Haftaya çocuklarımız okulda olacaklar. Kendimin de mensubu bulunduğum yüksek öğretimin sorunlarını daha sonraya bırakarak ilk ve orta öğretimle ilgili “küçük” konulara ilişkin bazı gözlem ve düşüncelerimi paylaşmak istiyorum.
Devletin alanının daraltılması görüşünde olan yurttaşlarımız sağlıkta olduğu gibi eğitimde de özelleştirmeyi savunuyorlar. İlk bakışta cazip görünen bu görüşün ayrıntılı irdelemelerine girmenin yeri taktir edersiniz ki gazete köşeleri değil; sadece anekdotlar halinde birkaç konuya değineceğim..
Kamuoyunda devlet okulları başarısız da özel okullar çok başarılıymış gibi bir hava oluşturuluyor. Bu doğru mu? Doğru ise, neden o okulların öğrencileri de devlet okullarının öğrencileri gibi özel dershanelerde “fazla mesai” yapmak zorunda kalıyorlar? Hem de çoğu kez bizzat öğretmenleri tarafından yönlendirilerek…
İlginç bir uygulama bu: bazı özel okullar bazı özel dershanelerin öğrenci deposu gibi çalışıyorlar. Bu tür özel okullarda okuyup da önerilen dershaneye gitmeyen öğrenciler derslerde kendilerini bir çok meseleye “fransız kalmış” hissediyorlar.
İlk ve orta öğretimdeki bir başka husus da parasal meseleler. Her Eylül ayında devlet okullarında kayıt parası yasak, zorla bağış da alınmayacak diye gözümüzün içine baka baka söylenen yalanları hepimiz kanıksamış durumdayız. Kendisi de öğretmen olan bir yakınımın istenen parayı yatırdığını belgeleyen banka dekontunu getirmeden çocuğunu okula kaydettirmediğine bizzat şahit oldum.
Bazı özel okullarda karşılaşılan parasal mesele ise daha ilginç. Kredi kartındaki kazıktan ağzınız yanmış ve “bir daha kredi kartı alırsam elim kırılsın” demişseniz çocuğunuzu özel okulda okutma imkanını da kaybediyorsunuz. Neden mi? Çünkü ödemeyi kredi kartıyla yapmaya mecbur tutuluyorsunuz.. Hem de okul idaresi hangi kartı uygun görmüşlerse o kartla! İnsanın aklına ister istemez bir zamanlar bahsedilen “mafya, siyaset, ticaret” üçgeni gibi bir “okul, dershane, banka” üçgeni ile mi karşı karşıyayız diye geliyor.
Ya kıyafete ne demeli? Kıyafetler için de belli adresler gösteriliyor velilere. Ucuz ya da pahalı o adreslerden almanız gerekiyor çocuğunuzun “tek tip”ini. Özel okullar güya ufuk açacakmış, demokratikleştirecekmiş eğitimi. Öğrencisine, hem de adres göstererek, tek tip giydiren bir anlayışın bulunduğu bir okul, sanmam ki geleceğin otoriter öğreticisini, siyasetçisini, yöneticisini, iş adamını vs. yetiştirmekten öte bir adım attırabilsin bu ülkeye.
Bu yıl liseler dört yıla çıkarıldı. Bu işin sırrına eren varsa buyursun söylesin. Kişisel olarak yetkili mercilere bu işin yanlış olduğunu belirten bir dilekçeye imza koyarak yurttaşlık görevimi yaptım. Burada bir daha dile getiriyorum. Bu uygulama milyonlarca gencimizin sorunlarını bir yıl daha erteleme, onları hayata bir yıl daha geç başlatma ve bir yıl daha özel dershanelere pazarlamadan başka hiçbir işe yarmayacak gibi görünüyor.
Bir de “okul ve öğrenci sağlığı” meselemiz var. Çok dallı budaklı bir mesele ama biz ayrıntıya girmeyelim. Sadece okul kantinlerine değinelim. Okul kantinlerinde çalışanların ve satılan gıdaların, bu gıdaların üretildiği mekanların ne derece sağlıklı olduğunu denetleyen var mıdır? Okul idarelerince, belediyelerce, Sağlık Bakanlığı’na ve Tarım Bakanlığı’na bağlı teşkilatlarca ne gibi denetimler gerçekleştirilmektedir okul kantinlerinde? Bu sorumun muhatabı kimdir? Kim?
GEZİ/ZİYARET NOTU
Yıllık iznimin bir bölümünü Samsun’da geçirdim. Ortaokul ve lise yıllarımı geçirdiğim ve her yıl bir gün dahi olsa uğradığım Samsun’u bu defa çok değişmiş buldum. Deneyimli bir belediye başkanı olan Yusuf Ziya Yılmaz, Samsun’da bir şehircilik rönesansı gerçekleştirmiş.
Yılmaz ve ekibinin eserlerinden yalnızca biri olan Doğupark’ı kanaatimce Konya’daki belediye başkanlarımız da görmeli. Denizden kazanılan bu geniş alan mükemmel bir park. Parkın sadece çim ekip ağaç diktikten sonra birkaç da bank atmaktan ibaret olmadığını hemen fark ediyorsunuz. Bisiklet yolları ve yürüme/koşma kulvarları yasak savmak kabilinden yapılmamış. Samsunlular gecenin geç saatlerine kadar, tek tük değil kelimenin tam anlamıyla fevc fevc, gelip bu parkta spor yapıyorlar. Hem de dizaynın mükemmelliği sayesinde aynı park içindeki piknikçilerin yaptığı ızgaraların kokularından burunları sızlamadan. Bir şeyi daha not etmeliyim: Bu park içinde sadece bir tek, minik ve de şirin bir kafe var. Yani park, park olarak yapılmış. Esnafa yeni rant alanları açmak için değil. (Minnacık parklarımızı bile çirkin çirkin alışveriş kulübeleriyle, lokanta taslaklarıyla dolduranlara ithaf olunur!)
Çok arzu etmeme karşın zamanı darlığından Başkan’la görüşüp konuşamadım. Çok şey kaybettiğimi de düşünmüyorum, çünkü Yılmaz’ın belediyecilik felsefesini şehrin her yerinde imzasının olması ama hiçbir yerde resminin olmaması hal diliyle özetliyordu.
OKUDUKÇA
Sevgi öyle ilkbahar ki,
O dikeni gül eyler.
Taşa can ve dil bağışlar,
Kargayı bülbül eyler.
Erkin Vahidov
KİTAPLAR ARASINDA
NE GÜZEL GÜNLERMİŞ
Aydın Boysan
Yapı Kredi Yy., İstanbul 2005
Tanımayanlar için özetleyelim: Aydın Boysan 84 yaşında bir delikanlı. Ödüller almış bir mimar, öğrenciler yetiştirmiş bir üniversite hocası, yıllarca gazetelerde yazmış bir köşe yazarı ve kendi kitaplarını basmak için yayınevi kurmuş bir girişimci. Sayıları otuza yaklaşan kitaplarında mizahtan geziye, romandan deneme-anıya çeşitli edebi türlerden kendine has lezzetler var.
“Ne Güzel Günlermiş” bu seksenlik delikanlının son yazılarından oluşmuş. Siyasetten sanata, gündelik dünya hayatından uzay ve evrene uzanan sınırsız bir alan içinde kısa, özlü ve ironik değerlendirmeler yapılmış. İşte birkaç alıntı:
“Mesleğinden başka kitap okumamakla övünen bir öğretim üyesi tanımış olmanın üzüntüsünü yıllardır yüreğimden söküp atamadım.”
“… kitap her şeyden önce ‘ utanmayı’ öğretiyor.”
“… mizah ayna tutmaktır. (…) Mizaha sinirlenen politikacı, kendisine ayna tutulmasına içerler.”
“…sanat merceği görüntüleri değiştirir ama, gerçekleri değiştirmez.”
“Önemli olan hangi mesleğin yapıldığı değil. ‘ Nasıl yapıldığı?’dır önemli olan.”
“Yalnız okumuş olmak, eskilerin deyimiyle ‘tahsil görmüş’ olmak, hiçbir yere varmış olmanın garantisi olamaz.Bu oluşturmada, ne tür insanın nereye varabileceğini üstat Moliere, güzel özetler: Okumuş bir aptal, okumamış bir aptaldan, daha büyük bir aptaldır.”
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder