Pazartesi, Mart 06, 2006

ÖZELLEŞMİŞ SAĞLIK SEKTÖRÜNDE ÖRGÜTSÜZ HEKİMLER

Erbabı bilir, Hüsn ü Aşk’ın yazarı “Esrarını Mevlana’dan aldım / Çaldımsa miri mal çaldım” diyerek eserinin esin kaynağını açıklar. Ben de peşinen belirteyim: örgüt, eylem ve benzeri kelimelerden oldum olası hazzetmeyen bazı meslektaşlarıma itici gelebilecek bu başlık kendi buluşum değil; Atilla Özsever’in “Tekelci Medyada Örgütsüz Gazeteci” adlı kitabından uyarladım.

Uluslararası bir proje olan HiT(Health Systems in Transititon)in Türkiye ayağı olan “Sağlıkta Dönüşüm” programının önemli bir kısmını sağlıkta özelleşme oluşturuyor. Aile hekimliği sistemine geçiş hazırlıkları hariç tutulursa, Program şu ana kadar hastaların özel sağlık kuruluşlarına yönlendirilmesi biçiminde yürütüldü. Bundan sonra sıranın kamu hastanelerinin satılmasına geleceğini anlamak için müneccim ya da üstün zekalı olmak gerekmiyor herhalde.
Hükümetlerimizin uzun süredir sağlık konusunda başarılı çalışmalar yapamadıklarını kimse inkar edemez. Başarısızlığın nedeni sorulduğunda her kafadan ayrı bir ses çıkıyor. Bu seslerin hiçbirisi “çatlak ses” değildir, hepsinin haklılık payı vardır. Kanaatimce temel neden ne siyasilerin, ne sağlık çalışanlarının, ne de halkımızın bir “ulusal sağlık programı” üzerinde anlayıp yüksek bir motivasyonla kendilerine düşen vazifeyi yapmamış olmalarıdır.

Ulusal sağlık programınız olmayınca birileri gelir elinize sisteminizi dönüştürtecek bir Program tutuşturur, siz de kuzu kuzu uygularsınız. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım: iyiki de tutuşturulur bu program, yoksa herşey gün be gün daha kötüye gidecektir. Elimize başkası tutuşturmuş da olsa bir Program sahibi olmak agoni (sekerat) den kurtulmamıza yarayabilir. Ama unutmamak gerek, sağlıklı bir toplum ancak kendi dinamiklerinden süzülüp gelen gerçek ulusal bir progamla kurulabilir.

Özel sağlık kuruluşlarının koltuklanmasıyla kamu sağlık kuruluşlarındaki bazı sıkıntılar hafifledi. Bir çok vatandaşımız ilk defa bir özel hastanenin kapısından içeri girdi, poliklinik önlerinde sabahın bilmem kaçından beri itiş kakış beklemek yerine yumuşak deri koltuklarda oturarak sırasının geldiğini bildiren anonsa kulak verdi. “Efendim bu kaç gün sürecek? Bunun sonu ne olacak?” Umarız ki iyi olur. Bugüne kadar vatandaşa yansıyan kısım genellikle iyi, bugünden sonra da iyi olmasından mutluluk duyarız.

İşin hasta cephesi dışarıdan böyle görünüyor. “Dışı seni ısıtır, içi bizi yakar” diyenler olabilir. Başbakan bir nutkunda “kaz gibi yolunan vatandaş”tan bahsediyorsa, özel hastane temsilcileri “kaz gibi yolunan yok” demek yerine “yolunan vatandaş değil devlettir” açıklamasıyla basın mensuplarının karşısına geçiyorsa, bir hasta “özel hastanelerde de kuyruk olmaya başladı” diye serzenişte bulunuyorsa bir yerlerden yanık kokuları geliyor demektir. Yine de ben iyimser olmaya, bir takım aksaklıkların bizatihi sistemden değil, kişi ve kuruluşların yanlış uygulamalarından kaynaklandığını, bunların aşılabileceğini düşünüyorum.

“Oh, oh! Ne de güzel bir manzara tasvir ediyorsun” derken bilmem bana şu soruyu sormak aklınızdan geçti mi? “Bu manzarada hekimin yeri neresi?” Hasta memnun, hastane sahibi memnun, hükümet de memnun. Peki bu sistemin en önemli ögesi olan hekim de memnun mu?
Ciddi bir yakınma duymadığım için sanıyorum şimdilik memnun olanlar çoğunlukta. Ya yarın? “Yarın Allah kerim” mi diyorsunuz? Allah elbette kerimdir, ancak Allahın kulları, hele hele de tıp tahsil etmiş, üzerine ihtisaslar falan yapmış olanları uyanık olmalı, Perşembe’nin neler getireceğini Çarşamba’dan anlamalı, bir şeyler yapmalılar. Örneğin asla sözleşmesiz, sigortasız çalışmamalılar. Müzakere sürecine de girdik ya, Avrupa Birliği standartlarına uygun çalışma şartları istemeliler. Emekliliğe ne zaman ve nasıl ayrılabileceklerini bilmeliler. Bir süre çalışamadıklarında başlarına gelebilecekleri hesap etmeliler. Özel sağlık kuruluşu patronlarının türlü türlü dernekleri, birlikleri olduğunu hatırlayıp kendileri de çevrelerindeki diğer sağlık çalışanlarıyla birlikte “sahih” bir sendikaya, derneğe ya da birliğe katılmayı, yani örgütlenmeyi düşünmeliler.

Kimse bu satırları okuyup ajitasyon çektiğimi falan sanmasın. Bunlar oyunun kurallarıdır, sağlıkta özelleşmenin sağlıklı olması için olmazsa olmazlardandır. Dolayısyla hekimler derhal romantizmden ve ele geçen üç kuruş paranın büyüsünden sıyrılıp oyunu kuralların göre oynamaya başlamalıdırlar.

Unutmayalım, “kurallara göre oynamayanlar hükmen mağlup sayılırlar”.

KİTAPLAR ARASINDA

DARÜLFÜNUN ve DARÜŞŞİFA
Dr. Hüsrev Hatemi
Dergah Yy., İstanbul 1998


Kısa süre önce emekliye ayrılan endokrinoloji "hoca"sı Prof. Dr. Hüsrev Hatemi hekimliği ve hocalığı kadar şair ve yazarlığıyla da tanınıyor. Türk Tıp Tarihi Kurumu'nun başkanı olacak kadar "tarih"le de ilgili. Sayın hocamızın adını Süheyl Ünver ve Feridun Nafiz Uzluk'la devam eden "hezarfen" hekimlerin 3. sırasına yazsak hiç de abartmış olmayız sanıyorum.

Hüsrev Hoca'nın bu kitabı "Uygarlık ve Toplum Yazıları", "Okullar, Talim, Terbiye" ve "Bize Türki Gerektir" olmak üzere üç bölümden oluşuyor. Bölüm başlığı bir çağrışım yaptırmasa da sağlık alanıyla ilgili yazılar Uygarlık ve Toplum Yazıları'nda yoğunlaşmış: Türk Medeniyetinde Vakıf Sağlık Kurumları, Türk Tıp Tarihinin Aşamaları, insan Hakları Açısından Tıbbi Etik, Tıp ve Uygulama Yöntemleri, Klinikçinin Araştırmaya Yaklaşımı ve Türk Hekimliği vb... "Okullar, Talim, Terbiye" bölümünde YÖK öncesi ve YÖK, Tıp Eğitiminin Sorunları, Onursal-Bilimsel Unvanlar ve Akademik Kıyafetler Hakkında, Üniversiteler ve Devlet Kuruluşları için Bağış Alma veya İstemenin Etik Kuralları başlıklı yazılar bilhassa üniversitede çalışan hekimlerimizin ilgisini çekecek konuları işliyor. "Bize Türki Gerektir" bölümü ise dil yazılarından oluşuyor ve doğrusunu söylemek gerekirse kitabın ana konusuyla pek de uyuşmuyor.

Darülfünun ve Darüşşifa yükselen değerler (!!!)le barışık olmayan bir tıp ve kültür adamının kitabı. Kendisi de bundan gocunmuyor zaten ve "önsöz yerine" şunları yazıyor:

"itiraf ediyorum : Ben, sivil toplumcu ve liberal olmayı hakkıyla beceremedim. Bunda "Yerli Mallar Haftası" uygulamaları "Demir ağlarla ördük anayurdu" marşları île geçen bir çocukluğun rolü büyüktür. Sonra da, bu şartlanmadan kurtulmayı istemedim. Her zaman devlet hastanelerinin daha büyük ve temiz, devlet üniversitelerinin daha saygın olmasını istedim. Daha doğrusu devlet üniversiteleri dışında üniversite olmasını bile istemedim (...)

Dolmalık biber gibi Türkiye Özel Darülfünunlarla dolduruldu. 1913 yılında, halktan kişiler Haydarpaşa Tıbbiye'sinde, Enver Paşa ise Alman Hastanesi'nde ameliyat oluyordu. Cumhuriyet döneminde devlet hastaneleri önem kazandı. Son yıllarda her şey yine eskiye döndü. Devlet Hastanelerine yatanlar, "fakirliğin gözü kör olsun" psikolojisi île yatıyorlar.

Devlet Sağlık Kuruluşlarının ocağına incir ağacı dikildiği için, "Hastane önünde incir ağacı, doktor bulamadı bana ilacı" türküsü ahvalimize uyuyor. Bu kitabın özeti şudur: Neyleyim takdire tedbir uymuyor." (s f. 9-10)

Hoca'nın "öyle her saza uymayan" görüşlerini bir kitap halinde bulmak gerçekten memnuniyet verici. Ancak bazılarını tıp dergilerinden hatırladığımız bu yazıların sonunda ilk yayınlandığı yer ve yıl belirtilmediği için görüşleri değerlendireceğimiz "bağlam"ı belirlemekte güçlük çektiğimizi "itiraf" edelim.

Yaşayan "hezarfen" hekimin kitabını sadece tıpçılara değil tüm halkımıza öneriyoruz: herkesin alacağı bir şey var çünkü ...
------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Hiç yorum yok: