Pazartesi, Mart 06, 2006

HASTA HAKKI İHLALLERİNİN SİSTEM BOYUTU

Geçen yazımızda hasta hakkı ihlallerinin hekim boyutuna değinerek hasta haklarının temel güvencesinin iyi bir tıp eğitimi olduğunu vurgulamıştık. Bu hafta da sorunun sağlık sistemi boyutuna değineceğiz.

Hasta ve hekim hakları konusu ne zaman gündeme gelse artık dilimde pelesenk olmuş şu sözü söylerim: Bir hekimin günde 100 civarında hasta baktığı bir yerde ne hasta hakkından ne de hekim hakkından bahsetmek mümkün değildir. Önceki cümlemi dikkatle okuduysanız hasta muayene etmek değil, hasta bakmak dediğimi fark etmişsinizdir. Bir hastayı muayene edebilmek için Dünya Sağlık Örgütü’nün koyduğu standart 20 dakikadır. Günde 100 hasta bakan hekim ise hastasına sadece 5 dakika ayırabilir. Bu kadar kısa hasta-hekim ilişkisini anlatmak için bakmak kelimesi bile fazla, önünden geçmek herhalde daha doğru bir ifade olur.

Sağlık kuruluşlarımızın ve sağlık personelimizin nispeten az, mekanların ise yetersiz oluşu polikliniklerin, tetkik ve laboratuar ünitelerinin önünde yığılmış kalabalıkların en başta gelen nedeni. Hastaneler çoğu kez siyasi kaygılarla plana programa dayanmadan yapılırsa başka ne beklenebilir ki. Birkaç yıl önce Konya-Karaman Tabip Odası Yönetim Kurulu Başkanlığı görevinde iken Konya’nın biri hariç tüm ilçelerini dolaştım. Bir ilçemizde ilçeye yetecek bir hastane var, ama beklide içinde çalışacak bir tek uzman doktoru olmadığı için yatan hasta bulunmuyordu. Hastanenin çok yakınında örnek bir sağlık ocağı da faaliyette idi ama ziyaret ettiğimiz saatlerde hiç hastası yoktu. Hastanenin yakınlarında o hastaneden daha büyük bir inşaat görünce meraklanıp sordum. Bu hastanemizin ek bina inşaatı dediler. Çalıştırılamayan bir hastane dururken bir de ondan büyük ek bina inşaatına başlanması affınıza sığınarak söylüyorum aklımıza yağı bol bulan kasapla ilgili atasözümüzü getirmişti. Kim bilir hangi siyasetçimizin seçim yatırımıydı bu ek hastane binası. O atıl durumdaki hastaneye ve o ek binaya yapılan harcama, Konya’da Numune Hastanesi’ne yapılsaydı mutlaka çok sayıda kişinin hizmet alması sağlanabilirdi.

Özellikle hastanelerdeki kalabalığın başta gelen nedenlerinden biri de sevk zincirine uyulmamasıdır. Dünyanın her yerinde sağlık kuruluşlarından hizmet almak isteyenler sağlık sisteminden en etkili biçimde faydalanabilmeleri için basitten karmaşığa giden bir yol izlerler. Bu yoldaki birinci durak ya da “birinci basamak” sağlık ocakları ya da kurum veya aile hekimleridir. Sorunları burada çözülemediği takdirde bu birim tarafından bir sonraki durağa yani “ikinci basamak” kuruluşlara sevk edilirler. Genellikle tam teşekküllü hastaneler olan bu durakta da sorun halledilemezse o zaman eğitim ve araştırma hastanelerinin, yüksek ihtisas hastanelerinin yolu tutulur. Bizde ise sağlık ocağında çözülebilecek bir sorun hastaneye hatta eğitim ve araştırma hastanesine taşınmakla hasta yoğunluğu artmaktadır. Yanılmıyorsam bir buçuk yıl önceydi. Sevk zinciri çalıştırılmaya başlanmıştı. Hastalar acil vakalar haricinde sağlık ocağına gitmeden hastaneye kabul edilmiyorlardı. Numune Hastanesi çok rahatlamıştı, salık ocağındaki hekimler de gerçekten hekimlik yaptıkları için kendilerini çok mutlu hissediyorlardı. Ancak doğrudan hastaneye gitmeye alışmış vatandaşlarımız müthiş bir direniş gösterdiler. Numune Hastanesi’nin karşısındaki sağlık ocağına gitmek onlara öyle zor öyle zor geldi ki soluğu siyasetçilerimizin kapısında aldılar. Siyasetçiler ne yazık ki bilimin değil kalabalıkların rehberliğini seçtiler. O kalabalıkların ilk seçimde bilimin rehberliğine başvurmayanların işini bitireceğinden emin olabilirsiniz. Bu hep böyle olmuştur.

SAĞLIKLI ŞEHİRLEŞMEYE İHANET

Son günlerde TBMM’den geçen bir yasayla kaçak yapılara su ve elektrik bağlanabilmesine imkan verildiğini duyduk. Eğer bu doğru ise bu yasa sağlıklı şehirleşmeye büyük bir balta vuracaktır. Zaten Meram’da ana yollar üzerinde bile kenarında köşesinde mal sahibinin, mimarının, fenni mesulünün vs. adı olmaya, ruhsatı alınıp alınmadığı belli olmayan binalar uzunca bir zamandır yavaş yavaş yükseliyordu. Bu karardan sonra bunların pıtırak gibi çoğalacağını düşünüp derin bir ürküntü duyuyorum.

GEÇMİŞ ZAMAN OLUR Kİ…

Aşağıdaki anı emekli tıp hocalarımızdan Prof. Dr. Saffet Solak’tan. Konya ile ilgili bu anı “geçmiş zaman olur ki hayali cihana değer” dedirtecek cinsten.

Tıp fakültesini yeni bitirmiş, pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, Konya'ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim.

Gençtim, bekârdım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. İlk gece bir eve misafir olmuştum. Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi.

Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. Üzerimde yolyorgunluğu, geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı. Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. Ev sahibine bir şey de diyemiyordum.

Saatler epey ilerledi ama yine bir hareket yoktu.

Evin büyüğü olan hacıanneye sıkılarak sordum:
"Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?"
Hacıanne:"Evladım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz" dedi.
Merak ettim, tekrar sordum:"Trenden sizin bir yakınınız mı inecek?"
Hacıannenin cevabı inanılacak gibi değildi: "Hayır evladım, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. Ancak burası uzak bir yer. Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. Buraların yabancısı biri geldiğinde, ışığı yanan bir ev bulsun diye bekliyoruz."

------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu dünya yapıp ettiklerimizin yankılanıp bize döneceği bir dağdır. Mevlana C. Rumi

Hiç yorum yok: