
Ataol Behramoğlu
KİTAPLAR ARASINDA
İNSAN OLMAK
Engin Geçtan
Metis Yayınları, İstanbul 2004
Prof. Dr. Engin Geçtan’ı geçen yılın karlı bir günüde, Kasımpaşa Deniz Hastanesi Komutanlığı’nın düzenlediği İnsan İlişkileri Sempozyumu’nda dinlediğimde defterime “bilim adamlığını aşmış, bilge olmuş bir hekimle karşılaştım” notunu düşmüştüm. İnsan Olmak’ı okurken Engin Hoca’nın bu yolda attığı ilk adımlardan kaynaklanan ayak seslerini duydum.
Sakın ola adına bakıp bu kitabı piyasada artık neredeyse binlercesi bulunan mutlu olmak için yapmanız gerekli şu kadar şey, yapmamanız gerekli bu kadar şey türünden kitaplarla karıştırmayın. “İnsan Olmak” bahsi geçen kitaplar henüz popülerleşmeden, 1983 yılında ilk baskısını yapmış ve aradan geçen yirmi yıl içinde 26. baskıya ulaşmış. Popüler olmak, ya da insanlara neleri yapmaları, nelerden uzak durmaları gerektiğini öğretmek gibi bir iddiası olmayan bu kitap psikoloji ve psikiyatri bilimlerinin ışığı altında “işte insan!” diyerek bizim kendimizi, çevremizdekileri ve toplumumuzu daha iyi anlamamız için ip uçları sunan bir rehber.
“Bugün insanların birbirinin karşıtı iki ayrı eğilimi doğuştan getirdiğine inanıyorum. Bir yanda dostluğu, sevgiyi ve yardımlaşmayı içeren bir eğilim, diğer yanda bencilliğe ve bozup yıkmaya yatkın bir eğilim.Her insanda bu eğilimlerden ikisi de var; ama hangi eğilimin egemen olacağını bireyin doğduğu andan bu yana geçiregeldiği yaşantılar belirliyor. Bir başka deyişle, doğuşta gizil olarak var olan bu eğilimler çevreden gelen uyaranlarla pekiştirilir. Destek ve dayanışma ortamında yetişen bir insanda olumlu ve yapıcı duygular, kendini gerçekleştirme yollarını engelleyen bir ortamda büyüyen bir insandaysa bencil ve yıkıcı eğilimler etkinlik kazanır.”
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
SAĞLIKLI ŞEHİRLERDE YAYA HAKLARI
YAYA HAKLARI
Yaya kaldırımları yayalarındır. Bu nedenle;
-Bütün yerleşim merkezlerinde, özgün ve yaygın yaya kaldırımı ağının bulunması, en temel yaya hakkıdır.
-Bütün yerleşim alanlarında yaya kaldırımlarının yapımı zorunludur.
-Araçlar yaya kaldırımına park edemez.
-Kaldırımlar üzerindeki bütün fiziki ve toplumsal engeller, serbest yürüyüşü aksatmayacak biçimde düzenlenir.
-Yayaların egzoz gazlarıyla zehirlenmemesi, gürültüyle rahatsız olmaması, üzerine çamur, toz, v.b. şeylerin sıçramaması için önlemler alınır.
Kent merkezi yaya bölgelerinindir. Bu nedenle;
-Toplu taşım dışındaki araçlar, merkeze girmekte özenle kaçınır.
-Yaya bölgeleri, giderek bütün merkezi kapsayacak biçimde genişletilir.
-Yaya bölgeleri her türlü motorlu araçtan kesinlikle arındırılır.
-Yayalar, bu bölgeleri, kentsel etkileşim, kültürel etkinlik ve alış-veriş için özgün bir biçimde kullanır.
Yaya geçitlerinde üstünlük, mutlak olarak yayalarındır. Bu nedenle;
-Yayaların gereksindiği kadar sık, yaya geçidi sağlanır. Yaya geçitleri işaretlenir ve buraları, hiçbir biçimde, araçlar tarafından işgal edilemez.
-Yayalar için yeşil ışık süresi, gerekli yürüme süresine göre ayarlanır.
-Zemin katı yayalarındır. Genel kural olarak, yayalar, üst ve alt geçitlere zorlanamaz.
-Herkesin, istediği yerlere, yaya yollarından gitme hakkı vardır.
-Bu nedenle kentlerde, motorlu trafik altyapısından tamamen ayrı, sırf yayalar için, yollar yapılır.
-Her çocuğun okula, yaya yolundan güvenlik içinde gitmesi sağlanır.
-Kent yönetimi, yaya yolunu hizmet ve tesislerle donatır.
-Yaya yoluna paralel, bisiklet yolları yapılır.
-Yaya ve bisikletli ulaşım, kitle haberleşmesi ile ve yer özendiricilerle desteklenir.
Kent yaşamın gerçek sahibi yayalardır. Bu nedenle;
-Yayalık, insanlar arası iletişimi artırıp kentsel kültüre katkıda bulunduğu için , desteklenir ve özendirilir.
-Yayalar, yerel yönetimlerle birlikte, yayalık haklarını savunabilecek, şikayetlerini iletecek bir örgütlenme geliştirilir.
-Trafikle ilgili kararlar ve polisler, yayaların haklarını da gözetir ve korur.
-Yaya altyapısının, gece-gündüz bakımlı, temiz ve aydınlık tutulmasını, onarılmasını, yayaların katkılarıyla yerel yönetimler yapar.
-Ve yayalar, kaldırımlar, yaya bölgeleri, yaya yolları, yaya geçitleriyle ilgili kararların alınmasına katılmak hakkına sahiptir.
***
Aşağıda bir örneğini vereceğim “Yaya Hakları Bildirisi” bizim ülkemizde, bizim vatandaşlarımızca hazırlanmış ve o vatandaşların yaşadığı belediyenin başkanı tarafından da imzalanmıştır. Önceki dönemlerden birinde o zamanın Büyükşehir Belediye Başkanı’na yayalara ait olan kaldırımların esnaf tarafından işgalinden yakındığımda Başkan’ın söylediği sözler hala kulaklarımda çınlar: “Doktor Bey, esnafa kaldırımın üçte şu kadarı sizin, üçte bu kadarı bizim dedim ve onlarla anlaştım. Benim için bu mesele bitmiştir.” Sayın Başkan’ı anlamıştım. Oy kaygısı vardı ve bu kaygısını bir yaya olarak benim hakkımı esnafa peşkeş çekerek gidermeye çalışıyordu. O sözleri söylediği sıralarda kendince yaptığı bu anlaşma sayesinde kaygıdan kurtulmuştu, ama ilk seçimde -eminim benim hakkımı peşkeş çektiği esnafın oylarıyla- saf dışı edildi. Şimdi o makamda, o koltukta oturanlar da ilk seçimde saf dışı edilmek istemiyorlarsa kimsenin hakkını kimseye peşkeş çekmemeliler, “Konya Yaya Hakları Bildirisi”nin hazırlanmasına ön ayak olmalılar, imzalarını koymalılar ve gereğini yapmalılar.
YAYA HAKLARI BİLDİRGESİ
Yayalığın Tanımı ve Kapsamı
- Yayalık, yürüyebilen her insanın doğal ve ortak niteliğidir.
- Yürüyemediği için tekerlekli sandalye gibi araçlar kullanmak zorunda olan özürlüler de yaya sayılır.
- Bisiklete binmek de, yürümek gibi, insanın kendi fiziki gücüne dayandığı için tekerlekli yayalıktır.
- Bütün yerleşim alanlarında, motorlu taşıtlar tarafından taciz edilmeden, herhangi bir fiziki ve sosyal engel ile karşılaşmadan, yaya olarak bir yerden bir yere ulaşmak gezmek, dolaşmak, yaya haklarının temelini oluşturur.
- Yayalığın kabul edilebilir tek engeli, mesafedir.
- Yayalık kimseye zarar vermeyen, çevreyi kirletmeyen, kaynak tüketmeyen, sosyal ilişkileri geliştiren ve insanın kendi sağlığına yararlı bir ulaşım biçimi olduğundan kent yaşamında göz ardı edilemeyecek bir gereklilik sayılır.
Yaya Kaldırımları ile İlgili Haklar
- Bütün yerleşim alanlarında yaya kaldırımı ağanın bulunması, en temel yaya hakkıdır.
- Motorlu taşıt trafiğine açık kent içi yollarda yaya kaldırımı yapılması zorunludur.
- Yaya kaldırımları sadece yayalara aittir; motorlu taşıt park yeri olarak kullanılamaz; satış ve teşhir için işgal edilemez.
- Yaya kaldırımları, yaya trafiği için yeterli genişlikte ve fiziki durumu ne olursa olsun yayanın iniş çıkışını zorlaştırmayacak yükseklikte yapılır.
- Yaya kaldırımlarında, özürlüler için gerekli fiziki düzenlemeler de yapılır.
- Yaya kaldırımları üzerindeki kamu hizmetleri ile ilgili donatılar, yaya trafiğini aksatmayacak şekilde düzenlenir.
- Hiç kimse, yaya kaldırımları üzerinde yaya trafiğini aksatacak ve yayaları tehlikeye maruz bırakacak herhangi bir fiziki durum oluşturamaz.
Yaya Geçitleri ile İlgili Haklar
- Motorlu taşıt trafiğine açık kent içi yollar üzerinde, yayaların ihtiyacını karşılayacak kadar yaya geçidi yapılır.
- Genel kural olarak, yayalar hemzemin geçitleri kullanırlar; üst geçitleri tırmanmaya, alt geçitlere inmeye zorlanamazlar.
- Yaya geçitleri işaretlenir; ışıklı ve gerektiğinde sesli sinyalizasyon sistemi ile donatılır.
- Yaya geçitlerinde yayalar için yeşil ışık süresi, yürüyüşü en yavaş olan yayanın geçiş süresine göre ayarlanır.
- Motorlu taşıtlar yaya geçitlerinde kesinlikle park edemezler.
Yaya Bölgeleri ile İlgili Haklar
- Genel kural olarak, kent merkezleri yaya bölgeleridir
- Kent yaşamının odağı olan kent meydanlarında yayalığın sınırlandırılması kabul edilemez.
- Konut bölgesi olan mahallelerin sokaklarında motorlu taşıt trafiği kısıtlandırılır.
- Yaya bölgelerinin bütün kent merkezlerini kapsayacak şekilde genişletilmesi ve toplu taşıma araçları dışında bütün motorlu taşıtlardan arındırılması, kent planlamasının genel ve değişmez hedefidir.
- Yayalara ayrılmış bölgelere, acil müdahale gerektiren durumlarda kamu hizmeti gören araçlar dışında hiçbir motorlu taşıt kesinlikle giremez.
Yaya Yolları ile İlgili Haklar
- Yayaların, motorlu taşıtlara binmek ve onlardan sakınmak zorunda kalmadan, bir yerden bir yere sadece yayalara ayrılmış yollardan ulaşma hakkı vardır.
- Kentlerde, motorlu taşıt yollarından tamamen ayrı, sadece yayaların kullanımı için ‘tercihli yollar’ yapılır.
- Yaya yollarına paralel bisiklet yolları bulunur.
- Yayalar ve bisikletliler, kendilerine ayrılmış yollardan güvenlik içinde ve serbestçe istedikleri yere ulaşabilirler.
- Yaya yollarının aydınlatılması, yaya ihtiyaçlarını karşılayacak şekilde donatılması, bakımı ve onarımı, kent yönetimlerinin görevidir.
- Yaya yollarında, özürlüler için gerekli fiziki düzenlemeler de yapılır.
Bu konuda başka ulusal ve uluslararası belgeler de var. 1988’de Avrupa Parlamentosunca kabul edilen Avrupa Yaya Hakları Bildirgesi gibi. İlgili duyarlarsa yetkililere iletebiliriz.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
SAĞLIKLI ŞEHİR OLMAK
Geçenlerde yerel gazetelerimizin birinde "Konya Sağlık Üssü Oluyor" başlıklı bir haber vardı. Gerçekten de göğsümüzü kabartacak bu haberin içeriğinde Konya'da yapılan, yapılmakta olan ve yapılması ümit edilen hastanelerden bahsediliyordu. Gözlerim hemen hekimler arasında kısaca Konya Psikiyatri Hastanesi diye bahsedilen Konya Akıl ve Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Hastanesi'ni aradı. Ama bu hastaneyle ilgili bir ima dahi yoktu haberde. Bunun yerine varsa yoksa Kanser Hastanesi. Kuşkusuz Konya'nın bir Kanser Hastanesi'ne de ihtiyacı vardır ve bu yolda çalışmalar yapılmaktadır. Ancak bu çalışmalar koordinasyonsuzdur. İl Sağlık Müdürlüğü kendi başına, bu konuyla ilgili dernekler kendi başına, özel hastaneler kendi başına ve üniversite kendi başına bir şeyler yapmaktadır. Koordinasyonsuzluk, onkoloji konusunda en büyük birikime ve potansiyele sahip olan Meram Tıp Fakültesi'nin tartışmalarda adının hiç geçmemesinden bellidir. Oysa bu tıp fakültesinde geçtiğimiz yıl Tıbbi Onkoloji Anabilim Dalı kurulmuştur. Radyasyon Onkolojisi Anabilim Dalı'nın hasta kabulüne başlayacağı Radyoterapi Merkezi ile ilgili önemli kararlara da imza atılmıştır.
Konya Psikiyatri Hastanesi konusuna gelince… Yukarıda söz ettiğim haberde gözlerimin hemen bu hastanenin adını araması bu hastanenin hemen açılabilir bir hastane olmasıdır. SÜ Meram Tıp Fakültesi Psikiyatri Anabilim Dalı öğretim üyeleri bu konuda Sağlık Bakanı Sayın Recep Akdağ'a bir proje sunmuşlardır. Bu öyle ayrıntılı bir projedir ki hastanenin yeri ve kullanıma hazır olan binası bile bellidir. Sayın Bakan projeyi ilgiyle karşılamış ve gereğinin yapılmasını istemiştir. Ancak, binanın bu işe tahsisinin Konya’nın bağrından çıkarıp Ankara’ya gönderdiği bir politikacı tarafından engellendiği söylenmektedir. İnsanın aklına sayın politikacının o bina ile ilgili iyi düşünceleri mi var acaba diye gelmiyor değil. Politikacı kim? Ben de merak ettim. Bu işleri iyi bilen bir dostum "Konya ondan sorulur denen kişi" dedi ve “daha fazla bilgi verirsem herkesi cahil yerine koymuş olurum” diye de ekledi. İtiraf ediyorum, ben de cehaletim açığa çıkmasın diye daha fazla soramadım. Peki, bina hangi bina? Sağlığa yabancı bir bina değilmiş, eskiden SSK Doğumevi olarak kullanılıyormuş. Bu fakirin ne psikiyatriyle, ne de politikayla ilgisi var. Sadece hiçbir şey kamuoyundan gizli kalmasın diye yazdım.
Şu hastane bu hastane derken az kalsın yazımızın başlığı ile ilgili birkaç satır yazmayı unutacaktım. Çok sayıda ve kaliteli hizmetler sunan hastanelere sahip olmak muhakkak ki bir şehrin sağlıklı şehir olmasına katkıda bulunur, ancak sağlıklı şehir olmanın daha önemli ve öncelikli kriterleri var. Bunları özetleyiverelim:
-Temiz, güvenli, yüksek kalitede fiziksel çevre
-Dengeli ve sürdürülebilir bir ekosistem
-Güçlü ve dayanışma içinde başarılı bir toplum
-Bireyin hayatını, sağlığını ve refahını etkileyen kararlara etkin biçimde katılımı
-Şehir sakinlerinin tümünün temel ihtiyaçlarının karşılanması (gıda, su, barınma, gelir, güvenlik, iş vb.)
-Her türlü iletişim, etkileşim yollarını ve bağlantıları kullanarak, mevcut deneyim ve kaynakların tümüne ulaşma
-Çeşitlilik arz eden, yaşam için gerekli ve yenilikçi bir şehir ekonomisi
-Kültürel, tarihi ve biyolojik geçmişine ve mirasına sahip çıkan bireyler
-Herkesin ulaşılabildiği, yeterli düzeyde halk sağlığı ve bakım hizmeti
-Yüksek sağlık hizmeti
Görüldüğü gibi yüksek sağlık hizmeti, yani hastanelerde verilen hizmet, en son sırada.
GEZİ/ZİYARET NOTU
Kültür Bakanlığı’nın etkinlikleri dolayısıyla gittiği Bosna-Hersek’ten dönen Meram Belediye Başkanı Sayın Refik Tuzcuoğlu’nu 5 Ağustos 2005 Cuma günü ziyaret ettik. Başkan Saraybosna, Mostar vb. şehirlerde gördüklerini, hissettiklerini anlattı, biz de Konya Tabip Odası Sağlıklı Şehir ve Çevre Komisyonu olarak Meram’a ilişkin gözlemlerimizi… Her zamanki gibi ana konumuz Dünya Sağlık Örgütü Sağlıklı Şehirler Projesi idi. Sayın Başkan bu konuda adımlar atıldığını, önümüzdeki günlerde Bursa’da gerçekleştirilecek bir toplantıya Meram Belediyesi olarak katılacaklarını belirtti. Bu sevindirici haberi duyunca kendisini gözlerimiz yaşararak kutladık. Evet, bu haber bizim için gözlerimizi yaşartacak derecede sevindiriciydi, ancak bu tür girişimlerin, gelişmelerin -konu sağlıkla ilgili olduğunda- en önemli paydaşlardan olan Tabip Odası ve Tıp Fakültesi ile paylaşılmamış olduğunu görmekten de üzüntü duyduk. Sanıyorum ki bunun nedeni hala çağdaş yönetim ilkelerinin özümsenmemiş olmasında. Gerek ülke, gerekse yerel temelde yönetici konumundakilerin “biz biliriz, biz karar veririz ve biz uygulatırız” anlayışından vazgeçmesi gerekir. Artık bilgilerin herkesle paylaşıldığı, kararların tüm paydaşların katılımı ile alındığı ve sonuçların hep birlikte değerlendirildiği bir çağda yaşıyoruz. Karar alma süreçlerine sadece uzmanların, politikacıların ve sermayedarların katılması yetmiyor. Toplumun en güçsüz tabakalarının, tabir caizse “en alttakilerin” de katılmadıkları süreçler hüsranla sonlanıyor. Kuşkusuz değindiğim yönetim anlayışı yöneticilerin kahvehanelerde, semt pazarlarında ya da halk günleri(ne demekse!)nde yaptıkları birebir temaslardan farklı bir şey. Muhatabını –hem de örgütlü olarak- ortak olarak kabul etmeden çağdaş yönetimin, daha doğrusu yönetişimin, gereklerini uyguladığını sanmak sadece bir yanılsamadan ibarettir.
OKUDUKÇA
Bir insan treni kaçırırsa
başka bir tren gelir onu alır.
Bir ulus treni kaçırırsa
başka bir ulus gelir onu alır.
Özdemir Asaf
KİTAPLAR ARASINDA
“BOSTAN”
Sadi Şirazi
Timaş Yy, İstanbul 2004
Şiraz'lı Sadi'nin dünyaca tanınmış bir Şark klasiği olan Bostan’ın Timaş Yayınlarından çıkan çevirisi 11. baskıya ulaşmış. Mevlana’nın Mesnevi’si, Attar’ın Mantık üt Tayr’ı gibi Sadi’nin Bostan’ı da her aydının okuması şart olan Şark Klasikleri arasında.
Bostan’da ülkemizde daha çok Kisra adıyla bilinen bir Sasani imparatoru Nuşirevan'ın ölüm döşeğindeyken oğlu Hürmüz'e verdiği öğütleri anlatan bir bölümün yönetici-halk ilişkilerine çağlarüstü bir bakış getirdiği hemen sezilebilmekte. Yüzyılların imbiğinden süzülmüş bu öğütleri birlikte okuyalım:
"Oğlum, kendi rahatınla meşgul olma da yoksulların gönlünü gözet. Kendi rahatını düşünmekle kalırsan senin ülkende kimse rahat etmez.Muhtaç olan yoksulları koru; zira padişah, halkın sayesinde taç taşımaktadır. Halk köke benzer, sultan ağaca...ve ağaç, evladım, kökünden güç alır. Halkın kalbini yaralamamaya gayret et; yoksa kendi kökünü kazımış olursun.
Doğru bir yol mu istiyorsun? Bu yol, umut ve korkudan ibarettir. İnsan iyilik umuduyla ve kötülük korkusuyla aklın gereğini benimser. Bir padişahta bu ikisi varsa ülkesinde sığınacak yer bulabilirsin. Çünkü o, Tanrının lütfunu umarak kendisine umut bağlayanlara iyilik eder; ve saltanatına bir zarar geleceğinden korkarak hiç bir kimsenin zararını hoş görmez. Hükümdarı bu tabiatta yaratılmamış olan bir ülkede rahat yüzü göremezsin.
Halkının kalbini kıran padişah, ülkenin bayındır halini ancak düşünde görür. Ülkenin haraplığı ve kötü ünü, yöneticilerinin zulmünden gelir."
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
BELEDİYE SAĞLIK İŞLERİ MÜDÜRLÜKLERİ( İNTERNET ÜZERİNDEN BİR DEĞERLENDİRME)
Yukarıda belirttiğimiz gerçekten yola çıkarak Konya il merkezindeki belediye sağlık işleri müdürlüklerinin durumları ve etkinlikleri hakkında internet sayfaları üzerinden bir değerlendirme yapmaya çalıştık.
Konya Büyükşehir Belediyesi-
http://www.konya-bld.gov.tr giriş sayfasında acaba Sağlık İşleri’ni nerde bulabilirim diye önce bakınıp sonra düşünüp durduktan ve birkaç kez yanlış sayfalara gidip gelip en nihayetinde http://docs.konya-bld.gov.tr/kurumsal/kurumsalyapi.htm sayfasına ulaşıyorsunuz. Burada Genel Sekreter Yard. Abdülmelik Ötegen’e bağlı Daire Başkanlıkları arasında Sağ. Sos. Hiz. Daire Bşk.’ı adının altında Sağlık Şube Müdürlüğü’nü görünce doğru adresi bulduğunuzu anlıyorsunuz. Linki tıkladığınızda açılan http://www.konya.bel.tr/birim.php?id=22 sayfasında sadece kısa bir giriş ve Daire Başkanı Mehmet Atilla Şirin’le ilgili bilgiler çıkıyor. Buradan tekrar tıklayarak http://www.konya.bel.tr/birim_detay.php?id=22 sayfasına gitmeniz gerekiyor. Bu sayfada Sayın Daire Başkanı’na bağlı 4 şube müdürlüğü olduğunu görüyorsunuz. Bunlardan birincisi Sosyal Hizmetler İdari Büro,Muhtaçlara Yardım Bürosu, Fon Saymanlığı, Saray İdare Amirliği, Yemekhane Amirliği, Bando ve Mehter Takımı, Alaaddin Keykubat Saray Amirliği, Garaj Amirliği ve Kalorifer ve Sıhhi Tesisat Hizmet Birimi gibi ünitelerin bağlı olduğu Sosyal Hizmetler Müdürlüğü. İkincisi bizim konumuz olan Sağlık İşleri Şube Müdürlüğü. Bu şube ilgili açıklamada şu bilgiler yer alıyor: “Belediyemiz memurları ve bakmakla mükellef oldukları aile fertlerinin muayene ve ilgili sağlık kuruluşlarına sevklerinin yapılması, Belediyemiz iş yerlerinde çalışan işçi personellerin aylık periyodik muayenelerinin yapılması, Büyükşehir Belediye tabipliğinin il hıfzısıhha kurulu üyesi olması nedeniyle kurul toplantılarına katılması görevlerini deruhte etmektedir. Birimimizde 1 doktor,1 memur,1 hemşire, 2 müteahhit elamanı olmak üzere toplam 5 personel görev yapmaktadır.” Bu daireye bağlı diğer iki şube ise A.R. İzzet Koyunoğlu Müze ve Kütüphanesi ve Özürlüler Şube Müdürlüğü.
Selçuklu Belediyesi-
Bu yazıyı hazırlamaya başladığımda taslağıma “http://www.selcuklu-bld.gov.tr/ sayfasında çeşitli hizmetlerle ve birimlerle ilgili bilgiler ve linkler bulunuyor, ancak Sağlık İşleri Müdürlüğü’nün adına rastlanmıyor.” diye not düşmüştüm. Birkaç gün önce yerel gazetelerde “Selçuklu Belediyesi Web Sayfalarını Yeniledi” başlıklı bir haberle karşılaşınca yaptığım gözden geçirmede http://www.selcuklu-bld.gov.tr/icerik.asp?id=116 adresli sayfada Sağlık İşleri Müdürlüğü’nün 2004 yılı faaliyet raporuna ulaştım. Ayrıca ana sayfadaki “Yönetim” sekmesini tıkladığınızda açılan http://www.selcuklu-bld.gov.tr/icerik.asp?id=51 sayfasında 19. sırada arkadaşımız sevgili Mustafa Kılınçel’in adına rastladım. O sayfada başkan ve başkan yardımcıları yanı sıra çoğu vekil olan müdürlerin de adı yer alıyor. Mustafa Kılınçel sadece “Doktor” olarak sıfatlandırılmış. Dolayısıyla bu belediyemizin bir Sağlık İşleri Müdürü var mı yok mu anlaşılamıyor…
Meram Belediyesi-
http://www.meram.bel.tr/ sayfasından “Kurumsal”a tıklıyorsunuz, açılan
http://www.meram.bel.tr/menu.php?id=2 sayfasından ise müdürlükleri tıklayarak http://www.meram.bel.tr/menu.php?id=16 sayfasına ulaşıyorsunuz. Burada 13. sırada Sağlık İşleri Müdürlüğü’nü görüyorsunuz. Burası deyim yerindeyse bir çıkmaz sokak. Burada Sağlık Müdürlüğü ile ilgili herhangi bir bilgi yok, başka bir yere gidebileceğiniz link de bulunmuyor.
Karatay Belediyesi-
http://www.karatay-bld.gov.tr giriş sayfasının sağ kısmındaki “birimler” bölümünün 17.(son) sırasında sağlık İşleri Müdürlüğü’ne link konulmuş. Bu link tıklandığında Sağlık İşleri Müdürlüğü sayfası açılıyor. Değerli meslektaşımız Dr. Hamdi Koçak’ın özgeçmişi ve cep telefonuna varıncaya kadar tüm iletişim bilgilerinin yer aldığı bir bölümden sonra faaliyetler ayrıntılı olarak anlatılmaktadır.
İrdeleme
Yukarıda özetlenen veriler ışığı altında Konya il merkezi’ndeki belediyelerin web sayfalarında sağlık işleri müdürlükleri çok cüzi bir yer işgal etmektedir. Belediyelerin hekimler marifetiyle gerçekleştirebilecekleri rutin hizmetler yanı sıra sağlıklı bir şehir oluşturma görevleri olduğu göz önüne alındığında oldukça dramatik bir tabloyla karşı karşıya olduğumuz söylenebilir. Özellikle geniş imkanlara sahip olduğu düşünülen ve sayfasını yenilediğini iddia eden Selçuklu Belediyesi web sayfasından bir Sağlık İşleri Müdürü olup olmadığının dahi anlaşılamaması, Meram Belediyesi web sayfasında ise sadece müdürün adının bulunması ilginçtir.
Örnek alınmasını düşündüğümüz Ankara, İzmir gibi büyükşehir belediyelerinin Sağlık İşleri örgütlenmesi dikkate alındığında Konya Büyükşehir Belediyesi’nin Sağlık İşleri yapılanmasının son derece yetersiz olduğu görülmektedir.
Diğerleriyle karşılaştırınca Karatay Belediyesi Sağlık İşleri Müdürlüğü’nün sayfası için “çölde bir vaha” benzetmesi yapsak hiç de abatmış olmayız. Kanaatimce bu sayfa adı geçen belediyede sağlığa verilen önemin bir göstergesidir. Başta Karatay Belediye Başkanı Sn. Mehmet Hançerli ve değerli meslektaşım Dr. Hamdi Koçak olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürler.
Kuşkusuz yazımızın başlığında ve yöntemimizin açıklanmasında ısrarla vurguladığımız üzere bu değerlendirme internet üzerinde belediyelerin web sayfalarının incelenmesine dayandığı için gerçek durumu tam olarak yansıtmayabilir. Ancak belediyecilik konusunda iddia sahibi olan Konya ili merkez belediyelerinin sağlık işleri örgütlenmelerini ve ilgili web sayfalarını gözden geçirmelerinin gerekliliği ortadadır.
OKUDUKÇA
Doğadan kopmanın acısı
Şiiri koydum onun yerine
Şafaklar bulutlar yıldızlar gibi
Dizeler kaldı belleğimde
M. Cevdet Anday
KİTAPLAR ARASINDA
ÖZGÜRLÜĞE KAÇIŞIM
Aliya İzzetbegoviç
Klasik Yy., İstanbul 2005
Bosna mücadelesinin bir numaralı kahramanı Aliya İzzetbegoviç Konyalıların sadece ismen değil, Konya’ya defalarca gelip gitmesi nedeniyle cismen de tanıdıkları bir şahsiyet. Ben kendisini hiç görmedim, ancak gerek kendisinin yazdıklarından gerekse hakkında yazılanlardan kafamda bir Aliya İzzetbegoviç portresi oluşmuştu. Yazarın 2000 günü aşkın bir süre bulunduğu Yugoslav hapishanelerinde tuttuğu notlardan oluşan Özgürlüğe Kaçışım’ı okuduğumda bu portrenin belki yanlış olduğunu değil, ama ne kadar eksik olduğunu anladım. Siyasi mücadelesinde cumhurbaşkanlığı koltuğuna kadar yükselen İzzetbeogviç’in çok derin bir edebiyat bilgisi ve zevki, inandığı din yanında Hıristiyanlığı ve Museviliği de kapsayan bir din bilgisi ve felsefi anlayışı olduğunu görmek XXI. Yüzyıl İslam Dünyası adına beni umutlandırdı. Çevremizi saran tüm karanlığa ve kirliliğe rağmen bizim siyasetçilerimizin de Şark kurnazlığı ve otoriter anlayış üzerinden “idare” etmeyi bırakıp İzzetbegoviç gibi bir felsefi derinliği yakalayabilecekleri ümidini hala taşıyorum. Yeter ki okuyup, düşünsünler.
------------------------------------------------------------------------------------------------Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
OKULLAR AÇILIRKEN
Devletin alanının daraltılması görüşünde olan yurttaşlarımız sağlıkta olduğu gibi eğitimde de özelleştirmeyi savunuyorlar. İlk bakışta cazip görünen bu görüşün ayrıntılı irdelemelerine girmenin yeri taktir edersiniz ki gazete köşeleri değil; sadece anekdotlar halinde birkaç konuya değineceğim..
Kamuoyunda devlet okulları başarısız da özel okullar çok başarılıymış gibi bir hava oluşturuluyor. Bu doğru mu? Doğru ise, neden o okulların öğrencileri de devlet okullarının öğrencileri gibi özel dershanelerde “fazla mesai” yapmak zorunda kalıyorlar? Hem de çoğu kez bizzat öğretmenleri tarafından yönlendirilerek…
İlginç bir uygulama bu: bazı özel okullar bazı özel dershanelerin öğrenci deposu gibi çalışıyorlar. Bu tür özel okullarda okuyup da önerilen dershaneye gitmeyen öğrenciler derslerde kendilerini bir çok meseleye “fransız kalmış” hissediyorlar.
İlk ve orta öğretimdeki bir başka husus da parasal meseleler. Her Eylül ayında devlet okullarında kayıt parası yasak, zorla bağış da alınmayacak diye gözümüzün içine baka baka söylenen yalanları hepimiz kanıksamış durumdayız. Kendisi de öğretmen olan bir yakınımın istenen parayı yatırdığını belgeleyen banka dekontunu getirmeden çocuğunu okula kaydettirmediğine bizzat şahit oldum.
Bazı özel okullarda karşılaşılan parasal mesele ise daha ilginç. Kredi kartındaki kazıktan ağzınız yanmış ve “bir daha kredi kartı alırsam elim kırılsın” demişseniz çocuğunuzu özel okulda okutma imkanını da kaybediyorsunuz. Neden mi? Çünkü ödemeyi kredi kartıyla yapmaya mecbur tutuluyorsunuz.. Hem de okul idaresi hangi kartı uygun görmüşlerse o kartla! İnsanın aklına ister istemez bir zamanlar bahsedilen “mafya, siyaset, ticaret” üçgeni gibi bir “okul, dershane, banka” üçgeni ile mi karşı karşıyayız diye geliyor.
Ya kıyafete ne demeli? Kıyafetler için de belli adresler gösteriliyor velilere. Ucuz ya da pahalı o adreslerden almanız gerekiyor çocuğunuzun “tek tip”ini. Özel okullar güya ufuk açacakmış, demokratikleştirecekmiş eğitimi. Öğrencisine, hem de adres göstererek, tek tip giydiren bir anlayışın bulunduğu bir okul, sanmam ki geleceğin otoriter öğreticisini, siyasetçisini, yöneticisini, iş adamını vs. yetiştirmekten öte bir adım attırabilsin bu ülkeye.
Bu yıl liseler dört yıla çıkarıldı. Bu işin sırrına eren varsa buyursun söylesin. Kişisel olarak yetkili mercilere bu işin yanlış olduğunu belirten bir dilekçeye imza koyarak yurttaşlık görevimi yaptım. Burada bir daha dile getiriyorum. Bu uygulama milyonlarca gencimizin sorunlarını bir yıl daha erteleme, onları hayata bir yıl daha geç başlatma ve bir yıl daha özel dershanelere pazarlamadan başka hiçbir işe yarmayacak gibi görünüyor.
Bir de “okul ve öğrenci sağlığı” meselemiz var. Çok dallı budaklı bir mesele ama biz ayrıntıya girmeyelim. Sadece okul kantinlerine değinelim. Okul kantinlerinde çalışanların ve satılan gıdaların, bu gıdaların üretildiği mekanların ne derece sağlıklı olduğunu denetleyen var mıdır? Okul idarelerince, belediyelerce, Sağlık Bakanlığı’na ve Tarım Bakanlığı’na bağlı teşkilatlarca ne gibi denetimler gerçekleştirilmektedir okul kantinlerinde? Bu sorumun muhatabı kimdir? Kim?
GEZİ/ZİYARET NOTU
Yıllık iznimin bir bölümünü Samsun’da geçirdim. Ortaokul ve lise yıllarımı geçirdiğim ve her yıl bir gün dahi olsa uğradığım Samsun’u bu defa çok değişmiş buldum. Deneyimli bir belediye başkanı olan Yusuf Ziya Yılmaz, Samsun’da bir şehircilik rönesansı gerçekleştirmiş.
Yılmaz ve ekibinin eserlerinden yalnızca biri olan Doğupark’ı kanaatimce Konya’daki belediye başkanlarımız da görmeli. Denizden kazanılan bu geniş alan mükemmel bir park. Parkın sadece çim ekip ağaç diktikten sonra birkaç da bank atmaktan ibaret olmadığını hemen fark ediyorsunuz. Bisiklet yolları ve yürüme/koşma kulvarları yasak savmak kabilinden yapılmamış. Samsunlular gecenin geç saatlerine kadar, tek tük değil kelimenin tam anlamıyla fevc fevc, gelip bu parkta spor yapıyorlar. Hem de dizaynın mükemmelliği sayesinde aynı park içindeki piknikçilerin yaptığı ızgaraların kokularından burunları sızlamadan. Bir şeyi daha not etmeliyim: Bu park içinde sadece bir tek, minik ve de şirin bir kafe var. Yani park, park olarak yapılmış. Esnafa yeni rant alanları açmak için değil. (Minnacık parklarımızı bile çirkin çirkin alışveriş kulübeleriyle, lokanta taslaklarıyla dolduranlara ithaf olunur!)
Çok arzu etmeme karşın zamanı darlığından Başkan’la görüşüp konuşamadım. Çok şey kaybettiğimi de düşünmüyorum, çünkü Yılmaz’ın belediyecilik felsefesini şehrin her yerinde imzasının olması ama hiçbir yerde resminin olmaması hal diliyle özetliyordu.
OKUDUKÇA
Sevgi öyle ilkbahar ki,
O dikeni gül eyler.
Taşa can ve dil bağışlar,
Kargayı bülbül eyler.
Erkin Vahidov
KİTAPLAR ARASINDA
NE GÜZEL GÜNLERMİŞ
Aydın Boysan
Yapı Kredi Yy., İstanbul 2005
Tanımayanlar için özetleyelim: Aydın Boysan 84 yaşında bir delikanlı. Ödüller almış bir mimar, öğrenciler yetiştirmiş bir üniversite hocası, yıllarca gazetelerde yazmış bir köşe yazarı ve kendi kitaplarını basmak için yayınevi kurmuş bir girişimci. Sayıları otuza yaklaşan kitaplarında mizahtan geziye, romandan deneme-anıya çeşitli edebi türlerden kendine has lezzetler var.
“Ne Güzel Günlermiş” bu seksenlik delikanlının son yazılarından oluşmuş. Siyasetten sanata, gündelik dünya hayatından uzay ve evrene uzanan sınırsız bir alan içinde kısa, özlü ve ironik değerlendirmeler yapılmış. İşte birkaç alıntı:
“Mesleğinden başka kitap okumamakla övünen bir öğretim üyesi tanımış olmanın üzüntüsünü yıllardır yüreğimden söküp atamadım.”
“… kitap her şeyden önce ‘ utanmayı’ öğretiyor.”
“… mizah ayna tutmaktır. (…) Mizaha sinirlenen politikacı, kendisine ayna tutulmasına içerler.”
“…sanat merceği görüntüleri değiştirir ama, gerçekleri değiştirmez.”
“Önemli olan hangi mesleğin yapıldığı değil. ‘ Nasıl yapıldığı?’dır önemli olan.”
“Yalnız okumuş olmak, eskilerin deyimiyle ‘tahsil görmüş’ olmak, hiçbir yere varmış olmanın garantisi olamaz.Bu oluşturmada, ne tür insanın nereye varabileceğini üstat Moliere, güzel özetler: Okumuş bir aptal, okumamış bir aptaldan, daha büyük bir aptaldır.”
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
SAĞLIKLI ŞEHİRLER: BİR TOPLANTI, BİR ŞENLİK
DSÖ Sağlıklı Şehirler Ağı ve Avrupa Ulusal Sağlıklı Şehirler Ağı 2005 Yılı Toplantısı Bursa'da yapıldı.Toplantıda ''Sağlıklı Yaşlanma'', ''Sağlıklı Şehir Planlaması'', ''Sağlık Etki Değerlendirmesi'' ile ''Şehirlerde Fiziksel Aktivite ve Obezite'' konularında paneller düzenlendi. “Daha sağlıklı ve güvenli şehirler nasıl oluşturulur?”, “Risklerle nasıl baş edilir?”, “Afetlerden nasıl korunulur ve sağlıklı hale nasıl getirilir?”, “Şehirler daha sağlıklı nasıl tasarlanır?”, “Obezete ile nasıl başa çıkılır?”, “Daha sağlıklı, güvenli ve daha aktif şehirler nasıl tasarlanır?” sorularına cevaplar bulunmaya çalışıldı.Türkiye'den 30 kentin belediye başkanı ve temsilcileri de, toplantı kapsamında düzenlenen Sağlıklı Kentler Birliği I. Yıl Konferansı'nda bir araya gelerek ''Sağlıklı Şehir Konsepti ve Uygulamaları''nı masaya yatırdılar.
DSÖ Sağlıklı Şehirler Ağı'na Konya'dan sadece Meram Belediyesi'nin katılmak için girişimlerde bulunduğunu biliyoruz. Sn. R. Tuzcuoğlu bu toplantıya katılacaklarını söylemişti. Konya Belediyelerinden bu toplantılara katılanlar oldu mu, yoksa bu önemli olayı ıskaladık mı? Büyükşehir Belediyesi'nden Dr. F. Altınok'un katıldığını kişisel dostluğumuz nedeniyle biliyorum. Peki başka katılım oldu mu? Bu tür katılımların belediyelerin ilgili birimlerince bir basın bülteni ile duyurulması ne kadar hoş olur. Kuşkusuz yerel gazetelerimizin muhabirleri de işin peşine düşüp böyle önemli bir toplantıdan dönenlerin kapılarını çalmalılar ve "yediğiniz içtiğiniz sizin olsun, neler gördünüz, neler öğrendiniz, Konya için neler düşündünüz?" demeliler.
VELESPİT ŞENLİĞİ
Konya'da şehir içi yollarda yaşanan sürpiz trafiğe kapatılmalar ve onca toz toprağa rağmen güzel şeyler de oluyor. Zafer’deki Yaya Bölgesi ve Velespit Şenliği bunlardan ikisi.
Yaya Bölgesi henüz tamamlanmamış bir proje. Belediye yetkililerinin yaya bölgesinden ne anladıklarını, proje tamamlanınca ortaya ne çıkacağını halka yeterince paylaşmadıklarını düşünüyorum. Umarım bazı şehirlerimizde olduğu gibi lokantaların ya da kafelerin sokağı istila etmesine imkan hazırlamak anlaşılmıyordur. Bekleyip göreceğiz: yetkililer esnafa mı kulak veriyor, yoksa yayaya mı? Esnaf hernekadar maddi güç ve örgütlü olma avantajlarıyla yetkilileri kendi çıkarları doğrultusunda etkilemeye çalışacak olsa da, yetkililerin çağdaş belediyecilik kurullarını uygulayacaklarına, maddi gücü ve örgütü olmayan yayayı kollayacaklarına inanmak istiyorum.
Velespit Şenliği'ne gelince... Ellerim şişercesine alkışladığım bu güzel girişim hakkında basında yazılanları okuyunca ardında sağlam bir felsefenin varlığından kuşku duymaya başladım.
-Şenlik Büyükşehir Belediyesi Sosyal Araştırmalar Merkezi Müdürlüğü’nce düzenlenmiş. Bir Araştırma Merkezi'nce şenlik düzenlemiş olması ilginç geldi bana. Acaba adında "sosyal" geçiyor diye mi bu Müdürlüğe yüklendi şenlik düzenleme işi? -Şenlik'te konuşan Sn. T. Akyürek "bisiklet sporuna sağladıkları katkının artarak devam edeceği"nden bahsetmiş. Doğrusu ben bu Şenlik'in bisiklet sporunu değil dibe vuran şehir içinde bisiklet kullanımını gündeme getirmesini, özendirmesini beklerdim. Sn. Akyürek'in bir belediye başkanı olarak bisiklete binmeyi yarışmalarda derece alanlara ödüller verdiği bir spor olarak değil de "tekerlekli yayalık" olarak düşündüğü taktirde Konya'ya bir katkı sağlayabileceğini düşünüyorum. -Gazete haberinde Sn. Akyürek'in "Yakında bisiklet yolu olan alt geçitlere de kavuşacağız” dediği naklediliyor. Bu "müjde"nin sağlıklılığı konusunda lütfen Belediye'nin uzmanları bizi aydınlatsınlar. Bizim bildiğimiz kadarıyla sağlıklı şehirlerdeki yollarda "zemin katı ( bisikletliler de dahil) yayalara aittir.Yayalar, üst ve alt geçitlere zorlanamaz." Doğrusu, Başkan'ın verdiği "alt geçitlere bisiklet yolu müjdesi"ni anlamakta güçlük çekiyoruz. -Meram Eski Yol'da oturan bir yurttaş olarak, Başkan'a atfedilen "Konya’da ilk kez bisiklet yollarının yapıldığı" sözleri de garibime gitti. Sanıyorum sürçü lisan olmuş. Sürçü lisan değilse, duyunca kanımı beynime fırlatan Eski Yol'daki bisiklet yolunun kaldırılacağı yolundaki söylentilere inanmaya başlayacağım.
Bu arada Sağlıklı Şehirler Ağı toplantıları için Bursa'ya gelen iki Danimarkalı belediyecinin içinde "bisiklet" geçen açıklamalarından derlenen bir haberi de "bisikletin ardında olması gereken felsefe"ye değinmek amacıyla sizlerle paylaşmak istiyorum:
Kopenhag’daki mevcut parkları dönüştürerek birer aktivite merkezi haline getirmeye başladıklarına dikkat çeken Kopenhag Bld. Sağlık Başkanı I. Marie Bruun, “Bizim belediyemizin bütçesi 4.5 milyon Euro ve bütçemizin üçte birini (1.5 milyon Euro) kenti daha sağlıklı hale getirmek için harcıyoruz. Yapılan uzun bisiklet parkurları sonrası araç kullanımı düştü. Belediye başkanımız bile işe bisikletiyle geliyor. Son 10 yılda ortalama yaşam süresi arttı” dedi.
Danimarka’nın Odense Bld. Sağlık Sorumlusu Henrik Lumholdt ise sadece bisiklet kullanımını artırmaları sonucu elde ettikleri rakamlarla herkesi hayrete düşürdü: Odense kentinde 4 yılda 4,4 milyon Euro tasarruf sağlandı ve 15-49 yaş arası ölümler %20 oranında azaldı. Bisiklet yolunun uzun ve sağlıklı bir yaşama gittiğini ifade eden Lumholdt, “4 yıl önce bisiklet kullanımının yaygınlaşması için çocukları, ebeveynleri ve işyerlerini kapsayan 3 ayrı kampanya başlattık. Ebeveynlerin bisikletlerinin arkasına küçük çocukların binebileceği arabalar taktırdık. Çocukların bisikletlerine km tespiti için okuyucular taktık ve en çok km yapanlara ödüller verdik. Şu anda şehirde 5000 çocuk bisikletle haftada ortalama 101 km yol katediyor ama 250 km yapan çocuklar da var” diye konuştu. Kampanyaların çok önemli sonuçlar verdiğini vurgulayan Lumholdt, şunları söyledi: “4 yıl sonra gelinen noktada bisiklet trafiği % 20 arttı ve buna bağlı olarak kazalar da azaldı. Kent olarak 2131 ek yaşam yılı kazandık. 15-49 yaş arası ölümler % 20 azaldı ve 4 yılda 4.4 milyon Euro tasarruf sağladık.”
Not: Velespit denilince hemen aklıma gelen dostum Zemçi Çetinkaya'yı özlemle ve rahmetle anıyor, Belediye'ce basılacak dergilerde onun velespiti konu alan mükemmel yazısının bir kez daha yayımlanmasını ilgili birimdeki görevlilere öneriyorum.
OKUDUKÇA
Yeşil pencerenden bir gül at bana
Işıklarla dolsun kalbimin içi.
Geldim işte mevsim gibi kapına
Gözlerimde bulut, saçlarımda çiğ.
Ahmet Muhip Dranas
KİTAPLAR ARASINDA
GÖL VE İNSAN
Tayfun Atay Kalan Yy., Ankara 2005.
"Göl ve İnsan", alt başlığında da belirtildiği üzere Beyşehir Gölü çevresinde doğa ile insan ve kültür ilişkisi üzerine antropolojik bir inceleme. Kitapta, Beyşehir Gölü çevresinde insan yaşamının gölde meydana gelen değişime paralel olarak farklılaşması tarihsel, ekonomik, etnik, dinsel ve folklorik açılardan irdeleniyor. Göl insanlarının bilinçaltında mazide kalan güzel günlerle özdeşleştirdiği "göğce balık" ile şimdiki sorun ve stres dolu günlerle özdeşleştirdiği "dişli balık" arasındaki tercihinin nedenlerini bu kitabı okuyunca daha iyi anlayacaksınız.
Yedi bölümden oluşan kitap benim için içeriğiyle olduğu kadar kapağındaki fotografla da önemli. Gerçekten de göl ve insanın birlikteliğini olağanüstü bir biçimde yansıtan bu fotograf, Meram Tıp Fakültesi'nde psikiyatri doçenti olan değerli dostum Dr. Ali Savaş Çilli'nin objektifince yakalanmış güzel bir enstantane. "İyilik yap denize at, balık bilmezse Halik bilir" demişler ya Dr. Çilli'nin bir Beyşehir gezisinde çekip "internet denizi"ne "attığı" bu "iyi fotograf", Tayfun Atay tarafından internet ortamında bulunmuş, taşıdığı müstesna değer fark edilerek özel izin alınarak kapağa konmuştur.
Anadolu Doğa ve Kültür Belgeselleri Derneği, Konya İl Çevre ve Orman Md.lüğü, Beyşehir ve Yenişarbademli Kaymakamlığı tarafından ortaklaşa yürütülen proje kapsamında bugünlerde çekimi gündeme gelen Beyşehir gölü belgeseli için de güzel bir kaynak olacağını düşündüğümüz kitabı okuyucularımıza şiddetle öneriyorum.
Tayfun Atay kimdir?
Doç. Dr. Tayfun Atay 1962 Ankara doğumlu. Ankara Üniv. Dil ve Tarih-Coğrafya Fak.’nde antropoloji alanında lisans (1983) ve yüksek lisans (1986) eğitimi aldı. Londra Üniv. Doğu ve Afrika Çalışmaları Okulu’nda Alan Çalışmaları: Yakın ve Orta Doğu Bölümü’nde ikinci yüksek lisans (1989), Antropoloji ve Sosyoloji Bölümü’nde de doktora (1994) yaptı. 1985-2001 yılları arasında Hacettepe Üniv. Antropoloji Bölümü’nde çalışmalarını sürdürdü. Halen Ankara Üniv. DTC Fak. Halkbilim Bölümü öğretim üyesi. Temel ilgi alanı din antropolojisi olmakla birlikte, “çevre-kültür ilişkisi”, “popüler kültür ve medya”, “toplumsal cinsiyet ve erkeklik kimliği” gibi konularda çalışmalarını yoğunlaştırmıştır.
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
ÖZELLEŞMİŞ SAĞLIK SEKTÖRÜNDE ÖRGÜTSÜZ HEKİMLER
Uluslararası bir proje olan HiT(Health Systems in Transititon)in Türkiye ayağı olan “Sağlıkta Dönüşüm” programının önemli bir kısmını sağlıkta özelleşme oluşturuyor. Aile hekimliği sistemine geçiş hazırlıkları hariç tutulursa, Program şu ana kadar hastaların özel sağlık kuruluşlarına yönlendirilmesi biçiminde yürütüldü. Bundan sonra sıranın kamu hastanelerinin satılmasına geleceğini anlamak için müneccim ya da üstün zekalı olmak gerekmiyor herhalde.
Hükümetlerimizin uzun süredir sağlık konusunda başarılı çalışmalar yapamadıklarını kimse inkar edemez. Başarısızlığın nedeni sorulduğunda her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Bu seslerin hiçbirisi “çatlak ses” değildir, hepsinin haklılık payı vardır. Kanaatimce temel neden ne siyasilerin, ne sağlık çalışanlarının, ne de halkımızın bir “ulusal sağlık programı” üzerinde anlayıp yüksek bir motivasyonla kendilerine düşen vazifeyi yapmamış olmalarıdır.
Ulusal sağlık programınız olmayınca birileri gelir elinize sisteminizi dönüştürtecek bir Program tutuşturur, siz de kuzu kuzu uygularsınız. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: iyiki de tutuşturulur bu program, yoksa herşey gün be gün daha kötüye gidecektir. Elimize başkası tutuşturmuş da olsa bir Program sahibi olmak agoni (sekerat) den kurtulmamıza yarayabilir. Ama unutmamak gerek, sağlıklı bir toplum ancak kendi dinamiklerinden süzülüp gelen gerçek ulusal bir progamla kurulabilir.
Özel sağlık kuruluşlarının koltuklanmasıyla kamu sağlık kuruluşlarındaki bazı sıkıntılar hafifledi. Bir çok vatandaşımız ilk defa bir özel hastanenin kapısından içeri girdi, poliklinik önlerinde sabahın bilmem kaçından beri itiş kakış beklemek yerine yumuşak deri koltuklarda oturarak sırasının geldiğini bildiren anonsa kulak verdi. “Efendim bu kaç gün sürecek? Bunun sonu ne olacak?” Umarız ki iyi olur. Bugüne kadar vatandaşa yansıyan kısım genellikle iyi, bugünden sonra da iyi olmasından mutluluk duyarız.
İşin hasta cephesi dışarıdan böyle görünüyor. “Dışı seni ısıtır, içi bizi yakar” diyenler olabilir. Başbakan bir nutkunda “kaz gibi yolunan vatandaş”tan bahsediyorsa, özel hastane temsilcileri “kaz gibi yolunan yok” demek yerine “yolunan vatandaş değil devlettir” açıklamasıyla basın mensuplarının karşısına geçiyorsa, bir hasta “özel hastanelerde de kuyruk olmaya başladı” diye serzenişte bulunuyorsa bir yerlerden yanık kokuları geliyor demektir. Yine de ben iyimser olmaya, bir takım aksaklıkların bizatihi sistemden değil, kişi ve kuruluşların yanlış uygulamalarından kaynaklandığını, bunların aşılabileceğini düşünüyorum.
“Oh, oh! Ne de güzel bir manzara tasvir ediyorsun” derken bilmem bana şu soruyu sormak aklınızdan geçti mi? “Bu manzarada hekimin yeri neresi?” Hasta memnun, hastane sahibi memnun, hükümet de memnun. Peki bu sistemin en önemli ögesi olan hekim de memnun mu?
Ciddi bir yakınma duymadığım için sanıyorum şimdilik memnun olanlar çoğunlukta. Ya yarın? “Yarın Allah kerim” mi diyorsunuz? Allah elbette kerimdir, ancak Allahın kulları, hele hele de tıp tahsil etmiş, üzerine ihtisaslar falan yapmış olanları uyanık olmalı, Perşembe’nin neler getireceğini Çarşamba’dan anlamalı, bir şeyler yapmalılar. Örneğin asla sözleşmesiz, sigortasız çalışmamalılar. Müzakere sürecine de girdik ya, Avrupa Birliği standartlarına uygun çalışma şartları istemeliler. Emekliliğe ne zaman ve nasıl ayrılabileceklerini bilmeliler. Bir süre çalışamadıklarında başlarına gelebilecekleri hesap etmeliler. Özel sağlık kuruluşu patronlarının türlü türlü dernekleri, birlikleri olduğunu hatırlayıp kendileri de çevrelerindeki diğer sağlık çalışanlarıyla birlikte “sahih” bir sendikaya, derneğe ya da birliğe katılmayı, yani örgütlenmeyi düşünmeliler.
Kimse bu satırları okuyup ajitasyon çektiğimi falan sanmasın. Bunlar oyunun kurallarıdır, sağlıkta özelleşmenin sağlıklı olması için olmazsa olmazlardandır. Dolayısyla hekimler derhal romantizmden ve ele geçen üç kuruş paranın büyüsünden sıyrılıp oyunu kuralların göre oynamaya başlamalıdırlar.
Unutmayalım, “kurallara göre oynamayanlar hükmen mağlup sayılırlar”.
KİTAPLAR ARASINDA
DARÜLFÜNUN ve DARÜŞŞİFA
Dr. Hüsrev Hatemi
Dergah Yy., İstanbul 1998
Kısa süre önce emekliye ayrılan endokrinoloji "hoca"sı Prof. Dr. Hüsrev Hatemi hekimliği ve hocalığı kadar şair ve yazarlığıyla da tanınıyor. Türk Tıp Tarihi Kurumu'nun başkanı olacak kadar "tarih"le de ilgili. Sayın hocamızın adını Süheyl Ünver ve Feridun Nafiz Uzluk'la devam eden "hezarfen" hekimlerin 3. sırasına yazsak hiç de abartmış olmayız sanıyorum.
Hüsrev Hoca'nın bu kitabı "Uygarlık ve Toplum Yazıları", "Okullar, Talim, Terbiye" ve "Bize Türki Gerektir" olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Bölüm başlığı bir çağrışım yaptırmasa da sağlık alanıyla ilgili yazılar Uygarlık ve Toplum Yazıları'nda yoğunlaşmış: Türk Medeniyetinde Vakıf Sağlık Kurumları, Türk Tıp Tarihinin Aşamaları, insan Hakları Açısından Tıbbi Etik, Tıp ve Uygulama Yöntemleri, Klinikçinin Araştırmaya Yaklaşımı ve Türk Hekimliği vb... "Okullar, Talim, Terbiye" bölümünde YÖK öncesi ve YÖK, Tıp Eğitiminin Sorunları, Onursal-Bilimsel Unvanlar ve Akademik Kıyafetler Hakkında, Üniversiteler ve Devlet Kuruluşları için Bağış Alma veya İstemenin Etik Kuralları başlıklı yazılar bilhassa üniversitede çalışan hekimlerimizin ilgisini çekecek konuları işliyor. "Bize Türki Gerektir" bölümü ise dil yazılarından oluşuyor ve doğrusunu söylemek gerekirse kitabın ana konusuyla pek de uyuşmuyor.
Darülfünun ve Darüşşifa yükselen değerler (!!!)le barışık olmayan bir tıp ve kültür adamının kitabı. Kendisi de bundan gocunmuyor zaten ve "önsöz yerine" şunları yazıyor:
"itiraf ediyorum : Ben, sivil toplumcu ve liberal olmayı hakkıyla beceremedim. Bunda "Yerli Mallar Haftası" uygulamaları "Demir ağlarla ördük anayurdu" marşları île geçen bir çocukluğun rolü büyüktür. Sonra da, bu şartlanmadan kurtulmayı istemedim. Her zaman devlet hastanelerinin daha büyük ve temiz, devlet üniversitelerinin daha saygın olmasını istedim. Daha doğrusu devlet üniversiteleri dışında üniversite olmasını bile istemedim (...)
Dolmalık biber gibi Türkiye Özel Darülfünunlarla dolduruldu. 1913 yılında, halktan kişiler Haydarpaşa Tıbbiye'sinde, Enver Paşa ise Alman Hastanesi'nde ameliyat oluyordu. Cumhuriyet döneminde devlet hastaneleri önem kazandı. Son yıllarda her şey yine eskiye döndü. Devlet Hastanelerine yatanlar, "fakirliğin gözü kör olsun" psikolojisi île yatıyorlar.
Devlet Sağlık Kuruluşlarının ocağına incir ağacı dikildiği için, "Hastane önünde incir ağacı, doktor bulamadı bana ilacı" türküsü ahvalimize uyuyor. Bu kitabın özeti şudur: Neyleyim takdire tedbir uymuyor." (s f. 9-10)
Hoca'nın "öyle her saza uymayan" görüşlerini bir kitap halinde bulmak gerçekten memnuniyet verici. Ancak bazılarını tıp dergilerinden hatırladığımız bu yazıların sonunda ilk yayınlandığı yer ve yıl belirtilmediği için görüşleri değerlendireceğimiz "bağlam"ı belirlemekte güçlük çektiğimizi "itiraf" edelim.
Yaşayan "hezarfen" hekimin kitabını sadece tıpçılara değil tüm halkımıza öneriyoruz: herkesin alacağı bir şey var çünkü ...
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
HASTA HAKKI İHLALLERİNİN SİSTEM BOYUTU
Hasta ve hekim hakları konusu ne zaman gündeme gelse artık dilimde pelesenk olmuş şu sözü söylerim: Bir hekimin günde 100 civarında hasta baktığı bir yerde ne hasta hakkından ne de hekim hakkından bahsetmek mümkün değildir. Önceki cümlemi dikkatle okuduysanız hasta muayene etmek değil, hasta bakmak dediğimi fark etmişsinizdir. Bir hastayı muayene edebilmek için Dünya Sağlık Örgütü’nün koyduğu standart 20 dakikadır. Günde 100 hasta bakan hekim ise hastasına sadece 5 dakika ayırabilir. Bu kadar kısa hasta-hekim ilişkisini anlatmak için bakmak kelimesi bile fazla, önünden geçmek herhalde daha doğru bir ifade olur.
Sağlık kuruluşlarımızın ve sağlık personelimizin nispeten az, mekanların ise yetersiz oluşu polikliniklerin, tetkik ve laboratuar ünitelerinin önünde yığılmış kalabalıkların en başta gelen nedeni. Hastaneler çoğu kez siyasi kaygılarla plana programa dayanmadan yapılırsa başka ne beklenebilir ki. Birkaç yıl önce Konya-Karaman Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde iken Konya’nın biri hariç tüm ilçelerini dolaştım. Bir ilçemizde ilçeye yetecek bir hastane var, ama beklide içinde çalışacak bir tek uzman doktoru olmadığı için yatan hasta bulunmuyordu. Hastanenin çok yakınında örnek bir sağlık ocağı da faaliyette idi ama ziyaret ettiğimiz saatlerde hiç hastası yoktu. Hastanenin yakınlarında o hastaneden daha büyük bir inşaat görünce meraklanıp sordum. Bu hastanemizin ek bina inşaatı dediler. Çalıştırılamayan bir hastane dururken bir de ondan büyük ek bina inşaatına başlanması affınıza sığınarak söylüyorum aklımıza yağı bol bulan kasapla ilgili atasözümüzü getirmişti. Kim bilir hangi siyasetçimizin seçim yatırımıydı bu ek hastane binası. O atıl durumdaki hastaneye ve o ek binaya yapılan harcama, Konya’da Numune Hastanesi’ne yapılsaydı mutlaka çok sayıda kişinin hizmet alması sağlanabilirdi.
Özellikle hastanelerdeki kalabalığın başta gelen nedenlerinden biri de sevk zincirine uyulmamasıdır. Dünyanın her yerinde sağlık kuruluşlarından hizmet almak isteyenler sağlık sisteminden en etkili biçimde faydalanabilmeleri için basitten karmaşığa giden bir yol izlerler. Bu yoldaki birinci durak ya da “birinci basamak” sağlık ocakları ya da kurum veya aile hekimleridir. Sorunları burada çözülemediği takdirde bu birim tarafından bir sonraki durağa yani “ikinci basamak” kuruluşlara sevk edilirler. Genellikle tam teşekküllü hastaneler olan bu durakta da sorun halledilemezse o zaman eğitim ve araştırma hastanelerinin, yüksek ihtisas hastanelerinin yolu tutulur. Bizde ise sağlık ocağında çözülebilecek bir sorun hastaneye hatta eğitim ve araştırma hastanesine taşınmakla hasta yoğunluğu artmaktadır. Yanılmıyorsam bir buçuk yıl önceydi. Sevk zinciri çalıştırılmaya başlanmıştı. Hastalar acil vakalar haricinde sağlık ocağına gitmeden hastaneye kabul edilmiyorlardı. Numune Hastanesi çok rahatlamıştı, salık ocağındaki hekimler de gerçekten hekimlik yaptıkları için kendilerini çok mutlu hissediyorlardı. Ancak doğrudan hastaneye gitmeye alışmış vatandaşlarımız müthiş bir direniş gösterdiler. Numune Hastanesi’nin karşısındaki sağlık ocağına gitmek onlara öyle zor öyle zor geldi ki soluğu siyasetçilerimizin kapısında aldılar. Siyasetçiler ne yazık ki bilimin değil kalabalıkların rehberliğini seçtiler. O kalabalıkların ilk seçimde bilimin rehberliğine başvurmayanların işini bitireceğinden emin olabilirsiniz. Bu hep böyle olmuştur.
SAĞLIKLI ŞEHİRLEŞMEYE İHANET
Son günlerde TBMM’den geçen bir yasayla kaçak yapılara su ve elektrik bağlanabilmesine imkan verildiğini duyduk. Eğer bu doğru ise bu yasa sağlıklı şehirleşmeye büyük bir balta vuracaktır. Zaten Meram’da ana yollar üzerinde bile kenarında köşesinde mal sahibinin, mimarının, fenni mesulünün vs. adı olmaya, ruhsatı alınıp alınmadığı belli olmayan binalar uzunca bir zamandır yavaş yavaş yükseliyordu. Bu karardan sonra bunların pıtırak gibi çoğalacağını düşünüp derin bir ürküntü duyuyorum.
GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…
Aşağıdaki anı emekli tıp hocalarımızdan Prof. Dr. Saffet Solak’tan. Konya ile ilgili bu anı “geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer” dedirtecek cinsten.
Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.
Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.
Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yolyorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum.
Saatler epey ilerledi ama yine bir hareket yoktu.
Evin büyüğü olan hacıanneye sıkılarak sordum:
"Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?"
Hacıanne:"Evladım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.
Merak ettim, tekrar sordum:"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?"
Hacıannenin cevabı inanılacak gibi değildi: "Hayır evladım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz."
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi